BEŞİNCİ BAB · YEDİNCİ FASIL · Beşinci Madde
Beşinci Madde
Mukarrabûn yoluna giren sâlik nefs-i emmâre makamında iken, mel‘un
şeytanın onu Hak yolundan alıkoymak için kendisine karşı sûretâ haktan
yana görünerek geldiği kapıları bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Allah’a mânen
yaklaştırılmış seçkin kulların (mukarrabûn) yoluna girmek isteyen kimse
öncelikle kendi nefsinin hâline baksın ki onda kabiliyetli sâlikin özellikleri
var mıdır? Bundan sonra mürşidine baksın ki kendisine bildirilen vasıfları
taşımakta mıdır? Eğer nefsinin kabiliyetli ve mürşidinin de kâmil olduğunu
gördüyse ona gereken şudur ki, mukarrabûn yoluna girip kendi tabiatının
karanlıklarından kurtularak olgunluk ve yücelik sıfatlarına sâhip olmaya
baksın.
Eğer kemâle erme süresi uzun olursa da üzülmesin. “Ben bu yoldan
kesildim, yarım kaldım” demesin. Çünkü elbette bir gün, kemâl
derecelerine ulaşıp istediğini elde edecektir. Hatta eğer kendi nefsinde
kabiliyetli sâlik olma özelliği bulunduğunu görüp de, mürşidin kâmil
olmadığına kanaat getirirse ona gereken şudur ki, bir mürşide bağlanmadan
tek başına yola devam etsin. Şeriatın âdâbına uysun, tarikatın esaslarına
uygun davransın. Kâmillerin en mükemmeli, mürşidlerin rûhu Habîb-i
Ekrem’in (s.a.v.) izince gitsin. Ona çokça salât ü selâm getirsin, hadis-i
şeriflerini yazarak okuyup mütalaa etsin. Çünkü mel’un şeytan tasavvuf
yolunda gidenlerle uğraşmaktan bir an bile geri durmaz. Pek çok kapıdan
ona sokulmaya çalışır. Her makamda onun kanına farklı yollardan girmeye
çalışır.
Nitekim sâlik, nefs-i emmâre makamında iken, mel’un şeytan onu Hak
yolundan alıkoymak için gelip der ki: “Senin bu yolla ne alâkan var? Bu
öyle bir yoldur ki artık mensubu kalmamış, bu yola girenlerin hepsi göçüp
gitmiştir. Bu yola ait sadece yazılı ibâreler ve ıstılahlar kalmıştır. Hâlbuki
sen öyle bir zamandasın ki dinini koruyabilen [348/b] avucunda kor tutan
gibidir. Senin maksadın Hak yoluna girmektir. Şimdi bu yola kimin
vasıtasıyla gireceksin? Hani mücâhede ve müşâhade sâhipleri? Manevî hâl
ve kerâmet sâhipleri nerede? Onların hepsi bu dünyadan göçüp gitmişlerdir.
Bunlardan çoğunun güzel âdetleri silinip gitmiştir.
Öyleyse şimdi sen onların rûhâniyetlerinden yardım talep ederek
(istimdad) şeriatın bilinen kurallarına (zahîrî) uymakla yetinmelisin. Sadece
bununla yetinmelisin ki selâmetle rahata eresin.” Eğer sâlik bu sözü
dinleyip kalbî gayreti soğuyup azîmetle amel kararlılığı bozulursa ve seyr ü
sülûka girmiş iken ondan yüz çevirip geri kalırsa, sonra o mel’un iblis
tekrar gelip ona der ki:
“Hak teala kendi farzlarını edâ edenlere nasıl muhabbet ederse, bunun
gibi ruhsatlarını kabul edip bunlarla amel edenlere de öylece muhabbet
eder. Kul Mevlâsının bağışlamasını nasıl severse, bunun gibi Mevlâsı da
ruhsatlarıyla amel edenleri sever. Şu halde sen, nefsine şiddet uygulamayı
terk edip ona yumuşaklıkla muamele et ki o senin bineğindir. Nitekim Hak
teala âyet-i kerimelerde “Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez”
(Bakara 2/185) ve “O sizi din hususunda seçti ve üzerinize hiçbir zorluk
yüklemedi” (Bkz: Hac 22/78 [155] ) buyurmuş ve kullarına merhametinin
kemâlinden dolayı acıdığını, yumuşaklıkla muamele ettiğini ve onların
rahatını arzu ettiğini duyurmuştur. Eğer sâlik, mel’un iblisin bu sözüne
kulak verirse, mezheb imamlarının verdiği ruhsatlara meylederek onlarla
amel edip giderse, şüphe yok ki helallerle haramlar arasında bulunan
şüphelilerden yemeye başlar ve gitgide haramlara yaklaşır. Hâlbuki şüpheli
şeylerin özelliği odur ki kalbi simsiyah karartır.
