Marifetnâme · Haziran 28, 2026

Mukarrabûn yoluna giren sâlik, nefs-i mutma’inneye ulaşınca Mevlâ’nın koruyucu kalesine…

BEŞİNCİ BAB · YEDİNCİ FASIL · Sekizinci Madde Sekizinci Madde Mukarrabûn yoluna giren sâlik, nefs-i mutma’inneye ulaşınca Mevlâ’nın koruyucu kalesine girip lânetli şeytana üstün geldiğini bildirir. Ey azîz! Bilinmelidir …

BEŞİNCİ BAB · YEDİNCİ FASIL · Sekizinci Madde

Sekizinci Madde

Mukarrabûn yoluna giren sâlik, nefs-i mutma’inneye ulaşınca Mevlâ’nın

koruyucu kalesine girip lânetli şeytana üstün geldiğini bildirir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Samimi sâlik

dördüncü makama ulaşınca, onda öyle bir olgunluk hâli meydana gelir ki,

mâsivâdan kaçarak uzaklaşır ve Hakk’ın dostluğuna tâlip olur. O’nun

tertemiz zâtına muhabbet edip Habîbine (s.a.v.) tâbi olur. Onun sözlerini,

davranışlarını ve ahlâkını can u gönülden kabul edip bütün bunlardan

rûhuna hayat ve imanına lezzet alır. İrfan nûruyla cennet huzuru bulur.

Dinin emirleriyle dosdoğru gider. Tabiî ölümle ölünceye kadar böyle devam

eder.

Bu kâmilin kalbine her ne zaman bir düşünce gelse, onu hemen Habîb-i

Ekrem (s.a.v)’in sözleri ve davranışlarıyla karşılaştırır. Eğer (Peygamberin

davranışına) uygun olursa onu yapar, değilse onu terk eder. Der ki: “Bu

ancak şeytanın sözüdür.”

O şunu bilmiştir ki: Hazret-i Habîb-i Ekrem (s.a.v.) vefat edip bu

dünyadan (ahirete) intikal edinceye kadar, farzlardan ve vâciplerden

hiçbirini terk etmemiştir. Sâlih amelleri terk etmek ne evliyâdan ne de

âlimlerden işitilmiştir. Sevgisinde sâdık olan kâmil şunu yakînen bilmiştir

ki, şeriata uygun olmayan (bâtınî) düşüncelerin hepsi sapıklıktır. Çünkü o,

bâtın ehlinin zâhire uymayan bâtınî tevillerini bâtıl olarak görmüştür. Bu

sebeple kulluk yolunda (tarîk-i ibadet) dosdoğru ilerleyip mel’un şeytana

galip gelmiştir. Hak tealanın (mel’un iblis hakkında); “Şüphesiz kullarım

üzerinde senin bir hâkimiyetin yoktur” (Hıcr 15/42) buyurduğunu

bilmiştir. Dinin zâhirinin sırrı (sırr-ı şeriat) ona açılmış ve onu, şeriatın

zâhirinde [350/b] gizli, uçsuz bucaksız bir deryâ olarak görmüştür.

Şeriatın zâhiriyle amel etmeyen gâfil, ne ârif ne de kâmil olabilir. Dinin

ne bâtını ne de sırrı ona açılır. Belki o zındık olur ve dalâlette kalır. Çünkü

Hak tealanın Habîb’ine; “ De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki

Allah da sizi sevsin” (Âl-i İmrân 3/31) vahyi nâzil olmuştur. Şu halde bu

âyet-i kerime, âhirete göçünceye kadar dinin emir ve yasakları çerçevesinde

yaşamanın gerekliliğini herkese anlatmaya yeterli bir ölçü olmuştur.

