Marifetnâme · Haziran 28, 2026

Nakşibendiye yolunun esaslarını (erkan), hakîkatlerini, usûlünü ve inceliklerini bildirir

DÖRDÜNCÜ BÂB · BEŞİNCİ FASIL · Birinci Madde Birinci Madde Nakşibendiye yolunun esaslarını (erkan), hakîkatlerini, usûlünü ve inceliklerini bildirir. Ey azîz! Bilinmelidir ki evliyânın seçkinlerinden yüce önder, muhterem …

DÖRDÜNCÜ BÂB · BEŞİNCİ FASIL · Birinci Madde

Birinci Madde

Nakşibendiye yolunun esaslarını (erkan), hakîkatlerini, usûlünü ve

inceliklerini bildirir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki evliyânın seçkinlerinden yüce önder, muhterem

şahsiyet Hazret-i Pîr Muhammed Bahâuddin Nakşibend ile onun önde

gelen halifeleri olan bu yolun büyükleri (rahmetullahi aleyhim ecmaîn

hazerâtı) şöyle demişlerdir:

Nebîlerin en fazîletlisi olan Muhammed Mustafa (a.s.)’ın, evliyânın en

fazîletlisi olan Ebû Bekir es-Sıddîk’a (r.a) gizlice öğretmiş olduğu en

değerli ilim olan huzur ve irfân bilgisi insanların avâm tabakasından

gizlenmiş, hattâ bu, hafaza meleklerinden bile gizli ve örtülü kılınmıştır.

İnsanı bu gizli hazineye ulaştıran yolun usûlü ve bir takım esasları vardır ki

bu fasıl içinde onlar tafsilâtıyla açıklanmıştır.

Bu yolun esasları üçtür: Bunlar az yemek, az uyumak ve az konuşmaktır.

Az yemek az uyumaya, az uyumak az konuşmaya ve az konuşmak da kalbî

(hafî) zikirle Hakk’a yönelmeye yardımcı olup kuvvet verir. Bunlardan

maksat ancak cân u gönülden Mevlâ’nın huzuruna varmaktır ki bunlarda

muvaffak olana yeme-içmede, uyku ve konuşmada orta yola uygun

davranmak yeterli olur.

Beyt

Az yemek, az uyumak, az söylemek

Kimde kim cem‘ oldu bil anı melek.

Günümüz Türkçesiyle

Az yemek, az uyumak, az söylemek kimde bir araya gelirse, onu melek

tabiatlı bil.

Bu yolun hakîkatleri üçtür: Havâtırı gidermeye, kalbî zikre ve

murâkabeye devam etmek. Çünkü bunlar birbirine yardımcı olup kuvvet

verir.

Murâkabe; Hak tealanın kâinâtın bütün zerrelerini ebediyyen görüp

gözetmekte olduğu duygusunu bir an bile gönülden çıkarmamaktır ki,

Nakşibendiye yolunun en son mertebesi ancak bu huzur hâline ermektir.

Beyt

To-râ yek pend bes ez-her du âlem

Zi-cânet ber neyâyed bî-hodâ dem

Beyt (in tercümesi)

Senin için iki âlemden bir öğüt yeter: Allah adını anmaksızın içinden bir

nefes bile verme.

Bu yolun bütün esasları şu on iki kelimede toplanmıştır. Bunlar; Kendi

varlığını gidermek (nefy-i vücûd), elinde olanı cömertçe vermek (bezl-i

mevcûd), görünüşe önem vermeyi terk etmek (terk-i sûret), dinin emirlerini

takvâ üzere yerine getirmek (azîmetle amel), her nefes alış verişte uyanık

bulunmak (hûş der dem), yürürken hep önüne bakmak (nazar ber kadem),

vatandan sefer etmek (sefer der vatan), kalabalık içinde bile Allah’la

başbaşa olmak (halvet der encümen), bid’atlerden sakınmak, sünnete tâbi

olmak, Allah’ı daima hatırında tutmak, devamlı zikir hâlinde bulunmak

(zikr-i müdâm) ve tam bir teveccühle Allah’a yönelmektir ki Allah’a vâsıl

olmak (vusûl) ancak bu usûllere riâyet etmekle mümkündür.

Bu yolun şartı bir mânâdır ki gönülde ve ruhta Mevlâ’nın muhabbetinin

olmasıdır. Öyle bir gönül ki onda Mevlâ’ya dair bir arzu ve talep meydana

gelmiştir; işte onu büyük nimet bilmek gerekir. Bu arzunun gece gündüz

artmasına gayret etmelidir.

Çünkü o öyle bir ezelî sevgidir ki gönül aynasında yansıyıp orada

parlamıştır. Onun için o gönül muhabbet ve şevk isteğiyle dolmuştur. Şu

halde Mevlâ’ya vâsıl olmayı isteyen kişi (mürîd), O’nun tarafından murad

edilmiş olan velîdir. Nitekim Hak Teala; “O (Allah) onları sever, onlar da

O’nu severler” (Mâide, 5/54) buyurmasıyla kendi muhabbetinin,

muhabbetlerin aslı olduğunu duyurmuştur.

