BEŞİNCİ BAB · İKİNCİ FASIL · Altıncı Madde
Altıncı Madde
Misal âlemindeki Hakk’ın doğrudan hitâbını (fehvâniyyet), nefsi tasfiye
ve tezkiye etmenin alâmetlerini bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Hak yolun sâdık
yolcusunun (sâlik-i sâdık) öyle zamanı olur ki misal âleminde Hakk’ın
doğrudan hitap etmesi (fehvâniyyet) hallerini bulup Hakk’ın hitâbına
muhatap olmakla şereflenir. Bazen de öyle olur ki bu işi ona şeytan
tezgâhlayıp kişi Hakk’a erdiğini zanneder. Hâlbuki o -başka bir şey değil-
kendi şeytanını görmüştür.
Eğer bu hâlin sonrasında sâlikte hikmet bilgisine sarılma, dinin özüne
bağlılık ve Hak yoluna rağbet edip boyun eğme gibi duygular ortaya çıkarsa
bilsin ki, o hâl kendisine Cenâb-ı Hakk’ın ikramıdır. Hissettiği yüksek
mânâlar doğrudur. Eğer bu hâlin sonunda zındıklık, şeytanî arzularla hevâ
ve hevese uyma arzusu meydana geliyorsa bilsin ki ona bu hissiyâtı veren –
Rahmânî yolun eşkıyası- şeytandır. O ancak sâliki yolundan alıkoymak için
gelmiştir. Hak teala onun şerrinden muhafaza eylesin. O yoldan saptırıcıdır.
Doğru olan ilâhî hitâbı, Habîb-i Ekrem (s.a.v.) haber vermiştir. Nitekim
müteşâbih hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: “Rabbimi en güzel sûrette
gördüm. Dedi ki; “Ey Muhammed! (kudretimle yarattığım şu maddî)
âlemleri kuşatıp dolduran nedir?” Bunun üzerine iki kere dedim ki; “Ey
Rabbim! Sen daha iyisini bilirsin.” Sonra kudret elini iki omuzlarım arasına
koydu, serinliğini göğsümde hissettim ve [328/b] böylece göklerle yeri
nelerin doldurduğunu bildim.
Sonra tekrar buyurdu; “Ey Muhammed! (şu manevî) âlemleri kuşatıp
dolduran nedir?”
“Keffâretlerdir” dedim.
“Onlar da nedir, ey Muhammed?”
Dedim ki; “Cemaatle namaz için mescide yürümektir, namazdan sonra
mescidde (ibadet kasdıyla) oturmaktır, zor şartlarda bile abdest suyunu
bütün uzuvlara ulaştırmaktır. Kim bunları yaparsa hayırla yaşar, hayırla ölür
ve anasından doğduğu günkü gibi tertemiz olup günahlarından arınır. Yine
dereceleri yükselten amellerden bazıları da yemek yedirmek, selâmı
yaymak, insanlar uyuduğu sırada geceleri ibadete kalkmaktır.”
Sonra şöyle buyurdu: “(Habibim!) de ki; Allah’ım, senden iyilikleri
işlemeye, kötülüklerden sakınmaya ve bütün hayırları yapmaya beni
muvaffak kılmanı istiyorum. Bana yoksulları sevdir ve günahlarımı bağışla.
Bana merhamet eyle, tövbemi kabul eyle. Herhangi bir topluluğa kötülük
yapmak istediğimde, onu yapmadan beni vefat ettir.”
Şu halde sahih olan ilâhî hitabın neticesi bunun gibi yüksek ilimler
olmuştur. Neticesi vesvese olan İblis’in dürtmeleri gibi değildir. Belki onlar
şeytanın işlerindendir. Nitekim tasavvuf yolundaki yüksek mânâlardan
maksat da, manevî ilimleri ve ve irfânı tahsil etmektir ki zâten bunlar kalbi
tasfiye edip nefsi tezkiye etmenin tabiî neticeleridir. Nitekim kalbi tasfiye
edip nefsi tezkiye etmenin de bazı alâmetleri vardır: Kalbin tasfiyesinin
alâmeti, rabbânî ilimlerin ilham olunması ve ilham olunanların Kitap ile
sünnete uygun olmasıdır.
Nefsin tezkiye edilmiş olmasının alâmeti bütün çirkin sıfatlardan
temizlenip kurtulmuş olmasıdır ki böyle arınmış bir nefiste ne kendini
beğenme (ucb), ne büyüklenme (kibir), ne kin (buğz), ne darlık ve ne de
sıkıntı (kedûret) kalır. Ne şehvetlere karşı en ufak bir arzusu olur, ne
kimseden nefret eder, ne de kimseyi arzu eder. Çünkü bütün yaratılmışlar
onun nazarında müsâvî olup selâmetle rahat bulur. Tam bir kalp huzuruyla
dostluk (üns) meclisine gelir ve (bunların hepsinden sıyrılıp) Mevlâ’sıyla
baş başa kalır. Çünkü [bu şekilde davranan sâlik] halktan bazısına kendisini
Mevlâ’sından uzaklaştıracak şekilde muhabbet etmez. Yine onların
bazısından nefret etmez ki [bu münâferet sebebiyle] iç dünyası kirlenip
değişime uğrayarak Hak’tan gâfil olmuş olsun. Bilakis onun halka
muhabbeti Allah uğruna olduğu gibi, onlara buğzetmesi de ancak Allah için
olur.