Şeriatın zâhiriyle amel eden ârif ve kâmilin durumuna gelince, bunlar

elbette onun iç yüzüne ve sırrına da ererler. Oradan da Hudâ’nın sırlarına

ulaşırlar. Böylece kalbiyle onu evirip çeviren kudret sâhibi (Mukallib)

arasında meydana gelen hususî hallere ulaşırlar. Bu sırları ancak dışları

dinin emirlerine uymakla süslü, içleri hakîkatle nûrlanmış olan kâmiller

bilirler ki onlara hiçbir şey şüpheli ve karışık kalmaz. Mel’un şeytan onların

yakınına bile gelemez. Gelse de hiçbir şekilde onlara nüfûz etmeye yol

bulamaz. İstese de onları doğru yoldan çıkaramaz. Nitekim samedânî şeyh

Abdülkadir Geylânî hazretlerine bir gün çölde şeytan yaklaşıp; “Ey

Abdülkadir! Ben Allah’ım, bütün haramları sana mübah kıldım, dilediğini

yap” deyince, bu kâmil şeyh (rh.a.) ona: “Yalan söylüyorsun. Sen şeytansın,

Allah kötülükleri işlemeyi emretmez” diye cevap vermiştir.

Ey Hakkı! Basîretinle bir kere bak ki, bu şeriat ne muazzam bir kerâmet

kalesidir. Onun hükümlerine göre amel eden iki cihanda ne kadar da yüksek

mertebededir, ne azîzdir, ne şereflidir ve her türlü tehlikelerden emin olup

selâmettedir. Bu hâliyle o, ebrârın, âbidlerin, ahyârın, âriflerin, ahrârın ve

kâmillerin zümresine girip müstahkem bir kaleye sığınmış olur.

Mel’un iblisin hîle ve tuzaklarından hiç kimse emin olamaz; ancak yardım

edenlerin en güzeli olan Cenâb-ı Hakk’ın yardımına mahzar olanlar, dinin

emirlerine sımsıkı sarılıp kâmil mürşidlerin yolunca gidenler ve ilmiyle

amel eden âlimlerin sohbetlerine devam edenler emin olabilir.

Allah’ın salâtı ve meleklerin selâmı Efendimiz Muhammed Mustafa

(s.a.v.) ile onun tertemiz ailesine ve ashâbına olsun. Hamd, âlemlerin

Rabbinedir.

Bu kıymetli ve faydalı kitabın Üçüncü Fen ’den buraya gelinceye kadar

olan kısımlarında, irfân yolunun bütün şartları ve esasları ile (sâliki)

Yezdân’ın huzuruna ulaştıran âdetleri ve âdâbı açıklanmıştır. Bütün

varlıkların Rabbi’nin manevî huzuruna ulaştıran sebepleri, (söz ve fiilleri)

dinin zâhirine uygun olan mübarek evliyânın hikmetli sözleri belli bir düzen

ve intizamla verilerek, insanların bu yola teşvik edilmesine özen gösterilmiş

ve söz konusu esasların bu miktarda açıklanıp yazılması yeterli

görülmüştür. Şimdi burada bu fennin bu son bâbının sona ermesi hürmetine

pîrimiz Yüce Gavs Fakîrullâh Şeyh İsmail Tillovî (rh. a.) Hazretleri’nin

güzel vasıflarını açıklayan fasılla tamamlamak uygun görülmüştür. Nitekim

“Sâlihlerin anıldığı meclislere rahmet iner” [157] denilmiştir. Çünkü

rahmetin inmesi ebrâra olan muhabbete bağlı görülmüştür.

Beyt

Hamdi ehl-i bekâyı yâd eyle

Hâtırın yâdı ile şâd eyle

Günümüz Türkçesiyle

Hamdi! Bekâ ehlini yâd eyle. Anmanın hatırıyla şâd eyle.

Nazm

1-Biz muhibb-i kameriz devr-i kamerden söyle

Tûti-i câna hem ol şehd ü şekerden söyle

2-Koy şeş ü penc ile renci o nihân genci bul

Aşkdır aslımız ancak o pederden söyle

3-Hasret-i aşk ile dîvâne olup ağlardım

Bundayım ben didi sen nûr-ı basardan söyle

4-Cümle yüzden sana yüz virmişim ey cân peder

Sen enâniyyeti koy hüsn-i nazardan söyle

5-Bir kamer yüzli göründi didi kim aşk benim

Aklı koy mahremim ol sırr-ı kaderden söyle

6-Kalbine her ne disem gizli hemân teslîm ol

Sırrımı akla dime tavr-ı beşerden söyle [351/a]

7-Sohbet-i aşk ile kıl dilde huzûr ey Hakkı

İtme cisminle sefer dilde hazardan söyle

Günümüz Türkçesiyle

1-Biz kamer tutkunuyuz; ayın devrânından söyle. Can kuşuna hem o

tatlıdan, şekerden söyle.