Kalbin kararması sebebiyle o, helalleri ayırt edemeyip haramlara düşer;
sâlik olamaz, mahvolup gidenlerden (hêlik) olur. Çünkü karnını sürekli
haram yiyeceklerle dolduran gâfilin aklına, -başka değil- ancak haram
işlemek gelir. Onun sözleri hep yalan, gıybet, söz taşıma ve sövme olur. İşi
gücü kendisini günaha sürükleyen ve hatır yıkan şeylere yönelmek olur. Her
neye elini uzatsa mutlaka harama uzanır. Bir adım atsa, haram işlere doğru
yürür. Açıktan günah işler, açıkça zulmeder. Böylece ondan mel’un iblisin
elde etmek istediği şey hâsıl olur. (Ve ona uymasının karşılığı olarak) iki
âlemde cezâsını bulur.
Eğer sâlike Cenâb-ı Hakk’ın lütfu erip de yukarıda nakledilen sözlerin
şeytanın bir tuzağı olduğunu görürse şunu bilir ki ruhsatlara meyletmek
tembellerin işidir. Onlarla amele rağbet etmek himmeti zayıf olan âcizlerin
işidir. Meğer şeriatın âdâbıyla ve tarikatın esaslarına uygun davranıp yüksek
bir gayretle (himmet) seyr ü sülûka devam etmiş olsun. Ta ki nefs-i levvâme
olup ikinci makama ulaşır.
Nazm
1-Ey gönül geç her hevesden pâk olup gel râha sen
Tâ ki makbûl olasın şâyeste ol dergâha sen
2-Bu cihân vîrânesin baykuş misâli bekleme
Çün şehin şâhînisin uç var o şâhinşâha sen
3-“Lâ ilâhe” tîğın al eşyâyı dilden kat‘ kıl
Hoş hırâm eyle cihân-ı pâk-i “illâllâh”a sen
4-Dü cihânın kût-ı cânı hamr-ı vahdetdir eger
Nûş idersen mülhak oldın merdüm-i âgâha sen
5-Çün sana bu kût olur hâsıl ko meyl ü rağbeti
Bir alay hayvân içün olan giyâh u kâha sen
6-Aşk ile aklın işi yokdur açık söz söyleme
Şîr-i Yezdân şîvesin bildirme her rûbâha sen
7-Aşk hakdır ehl-i aşkın yâr-ı gârı dem-be-dem
Hakkı! İfşâ itme sırrın her dil-i güm-râha sen
Günümüz Türkçesiyle
1-Ey gönül! Geç her hevesten; pâk ol, yola gel sen. Ta ki o dergâhta
makbul olup, itibar göresin sen.
2-Bu virâne cihanı, baykuş misali bekleme. Madem Şah’ın şahinisin, var
git şahlar şahına sen.
3-Lâ ilâhe kılıcını al, eşyâyı gönülden kopar. Hoşça yürü “illallah”ın
tertemiz cihânına sen.
4-İki cihanda rûhun gıdası, vahdet şarabıdır; eğer onu içersen katıldın
demektir, seçkinlere sen.
5-Bu azık sana yeterli olur; bir gurup hayvan için olan otlarla samana
meyil ve rağbet etmeyi bırak.
6-Aklın, aşk ile işi yoktur; açık söz söyleme. Yezdân aslanının şîvesini,
bildirme her tilkiye sen.
7-Aşk ehlinin can dostu Hak aşkıdır her zaman. Hakkı! İfşâ etme sırrını,
şaşırmış her gönüle sen.