Bu ikinci makamda sâliki Hak yolundan alıkoyan engellerin en büyük ve
en önemli olanı şehvetlerdir ki, bunlar da yeme içme ve giyim kuşamla
ilgili heveslerden ibârettir. Ne zaman ki sâlik kendi nefsinde, yiyecekler
içinde bazısına daha çok istek duyar ve giyim eşyası içinde bazılarına daha
çok rağbet ederse, ona gereken bütün yiyecek ve giyecekler kendi nazarında
eşit oluncaya kadar mücâhedeye devam etmektir. Çünkü sâlikin nazarında
bütün yiyecek ve giyecekler eşittir. Ancak o zaman onun nefsi tezkiye
olunmuş ve nefsinin şerrinden kurtulmuş olur. Kişiyi olgunluğa taşıyan
derecelerin ilkine erişmiş olur; hisler âleminden yüz çevirip kudsî âleme
teveccüh etmiş olur.
Eğer sâlikin nefsi hâlâ şehvetlere meyilli olup nefisle mücâhede ederek bu
imkânı elde etmekten âciz kaldıysa, Hak yolunda yolcu olmanın asgarî
şartlarına sâhip değil demektir. Eğer [yukarıda bahsi geçen asgarî şartlara
sahip olmadığı halde, hâlâ] seyr u sülûk ehlinden olduğunu iddia ederse,
yolunu sapıtmış demektir ve başkalarını da yoldan çıkaracak derece
tehlikelidir (dâll ve mudill). Onunla oturup sohbet etmek kişiyi dalâlete
sürükler, hüsrana götürür. Onun meclisinden uzak durmak ve ondan
sakınmak, imânın selâmetine alâmettir.
Seyr ü sülûk ehli böylelerinden mutlaka sakınmalıdır ki, Hak yolundan
şaşmasınlar, şehvetlerine uyarak dalâlete düşmesinler. Çünkü Hak yolu,
halkın tutkun olduğu âdet ve alışkanlıkların hepsine karşı çıkmaktan
ibârettir. Kendi nefsine hakim olamayan ve bu âdetlere bağımlılığı söküp
atmaya güç yetiremeyen şehvet tutkunu bir kimseden, âdetlerin dışına
çıkması beklenemez; bu âdetin tabiatına (sünnetullah) aykırıdır.
Sâdık sâlik âdetleri terk ettiği zaman halkın alışageldiği şeylere ters
düştüğü için, insanlar onu deli zanneder. Hâlbuki o, her şeyi kavrayan akla
(küllî akl) erişmiştir. Şurası muhakkak ki sâlik, halkı mecnûn gibi terk
etmedikçe o yüce gayeye yetişemez. Çünkü onun gönlünde, en ufak bir
nesneye, en basit bir eşyaya dahi meyil ve istek kalmışsa bu onun [Hak
yolunda kendisini engelleyen] perdesi olur ve Hakk’ın huzurundan mahrum
kalır.
Nazm
1-Bulaydım dilde dil-dârım bana mûnis kim olmazdı
Bana yâr olmasa yârim ana dil muhkem olmazdı [329/a]
2-Dil ehli bulmasaydı dilde yüz bin zevk-i rûhânî
Komazdı şehveti ve cismi e‘azz ü a‘lem olmazdı
3-Tama‘sız âdemin halk-ı cihân hep akrabâsıdır
Kanâ‘at kılmasaydım hep bana hâl ü gam olmazdı
4-Gam ü derd ü belâ hep hubb-ı dünyâdan gelür kalbe
Kamuyı terk ideydim hoş gönülde mâtem olmazdı
5-Kamu dünyâ vü mâ-fîhâ hayâl ü hâbdır ammâ
Bileydi hufte kim düşdür anınçün pür-gam olmazdı
6-O cân kim gaflete dalmış hayâl ü hâb ile kalmış
Uyansa hâb-ı gafletden esamm ü ebkem olmazdı
7-Biri zindân-ı gam görmüş biri hoş gülşene irmiş
Dil âgâh olsa kendiden o gayra hem-dem olmazdı
8-Ko nâm u şânı dervîş ol seni sen görme bî-hîş ol
Olaydı pür derûnî dem-â-dem pür dem olmazdı
9-Eger terk itmese halkı ve zevk ü şehvet-i hulkı
O şâh-ı aşka bu Hakkı gönülde mahrem olmazdı
Günümüz Türkçesiyle
1-Yâri gönülde bulsaydım, kim bana dost olmazdı? Yârim bana dost
olmasa, gönül ona bağlanmazdı.
2-Gönül ehli gönülde, binlerce haz bulmasaydı; Şehvetleri bırakıp, âlemin
en şereflisi olmazdı.
3-Tamahkâr olmayanın, cihan halkı akrabasıdır. Kanaat etmesem, herkes
bana amca-dayı olmazdı.
4-Belâ ve keder kalbe dünya sevgisinden gelir. Herkesi terk eylesem;
gönülde mâtem olmazdı.
5-Dünya ve içindekiler boş hayalden ibaret ama, uyuyan düş gördüğünü
bilse, gam çekmezdi.
6-O cân ki gaflete dalmış; boş hayalde kalmış. Gafletten uyanabilse; sağır
ve dilsiz olmazdı.
7-Biri gam zindanı görmüş, biri gülşene ermiş. Gönül uyanık olsa,
kendinden gayrıya dost olmazdı.
8-Nâmı şânı koy, derviş ol; sen seni görme, hiç ol. İçi her şeyle dolu olsa;
damar kanla dolu olmazdı.
9-Eğer halkı ve boğaz zevkini terk etmeseydi. Hakkı, aşk sultânına
gönülde mahrem olmazdı.