2-Beşi, altıyı bırak zahmet çekme; gizli hazineyi bul. Aşktır aslımız

ancak, bize o pederden söyle.

3-Aşk hasretiyle dîvâne olup ağlardım. “Buradayım ben” dedi. Sen basîret

nûrundan söyle.

4-Bütün yüzlerden sana yüz verdim, ey can peder! Sen de enâniyeti bırak,

hüsn-i nazardan söyle.

5-Bir kamer yüzlü görünüp dedi ki “Aşk benim! Aklı bırak, sırdaşım ol;

“Kaderin sırrından söyle!”

6-Kalbine her ne dersem gizlice, hemen teslim ol. Sırrımı akla söyleme;

beşerin tavrından söyle!”

7-Gönülde huzuru, aşk sohbetiyle bul, ey Hakkı! Cisminle gönülde sefer

etme, hazardan söyle.

[148] . Riyâzet; Tasavvufta nefsin arzularını kırmak amacıyla bedeni zor

ve çetin işlere koşma, diğer taraftan sürekli olarak zihni ve düşünceyi

mâsivâdan uzaklaştırıp Allah’a yoğunlaştırmaktır. (Uludağ, a.g.e., s. 400.)

[149] . Kutub, kutb; Medâr, değirmenin alt taşına yerleştirilen ve üst taşın

dönmesini sağlayan demire denir. Tasavvufta a- En büyük veli, b- Her

zaman âlemde Allah’ın nazar kıldığı yer olan tek kişi. c-Kutub âlemin rûhu,

âlem de onun bedeni gibidir. Her şey kutbun çevresinde ve onun sâyesinde

hareket eder. Yâni her şeyi o idare eder. (Uludağ, a.g.e ., s. 299.)

[150] . Bkz: en-Necm, 53/9.

[151] . Bkz: Yasin, 36/82.

[152] . Müslim, Îmân 164, Ebû Dâvûd, Büyû, 50.

[153] . Yarma: Arpa veya kalitesiz buğdayın kabaca öğütülmüş hali olup

biraz ıslatılıp yumuşatılarak hayvanlara yem olarak verilir. Çaresizlik

ânında ve kıtlık yıllarında insanlar bunu yemişlerdir.

[154] . Buhârî, Nikâh, 1; Müslim, Nikâh, 5. Ayrıca bk. Nesâî, Nikâh, 4.

[155] . Mârifetnâme metninde yazılan;

lafzı Kur’ân-ı

Kerim ’de bulunamamıştır. Bu her halde Hac suresi, 22/78 âyeti olmalıdır.

[156] . Tirmizî, Kıyâmet, 59.

[157] . Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ, VII/28; Şevkânî, Fevâ’idü’l-

Mecmû’a , s, 254, H. No: 109; Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, II, 70/1772.

“Hak teala kendi farzlarını edâ edenlere nasıl muhabbet ederse, bunun

gibi ruhsatlarını kabul edip bunlarla amel edenlere de öylece muhabbet

eder. Kul Mevlâsının bağışlamasını nasıl severse, bunun gibi Mevlâsı da

ruhsatlarıyla amel edenleri sever. Şu halde sen, nefsine şiddet uygulamayı

terk edip ona yumuşaklıkla muamele et ki o senin bineğindir. Nitekim Hak

teala âyet-i kerimelerde “Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez”

(Bakara 2/185) ve “O sizi din hususunda seçti ve üzerinize hiçbir zorluk

yüklemedi” (Bkz: Hac 22/78) buyurmuş ve kullarına merhametinin

kemâlinden dolayı acıdığını, yumuşaklıkla muamele ettiğini ve onların

rahatını arzu ettiğini duyurmuştur. Eğer sâlik, mel’un iblisin bu sözüne

kulak verirse, mezheb imamlarının verdiği ruhsatlara meylederek onlarla

amel edip giderse, şüphe yok ki helallerle haramlar arasında bulunan

şüphelilerden yemeye başlar ve gitgide haramlara yaklaşır. Hâlbuki şüpheli

şeylerin özelliği odur ki kalbi simsiyah karartır.

