Marifetnâme · Haziran 28, 2026

Misal âlemindeki Hakk’ın doğrudan hitâbını (fehvâniyyet), nefsi tasfiye ve tezkiye…

BEŞİNCİ BAB · İKİNCİ FASIL · Altıncı Madde Altıncı Madde Misal âlemindeki Hakk’ın doğrudan hitâbını (fehvâniyyet), nefsi tasfiye ve tezkiye etmenin alâmetlerini bildirir. Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle …

BEŞİNCİ BAB · İKİNCİ FASIL · Altıncı Madde

Altıncı Madde

Misal âlemindeki Hakk’ın doğrudan hitâbını (fehvâniyyet), nefsi tasfiye

ve tezkiye etmenin alâmetlerini bildirir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Hak yolun sâdık

yolcusunun (sâlik-i sâdık) öyle zamanı olur ki misal âleminde Hakk’ın

doğrudan hitap etmesi (fehvâniyyet) hallerini bulup Hakk’ın hitâbına

muhatap olmakla şereflenir. Bazen de öyle olur ki bu işi ona şeytan

tezgâhlayıp kişi Hakk’a erdiğini zanneder. Hâlbuki o -başka bir şey değil-

kendi şeytanını görmüştür.

Eğer bu hâlin sonrasında sâlikte hikmet bilgisine sarılma, dinin özüne

bağlılık ve Hak yoluna rağbet edip boyun eğme gibi duygular ortaya çıkarsa

bilsin ki, o hâl kendisine Cenâb-ı Hakk’ın ikramıdır. Hissettiği yüksek

mânâlar doğrudur. Eğer bu hâlin sonunda zındıklık, şeytanî arzularla hevâ

ve hevese uyma arzusu meydana geliyorsa bilsin ki ona bu hissiyâtı veren –

Rahmânî yolun eşkıyası- şeytandır. O ancak sâliki yolundan alıkoymak için

gelmiştir. Hak teala onun şerrinden muhafaza eylesin. O yoldan saptırıcıdır.

Doğru olan ilâhî hitâbı, Habîb-i Ekrem (s.a.v.) haber vermiştir. Nitekim

müteşâbih hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: “Rabbimi en güzel sûrette

gördüm. Dedi ki; “Ey Muhammed! (kudretimle yarattığım şu maddî)

âlemleri kuşatıp dolduran nedir?” Bunun üzerine iki kere dedim ki; “Ey

Rabbim! Sen daha iyisini bilirsin.” Sonra kudret elini iki omuzlarım arasına

koydu, serinliğini göğsümde hissettim ve [328/b] böylece göklerle yeri

nelerin doldurduğunu bildim.

Sonra tekrar buyurdu; “Ey Muhammed! (şu manevî) âlemleri kuşatıp

dolduran nedir?”

“Keffâretlerdir” dedim.

“Onlar da nedir, ey Muhammed?”

Dedim ki; “Cemaatle namaz için mescide yürümektir, namazdan sonra

mescidde (ibadet kasdıyla) oturmaktır, zor şartlarda bile abdest suyunu

bütün uzuvlara ulaştırmaktır. Kim bunları yaparsa hayırla yaşar, hayırla ölür

ve anasından doğduğu günkü gibi tertemiz olup günahlarından arınır. Yine

dereceleri yükselten amellerden bazıları da yemek yedirmek, selâmı

yaymak, insanlar uyuduğu sırada geceleri ibadete kalkmaktır.”

Sonra şöyle buyurdu: “(Habibim!) de ki; Allah’ım, senden iyilikleri

işlemeye, kötülüklerden sakınmaya ve bütün hayırları yapmaya beni

muvaffak kılmanı istiyorum. Bana yoksulları sevdir ve günahlarımı bağışla.

Bana merhamet eyle, tövbemi kabul eyle. Herhangi bir topluluğa kötülük

yapmak istediğimde, onu yapmadan beni vefat ettir.”

