BEŞİNCİ BAB · YEDİNCİ FASIL · Sekizinci Madde
Sekizinci Madde
Mukarrabûn yoluna giren sâlik, nefs-i mutma’inneye ulaşınca Mevlâ’nın
koruyucu kalesine girip lânetli şeytana üstün geldiğini bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Samimi sâlik
dördüncü makama ulaşınca, onda öyle bir olgunluk hâli meydana gelir ki,
mâsivâdan kaçarak uzaklaşır ve Hakk’ın dostluğuna tâlip olur. O’nun
tertemiz zâtına muhabbet edip Habîbine (s.a.v.) tâbi olur. Onun sözlerini,
davranışlarını ve ahlâkını can u gönülden kabul edip bütün bunlardan
rûhuna hayat ve imanına lezzet alır. İrfan nûruyla cennet huzuru bulur.
Dinin emirleriyle dosdoğru gider. Tabiî ölümle ölünceye kadar böyle devam
eder.
Bu kâmilin kalbine her ne zaman bir düşünce gelse, onu hemen Habîb-i
Ekrem (s.a.v)’in sözleri ve davranışlarıyla karşılaştırır. Eğer (Peygamberin
davranışına) uygun olursa onu yapar, değilse onu terk eder. Der ki: “Bu
ancak şeytanın sözüdür.”
O şunu bilmiştir ki: Hazret-i Habîb-i Ekrem (s.a.v.) vefat edip bu
dünyadan (ahirete) intikal edinceye kadar, farzlardan ve vâciplerden
hiçbirini terk etmemiştir. Sâlih amelleri terk etmek ne evliyâdan ne de
âlimlerden işitilmiştir. Sevgisinde sâdık olan kâmil şunu yakînen bilmiştir
ki, şeriata uygun olmayan (bâtınî) düşüncelerin hepsi sapıklıktır. Çünkü o,
bâtın ehlinin zâhire uymayan bâtınî tevillerini bâtıl olarak görmüştür. Bu
sebeple kulluk yolunda (tarîk-i ibadet) dosdoğru ilerleyip mel’un şeytana
galip gelmiştir. Hak tealanın (mel’un iblis hakkında); “Şüphesiz kullarım
üzerinde senin bir hâkimiyetin yoktur” (Hıcr 15/42) buyurduğunu
bilmiştir. Dinin zâhirinin sırrı (sırr-ı şeriat) ona açılmış ve onu, şeriatın
zâhirinde [350/b] gizli, uçsuz bucaksız bir deryâ olarak görmüştür.
Şeriatın zâhiriyle amel etmeyen gâfil, ne ârif ne de kâmil olabilir. Dinin
ne bâtını ne de sırrı ona açılır. Belki o zındık olur ve dalâlette kalır. Çünkü
Hak tealanın Habîb’ine; “ De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki
Allah da sizi sevsin” (Âl-i İmrân 3/31) vahyi nâzil olmuştur. Şu halde bu
âyet-i kerime, âhirete göçünceye kadar dinin emir ve yasakları çerçevesinde
yaşamanın gerekliliğini herkese anlatmaya yeterli bir ölçü olmuştur.
Şeriatın zâhiriyle amel eden ârif ve kâmilin durumuna gelince, bunlar
elbette onun iç yüzüne ve sırrına da ererler. Oradan da Hudâ’nın sırlarına
ulaşırlar. Böylece kalbiyle onu evirip çeviren kudret sâhibi (Mukallib)
arasında meydana gelen hususî hallere ulaşırlar. Bu sırları ancak dışları
dinin emirlerine uymakla süslü, içleri hakîkatle nûrlanmış olan kâmiller
bilirler ki onlara hiçbir şey şüpheli ve karışık kalmaz. Mel’un şeytan onların
yakınına bile gelemez. Gelse de hiçbir şekilde onlara nüfûz etmeye yol
bulamaz. İstese de onları doğru yoldan çıkaramaz. Nitekim samedânî şeyh
Abdülkadir Geylânî hazretlerine bir gün çölde şeytan yaklaşıp; “Ey
Abdülkadir! Ben Allah’ım, bütün haramları sana mübah kıldım, dilediğini
yap” deyince, bu kâmil şeyh (rh.a.) ona: “Yalan söylüyorsun. Sen şeytansın,
Allah kötülükleri işlemeyi emretmez” diye cevap vermiştir.