Şâyet kâmil mürşid, kabiliyetli görmediği sâliki bir sanata göndermezse,

onu aldatmış olur. Hâlbuki kâmil mürşid insanları aldatmaz ve kendisi için

düşünmediğini insanlar için düşünmez. Nitekim Hazret-i Habîb-i Ekrem

(s.a.v.); “Aldatan bizden değildir” buyurmakla, aldatan hîlekârların

sonunda hüsrâna uğrayacağını duyurmuştur.

“Sen ki âlemin hallerine hoşca vâkıf olup vahdet-i vücûdu tanımışsın. Bu

sebeple “Lâ mevcûde illallah = Hakikatte Allah’tan başka varlık yoktur”

dersin ki “O evveldir, âhirdir, zâhirdir, bâtındır.” (Hadîd, 57/3) âyetinin

parlayan nûrunu bulmuşsun. Çünkü sen; “Allah göklerin ve yerin

nûrudur” (Nûr 24/35) işaretini “Nereye dönerseniz Allah’ın zâtı

oradadır” (Bakara 2/115) müjdesiyle bilmişsin. Hepimiz Hak’tan geldik,

yine O’na gideriz ki “Biz Allah içiniz ve O’na döneceğiz” (Bakara 2/156)

buyurmuştur. Yine ilk geldiğimiz yer O’nun katı olup döneceğimiz yer de

O’nun huzurudur ki; “Bütün işler O’ndan başladı ve yine O’na dönecektir”

hükmüyle bunu tahsis etmiştir. Nihayetinde cennet ehli cennet için,

cehennem ehli de cehennem içindir ki; “Olan oldu ve (kaderi yazan) kalem

kurudu” sözü bu gerçeği ifade etmektedir. Hareket eden hiçbir şey yerinden

ayrılmaz ki onu hareket ettiren Allah teala olmasın. Nitekim âyet-i

kerimede; “Sizi ve yapmakta olduklarınızı Allah yarattı” (Saffât 37/96)

buyurmuştur ki bu işareti hiç kimse bilmez; ancak O, senin gibi âriflere

ilham ile duyurmuştur. Bundan sonra sen niçin zor amellerle kendi nefsine

sıkıntı veresin ki! Bundan sonra senin şânına lâyık olan, bu zâhirî

amellerden sayılan ibadet ve riyâzâtın hepsini Allah’tan başka şeylerle

perdeli bulunan sıradan insanlara (zâhir ehli) bırakmaktır. Taklit ehlinin

işleriyle meşgul olmayıp ancak kendi kalbine gelip zevk ve şevk ile dolasın.

Daha mühim ve gerekli olan murâkabe ve müşâhade gibi bâtınî işlerle

meşgul olup zevk alasın.” [350/a]

Kâmil mürşidin alâmetlerinden biri de, ayıp ve kusurları örtücü olmasıdır.

