BEŞİNCİ BAB · BİRİNCİ FASIL · Sekizinci Madde
Sekizinci Madde
Nefs-i emmârenin birinci makamdan kurtulup yükselmesinin çarelerini ve
yollarını bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Kemâl yoluna
giren ve Cenâb-ı Zülcelâl’e kavuşmaya istekli olan sâlik, bu gayet sıkıntılı
ve üzüntülü makamda iken vebâle ve cezâya son derece yaklaşmışken,
ancak itikadını düzeltip ehl-i sünnet ve’l-cemaat çizgisine uygun hale
getirir. Temizliğine, abdestine son derece dikkat ederek işlerini [dinin
emrettiği şekilde] yoluna koyup namazına son derece titiz davranır. İlmihal
bilgilerinin
tatbikinde
[dikkatini
dağıtmayarak]
İmam
Birgivî
Hazretleri’nin Vasiyetnâme ’siyle yetinir. Onunla amel edip gider. Nefsini
temizleyip kalbini arıtmadıkça, diğer ilimlerle meşgul olmaz ve [bu iki
temeli sağlam kurmadan] diğerlerine rağbet etmez. Dünya işlerini yoluna
koymak için dolu dolu meşgul olmaz.
Çünkü bu zor ve sıkıntılı bir makamda bulunan sâlik için nefsi karanlık
tabiatından kurtarmaktan, kalp aynasını cilâlayıp parlatmaktan daha mühim
ve daha lüzumlu bir vazife yoktur. Bu durumda o, öncelikle kelime-i tevhid
zikriyle kalbini parlatır ve kendisini eşyânın hakîkatlerini idrakten ve
mânânın inceliklerini anlamaktan mahrum koyan bulanıklıkları giderinceye
kadar buna devam eder ki, çeşitli ilim dalllarına ait ilim tahsil etmek ve
fenleri öğrenmek kendisine kolay gelsin. Çünkü bu aşağı makamda bulunan
sâlikin
kalp
aynasını,
hayvânî
özellikleri
taşıyan
kötü
sıfatlar
paslandırmıştır.
Bu makamda ona gereken en önemli iş şudur ki, zikre çokca devam
ederek gayb âleminin nûrlarından kendisini mahrum bırakan kir ve pası
kalbinden arıtsın. Yeme, içme ve uykuyu oldukça azaltsın ki kalbi
temizlensin ve Allah’tan gayrısına ilgi duymaktan (mâsivâ) arınmış olsun.
Damarlarında şeytanın dolaşacağı yollar tıkanıp gönül aslî vatanına gelsin.
İmanın hakîkatına erip o apaçık güneşi müşâhede etsin. Çünkü bu makam,
çeşitli manevî illetlerle dolu tabiat hapishanesinin mihnet zindanıdır.
(Rûhun) en rezil halleriyle bedene sıkı sıkıya bağlı olduğu bir makamdır. Şu
halde bu söylediklerimizden kurtulmaya çalışmak sâlik için her amelden
fazîletli ve yapabileceği her güzel işten üstündür.
Hakîkat yolunun esaslarına bağlı olan sâdık sâlik, yukarıda bahsi geçen
yedi makamın hepsinde de dinin temel esasları üzere bulunur. Özellikle
gafletin yoğun olduğu bu makamda daima nefsine ölüm ânındaki zorlukları,
kabir azâbının şiddetini, mahşerde görülecek sıkıntılı halleri, cehennemde
azap çekenlerin durumunu hatırlatarak onu devamlı korkutmalıdır. Ta ki
nefs-i nâtıka gaflet uykusundan uyansın, şehvânî nefsin arzularından yüz
çevirsin. Dinin hükümlerince amel edip hak yoluna gitsin. Çünkü bu ilk
makamda ve ikinci makamda sâlike genellikle iki hâl gelir ve bunlar
birbiriyle çatışır. Bunlar korku ile ümittir ( havf ve recâ ). Bundan sonra
üçüncü makama geçince sâlikteki korku darlığa ( kabz ), ümit de genişliğe
( bast ) dönüşür.
Bundan sonra sâlikin derecesi dördüncü makama yükselince artık kemâl
derecelerinin başlangıcına ulaşmış olur ve bu makamda ondaki kabz
heybet e, bast ise üns e dönüşür. Beşinci ve altıncı makamlarda da bu minval
üzere, derecelerle birlikte hallerin yükselmesi devam edip gider ve
nihayetinde sâlik yedinci makama yükseldiğinde heybet celâl e, üns ise
cemâl e dönüşür. İnşaallah bu hallerin hepsi de ilgili maddelerde
açıklanacaktır.