Ey Hakkı! Basîretinle bir kere bak ki, bu şeriat ne muazzam bir kerâmet
kalesidir. Onun hükümlerine göre amel eden iki cihanda ne kadar da yüksek
mertebededir, ne azîzdir, ne şereflidir ve her türlü tehlikelerden emin olup
selâmettedir. Bu hâliyle o, ebrârın, âbidlerin, ahyârın, âriflerin, ahrârın ve
kâmillerin zümresine girip müstahkem bir kaleye sığınmış olur.
Mel’un iblisin hîle ve tuzaklarından hiç kimse emin olamaz; ancak yardım
edenlerin en güzeli olan Cenâb-ı Hakk’ın yardımına mahzar olanlar, dinin
emirlerine sımsıkı sarılıp kâmil mürşidlerin yolunca gidenler ve ilmiyle
amel eden âlimlerin sohbetlerine devam edenler emin olabilir.
Allah’ın salâtı ve meleklerin selâmı Efendimiz Muhammed Mustafa
(s.a.v.) ile onun tertemiz ailesine ve ashâbına olsun. Hamd, âlemlerin
Rabbinedir.
Bu kıymetli ve faydalı kitabın Üçüncü Fen ’den buraya gelinceye kadar
olan kısımlarında, irfân yolunun bütün şartları ve esasları ile (sâliki)
Yezdân’ın huzuruna ulaştıran âdetleri ve âdâbı açıklanmıştır. Bütün
varlıkların Rabbi’nin manevî huzuruna ulaştıran sebepleri, (söz ve fiilleri)
dinin zâhirine uygun olan mübarek evliyânın hikmetli sözleri belli bir düzen
ve intizamla verilerek, insanların bu yola teşvik edilmesine özen gösterilmiş
ve söz konusu esasların bu miktarda açıklanıp yazılması yeterli
görülmüştür. Şimdi burada bu fennin bu son bâbının sona ermesi hürmetine
pîrimiz Yüce Gavs Fakîrullâh Şeyh İsmail Tillovî (rh. a.) Hazretleri’nin
güzel vasıflarını açıklayan fasılla tamamlamak uygun görülmüştür. Nitekim
“Sâlihlerin anıldığı meclislere rahmet iner” [157] denilmiştir. Çünkü
rahmetin inmesi ebrâra olan muhabbete bağlı görülmüştür.
Beyt
Hamdi ehl-i bekâyı yâd eyle
Hâtırın yâdı ile şâd eyle
Günümüz Türkçesiyle
Hamdi! Bekâ ehlini yâd eyle. Anmanın hatırıyla şâd eyle.
Nazm
1-Biz muhibb-i kameriz devr-i kamerden söyle
Tûti-i câna hem ol şehd ü şekerden söyle
2-Koy şeş ü penc ile renci o nihân genci bul
Aşkdır aslımız ancak o pederden söyle
3-Hasret-i aşk ile dîvâne olup ağlardım
Bundayım ben didi sen nûr-ı basardan söyle
4-Cümle yüzden sana yüz virmişim ey cân peder
Sen enâniyyeti koy hüsn-i nazardan söyle
5-Bir kamer yüzli göründi didi kim aşk benim
Aklı koy mahremim ol sırr-ı kaderden söyle
6-Kalbine her ne disem gizli hemân teslîm ol
Sırrımı akla dime tavr-ı beşerden söyle [351/a]
7-Sohbet-i aşk ile kıl dilde huzûr ey Hakkı
İtme cisminle sefer dilde hazardan söyle
Günümüz Türkçesiyle
1-Biz kamer tutkunuyuz; ayın devrânından söyle. Can kuşuna hem o
tatlıdan, şekerden söyle.
