BEŞİNCİ BAB · YEDİNCİ FASIL · Altıncı Madde
Altıncı Madde
Mukarrabûn yoluna giren sâlik nefs-i levvâme makamında iken, onu
yolundan alıkoymak için mel’un şeytanın kendisine haktan yana görünerek
geldiği kapıları bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Hak yolunun
yolcusu nefs-i levvâme makamında iken mel’un şeytan kendisini hak
yoldan alıkoymak için gelip [349/a] ona sâlih amellerini süslü gösterir,
gönlüne kendini beğenme hissi (ucb) düşürür. Bu durumda sâlik kendini
beğenme hissine kapılarak amelden kesilir. Bundan sonra mel’un iblis ona
sûret-i haktan görünerek der ki:
“İlim öğrenmekten maksat amel işlemektir. Hâlbuki sen sâlih ameller
işlemeye muvaffak olmuşsun. Yeterince ilim de tahsil etmişsin. Şu halde
bundan sonra ne ilim tahsiline ne âlimlere sohbete ne de va’z dinlemeye
ihtiyacın kalmıştır. Sana nasihat eden âlim, keşke kendi nefsine söz geçirip
öğüt alsaydı ve senin işlediklerinin onda biri kadar ameli olsaydı, ebedî
kurtuluşa ererdi.” Böylece bu kendini beğenme hâli (ucub) onda iyice
yerleşir. Kendi nefsini herkesten büyük bilip başkalarını tahkîr eder.
İnsanlar hakkında hep kötü düşünür (sû-i zan). Hatta öyle kötü huylu olur ki
hiçbir âlimden nasihat kabul etmez. Kendi aklınca ibadet edip cehaletin
karanlığında mahvolup gider.
Sonra bu sâlike o mel’un iblis gelip der ki: “Senin hakkında halkın hüsn-i
zannı vardır. Amellerini daha da güzel eyle ki sana uysunlar. Sevabın kat
kat olsun.”
Şâyet sâlik, bu niyetle ibadetine özen gösterip amellerini süslerse, işlediği
kusurlu olur. Sonra bu sâlike o mel’un der ki: “Sen artık amellerini gizlice
yap. Ta ki Hak teala gizlice yaptığın amelleri kabul edip sana muhabbet
kılsın. Hatta insanlar da ihlâsını görüp sana muhabbet etsinler.”
Eğer sâlik mel’un iblisin bu sözüne uyup halkın kendisine muhabbet
etmesi arzusuyla amellerini gizlerse, haberi olmadan gösteriş batağına (riyâ)
düşer.
Şeytanın hîleleri çok çeşitli ve pek çoktur. Eğer gücü yeterse sâlikin
amelini ifsad eder. Ve eğer buna gücü yetmezse, onun kalbine bundan daha
fazîletli bir amel düşürür ki aslında onu yapmaya gücü yetmez. Ancak yine
de ona ikinci ameli güzel gösterir; onu işlemeyi kolay gösterip teşvik eder.
Sâlik onu yapmaya girişince, önceki işlediği amelinden gayreti kesilir,
ikinciyi işlemeye de güç yetiremez. İkisinden de mahrum kalır.
Mel’un iblis sâlike der ki: “Sen Allah’ı ve Rasûlü’nü sevdiğini iddia
ediyorsun, ne Beyt-i şerif’i tavaf edersin ne de Ravza-i mutahharayı
ziyarete gidersin. Bu tembellik ve ihmalkârlık muhabbetin şânından
değildir. Ne dersin? Sana hemen lâyık olan şudur ki Hakk’a tevekkül ederek
Beyt’ini tavaf etmen ve Habîb’ini ziyaret etmendir. Yolculuk esnasında bol
bol namaz kılıp oruç tutasın. Günlük dua ve zikirlere devam edip evrâdınla
meşgul olasın. Böylece bu ibadetlerle de hac ve ziyaret sevabını bulursun.”
Eğer sâlik bu vesveseye kulak verip de bineksiz ve azıksız olarak hac
kâfilesine katılıp Beyt-i şerife yönelip giderse, yolculuk meşakkatiyle
bedenine ârız olacak yorgunluk ve bitkinlikle, evrâdını ve günlük zikirlerini
ihmal eder, kalbine gevşeklik gelir. Tam bu sırada mel’un iblis ona yaklaşıp
der ki: “Nefsine haksızlık edip de, gücünün üstünde ona yük yükleme.