Kendini bu sıkıntılı ve nefsin çirkinlikleriyle dolu makamda bulan için
gereken odur ki şehvânî nefsin arzularının hâkim olduğu hapishaneden
kurtulup rahmânî rûhun fezâlarına yükselmeye gayret etsin. Yeme-içme,
uyku ve konuşmayı azaltıp daima zikirle, fikirle derecesini tamamlamaya
baksın. Bu minval üzere devam edip ahlâkını güzelleştirerek olgunlaşmaya
baksın. Ahlâkını güzelleştirmeyi tamamlayıp tevekkül, tefvîz, sabır ve
tahammül ile rıza makamlarını elde etmeye çalışsın. Böylece onun kibri
tevâzua, nefreti muhabbete, şehveti iffete dönüşsün. Bunun gibi diğer kötü
huyları da övülmüş güzel vasıflarla değişsin. Gönül âlemi bütün manevî
hastalıklardan kurtulup sıhhat [323/b] bulsun.
Eğer halk içinde şöhret sâhibi bir insan ise, gösterişli elbiseler giymesin;
gayet mütevâzı elbiseler giyinerek bu yöndeki namını unutturmaya gayret
etsin. Böylece şöhretin âfetinden emin olmaya baksın. Eğer mümkünse
halkın övmesinden de, yermesinden de uzak durup sadece Mevlâ’sıyla
başbaşa kalmanın yollarını arasın. O’nun manevî huzurunda bulunmaktan
alıkoyan her şeyden, gönlünü arındırmaya çalışsın. Elinde bulunan her ne
ise –eğer az ve eğer çok- onunla kanaat etsin. Dünyanın fânî lezzetlerinden
yüz çevirsin, Hak Tealaya rağbet ederek sadece O’na yönelsin. O’ndan
işitip yine O’na söylesin.
Her kim ki peş peşe gelen imtihan zincirleriyle denenip Hak’tan yana
sevk olunmadan önce kendi irâdesiyle seçtiği salih amellerle O’na yönelir
ve [yukarıda bahsedilen] bu rûhânî alâmetlerle kalbin âfetlerinden kurtulup
nefsin tuzaklarına karşı dikkatli davranarak ahlâkını güzelleştirmeye
muvaffak olabilirse, işte o beşeriyet sandığında gizli bulunan acayip sırları
müşâhede eder. Aliyyü’l-Murtazâ (kerremallahü vecheh) Hazretleri’nin şu
sözünü anlayacak kıvama gelir.
Şiir
1-Deva’uke fîke ve mâ tubsır
Ve dâ’uke minke ve mâ tuş‘ır
2-Ve tez‘umu enneke cirmun sağîrun
Ve fîke intavâ’l-âlemu’l-ekber
3-Ve tenzuru fi’l-kitâbi takra’uhu
Ve âyâtuhû an şânike yuhbiru
Şiir (in tercümesi)
1-İlacın sendedir, sen görmüyorsun. Hastalığın da sende, bilmiyorsun.
2-Sen kendini küçücük, önemsiz sanırsın. Koskoca âlem dürülmüş sende,
çekirdeksin.
3-Okuduğun Kitab’a bakıver hele. Âyetler şânını anlatıyor cümle cümle.
Nazm
1-Çün oldı tefrika-i Mevlevî bu cem‘-i kütüb
Bu cem‘i koy ki, bulunmaz bununla ref‘-ı hücüb
2-Gönülde âşıka her bir varak hicâb olıcak
Gözünde rehm-i dâv kat kat hücüb sen oku kütüb.
3-Cemâle aşkı nihân itdi perde-i kesret
Fe mâ sivâhü alâ vechihi’l-cemîli nukub
4-O hüsn-i aşkı derûnunda seyr ider ârif
Ki hüsn-i lübb-i cihândır bu aşkdan lüb-i lüb
5-Çü Mısr-ı aşk-ı mahabbetdesin azîz-i cihân
Degil bu Yûsuf-ı rûhun yeri “gayâbe-i cüb”
6-Me‘ad ü merci‘in ey rûh iki cihânda iyân
Çü gayr-ı aşk değildir fe-ud ileyhi ve tüb
7-Bu aşk vasfını kimden sorarsın ey Hakkı
Ki bu muhîti bilendir garîk-ı lücce-i hüb
Günümüz Türkçesiyle
1-Madem ki kitaplar, Mevlevî yolunun tefrikaları. Bu cem âyinini bırak,
bununla perdeler kalkmaz.