Kimsenin ayıbını kimseye söylemez. Özellikle sâliklerin kendisine

söylediği hallerini ve sırlarını örter ki bunları kimseye açıklamaz. Bu

kâmilin gönlü öyle zengindir ki hiç kimseden bir şey ummayıp herkesten

müstağnîdir. Öyle güzel ahlâk sâhibidir ki aslâ bir kimseye öfkelenmez ve

hiç kimseye kötü söz söylemez. Meğer Allah için buğzetmiş olsun; işte o

zaman buğz ile söyler. Kâmilin nazarında bütün yiyecekler ve kokular

aynıdır; iyisi kötüsü birdir. Bütün giyeceklerin ve dokunarak hissedilen

zevklerin güzeli ve kabası onun nazarında eşittir. Ona göre hamur ile

yarmanın, pirinç ile arpanın, su ile şıranın, sarımsak kokusuyla güzel

kokunun, yün ile ipeğin, yumuşak yatakla kuru hasırın, gençle ihtiyarın,

hatırlı kişilerle kimsenin itibar etmediği hakîrin, pâdişâhla fakîrin hiçbir

farkı yoktur. Bunlardan hangisi yanında bulunursa mukabilini tercih edip

istemez. Bu kâmil zât açlıkta ve toklukta, uykuda ve uyanıklıkta, susmakta

ve konuşmakta, uzlette ve ülfette kısacası bütün âdet ve ibadetlerinde işlerin

hayırlısı olan orta yolu bulur. Yâni onun her halinde her işi ifratla tefrit

arasında olur. Nitekim kâmillerin en mükemmeli ve doğru yola irşâd

edenlerin rûhu Hazret-i Habîb-i Ekrem (s.a.v.): “Allah’a yemin olsun ki

sizin O’ndan en çok korkanınız ve en müttakî olanınız benim. Lâkin bazen

oruç tutarım, bazen iftar ederim. Namaz kılarım ve dinlenirim, kadınlarla

evlenirim” buyurmuş ve her işte orta yol üzere bulunmanın hallerin en

güzeli, hasletlerin en şereflisi olup kemâl ehline mahsus olduğunu

duyurmuştur.

5-“Kün fe-yekûn” okyanusunda istenilen cansın, erişilmek istenilen en

son nokta.

Kâmil mürşidin alâmetlerinden biri de, ayıp ve kusurları örtücü olmasıdır.

Kimsenin ayıbını kimseye söylemez. Özellikle sâliklerin kendisine

söylediği hallerini ve sırlarını örter ki bunları kimseye açıklamaz. Bu

kâmilin gönlü öyle zengindir ki hiç kimseden bir şey ummayıp herkesten

müstağnîdir. Öyle güzel ahlâk sâhibidir ki aslâ bir kimseye öfkelenmez ve

hiç kimseye kötü söz söylemez. Meğer Allah için buğzetmiş olsun; işte o

zaman buğz ile söyler. Kâmilin nazarında bütün yiyecekler ve kokular

aynıdır; iyisi kötüsü birdir. Bütün giyeceklerin ve dokunarak hissedilen

zevklerin güzeli ve kabası onun nazarında eşittir. Ona göre hamur ile

yarmanın, pirinç ile arpanın, su ile şıranın, sarımsak kokusuyla güzel

kokunun, yün ile ipeğin, yumuşak yatakla kuru hasırın, gençle ihtiyarın,

hatırlı kişilerle kimsenin itibar etmediği hakîrin, pâdişâhla fakîrin hiçbir

farkı yoktur. Bunlardan hangisi yanında bulunursa mukabilini tercih edip

istemez. Bu kâmil zât açlıkta ve toklukta, uykuda ve uyanıklıkta, susmakta

ve konuşmakta, uzlette ve ülfette kısacası bütün âdet ve ibadetlerinde işlerin

hayırlısı olan orta yolu bulur. Yâni onun her halinde her işi ifratla tefrit

arasında olur. Nitekim kâmillerin en mükemmeli ve doğru yola irşâd

edenlerin rûhu Hazret-i Habîb-i Ekrem (s.a.v.): “Allah’a yemin olsun ki

sizin O’ndan en çok korkanınız ve en müttakî olanınız benim. Lâkin bazen

oruç tutarım, bazen iftar ederim. Namaz kılarım ve dinlenirim, kadınlarla

evlenirim” buyurmuş ve her işte orta yol üzere bulunmanın hallerin en

güzeli, hasletlerin en şereflisi olup kemâl ehline mahsus olduğunu

duyurmuştur.

Çünkü bunda iç âleme ait saltanat en yüksek mertebesini bulmuş (ve

nefisle sürdürülen) mücâhede tamamlanmıştır. Bu makamda bulunan

kâmilin riyâzet yapmasına lüzum kalmaz. Çünkü o, orta yolu bulmuş ve

onunla yetinmiştir. Şu halde bu makam sâhibi için hiçbir istek ve arzu

kalmamıştır ve o her istediğini elde etmiştir. Ancak Mevlâ’nın rızasını

istemekte devamlı kalmıştır. Bu kâmilin fiilleri iyilik ve ibadettir. [346/a]

Onun nefesleri (Hak tealadan) güç-kudret ve yardımdır. Tatlı sözleri sırf

ilim ve hikmettir; başlı başına lezzet ve tatlılıktır. Mübarek yüzü, huzur ve

aydınlıktır. Bu azîz insanı görenlerin hatırına Mevlâ’nın zikri ve fikri gelir.

