DÖRDÜNCÜ BÂB · BEŞİNCİ FASIL · İkinci Madde
İkinci Madde
Nakşibendiye yolunun üç esasından birincisini bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Hazret-i Hâce Bahaeddin (Nakşibend) ve onun
halifeleri olan hâcegân (rahmetullahi aleyhim ecmaîn hazerâtı) şöyle
demişlerdir:
İtikadı düzeltip emirlere harfiyen riâyet ederek haramlardan ve
mekruhlardan sakındıktan sonra bizim bu yolumuzun semeresi, daima
Hakk’ın huzurunda bulunmaktır. Her anda O’nu hazır bilip O’nunla olup
O’ndan bir an bile gâfil olmamaktır. İşte bu huzur hâli nefiste bir meleke
haline gelip gönülde kuvvet bulursa, onun ismi “müşâhede” olur.
Bu devlete vâsıl olmanın yolu üç türlüdür: Birincisi kalbî zikir yoludur ki
zâkirin kalbi huzurla “Lâ ilâhe illallah” kelimesini tekrar eder. Bu mübarek
tevhid cümlesindeki nefy kelimesini (Lâ ilâhe) söylerken, yaratılmış olan
bütün varlıkların (muhdes) yok olup gidecek fânî şeyler olduğunu düşünür.
Tevhid kelimesinin isbat tarafında (illallah) ise, tek mâbud olan Allah
Tealayı ezelî ve ebedî oluşu ile (kıdem ve bekâ) müşâhede eder.
Bu mübâek kelimeyi tekrar ettikçe dilini üst damağına yapıştırır, manevî
(hakiki) kalbe bağlı bulunan cismanî kalbiyle (kalb-i sanevberî) ile O’na
yönelir. Nefesini tutarak karnını içeri çeker ve bütün gücüyle öyle bir zikir
yapar ki zikrin tesiri bütün organlarında etkili olur ve büyük haz alır.
Mesela bir kimsenin yanında oturuyor olsa, bu tekrarından onun haberi
olmaz. Bütün vaktini zikir ile geçirir ve başka hiçbir meşguliyet onu bundan
alıkoymaz. Hatta otururken, ayakta iken, konuşurken, dinlenirken, yemek
yerken, su içerken ve uyurken bile bu zikir hâlinde herhangi bir kesilme ve
gevşeme olmaz. [101]
Eğer zâkir bazı meşguliyetler sebebiyle zikrinden [309/a] kesilirse –
kesiklik oldu diye- zikirden bütünüyle vazgeçmeyip basîretle ona devam
etmelidir.
Eğer zâkir, seher vaktinde bu pâk ve mübarek kelimeyi (Lâ ilâhe illallah)
çokça tekrar etmeye devam ederse, onun bereketi bütün güne sirâyet eder.
Eğer uykudan önce bu kelimeyi çokça söylerse, o kelimenin bereketi
gecenin tamamına yayılır; uyku hâlinde bile kalbi zikre devam eder. Zâkir
bu minval üzere zikre devam ederken, bazı vakitlerde ona kendinden geçme
hâli gelip şuursuzluk hâli ortaya çıkar ki işte bu cezbe halinin başlangıcıdır.
Bu durumda iken ona lâzım olan, o hâle kendini verip teslim olmasıdır.
Gücü yettiğince o hâli korumaya gayret etmelidir. Şâyet bu coşkunluk
hâlinde bir azalma başlarsa, hemen zikrin tekrârına başlamalıdır. Çünkü bu
hayret hâli tekrar meydana gelip coşkunluk birbirine eklendikçe, zikredende
bu haller meleke (alışkanlık) hâline gelir ki -her ne kadar bu keyfiyet onun
bilfiil hâli değilse de- istediği zaman az bir teveccühle tekrar o keyfiyeti
bulabilir. O hâlini tekrar gerçekleştirebilir.
Eğer zâkir mizacı itibarıyla nefesini tutmaya güç yetirebilirse, kalbe gelen
havâtırı def etmede ve kendinden geçmiş halde iken hayret âlemine gitmede
bunun tesiri ona yeterli olur. Büyük manevî haz, kendisinde daima meydana
gelir.