2-Gönülde âşığa her yaprak perde olunca, gözündedir kat kat perdeler;
sen kitap oku.
3-Cemâlle aşkı gizledi çokluk perdesi. O’ndan başka her şey, güzel yüzün
peçesidir.
4-Ârif aşkın güzelliğini iç dünyasında seyreder. Cihanın özünün güzelliği
bu aşkın özün özüdür.
5-Aşk ve muhabbet ülkesinde, cihanın azîzi sensin. Rûh Yûsuf’unun yeri,
kuyunun dibi değil bilesin. [114]
6-Dönüp varacağın yer ey rûh, iki cihanda apaçık. Madem ki aşktan
başkası değildir; hemen dön, tövbe et.
7-Bu aşkın vasfını kimden sorarsın Hakkı! Dalgalarda boğulan bilir, sevgi
deryâsını.
[107] . Buhârî, Edeb 96; Müslim, Birr 161, 163.
[108] . Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, II, 241; Beyhakî , Şu’abü’l-îmân ,
II/352, H. No: 2014.
[109] . Bkz. Ahmed b. Hanbel, Kitâbü’z-zühd, trc: Mehmet Emin
İhsanoğlu, İstanbul: İz Yayıncılık, 1993, c.1, s.130.
[110] . Taberânî, Mu’cemü’l-evsat , VI/210, H. No: 6403; Heysemî,
Mecma’u’z-Zevâ’id , I/252, H. No: 251; Şevkânî, Fevâ’idü’l-mecmû’a , s.
450, H. No: 16.
[111] . Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ , I, 160, H. No: 412.
[112] . Süyûtî, Câmiu’s-Sağîr , II, 73
[113] . Ahmed b. Hanbel, Müsned , VIII, 395, H. No: 8695.
[114] . Burada, “Onlardan biri “Yusuf’u öldürmeyin, eğer mutlaka
yapacaksanız onu kuyunun dibine atın da, geçen kervanlardan biri onu
alsın” dedi.” Yusuf suresi 12/10 âyetine telmihte bulunulmaktadır.
Çünkü bu kelimenin tekrarıyla elde edilmek istenen tesir, ancak ona gece
gündüz devam etmekle meydana gelir. Nitekim Hazret-i Habîb-i Ekrem
(s.a.v.): “Lâ ilâhe illallah” zikrini çok söyleyerek imanınızı yenileyin. Buna
devam etmek, hiç bırakmayıncaya kadar günahları eritir. Onun dengi hiçbir
amel yoktur. O’na ulaşıncaya kadar Allah’la arasında hiçbir perde yoktur.”
buyurmuş ve bu güzel kelimenin her amelden üstün, her amelden öncelikli
ve amel sâhibini her türlü tehlikelerden koruyan Allah’ın sağlam kalesi
olduğunu duyurmuştur.
Nitekim hadis-i şerifte; “Allah’la kulları arasında nûrdan ve zulmetten
yetmiş perde vardır. Eğer onları açsaydı, vechinin parlaklığından
(mahlûkatından) O’na nazar edenler yanardı ve hiçbir şey göremezlerdi”
buyurulmuştur.
5-Aşk ve muhabbet ülkesinde, cihanın azîzi sensin. Rûh Yûsuf’unun yeri,
kuyunun dibi değil bilesin.
Çünkü bir insana perdelerin açılmasının mânâsı şudur ki, gönülden
şehvetler giderildikçe kalp önceden aşağı indiği makamını tekrar bulur.
Gönüldeki şehvet ve arzulardan hiçbir nesne kalmaz; sevdiğine kavuşur. O
kalp ile kalpleri evirip çeviren Mevlâsı arasında hiçbir perde olmaz.
Nitekim Hak teala [kudsî hadiste] buyurmuştur ki: “[Yarattığım] yeryüzüne
ve göklere sığmam, fakat mü’min kulumun merhametli (takvâlı) kalbine
sığarım.” Yani O’nu hiç kimse göremez, ancak herkese karşı halîm ve selîm
olan mü’min kulun gönlü, basîretiyle görür.
. Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, II, 241; Beyhakî , Şu’abü’l-îmân , II/352,
H. No: 2014.
. Buhârî, Edeb 96; Müslim, Birr 161, 163.