Saygıyla ve korkuyla ona yönelirler. Nasıl yönelmesinler ki o anda bir

evliyânın yüzünü görmektedirler.

4-Melekût âleminin pâdişâhları! “Ev ednâ” yakınlığının şahbazları!

Kahhâr ismi, evliyânın kutbuna mahsus isimlerdendir ki kutup onunla

sâliklere yardım edip onlara nûr, hidâyet ve sevindirici haberler gönderir.

Hattâ sâliklerin iç dünyalarında aniden sebepsiz yere ortaya çıkan cezbe,

sürûr ve huzur gibi gönül halleri, zamanın kutbunun yardımıdır ki onların

zikirleri ve yönelişlerine karşılıktır.

Bu kıymetli ve faydalı kitabın Üçüncü Fen ’den buraya gelinceye kadar

olan kısımlarında, irfân yolunun bütün şartları ve esasları ile (sâliki)

Yezdân’ın huzuruna ulaştıran âdetleri ve âdâbı açıklanmıştır. Bütün

varlıkların Rabbi’nin manevî huzuruna ulaştıran sebepleri, (söz ve fiilleri)

dinin zâhirine uygun olan mübarek evliyânın hikmetli sözleri belli bir düzen

ve intizamla verilerek, insanların bu yola teşvik edilmesine özen gösterilmiş

ve söz konusu esasların bu miktarda açıklanıp yazılması yeterli

görülmüştür. Şimdi burada bu fennin bu son bâbının sona ermesi hürmetine

pîrimiz Yüce Gavs Fakîrullâh Şeyh İsmail Tillovî (rh. a.) Hazretleri’nin

güzel vasıflarını açıklayan fasılla tamamlamak uygun görülmüştür. Nitekim

“Sâlihlerin anıldığı meclislere rahmet iner” denilmiştir. Çünkü rahmetin

inmesi ebrâra olan muhabbete bağlı görülmüştür.

. Yarma: Arpa veya kalitesiz buğdayın kabaca öğütülmüş hali olup biraz

ıslatılıp yumuşatılarak hayvanlara yem olarak verilir. Çaresizlik ânında ve

kıtlık yıllarında insanlar bunu yemişlerdir.

. Buhârî, Nikâh, 1; Müslim, Nikâh, 5. Ayrıca bk. Nesâî, Nikâh, 4.

. Bkz: Yasin, 36/82.

. Müslim, Îmân 164, Ebû Dâvûd, Büyû, 50.

. Kutub, kutb; Medâr, değirmenin alt taşına yerleştirilen ve üst taşın

dönmesini sağlayan demire denir. Tasavvufta a- En büyük veli, b- Her

zaman âlemde Allah’ın nazar kıldığı yer olan tek kişi. c-Kutub âlemin rûhu,

âlem de onun bedeni gibidir. Her şey kutbun çevresinde ve onun sâyesinde

hareket eder. Yâni her şeyi o idare eder. (Uludağ, a.g.e ., s. 299.)

. Bkz: en-Necm, 53/9.

. Riyâzet; Tasavvufta nefsin arzularını kırmak amacıyla bedeni zor ve

çetin işlere koşma, diğer taraftan sürekli olarak zihni ve düşünceyi

mâsivâdan uzaklaştırıp Allah’a yoğunlaştırmaktır. (Uludağ, a.g.e., s. 400.)

. Tirmizî, Kıyâmet, 59.

. Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ, VII/28; Şevkânî, Fevâ’idü’l-Mecmû’a , s,

254, H. No: 109; Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, II, 70/1772.

.

Mârifetnâme

metninde

yazılan;

lafzı

Kur’ân-ı

Kerim ’de

bulunamamıştır. Bu her halde Hac suresi, 22/78 âyeti olmalıdır.