Marifetnâme · Haziran 28, 2026

Mevlâ’ya muhabbetin kısımlarını bildirir

DÖRDÜNCÜ BÂB · İKİNCİ FASIL · Sekizinci Madde Sekizinci Madde Mevlâ’ya muhabbetin kısımlarını bildirir. Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Muhabbet birliğin olmazsa olmazı, yegâne şartı olmuştur. …

DÖRDÜNCÜ BÂB · İKİNCİ FASIL · Sekizinci Madde

Sekizinci Madde

Mevlâ’ya muhabbetin kısımlarını bildirir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Muhabbet

birliğin olmazsa olmazı, yegâne şartı olmuştur. Onun için âlemdeki çokluğa

tam mânâsıyla zıt olmuştur.

Beyt

el-Vâhidu’l-ferdu hakkan keyfe yankasimu

Ve’l-vâcibu’l-hakku sıdkan keyfe yen‘adimu

Beyt (in tercümesi)

O bir tek Hak’tır nasıl bölünür, nasıl taksim olunur? O’nun varlığı

elzemdir, nasıl yok sayılır?

Muhabbet hakikatte bölünme kabul etmez ve onun gerçek mahiyetini

avâm bilemez. Belki bazen ortaya çıkması bazen kaybolması sebebiyle

şiddetli ve zayıf olur. Safâ ve kedurette ahvâli muhtelif olup, zuhurunun

farklılığı nisbetince yansımaları da farklı olur. Şairlerin şiirinden ve

bakanların bakış açısından gelen farklılıklar ona yansır.

Nitekim duru su, içinde bulunduğu kabın rengini alır ve bulunduğu asıl

fıtrattan bambaşka bir surette görünür. Bazen de mecrasında akarken

kendisine bulaşan ve içine karışan çeşitli maddeler sebebiyle önceki saf

hâlinden çok farklı bir duruma gelir; bambaşka bir tat alır, değişik renklere

bürünür. Hâlbuki aslında su, tek bir hakikattir. İşte bunun gibi, hakikatte tek

olan muhabbet de bu çokluk âleminde farklı nesnelere yansıdıkça çeşitleri

çoğalır, nice kısımlara ayrılır. Yansıdığı yerlerin farklılığı ölçüsünde onun

da vasfında değişiklikler olduğu gözlenir. Hâlbuki birliğin gereği olan

muhabbet, aslında tek bir hakikattir.

Nitekim saf su çeşitli katkı maddelerinden arınıp aslî özelliği olan

berraklığını bulmadıkça, kendine mahsus tadı ve lezzeti üzere bulunmaz.

Aynen bunun gibi ilâhî muhabbet de kendi asıl kaynağından başka yerde

özgün hâliyle bulunmaz ve onun kaynadığı havuza öyle rastgele dalınmaz.

O temiz kaynaktan içebilenler, havâss-ı mukarrebîndir. Onlar ki, vahdet

deryasına dalmışlar ve orada (halktan soyutlanıp) Hak ile yalnız kalma

duygusuna ermişler ve enâniyetlerinin ortaya çıkmasından emin olup

kurtulmuşlardır. Hak tealanın manevî huzur ve yakınlığında kaybolup

gitmişlerdir. O’nun celâl ve cemâl sıfatlarında yok olmuşlardır. Bu yok

oluşlarından sonra O’nun bekâ sıfatıyla her zaman var olmuşlardır. O’nun

temiz zatıyla sonsuza kadar varlıklarını devam ettirirler.

Onlar, O’nun kemâl sıfatlarıyla bezenmişlerdir. Onun muhabbetiyle

O’nun dostu ve (manevi) yakını olmuşlar ve O’nun kubbeleri altına

girmişlerdir. Kâfur suyu gibi güzel olan temiz içeceğinden içmişler ve

cennetteki Tesnîm Irmağı ’nın [38] soğukluğu ve lezzetiyle ferahlık

bulmuşlardır. Ufk-i mübîn [39] makamına yükselip yüksek derecelere vasıl

olmuşlardır.

Bunların dışında olan ebrâr ve ahyâr ise o tertemiz içeceği içmekten

mahrum kalırlar. Çünkü onların dereceleri daha aşağıdadır. Bu sebeple onlar

kendi kâselerinde, ancak zencebille karışık olan selsebil bulurlar.

Buradaki saf içecek, Allah tealanın yüce zatının muhabbetidir. [278/a]

Birkaç çeşit ile katışmış içecek ise O’nun sıfatlarının muhabbetidir. Bu

sebepledir ki ebrâr söz konusu katışık içecek mertebesinde kalmışlardır,

fakat (yine de) ondan tat almışlardır. Gerçi onların vücutları her ne kadar

beşerî elbiselerinden arınmışlar ve kendi nefislerinden kendi sıfatlarının

elbisesini kaldırıp sıyırmışlardır. Ancak yine de (kendi varlıklarından

tamamen sıyrılamayarak) kural ve kaideleri yıkmaya muvaffak olamamışlar

ve kendi varlıklarıyla perdeli kalmışlardır. Çünkü bu teayyünât onların

makamlarının günahları olarak bulunmuştur. Nitekim “Varlığın öyle bir

günahtır ki başka hiçbir günah onunla kıyaslanamaz” denilmiştir.

Demek ki ebrâr ancak vâhidiyyet mertebesinde esmâ mertebelerine

giderler. Hazret-i vahdaniyete doğru ancak isimler mertebesince giderler. Ve

ol şânı yüce Sevgili’yi, büyüklüğüne yaraşır sırlar perdesinin ardından

seyredebilirler. Henüz onlar varlıklarını hiç sayarak “fenâ-yı mahz” ile

birlik deryâsına (bahr-i ehadiyet) dalamamışlardır. Çeşitli sıkıntı ve

korkuları aşamamışlar, üzüntüye kapılmaktan emin olamamışlardır. Nitekim

onlar Hakk’ın zat deryasını pek çok sıfatlarla bulandırdıkları gibi kendi

meşreplerini de, “ adl sıfatı”nın saf karışımı ile bulanık ve mükedder

bulmuşlardır.