. Taberânî, Mu’cemü’l-evsat , VI/210, H. No: 6403; Heysemî, Mecma’u’z-
Zevâ’id , I/252, H. No: 251; Şevkânî, Fevâ’idü’l-mecmû’a , s. 450, H. No:
16.
. Bkz. Ahmed b. Hanbel, Kitâbü’z-zühd, trc: Mehmet Emin İhsanoğlu,
İstanbul: İz Yayıncılık, 1993, c.1, s.130.
. Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ , I, 160, H. No: 412.
. Ahmed b. Hanbel, Müsned , VIII, 395, H. No: 8695.
. Süyûtî, Câmiu’s-Sağîr , II, 73
. Burada, “Onlardan biri “Yusuf’u öldürmeyin, eğer mutlaka
yapacaksanız onu kuyunun dibine atın da, geçen kervanlardan biri onu
alsın” dedi.” Yusuf suresi 12/10 âyetine telmihte bulunulmaktadır.
Eğer ayna uzun süre cilâlanmaz kir ve paslar onun cevherini kaplayıp
yerleşirse, onlar ondan parlatma ve cilalama ile gitmez, artık o parlaklığını
kaybeder. Nitekim haberde “Muhakkak kalpler demirin paslandığı gibi
paslanır. Kalplerin cilâsı ölümü hatırlamak ve Kur’ân-ı Kerim okumaktır”
denilmiştir.
Gerçi yukarıda açıklanmış olduğu üzere bu nefs-i emmâre rabbânî bir
latîfe olarak bilinmiştir. Ancak tabiata olan meyli ve şehvetlere düşkünlüğü
sebebiyle kirlenmiş ve pislenmiştir. Hayvânî arzuları baskın olan şehvânî
nefsin emri altında kalıp işlerinde ona tâbi olması sebebiyle hayvanlar
sınıfına girmiştir. Hatta kendi övülecek vasıflarını, onların kötü
özellikleriyle o kadar değiştirip benzetmiştir ki onlardan farkı sadece
görünüşte kalmıştır. Bu sebeple şeytanın askerinden olup ondan kuvvet
bulmuştur. Bu öyle çirkin sıfatlı bir nefis ki onun hakkında: “Senin en
büyük düşmanın, iki yanın arasındaki nefsindir” haberi vârid olmuş ve
onun düşmanlığı akıl deliliyle de sâbit görülmüştür.
Nitekim Hazret-i Habîb-i Ekrem (s.a.v.) hadis-i şerifte: “Şimdi küçük
cihaddan büyük cihada dönüyoruz” buyurup kâfirlerle yapılan cihâdın
küçük mücâhede, nefisle yapılan savaşın ise büyük cihad olduğunu
duyurmuştur. Çünkü bu nefis tabiatın zulmetinde kaldığı için hak ile bâtılı,
hayır ile şerri fark edip birbirinden ayıramaz. Bu sebeple o, şeytanın
yardımcısı olmuştur. Şu halde bu makamda bulunan kabiliyetli sâlik, kendi
nefsinin kötülüğünden emin olmaz. Daima ondan çekinir ve her işte ona
müsaade etmez.
Ey benim rûhum, eğer sen bu evliyâlar zümresinden isen, ebedî saadet
senindir. Her ne istersen dile; eğer sen bunlara muhabbetle hizmet edersen
sana müjdeler olsun ki [316/a] onlarla berabersin. [Nebevî] haberde “Kişi
sevdiğiyle beraberdir” geldiğini bilesin. Ancak tabiat zindanının
karanlığına düşüp aşağıların aşağısı bedenî hazların isteklerine bağlı
kalanların gönülleri, gazap ve şehvetlerine esir olarak pek çok korku ve
tehlikelere mâruz kalmıştır. Muhalefet kapanı (şebeke-i muhalefet) içinde
ümitsizliğe düşüp, âdet ve alışkanlıkların kafesi içinde mahpus kalmıştır.
Çünkü onlar tıpkı hayvanlar gibi bedenî hazlara takılıp kalmışlar; yeme
içme, uyku ve cimâ ile meşgul olmuşlardır. Nefsini tanımaktan, geldikleri
asıl vatanı ve tekrar dönecekleri makamı bilmekten mahrum kalmışlardır.
Onlar ki, “Her şey O’ndan başladı ve yine O’na dönecektir” işaretini müjde
bilmeyip şu cihâna hayvan gelip hayvan giden, yiyen ve yenilen (varlıklar)
olmuşlardır.

