DÖRDÜNCÜ BÂB · BEŞİNCİ FASIL · Birinci Madde
Birinci Madde
Nakşibendiye yolunun esaslarını (erkan), hakîkatlerini, usûlünü ve
inceliklerini bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki evliyânın seçkinlerinden yüce önder, muhterem
şahsiyet Hazret-i Pîr Muhammed Bahâuddin Nakşibend ile onun önde
gelen halifeleri olan bu yolun büyükleri (rahmetullahi aleyhim ecmaîn
hazerâtı) şöyle demişlerdir:
Nebîlerin en fazîletlisi olan Muhammed Mustafa (a.s.)’ın, evliyânın en
fazîletlisi olan Ebû Bekir es-Sıddîk’a (r.a) gizlice öğretmiş olduğu en
değerli ilim olan huzur ve irfân bilgisi insanların avâm tabakasından
gizlenmiş, hattâ bu, hafaza meleklerinden bile gizli ve örtülü kılınmıştır.
İnsanı bu gizli hazineye ulaştıran yolun usûlü ve bir takım esasları vardır ki
bu fasıl içinde onlar tafsilâtıyla açıklanmıştır.
Bu yolun esasları üçtür: Bunlar az yemek, az uyumak ve az konuşmaktır.
Az yemek az uyumaya, az uyumak az konuşmaya ve az konuşmak da kalbî
(hafî) zikirle Hakk’a yönelmeye yardımcı olup kuvvet verir. Bunlardan
maksat ancak cân u gönülden Mevlâ’nın huzuruna varmaktır ki bunlarda
muvaffak olana yeme-içmede, uyku ve konuşmada orta yola uygun
davranmak yeterli olur.
Beyt
Az yemek, az uyumak, az söylemek
Kimde kim cem‘ oldu bil anı melek.
Günümüz Türkçesiyle
Az yemek, az uyumak, az söylemek kimde bir araya gelirse, onu melek
tabiatlı bil.
Bu yolun hakîkatleri üçtür: Havâtırı gidermeye, kalbî zikre ve
murâkabeye devam etmek. Çünkü bunlar birbirine yardımcı olup kuvvet
verir.
Murâkabe; Hak tealanın kâinâtın bütün zerrelerini ebediyyen görüp
gözetmekte olduğu duygusunu bir an bile gönülden çıkarmamaktır ki,
Nakşibendiye yolunun en son mertebesi ancak bu huzur hâline ermektir.
Beyt
To-râ yek pend bes ez-her du âlem
Zi-cânet ber neyâyed bî-hodâ dem
Beyt (in tercümesi)
Senin için iki âlemden bir öğüt yeter: Allah adını anmaksızın içinden bir
nefes bile verme.
Bu yolun bütün esasları şu on iki kelimede toplanmıştır. Bunlar; Kendi
varlığını gidermek (nefy-i vücûd), elinde olanı cömertçe vermek (bezl-i
mevcûd), görünüşe önem vermeyi terk etmek (terk-i sûret), dinin emirlerini
takvâ üzere yerine getirmek (azîmetle amel), her nefes alış verişte uyanık
bulunmak (hûş der dem), yürürken hep önüne bakmak (nazar ber kadem),
vatandan sefer etmek (sefer der vatan), kalabalık içinde bile Allah’la
başbaşa olmak (halvet der encümen), bid’atlerden sakınmak, sünnete tâbi
olmak, Allah’ı daima hatırında tutmak, devamlı zikir hâlinde bulunmak
(zikr-i müdâm) ve tam bir teveccühle Allah’a yönelmektir ki Allah’a vâsıl
olmak (vusûl) ancak bu usûllere riâyet etmekle mümkündür.
Bu yolun şartı bir mânâdır ki gönülde ve ruhta Mevlâ’nın muhabbetinin
olmasıdır. Öyle bir gönül ki onda Mevlâ’ya dair bir arzu ve talep meydana
gelmiştir; işte onu büyük nimet bilmek gerekir. Bu arzunun gece gündüz
artmasına gayret etmelidir.
Çünkü o öyle bir ezelî sevgidir ki gönül aynasında yansıyıp orada
parlamıştır. Onun için o gönül muhabbet ve şevk isteğiyle dolmuştur. Şu
halde Mevlâ’ya vâsıl olmayı isteyen kişi (mürîd), O’nun tarafından murad
edilmiş olan velîdir. Nitekim Hak Teala; “O (Allah) onları sever, onlar da
O’nu severler” (Mâide, 5/54) buyurmasıyla kendi muhabbetinin,
muhabbetlerin aslı olduğunu duyurmuştur.
Nakşibendiye yolunun müridleri bu muhabbet arzusuyla zaman zaman
ağlarlar; görünüşte insanlarla beraber bulunup onlara hizmet ederler. Fakat
iç âlemlerinde yalnızca Hakk’ı bilirler ve sadece O’nu bulurlar.