Şu halde sahih olan ilâhî hitabın neticesi bunun gibi yüksek ilimler

olmuştur. Neticesi vesvese olan İblis’in dürtmeleri gibi değildir. Belki onlar

şeytanın işlerindendir. Nitekim tasavvuf yolundaki yüksek mânâlardan

maksat da, manevî ilimleri ve ve irfânı tahsil etmektir ki zâten bunlar kalbi

tasfiye edip nefsi tezkiye etmenin tabiî neticeleridir. Nitekim kalbi tasfiye

edip nefsi tezkiye etmenin de bazı alâmetleri vardır: Kalbin tasfiyesinin

alâmeti, rabbânî ilimlerin ilham olunması ve ilham olunanların Kitap ile

sünnete uygun olmasıdır.

Nefsin tezkiye edilmiş olmasının alâmeti bütün çirkin sıfatlardan

temizlenip kurtulmuş olmasıdır ki böyle arınmış bir nefiste ne kendini

beğenme (ucb), ne büyüklenme (kibir), ne kin (buğz), ne darlık ve ne de

sıkıntı (kedûret) kalır. Ne şehvetlere karşı en ufak bir arzusu olur, ne

kimseden nefret eder, ne de kimseyi arzu eder. Çünkü bütün yaratılmışlar

onun nazarında müsâvî olup selâmetle rahat bulur. Tam bir kalp huzuruyla

dostluk (üns) meclisine gelir ve (bunların hepsinden sıyrılıp) Mevlâ’sıyla

baş başa kalır. Çünkü [bu şekilde davranan sâlik] halktan bazısına kendisini

Mevlâ’sından uzaklaştıracak şekilde muhabbet etmez. Yine onların

bazısından nefret etmez ki [bu münâferet sebebiyle] iç dünyası kirlenip

değişime uğrayarak Hak’tan gâfil olmuş olsun. Bilakis onun halka

muhabbeti Allah uğruna olduğu gibi, onlara buğzetmesi de ancak Allah için

olur.

Bu ikinci makamda sâliki Hak yolundan alıkoyan engellerin en büyük ve

en önemli olanı şehvetlerdir ki, bunlar da yeme içme ve giyim kuşamla

ilgili heveslerden ibârettir. Ne zaman ki sâlik kendi nefsinde, yiyecekler

içinde bazısına daha çok istek duyar ve giyim eşyası içinde bazılarına daha

çok rağbet ederse, ona gereken bütün yiyecek ve giyecekler kendi nazarında

eşit oluncaya kadar mücâhedeye devam etmektir. Çünkü sâlikin nazarında

bütün yiyecek ve giyecekler eşittir. Ancak o zaman onun nefsi tezkiye

olunmuş ve nefsinin şerrinden kurtulmuş olur. Kişiyi olgunluğa taşıyan

derecelerin ilkine erişmiş olur; hisler âleminden yüz çevirip kudsî âleme

teveccüh etmiş olur.

Eğer sâlikin nefsi hâlâ şehvetlere meyilli olup nefisle mücâhede ederek bu

imkânı elde etmekten âciz kaldıysa, Hak yolunda yolcu olmanın asgarî

şartlarına sâhip değil demektir. Eğer [yukarıda bahsi geçen asgarî şartlara

sahip olmadığı halde, hâlâ] seyr u sülûk ehlinden olduğunu iddia ederse,

yolunu sapıtmış demektir ve başkalarını da yoldan çıkaracak derece

tehlikelidir (dâll ve mudill). Onunla oturup sohbet etmek kişiyi dalâlete

sürükler, hüsrana götürür. Onun meclisinden uzak durmak ve ondan

sakınmak, imânın selâmetine alâmettir.