2-Beşi, altıyı bırak zahmet çekme; gizli hazineyi bul. Aşktır aslımız
ancak, bize o pederden söyle.
3-Aşk hasretiyle dîvâne olup ağlardım. “Buradayım ben” dedi. Sen basîret
nûrundan söyle.
4-Bütün yüzlerden sana yüz verdim, ey can peder! Sen de enâniyeti bırak,
hüsn-i nazardan söyle.
5-Bir kamer yüzlü görünüp dedi ki “Aşk benim! Aklı bırak, sırdaşım ol;
“Kaderin sırrından söyle!”
6-Kalbine her ne dersem gizlice, hemen teslim ol. Sırrımı akla söyleme;
beşerin tavrından söyle!”
7-Gönülde huzuru, aşk sohbetiyle bul, ey Hakkı! Cisminle gönülde sefer
etme, hazardan söyle.
[148] . Riyâzet; Tasavvufta nefsin arzularını kırmak amacıyla bedeni zor
ve çetin işlere koşma, diğer taraftan sürekli olarak zihni ve düşünceyi
mâsivâdan uzaklaştırıp Allah’a yoğunlaştırmaktır. (Uludağ, a.g.e., s. 400.)
[149] . Kutub, kutb; Medâr, değirmenin alt taşına yerleştirilen ve üst taşın
dönmesini sağlayan demire denir. Tasavvufta a- En büyük veli, b- Her
zaman âlemde Allah’ın nazar kıldığı yer olan tek kişi. c-Kutub âlemin rûhu,
âlem de onun bedeni gibidir. Her şey kutbun çevresinde ve onun sâyesinde
hareket eder. Yâni her şeyi o idare eder. (Uludağ, a.g.e ., s. 299.)
[150] . Bkz: en-Necm, 53/9.
[151] . Bkz: Yasin, 36/82.
[152] . Müslim, Îmân 164, Ebû Dâvûd, Büyû, 50.
[153] . Yarma: Arpa veya kalitesiz buğdayın kabaca öğütülmüş hali olup
biraz ıslatılıp yumuşatılarak hayvanlara yem olarak verilir. Çaresizlik
ânında ve kıtlık yıllarında insanlar bunu yemişlerdir.
[154] . Buhârî, Nikâh, 1; Müslim, Nikâh, 5. Ayrıca bk. Nesâî, Nikâh, 4.
[155] . Mârifetnâme metninde yazılan;
lafzı Kur’ân-ı
Kerim ’de bulunamamıştır. Bu her halde Hac suresi, 22/78 âyeti olmalıdır.
[156] . Tirmizî, Kıyâmet, 59.
[157] . Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ, VII/28; Şevkânî, Fevâ’idü’l-
Mecmû’a , s, 254, H. No: 109; Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, II, 70/1772.
“Hak teala kendi farzlarını edâ edenlere nasıl muhabbet ederse, bunun
gibi ruhsatlarını kabul edip bunlarla amel edenlere de öylece muhabbet
eder. Kul Mevlâsının bağışlamasını nasıl severse, bunun gibi Mevlâsı da
ruhsatlarıyla amel edenleri sever. Şu halde sen, nefsine şiddet uygulamayı
terk edip ona yumuşaklıkla muamele et ki o senin bineğindir. Nitekim Hak
teala âyet-i kerimelerde “Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez”
(Bakara 2/185) ve “O sizi din hususunda seçti ve üzerinize hiçbir zorluk
yüklemedi” (Bkz: Hac 22/78) buyurmuş ve kullarına merhametinin
kemâlinden dolayı acıdığını, yumuşaklıkla muamele ettiğini ve onların
rahatını arzu ettiğini duyurmuştur. Eğer sâlik, mel’un iblisin bu sözüne
kulak verirse, mezheb imamlarının verdiği ruhsatlara meylederek onlarla
amel edip giderse, şüphe yok ki helallerle haramlar arasında bulunan
şüphelilerden yemeye başlar ve gitgide haramlara yaklaşır. Hâlbuki şüpheli
şeylerin özelliği odur ki kalbi simsiyah karartır.