Karışık içeceğin de aşağısındaki içecek, âbidler ve zâhidler olan takvâ

sahiplerine uygun meşreb gelmiştir. Çünkü karışık içecek ehlinin daha

aşağısındakinin muhabbeti ondan daha karışık ve bulanıktır.

Sırf Hakk’ın zatına mahsus muhabbet, (mesela bir bardak süt gibi)

katıksız öze benzetilmiştir. Sıfatlarla karışık muhabbet ise (mayalanmış)

peynire benzetilmiştir. Fiillerle karışık muhabbet ise içi boş, kararmış soğuk

bir yere (ya da çavdar tanesine) benzetilmiştir.

Muhabbet dinî amelleri işleyen âbidlere ve zahidlere mahsustur diye

bilinmiştir. Çünkü onlar ancak amellere tevessül ederler. Bu tür muhabbetin

daha zayıf ve aşağısı, eserlerin muhabbetidir diye kabul edilmiştir. Dünya

ehli olanlar da muhabbetin ancak bu türlüsünü bulabilmişlerdir. Çünkü

eserlere muhabbet ancak dünya ehline mahsus olup, bunlar muhabbetin o

derecesinde kalmışlardır.

O üstün ve saf muhabbet bu zayıf ve en aşağı derecedeki katışık

muhabbette, ağaçtaki su gibi kabul edilmiştir. Hâlbuki su orada gizli

olduğundan saf kalmayıp; katışmış vaziyettedir. O halde bunca güzel

suretlerde, farklı güzel şekillerde, değerli elbiselerde, nefis yiyeceklerde,

leziz meyvelerde, şaşılacak sanat eserlerinde, garip şekillerde ve insanı

hayrette bırakan şeylerde bütün kalplerin sevgilisi, her şeyi inceden inceye

hikmetle yoktan var eden (Sani’ ve Hakim olan) Allah tealanın yüce zatının

sevgisi vardır.

Ancak muhabbet ehli birbirinden nefis bunca güzel eseri görünce onlara

meyledip bunları yoktan var eden Hakiki Müessir’den gâfil oldukları için,

birliğin mânâsındaki engin sırları anlamaktan uzak ve mahrum kalmışlardır.

Bu sebeple onlar kime muhabbet duyduklarının ve gerçek mânâda idrakinde

değillerdir.

Beyt

Dilî k’û âşık-ı hûbân-i dil-cûst

Eğer dâned ve ger ne âşık-ı ûst

Beyt (in tercümesi)

Gönül çekici güzellere âşık olmuş; bilse de bilmese de ona âşıktır.

Bu makamda muhabbet dört kısma ayrılmıştır: Allah’ın zatına muhabbet,

sıfatlarına muhabbet, fiillerine muhabbet ve itibarî eserlere muhabbet.

Nazm

1. Ey aşk v’ey cân-ı cihân

Ey mübtedâ v’ey müntehâ

Ey reste-hîz-i nâ-gehân

V’ey rahmet-i bî-intihâ

2. Ey reşk-i mâh-ı Müşterî

Bizden nihânsın çün perî

Virdim dil ü cân u seri

Ben hem sana kurbân şehâ

3. Gâhî tarabsın gâh ta‘ab

Geh nûr olursın geh leheb

Sensin aceb-ender-aceb

Hayrân sana ehlü’n-nühâ

4. Ey tâlib-i envâr-ı cân

Seyr eyle sen kühsâr-ı cân

Ol bülbül-i gülzâr-ı cân

Kıl kalbini gamdan rehâ

5. Âlem çü kûh-ı Tûrdur

Zerre be-zerre nûrdır

A‘mâdan ol mestûrdur

İbretle sen seyr eyle hâ

6. Her dem gelür cândan nidâ

Kim benliğinden ol cüdâ

Yoğ ol hemân kalsun Hudâ

Mihrinle pür-nûr ol mehâ

7. Hakkı gönülden dilesen

Kim ilm-i aşkı bilesen

Ekli az it şürbiyle sen

Olsan dahi pür-iştihâ

Günümüz Türkçesiyle

1. Ey aşk, ey can, ey cihanın canı, ey başlangıç, ey kâinâtın sonu, ey

ansızın gelen kıyamet, ey sınırsız rahmet!

2. Ey Ay›ın ve Müşteri›nin kıskandığı! Peri gibi bizden gizlisin. Ey

sultan(ım)! Ben sana gönlümü, canımı ve başımı kurban olarak verdim.

3. Bazen sevinç, bazen zorluksun. Bazen nûr, bazen ateş olursun. Sen,

nasıl bir sır içinde sırsın. Yüksek akıl sahipleri sana hayrandır.

4. Ey ruhun nurlarını isteyen! Sen can dağını seyret. Can bahçesinin

bülbülü ol, kalbini gamdan kurtar.

5. Âlem sanki kudsî Tûr Dağı’dır. Zerreleri baştanbaşa nûrdur.

Görmeyene bunlar sanki perdelidir. Sen bunları ibretle seyreyle.

6. Her an ruhtan şöyle ses gelir. (Der ki;) “Aman! Benlikten uzak dur, yok

ol, yalnızca Hudâ kalsın” Ey ay (gibi olan sevgili)! Güneşinle pür-nur ol

hemen.

7. (Ey Hakkı)! Allah’ı gönülden dileyip aşk ilmini bulasın. Az yemeli,

hem az içmelisin. İştahın çok olsa da.