Bulunduğu hâlin devamını isteyen zâkir, söz konusu zikirle yukarıda tarif
edildiği üzere meşgul olmaya devam ettiği müddetçe nefesini tutup karnını
içine öyle bir kuvvetle çeker ki bedenin bütün hücreleri onu duyar ve
etkilenir. O pâk ve temiz kelimenin yukarıda değinilen mânâsını hep
kalbinde tutar. O’ndan başka -kalbe gelebilecek- havâtırı bütünüyle def
eder. Kelime-i tevhidin sayısını kalbinde tutarak üç, beş ve yedi defada bir
nefes alarak devam eder. Tek sayılarda birer nefes alarak ve her iki nefes
arasında zikir sayısını arttırarak gider. Bir nefes alımı aralığında kelime-i
tevhidi söyleme sayısını yirmi bire kadar çıkarır ki işte o zaman zikrullahın
nûru onun kalbini kaplar.
Mâsivâya ait her türlü düşünceler bütünüyle ondan silinip gider. Gönlü
genişleyip açılır ve zikretmekten büyük bir haz duyar.
Eğer yirmi birde o zevk ve lezzete ermediyse, o zaman baştan bir daha
sayarak tekrar eder. Tek rakamlarda nefesini hapsedip zikrin mânâsını
kalbinde tutarak ve her iki nefes arasında zikir sayısını arttırarak yirmi bire
kadar terakki eder ki göğsün genişlemesi hâli (inşirâh-ı sadr) meydana
gelsin, zikirden zevk alsın, kalbine lezzetle dolsun. O halde iken fakr u fenâ
devletini bulsun. Kalbi daima Hazret-i Hak’tan yana uyanık olsun. Öyle bir
mertebeye varmış olsun ki o âgâhlığı gidermek istese, buna gücü yetmesin.
Gönülde, gözde, fikirde ve hayâlde daima Hak ile beraber olup kendini
bulamasın.
Burada arzu edilen netice ancak şudur ki, zâkir -kendine ait olduğu
varsayılan- bütün sıfatları yok olup zikrettiğinin (Allah’ın) sıfatlarıyla bâkî
olsun. Neticede zikretmekten bile ayrılıp -ki bu mertebede, zikir de onu
perdeleyen bir engeldir- hep O’nunla meşgul olsun. O’nun huzurunda,
O’nun dostluğuyla ebedî devleti bulsun. Ebedî saadete vâsıl olsun.
Allah’ım! Bunu bize kolay eyle.
Nazm
1-Aşk oduna yandı hep defter-i nutk u beyân
Doldu dil ü cân tarab oldu hakâik iyân
2-Katre vü bahr oldu cem‘ ortadan ebr oldu kam‘
Nûrını hoş buldu şem‘ gitdi aradan duhân
3-Bu nefehât-ı buhûr cânlara virdi sürûr
Cümle cihân doldu nûr ûd ile mecmer nihân
4-Hâcedir âyîneden tûtîye nutk öğreden
Âyîne yohsa neden murg ile söyler lisân
5-Câmeyi vir cânı al hayrete var aşka dal
Bî-dil ü bî-hîş kâr ribh ola ayn-ı ziyân
6-Fakr u fenâyı bulan aşkı deminden dolan
Hüsnüne hayrân olan hayy olur ol câvidân [309/b]
7-Aşk ki bî-keyf ü kem cümleye der bîş ü kem
Söylese akla hikem Hakkı olur tercemân
Günümüz Türkçesiyle
1-Aşk ateşine yandı, söze dair ne varsa defterde. Gönül ve cân neşeyle
doldu, hakikatler ayân oldu.
2-Damla deryâ ile birleşti, bulut aradan çekildi. Mum ışığını hoşça buldu,
duman aradan çekildi.
3-Bu tertemiz kokular, canlara sürûr verdi. Bütün cihan nûr doldu; buhur
ve buhurdanlık gizlendi.
4- Aynadan papağana söz öğreten efendisidir. Ayna ortada yoksa, lisan
kuşla nasıl konuşur?
5-Kıyafeti ver, cânı al; hayrete var, aşka dal. İsteksiz ve benliksiz ol,
kazancın sırf ziyan olsun.
6-Fakr u fenâyı bulup aşk nefesiyle dolan. Ebedî diridir, o güzelliğe
hayran olan.
7-Kemiyetsiz, keyfiyetsiz aşk, herkese az çok bir şeyler söyler. Akla
hikmetleri söylese, Hakkı tercüman olurdu.