Şâyet kâmil mürşid, kabiliyetli görmediği sâliki bir sanata göndermezse,
onu aldatmış olur. Hâlbuki kâmil mürşid insanları aldatmaz ve kendisi için
düşünmediğini insanlar için düşünmez. Nitekim Hazret-i Habîb-i Ekrem
(s.a.v.); “Aldatan bizden değildir” buyurmakla, aldatan hîlekârların
sonunda hüsrâna uğrayacağını duyurmuştur.
“Sen ki âlemin hallerine hoşca vâkıf olup vahdet-i vücûdu tanımışsın. Bu
sebeple “Lâ mevcûde illallah = Hakikatte Allah’tan başka varlık yoktur”
dersin ki “O evveldir, âhirdir, zâhirdir, bâtındır.” (Hadîd, 57/3) âyetinin
parlayan nûrunu bulmuşsun. Çünkü sen; “Allah göklerin ve yerin
nûrudur” (Nûr 24/35) işaretini “Nereye dönerseniz Allah’ın zâtı
oradadır” (Bakara 2/115) müjdesiyle bilmişsin. Hepimiz Hak’tan geldik,
yine O’na gideriz ki “Biz Allah içiniz ve O’na döneceğiz” (Bakara 2/156)
buyurmuştur. Yine ilk geldiğimiz yer O’nun katı olup döneceğimiz yer de
O’nun huzurudur ki; “Bütün işler O’ndan başladı ve yine O’na dönecektir”
hükmüyle bunu tahsis etmiştir. Nihayetinde cennet ehli cennet için,
cehennem ehli de cehennem içindir ki; “Olan oldu ve (kaderi yazan) kalem
kurudu” sözü bu gerçeği ifade etmektedir. Hareket eden hiçbir şey yerinden
ayrılmaz ki onu hareket ettiren Allah teala olmasın. Nitekim âyet-i
kerimede; “Sizi ve yapmakta olduklarınızı Allah yarattı” (Saffât 37/96)
buyurmuştur ki bu işareti hiç kimse bilmez; ancak O, senin gibi âriflere
ilham ile duyurmuştur. Bundan sonra sen niçin zor amellerle kendi nefsine
sıkıntı veresin ki! Bundan sonra senin şânına lâyık olan, bu zâhirî
amellerden sayılan ibadet ve riyâzâtın hepsini Allah’tan başka şeylerle
perdeli bulunan sıradan insanlara (zâhir ehli) bırakmaktır. Taklit ehlinin
işleriyle meşgul olmayıp ancak kendi kalbine gelip zevk ve şevk ile dolasın.
Daha mühim ve gerekli olan murâkabe ve müşâhade gibi bâtınî işlerle
meşgul olup zevk alasın.” [350/a]
Kâmil mürşidin alâmetlerinden biri de, ayıp ve kusurları örtücü olmasıdır.
Kimsenin ayıbını kimseye söylemez. Özellikle sâliklerin kendisine
söylediği hallerini ve sırlarını örter ki bunları kimseye açıklamaz. Bu
kâmilin gönlü öyle zengindir ki hiç kimseden bir şey ummayıp herkesten
müstağnîdir. Öyle güzel ahlâk sâhibidir ki aslâ bir kimseye öfkelenmez ve
hiç kimseye kötü söz söylemez. Meğer Allah için buğzetmiş olsun; işte o
zaman buğz ile söyler. Kâmilin nazarında bütün yiyecekler ve kokular
aynıdır; iyisi kötüsü birdir. Bütün giyeceklerin ve dokunarak hissedilen
zevklerin güzeli ve kabası onun nazarında eşittir. Ona göre hamur ile
yarmanın, pirinç ile arpanın, su ile şıranın, sarımsak kokusuyla güzel
kokunun, yün ile ipeğin, yumuşak yatakla kuru hasırın, gençle ihtiyarın,
hatırlı kişilerle kimsenin itibar etmediği hakîrin, pâdişâhla fakîrin hiçbir
farkı yoktur. Bunlardan hangisi yanında bulunursa mukabilini tercih edip
istemez. Bu kâmil zât açlıkta ve toklukta, uykuda ve uyanıklıkta, susmakta
ve konuşmakta, uzlette ve ülfette kısacası bütün âdet ve ibadetlerinde işlerin
hayırlısı olan orta yolu bulur. Yâni onun her halinde her işi ifratla tefrit
arasında olur. Nitekim kâmillerin en mükemmeli ve doğru yola irşâd
edenlerin rûhu Hazret-i Habîb-i Ekrem (s.a.v.): “Allah’a yemin olsun ki
sizin O’ndan en çok korkanınız ve en müttakî olanınız benim. Lâkin bazen
oruç tutarım, bazen iftar ederim. Namaz kılarım ve dinlenirim, kadınlarla
evlenirim” buyurmuş ve her işte orta yol üzere bulunmanın hallerin en
güzeli, hasletlerin en şereflisi olup kemâl ehline mahsus olduğunu
duyurmuştur.