Namazın geçerse de kaza etmek Mekke’de mümkündür, taassup yolun
gitme.”
Böylece sâlik güçsüz ve halsiz düştüğü için o mel’unun sözüne itibar eder
ve farzları vaktinde edâ etmede gevşeklik gösterir.
Sâlike açlık ve susuzluk galip gelir de boğazı daralırsa, mel’un yine ona
yaklaşıp der ki: “Hak teala haccı zenginlere farz kılmıştır. Senin gibi bir
yoksul o Beyt’e nasıl gidebilir? Şüphesiz ki seni hacca çağıran ancak
şeytanın vesvesesiymiş.”
Bu durumda sâlik mel’unun sözlerine üzülür ve üzerine pişmanlık çöker.
Allah’ın takdirine düşman kesilerek kalbi kararır. Halkın gıybetini eder,
(önüne gelene) kötü söz söyler, ırzına musallat olur. Onlara karşı düşmanlık
besler. Çünkü hac yolunda ne kimse ona tasadduk eder ne de iltifat edip
yardımda bulunur. Bu durumda o içinde bulunduğu kafilenin, mahşerin bir
benzeri olduğunu görür ve herkesin kendi derdinde olduğunu fark eder.
Yiyecek bulmakla meşgul [349/b] olup hac ziyaretinin feyz ve bereketinden
mahrum kalır. Bir nasip elde edebilse de, bin belâ ile alır.
Hâlbuki o önceden kendi memleketinde iken sadrı geniş, ferah ve neşeli,
huyu güzel, halim-selim bir insandı. İnsanları kendi nefsine tercih ederdi.
Eli açıktı, ikramı severdi. Fakat şimdi hac yolculuğunda başına gelenlerden
dolayı göğsü daralıp sadece kendi nefsini düşünen cimri, hırslı ve her
fırsatta insanları kötüleyen birisi oldu.
Çünkü bu (durumda olan bir) sâlik, hacca gitmekle kendi yolundan kalır
ve başına bin bir türlü belâ gelir. O mel’un şeytan bunun yolunu kesmekle
muradına ermiş olur. Eğer Hak tealanın yardımı kendisine erişip de
mel’unun bu gibi hîlelerinden kurtulursa şeriat âdâbına ve tarikat erkânına
bütün gayretiyle sahip çıkarak, seyr ü sülûkta ilerlemiş olur. Böylece nefs-i
mülhime olup üçüncü makamı bulur.
Nazm
1-Ne mest-i bâde-i aşkım ne merd-i mestûrem
Ne muhbirem ne de müstahbirem aceb dûrem
2-Derûn-ı dildeki dil-dârı taşrada araram
Visâl içinde iken gafletimle mehcûram
3-Şarâb ü şâhid ü şem‘im gönüldedir ammâ
Ne behre bilmemişem bâkirem çü bâkûrem
4-Dolar cihâne dem-â-dem hezâr nefha-i sûr
Aceb ne mürde-dilem tende sâkin-i gûrem
5-Gönül bu hâne-i gafletden itse taşra hırâm
Yakîn ider ki hakîkatde Beyt-i Ma‘mûrem
6-Cemâl-i aşkı görürsem gönül göziyle iyân
O demde ben bana hoş nâzırem ki manzûrem
7-Şarâb-ı nâb-ı mahabbetden içsem ey Hakkı
O câm-ı cân ile el-hak müdâm mesrûrem
Günümüz Türkçesiyle
1-Ne aşk şarabının sarhoşuyum ne de gizli yiğidim. Ne muhbirim ne de
haber edilen; nasıl da uzağım.
2-Gönlümdeki sevgiliyi, çıkıp taşrada ararım. Vuslat içindeyken, gafletle
hicrandayım.
3-Şarabım, sevgilim ve kandilim gönüldedir amma, ben neyim, kendimi
tanıyamamışım.
4-Cihana dolar her an, sûretlerin nefesleri. Hayret ki ruhsuz gönülle ten
mezarında sâkinim.
5-Gönül bu gaflet evinden dışarı çıkabilse. Şuna inanır ki hakikatte Beyt-i
Ma’mûr’um.
6-Gönül gözüyle aşkın cemâlini görsem, apaçık. O zaman kendime hoşça
bakarım, ne güzelmişim.
7-Muhabbet şarabından içsem ey Hakkı! O can kadehiyle gerçekten;
daima mesrûr olurum.

