DÖRDÜNCÜ BÂB · İKİNCİ FASIL · Sekizinci Madde
Sekizinci Madde
Mevlâ’ya muhabbetin kısımlarını bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Muhabbet
birliğin olmazsa olmazı, yegâne şartı olmuştur. Onun için âlemdeki çokluğa
tam mânâsıyla zıt olmuştur.
Beyt
el-Vâhidu’l-ferdu hakkan keyfe yankasimu
Ve’l-vâcibu’l-hakku sıdkan keyfe yen‘adimu
Beyt (in tercümesi)
O bir tek Hak’tır nasıl bölünür, nasıl taksim olunur? O’nun varlığı
elzemdir, nasıl yok sayılır?
Muhabbet hakikatte bölünme kabul etmez ve onun gerçek mahiyetini
avâm bilemez. Belki bazen ortaya çıkması bazen kaybolması sebebiyle
şiddetli ve zayıf olur. Safâ ve kedurette ahvâli muhtelif olup, zuhurunun
farklılığı nisbetince yansımaları da farklı olur. Şairlerin şiirinden ve
bakanların bakış açısından gelen farklılıklar ona yansır.
Nitekim duru su, içinde bulunduğu kabın rengini alır ve bulunduğu asıl
fıtrattan bambaşka bir surette görünür. Bazen de mecrasında akarken
kendisine bulaşan ve içine karışan çeşitli maddeler sebebiyle önceki saf
hâlinden çok farklı bir duruma gelir; bambaşka bir tat alır, değişik renklere
bürünür. Hâlbuki aslında su, tek bir hakikattir. İşte bunun gibi, hakikatte tek
olan muhabbet de bu çokluk âleminde farklı nesnelere yansıdıkça çeşitleri
çoğalır, nice kısımlara ayrılır. Yansıdığı yerlerin farklılığı ölçüsünde onun
da vasfında değişiklikler olduğu gözlenir. Hâlbuki birliğin gereği olan
muhabbet, aslında tek bir hakikattir.
Nitekim saf su çeşitli katkı maddelerinden arınıp aslî özelliği olan
berraklığını bulmadıkça, kendine mahsus tadı ve lezzeti üzere bulunmaz.
Aynen bunun gibi ilâhî muhabbet de kendi asıl kaynağından başka yerde
özgün hâliyle bulunmaz ve onun kaynadığı havuza öyle rastgele dalınmaz.
O temiz kaynaktan içebilenler, havâss-ı mukarrebîndir. Onlar ki, vahdet
deryasına dalmışlar ve orada (halktan soyutlanıp) Hak ile yalnız kalma
duygusuna ermişler ve enâniyetlerinin ortaya çıkmasından emin olup
kurtulmuşlardır. Hak tealanın manevî huzur ve yakınlığında kaybolup
gitmişlerdir. O’nun celâl ve cemâl sıfatlarında yok olmuşlardır. Bu yok
oluşlarından sonra O’nun bekâ sıfatıyla her zaman var olmuşlardır. O’nun
temiz zatıyla sonsuza kadar varlıklarını devam ettirirler.
Onlar, O’nun kemâl sıfatlarıyla bezenmişlerdir. Onun muhabbetiyle
O’nun dostu ve (manevi) yakını olmuşlar ve O’nun kubbeleri altına
girmişlerdir. Kâfur suyu gibi güzel olan temiz içeceğinden içmişler ve
cennetteki Tesnîm Irmağı ’nın [38] soğukluğu ve lezzetiyle ferahlık
bulmuşlardır. Ufk-i mübîn [39] makamına yükselip yüksek derecelere vasıl
olmuşlardır.
Bunların dışında olan ebrâr ve ahyâr ise o tertemiz içeceği içmekten
mahrum kalırlar. Çünkü onların dereceleri daha aşağıdadır. Bu sebeple onlar
kendi kâselerinde, ancak zencebille karışık olan selsebil bulurlar.
Buradaki saf içecek, Allah tealanın yüce zatının muhabbetidir. [278/a]
Birkaç çeşit ile katışmış içecek ise O’nun sıfatlarının muhabbetidir. Bu
sebepledir ki ebrâr söz konusu katışık içecek mertebesinde kalmışlardır,
fakat (yine de) ondan tat almışlardır. Gerçi onların vücutları her ne kadar
beşerî elbiselerinden arınmışlar ve kendi nefislerinden kendi sıfatlarının
elbisesini kaldırıp sıyırmışlardır. Ancak yine de (kendi varlıklarından
tamamen sıyrılamayarak) kural ve kaideleri yıkmaya muvaffak olamamışlar
ve kendi varlıklarıyla perdeli kalmışlardır. Çünkü bu teayyünât onların
makamlarının günahları olarak bulunmuştur. Nitekim “Varlığın öyle bir
günahtır ki başka hiçbir günah onunla kıyaslanamaz” denilmiştir.
Demek ki ebrâr ancak vâhidiyyet mertebesinde esmâ mertebelerine
giderler. Hazret-i vahdaniyete doğru ancak isimler mertebesince giderler. Ve
ol şânı yüce Sevgili’yi, büyüklüğüne yaraşır sırlar perdesinin ardından
seyredebilirler. Henüz onlar varlıklarını hiç sayarak “fenâ-yı mahz” ile
birlik deryâsına (bahr-i ehadiyet) dalamamışlardır. Çeşitli sıkıntı ve
korkuları aşamamışlar, üzüntüye kapılmaktan emin olamamışlardır. Nitekim
onlar Hakk’ın zat deryasını pek çok sıfatlarla bulandırdıkları gibi kendi
meşreplerini de, “ adl sıfatı”nın saf karışımı ile bulanık ve mükedder
bulmuşlardır.