5-“Kün fe-yekûn” okyanusunda istenilen cansın, erişilmek istenilen en
son nokta.
Kâmil mürşidin alâmetlerinden biri de, ayıp ve kusurları örtücü olmasıdır.
Kimsenin ayıbını kimseye söylemez. Özellikle sâliklerin kendisine
söylediği hallerini ve sırlarını örter ki bunları kimseye açıklamaz. Bu
kâmilin gönlü öyle zengindir ki hiç kimseden bir şey ummayıp herkesten
müstağnîdir. Öyle güzel ahlâk sâhibidir ki aslâ bir kimseye öfkelenmez ve
hiç kimseye kötü söz söylemez. Meğer Allah için buğzetmiş olsun; işte o
zaman buğz ile söyler. Kâmilin nazarında bütün yiyecekler ve kokular
aynıdır; iyisi kötüsü birdir. Bütün giyeceklerin ve dokunarak hissedilen
zevklerin güzeli ve kabası onun nazarında eşittir. Ona göre hamur ile
yarmanın, pirinç ile arpanın, su ile şıranın, sarımsak kokusuyla güzel
kokunun, yün ile ipeğin, yumuşak yatakla kuru hasırın, gençle ihtiyarın,
hatırlı kişilerle kimsenin itibar etmediği hakîrin, pâdişâhla fakîrin hiçbir
farkı yoktur. Bunlardan hangisi yanında bulunursa mukabilini tercih edip
istemez. Bu kâmil zât açlıkta ve toklukta, uykuda ve uyanıklıkta, susmakta
ve konuşmakta, uzlette ve ülfette kısacası bütün âdet ve ibadetlerinde işlerin
hayırlısı olan orta yolu bulur. Yâni onun her halinde her işi ifratla tefrit
arasında olur. Nitekim kâmillerin en mükemmeli ve doğru yola irşâd
edenlerin rûhu Hazret-i Habîb-i Ekrem (s.a.v.): “Allah’a yemin olsun ki
sizin O’ndan en çok korkanınız ve en müttakî olanınız benim. Lâkin bazen
oruç tutarım, bazen iftar ederim. Namaz kılarım ve dinlenirim, kadınlarla
evlenirim” buyurmuş ve her işte orta yol üzere bulunmanın hallerin en
güzeli, hasletlerin en şereflisi olup kemâl ehline mahsus olduğunu
duyurmuştur.
Çünkü bunda iç âleme ait saltanat en yüksek mertebesini bulmuş (ve
nefisle sürdürülen) mücâhede tamamlanmıştır. Bu makamda bulunan
kâmilin riyâzet yapmasına lüzum kalmaz. Çünkü o, orta yolu bulmuş ve
onunla yetinmiştir. Şu halde bu makam sâhibi için hiçbir istek ve arzu
kalmamıştır ve o her istediğini elde etmiştir. Ancak Mevlâ’nın rızasını
istemekte devamlı kalmıştır. Bu kâmilin fiilleri iyilik ve ibadettir. [346/a]
Onun nefesleri (Hak tealadan) güç-kudret ve yardımdır. Tatlı sözleri sırf
ilim ve hikmettir; başlı başına lezzet ve tatlılıktır. Mübarek yüzü, huzur ve
aydınlıktır. Bu azîz insanı görenlerin hatırına Mevlâ’nın zikri ve fikri gelir.