Nakşibendiye yolunun müridleri bu muhabbet arzusuyla zaman zaman

ağlarlar; görünüşte insanlarla beraber bulunup onlara hizmet ederler. Fakat

iç âlemlerinde yalnızca Hakk’ı bilirler ve sadece O’nu bulurlar.

Halk içinde kendilerini gizlerler, gönüllerinde ise Allah’ın birliği (vahdet)

yolunu izlerler. Böylece bedenlerini halka, gönüllerini Hakk’a teslim

ederler. Bu görüntü ve bu gidişle gizlice Hakk’a doğru giderler. Dışarıdan

ilgisiz gibi görünüp içeride daima Allah ile beraber olurlar. Onların

bedenleri ağyâr ile gönülleri yâr iledir. Kulakları sadâ ile gönülleri Hudâ

iledir. Gözleri gördüklerinde, gönülleri Sevgili’dedir. Lisanları başka söz

söylese de gönülleri hep Sevgili ile beraberdir. Elleri iş işlemekte iken

gönülleri Hazret-i Mevlâ iledir. Ayakları gitmekte gönülleri zikretmektedir.

Bedenleri yatakta uyurken gönülleri dost ile kaimdir. Bedenleri bir mekânda

rahat içinde görünürken, gönülleri dost ile seyrân halindedir. Bedenleri

sebeplerle boğuşuyor [308/b] görünürken, gönülleri daima Hazret-i Mevlâ

ile yakın dostluk ve irtibat halindedir.

Beyt

Sûretleri kesretde ma‘nâları vahdetde

Sûretleri firkatde sîretleri vuslatda

Günümüz Türkçesiyle

Dış görünüşleri çoklukta, gönülleri birlikte; Dış görünüşleri ayrılıkta,

hakikatleri vuslattadır.

Onlar bu yolla gönüllerini hoş ederler. Her ne yaparlarsa gönüllerinde

gizlerler.

Muhabbetlerinin

sırları

halka

açılmaz

ve

bu

sebeple

gönüllerindeki zevke halel gelmez.

Onlar şöhret âfetinden uzak durup Mevlâ’nın en seçkin kullarından

(hâssü’l-hâs) olurlar. Onlar kalbî zikirle andıkları Mevlâ’yı şeksiz şüphesiz

ve çabucak bulurlar. Çünkü kalbî zikir, Allah’a ulaştıran yolların en

yakınıdır; her türlü âfet ve tehlikelerden korunmuş ve arınmış olup vahdet

âleminin acayipliklerinin anahtarıdır. Huzur mertebesindeki birliği

(cem’iyyeti) celp eder.

Onlar; “İrade, isteme isteğini terk etmektir” sözü gereğince Allah’ta fânî

olurlar (fenâ fillâh). “Fakr ve fenâ devletiyle Allah’ta bâki olurlar (bekâ

billah). İzzet ve şerefle iki cihanda istediklerini elde ederler.

Beyt

Ger hemî hâhî ki gerdî ser bulend

Der-Tarîk-i Nakşibendî nakş bend

Beyt (in tercümesi)

Başın, hep yükseklerde olsun istersen, Nakşibendiye yoluna nakış (gönül)

bağlamalısın.

Nazm

1-Kasemde nûn u kalemdir o kâmet ü ebrû

Ki dil hemîşe o dilberle oldu rûy-be-rû

2-Nişân-ı vuslatı bulmuş hezâr gülşende

Çü servi fâhte bilmez figân ider gû gû

3-Hezâr şükr ki hicrân-ı gamdan âzâdım

Gönül ki aşk iledir hem-nişîn ü hem-zânû

4-Gönül gözünde ırağ u yakın beraber olup

Ki tûb-ı âlem olur bâğ-ı dilde misl-i kedû

5-Biri dimiş nicedir hâli kalbin ey Mecnûn

Firâk-ı yâr ile Mecnûn dimiş ne sözdür bu

6-Bana ne gam bu cüdâlık ki dilde Leyli ile

Ben öyleyim ki bilemez bu ben miyim yâ o

7-Sözümden itme ümîd-i şifâ didin Hakkı

Habîbî ente tabîbî fe-keyfe lâ-ercû

Günümüz Türkçesiyle

1-Yeminde nûn-ı kalem dir [100] o endam, o kaşlar. Gönül ki daima o

dilberle yüz yüze gelir.

2-Vuslat nişanını bulmuş gül bahçesinde. Bunu guguk kuşu (kumru)

bilmez; “gu gu” der, öter.

3-Bin şükür ki hicran gamından âzâdeyim. Gönül ki aşk iledir; onunla diz

dize oturur.

4-Gönül gözünde uzakla yakın beraberdir. Dünya küresi gönül bağında

kabak gibidir.

5-Biri demiş; nicedir kalbin hali, ey Mecnûn! Ayrılık acısıyla Mecnûn

demiş ki; “Bu nasıl söz?

6-Bana ne bu ayrılıktan, gönülde Leylâ ileyim. Ben öyleyim ki bilinmez;

bu ben miyim, o mu?”

7-Sözümden şifâ ümid etme dedin Ey Hakkı! Habibim! Tabibim sensin,

nasıl ümid etmem?