Karışık içeceğin de aşağısındaki içecek, âbidler ve zâhidler olan takvâ
sahiplerine uygun meşreb gelmiştir. Çünkü karışık içecek ehlinin daha
aşağısındakinin muhabbeti ondan daha karışık ve bulanıktır.
Sırf Hakk’ın zatına mahsus muhabbet, (mesela bir bardak süt gibi)
katıksız öze benzetilmiştir. Sıfatlarla karışık muhabbet ise (mayalanmış)
peynire benzetilmiştir. Fiillerle karışık muhabbet ise içi boş, kararmış soğuk
bir yere (ya da çavdar tanesine) benzetilmiştir.
Muhabbet dinî amelleri işleyen âbidlere ve zahidlere mahsustur diye
bilinmiştir. Çünkü onlar ancak amellere tevessül ederler. Bu tür muhabbetin
daha zayıf ve aşağısı, eserlerin muhabbetidir diye kabul edilmiştir. Dünya
ehli olanlar da muhabbetin ancak bu türlüsünü bulabilmişlerdir. Çünkü
eserlere muhabbet ancak dünya ehline mahsus olup, bunlar muhabbetin o
derecesinde kalmışlardır.
O üstün ve saf muhabbet bu zayıf ve en aşağı derecedeki katışık
muhabbette, ağaçtaki su gibi kabul edilmiştir. Hâlbuki su orada gizli
olduğundan saf kalmayıp; katışmış vaziyettedir. O halde bunca güzel
suretlerde, farklı güzel şekillerde, değerli elbiselerde, nefis yiyeceklerde,
leziz meyvelerde, şaşılacak sanat eserlerinde, garip şekillerde ve insanı
hayrette bırakan şeylerde bütün kalplerin sevgilisi, her şeyi inceden inceye
hikmetle yoktan var eden (Sani’ ve Hakim olan) Allah tealanın yüce zatının
sevgisi vardır.
Ancak muhabbet ehli birbirinden nefis bunca güzel eseri görünce onlara
meyledip bunları yoktan var eden Hakiki Müessir’den gâfil oldukları için,
birliğin mânâsındaki engin sırları anlamaktan uzak ve mahrum kalmışlardır.
Bu sebeple onlar kime muhabbet duyduklarının ve gerçek mânâda idrakinde
değillerdir.
Beyt
Dilî k’û âşık-ı hûbân-i dil-cûst
Eğer dâned ve ger ne âşık-ı ûst
Beyt (in tercümesi)
Gönül çekici güzellere âşık olmuş; bilse de bilmese de ona âşıktır.
Bu makamda muhabbet dört kısma ayrılmıştır: Allah’ın zatına muhabbet,
sıfatlarına muhabbet, fiillerine muhabbet ve itibarî eserlere muhabbet.
Nazm
1. Ey aşk v’ey cân-ı cihân
Ey mübtedâ v’ey müntehâ
Ey reste-hîz-i nâ-gehân
V’ey rahmet-i bî-intihâ
2. Ey reşk-i mâh-ı Müşterî
Bizden nihânsın çün perî
Virdim dil ü cân u seri
Ben hem sana kurbân şehâ
3. Gâhî tarabsın gâh ta‘ab
Geh nûr olursın geh leheb
Sensin aceb-ender-aceb
Hayrân sana ehlü’n-nühâ
4. Ey tâlib-i envâr-ı cân
Seyr eyle sen kühsâr-ı cân
Ol bülbül-i gülzâr-ı cân
Kıl kalbini gamdan rehâ
5. Âlem çü kûh-ı Tûrdur
Zerre be-zerre nûrdır
A‘mâdan ol mestûrdur
İbretle sen seyr eyle hâ
6. Her dem gelür cândan nidâ
Kim benliğinden ol cüdâ
Yoğ ol hemân kalsun Hudâ
Mihrinle pür-nûr ol mehâ
7. Hakkı gönülden dilesen
Kim ilm-i aşkı bilesen
Ekli az it şürbiyle sen
Olsan dahi pür-iştihâ
Günümüz Türkçesiyle
1. Ey aşk, ey can, ey cihanın canı, ey başlangıç, ey kâinâtın sonu, ey
ansızın gelen kıyamet, ey sınırsız rahmet!
2. Ey Ay›ın ve Müşteri›nin kıskandığı! Peri gibi bizden gizlisin. Ey
sultan(ım)! Ben sana gönlümü, canımı ve başımı kurban olarak verdim.
3. Bazen sevinç, bazen zorluksun. Bazen nûr, bazen ateş olursun. Sen,
nasıl bir sır içinde sırsın. Yüksek akıl sahipleri sana hayrandır.
4. Ey ruhun nurlarını isteyen! Sen can dağını seyret. Can bahçesinin
bülbülü ol, kalbini gamdan kurtar.
5. Âlem sanki kudsî Tûr Dağı’dır. Zerreleri baştanbaşa nûrdur.
Görmeyene bunlar sanki perdelidir. Sen bunları ibretle seyreyle.
6. Her an ruhtan şöyle ses gelir. (Der ki;) “Aman! Benlikten uzak dur, yok
ol, yalnızca Hudâ kalsın” Ey ay (gibi olan sevgili)! Güneşinle pür-nur ol
hemen.
7. (Ey Hakkı)! Allah’ı gönülden dileyip aşk ilmini bulasın. Az yemeli,
hem az içmelisin. İştahın çok olsa da.