Seyr ü sülûk ehli böylelerinden mutlaka sakınmalıdır ki, Hak yolundan

şaşmasınlar, şehvetlerine uyarak dalâlete düşmesinler. Çünkü Hak yolu,

halkın tutkun olduğu âdet ve alışkanlıkların hepsine karşı çıkmaktan

ibârettir. Kendi nefsine hakim olamayan ve bu âdetlere bağımlılığı söküp

atmaya güç yetiremeyen şehvet tutkunu bir kimseden, âdetlerin dışına

çıkması beklenemez; bu âdetin tabiatına (sünnetullah) aykırıdır.

Sâdık sâlik âdetleri terk ettiği zaman halkın alışageldiği şeylere ters

düştüğü için, insanlar onu deli zanneder. Hâlbuki o, her şeyi kavrayan akla

(küllî akl) erişmiştir. Şurası muhakkak ki sâlik, halkı mecnûn gibi terk

etmedikçe o yüce gayeye yetişemez. Çünkü onun gönlünde, en ufak bir

nesneye, en basit bir eşyaya dahi meyil ve istek kalmışsa bu onun [Hak

yolunda kendisini engelleyen] perdesi olur ve Hakk’ın huzurundan mahrum

kalır.

Nazm

1-Bulaydım dilde dil-dârım bana mûnis kim olmazdı

Bana yâr olmasa yârim ana dil muhkem olmazdı [329/a]

2-Dil ehli bulmasaydı dilde yüz bin zevk-i rûhânî

Komazdı şehveti ve cismi e‘azz ü a‘lem olmazdı

3-Tama‘sız âdemin halk-ı cihân hep akrabâsıdır

Kanâ‘at kılmasaydım hep bana hâl ü gam olmazdı

4-Gam ü derd ü belâ hep hubb-ı dünyâdan gelür kalbe

Kamuyı terk ideydim hoş gönülde mâtem olmazdı

5-Kamu dünyâ vü mâ-fîhâ hayâl ü hâbdır ammâ

Bileydi hufte kim düşdür anınçün pür-gam olmazdı

6-O cân kim gaflete dalmış hayâl ü hâb ile kalmış

Uyansa hâb-ı gafletden esamm ü ebkem olmazdı

7-Biri zindân-ı gam görmüş biri hoş gülşene irmiş

Dil âgâh olsa kendiden o gayra hem-dem olmazdı

8-Ko nâm u şânı dervîş ol seni sen görme bî-hîş ol

Olaydı pür derûnî dem-â-dem pür dem olmazdı

9-Eger terk itmese halkı ve zevk ü şehvet-i hulkı

O şâh-ı aşka bu Hakkı gönülde mahrem olmazdı

Günümüz Türkçesiyle

1-Yâri gönülde bulsaydım, kim bana dost olmazdı? Yârim bana dost

olmasa, gönül ona bağlanmazdı.

2-Gönül ehli gönülde, binlerce haz bulmasaydı; Şehvetleri bırakıp, âlemin

en şereflisi olmazdı.

3-Tamahkâr olmayanın, cihan halkı akrabasıdır. Kanaat etmesem, herkes

bana amca-dayı olmazdı.

4-Belâ ve keder kalbe dünya sevgisinden gelir. Herkesi terk eylesem;

gönülde mâtem olmazdı.

5-Dünya ve içindekiler boş hayalden ibaret ama, uyuyan düş gördüğünü

bilse, gam çekmezdi.

6-O cân ki gaflete dalmış; boş hayalde kalmış. Gafletten uyanabilse; sağır

ve dilsiz olmazdı.

7-Biri gam zindanı görmüş, biri gülşene ermiş. Gönül uyanık olsa,

kendinden gayrıya dost olmazdı.

8-Nâmı şânı koy, derviş ol; sen seni görme, hiç ol. İçi her şeyle dolu olsa;

damar kanla dolu olmazdı.

9-Eğer halkı ve boğaz zevkini terk etmeseydi. Hakkı, aşk sultânına

gönülde mahrem olmazdı.