Halk içinde kendilerini gizlerler, gönüllerinde ise Allah’ın birliği (vahdet)
yolunu izlerler. Böylece bedenlerini halka, gönüllerini Hakk’a teslim
ederler. Bu görüntü ve bu gidişle gizlice Hakk’a doğru giderler. Dışarıdan
ilgisiz gibi görünüp içeride daima Allah ile beraber olurlar. Onların
bedenleri ağyâr ile gönülleri yâr iledir. Kulakları sadâ ile gönülleri Hudâ
iledir. Gözleri gördüklerinde, gönülleri Sevgili’dedir. Lisanları başka söz
söylese de gönülleri hep Sevgili ile beraberdir. Elleri iş işlemekte iken
gönülleri Hazret-i Mevlâ iledir. Ayakları gitmekte gönülleri zikretmektedir.
Bedenleri yatakta uyurken gönülleri dost ile kaimdir. Bedenleri bir mekânda
rahat içinde görünürken, gönülleri dost ile seyrân halindedir. Bedenleri
sebeplerle boğuşuyor [308/b] görünürken, gönülleri daima Hazret-i Mevlâ
ile yakın dostluk ve irtibat halindedir.
Beyt
Sûretleri kesretde ma‘nâları vahdetde
Sûretleri firkatde sîretleri vuslatda
Günümüz Türkçesiyle
Dış görünüşleri çoklukta, gönülleri birlikte; Dış görünüşleri ayrılıkta,
hakikatleri vuslattadır.
Onlar bu yolla gönüllerini hoş ederler. Her ne yaparlarsa gönüllerinde
gizlerler.
Muhabbetlerinin
sırları
halka
açılmaz
ve
bu
sebeple
gönüllerindeki zevke halel gelmez.
Onlar şöhret âfetinden uzak durup Mevlâ’nın en seçkin kullarından
(hâssü’l-hâs) olurlar. Onlar kalbî zikirle andıkları Mevlâ’yı şeksiz şüphesiz
ve çabucak bulurlar. Çünkü kalbî zikir, Allah’a ulaştıran yolların en
yakınıdır; her türlü âfet ve tehlikelerden korunmuş ve arınmış olup vahdet
âleminin acayipliklerinin anahtarıdır. Huzur mertebesindeki birliği
(cem’iyyeti) celp eder.
Onlar; “İrade, isteme isteğini terk etmektir” sözü gereğince Allah’ta fânî
olurlar (fenâ fillâh). “Fakr ve fenâ devletiyle Allah’ta bâki olurlar (bekâ
billah). İzzet ve şerefle iki cihanda istediklerini elde ederler.
Beyt
Ger hemî hâhî ki gerdî ser bulend
Der-Tarîk-i Nakşibendî nakş bend
Beyt (in tercümesi)
Başın, hep yükseklerde olsun istersen, Nakşibendiye yoluna nakış (gönül)
bağlamalısın.
Nazm
1-Kasemde nûn u kalemdir o kâmet ü ebrû
Ki dil hemîşe o dilberle oldu rûy-be-rû
2-Nişân-ı vuslatı bulmuş hezâr gülşende
Çü servi fâhte bilmez figân ider gû gû
3-Hezâr şükr ki hicrân-ı gamdan âzâdım
Gönül ki aşk iledir hem-nişîn ü hem-zânû
4-Gönül gözünde ırağ u yakın beraber olup
Ki tûb-ı âlem olur bâğ-ı dilde misl-i kedû
5-Biri dimiş nicedir hâli kalbin ey Mecnûn
Firâk-ı yâr ile Mecnûn dimiş ne sözdür bu
6-Bana ne gam bu cüdâlık ki dilde Leyli ile
Ben öyleyim ki bilemez bu ben miyim yâ o
7-Sözümden itme ümîd-i şifâ didin Hakkı
Habîbî ente tabîbî fe-keyfe lâ-ercû
Günümüz Türkçesiyle
1-Yeminde nûn-ı kalem dir [100] o endam, o kaşlar. Gönül ki daima o
dilberle yüz yüze gelir.
2-Vuslat nişanını bulmuş gül bahçesinde. Bunu guguk kuşu (kumru)
bilmez; “gu gu” der, öter.
3-Bin şükür ki hicran gamından âzâdeyim. Gönül ki aşk iledir; onunla diz
dize oturur.
4-Gönül gözünde uzakla yakın beraberdir. Dünya küresi gönül bağında
kabak gibidir.
5-Biri demiş; nicedir kalbin hali, ey Mecnûn! Ayrılık acısıyla Mecnûn
demiş ki; “Bu nasıl söz?
6-Bana ne bu ayrılıktan, gönülde Leylâ ileyim. Ben öyleyim ki bilinmez;
bu ben miyim, o mu?”
7-Sözümden şifâ ümid etme dedin Ey Hakkı! Habibim! Tabibim sensin,
nasıl ümid etmem?