Saygıyla ve korkuyla ona yönelirler. Nasıl yönelmesinler ki o anda bir
evliyânın yüzünü görmektedirler.
4-Melekût âleminin pâdişâhları! “Ev ednâ” yakınlığının şahbazları!
Kahhâr ismi, evliyânın kutbuna mahsus isimlerdendir ki kutup onunla
sâliklere yardım edip onlara nûr, hidâyet ve sevindirici haberler gönderir.
Hattâ sâliklerin iç dünyalarında aniden sebepsiz yere ortaya çıkan cezbe,
sürûr ve huzur gibi gönül halleri, zamanın kutbunun yardımıdır ki onların
zikirleri ve yönelişlerine karşılıktır.
Bu kıymetli ve faydalı kitabın Üçüncü Fen ’den buraya gelinceye kadar
olan kısımlarında, irfân yolunun bütün şartları ve esasları ile (sâliki)
Yezdân’ın huzuruna ulaştıran âdetleri ve âdâbı açıklanmıştır. Bütün
varlıkların Rabbi’nin manevî huzuruna ulaştıran sebepleri, (söz ve fiilleri)
dinin zâhirine uygun olan mübarek evliyânın hikmetli sözleri belli bir düzen
ve intizamla verilerek, insanların bu yola teşvik edilmesine özen gösterilmiş
ve söz konusu esasların bu miktarda açıklanıp yazılması yeterli
görülmüştür. Şimdi burada bu fennin bu son bâbının sona ermesi hürmetine
pîrimiz Yüce Gavs Fakîrullâh Şeyh İsmail Tillovî (rh. a.) Hazretleri’nin
güzel vasıflarını açıklayan fasılla tamamlamak uygun görülmüştür. Nitekim
“Sâlihlerin anıldığı meclislere rahmet iner” denilmiştir. Çünkü rahmetin
inmesi ebrâra olan muhabbete bağlı görülmüştür.
. Yarma: Arpa veya kalitesiz buğdayın kabaca öğütülmüş hali olup biraz
ıslatılıp yumuşatılarak hayvanlara yem olarak verilir. Çaresizlik ânında ve
kıtlık yıllarında insanlar bunu yemişlerdir.
. Buhârî, Nikâh, 1; Müslim, Nikâh, 5. Ayrıca bk. Nesâî, Nikâh, 4.
. Bkz: Yasin, 36/82.
. Müslim, Îmân 164, Ebû Dâvûd, Büyû, 50.
. Kutub, kutb; Medâr, değirmenin alt taşına yerleştirilen ve üst taşın
dönmesini sağlayan demire denir. Tasavvufta a- En büyük veli, b- Her
zaman âlemde Allah’ın nazar kıldığı yer olan tek kişi. c-Kutub âlemin rûhu,
âlem de onun bedeni gibidir. Her şey kutbun çevresinde ve onun sâyesinde
hareket eder. Yâni her şeyi o idare eder. (Uludağ, a.g.e ., s. 299.)
. Bkz: en-Necm, 53/9.
. Riyâzet; Tasavvufta nefsin arzularını kırmak amacıyla bedeni zor ve
çetin işlere koşma, diğer taraftan sürekli olarak zihni ve düşünceyi
mâsivâdan uzaklaştırıp Allah’a yoğunlaştırmaktır. (Uludağ, a.g.e., s. 400.)
. Tirmizî, Kıyâmet, 59.
. Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ, VII/28; Şevkânî, Fevâ’idü’l-Mecmû’a , s,
254, H. No: 109; Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, II, 70/1772.
.
Mârifetnâme
metninde
yazılan;
lafzı
Kur’ân-ı
Kerim ’de
bulunamamıştır. Bu her halde Hac suresi, 22/78 âyeti olmalıdır.

