Marifetnâme · Haziran 28, 2026

Nefs-i emmârenin birinci makamdan kurtulup yükselmesinin çarelerini ve yollarını bildirir

BEŞİNCİ BAB · BİRİNCİ FASIL · Sekizinci Madde Sekizinci Madde Nefs-i emmârenin birinci makamdan kurtulup yükselmesinin çarelerini ve yollarını bildirir. Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Kemâl …

BEŞİNCİ BAB · BİRİNCİ FASIL · Sekizinci Madde

Sekizinci Madde

Nefs-i emmârenin birinci makamdan kurtulup yükselmesinin çarelerini ve

yollarını bildirir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Kemâl yoluna

giren ve Cenâb-ı Zülcelâl’e kavuşmaya istekli olan sâlik, bu gayet sıkıntılı

ve üzüntülü makamda iken vebâle ve cezâya son derece yaklaşmışken,

ancak itikadını düzeltip ehl-i sünnet ve’l-cemaat çizgisine uygun hale

getirir. Temizliğine, abdestine son derece dikkat ederek işlerini [dinin

emrettiği şekilde] yoluna koyup namazına son derece titiz davranır. İlmihal

bilgilerinin

tatbikinde

[dikkatini

dağıtmayarak]

İmam

Birgivî

Hazretleri’nin Vasiyetnâme ’siyle yetinir. Onunla amel edip gider. Nefsini

temizleyip kalbini arıtmadıkça, diğer ilimlerle meşgul olmaz ve [bu iki

temeli sağlam kurmadan] diğerlerine rağbet etmez. Dünya işlerini yoluna

koymak için dolu dolu meşgul olmaz.

Çünkü bu zor ve sıkıntılı bir makamda bulunan sâlik için nefsi karanlık

tabiatından kurtarmaktan, kalp aynasını cilâlayıp parlatmaktan daha mühim

ve daha lüzumlu bir vazife yoktur. Bu durumda o, öncelikle kelime-i tevhid

zikriyle kalbini parlatır ve kendisini eşyânın hakîkatlerini idrakten ve

mânânın inceliklerini anlamaktan mahrum koyan bulanıklıkları giderinceye

kadar buna devam eder ki, çeşitli ilim dalllarına ait ilim tahsil etmek ve

fenleri öğrenmek kendisine kolay gelsin. Çünkü bu aşağı makamda bulunan

sâlikin

kalp

aynasını,

hayvânî

özellikleri

taşıyan

kötü

sıfatlar

paslandırmıştır.

Bu makamda ona gereken en önemli iş şudur ki, zikre çokca devam

ederek gayb âleminin nûrlarından kendisini mahrum bırakan kir ve pası

kalbinden arıtsın. Yeme, içme ve uykuyu oldukça azaltsın ki kalbi

temizlensin ve Allah’tan gayrısına ilgi duymaktan (mâsivâ) arınmış olsun.

Damarlarında şeytanın dolaşacağı yollar tıkanıp gönül aslî vatanına gelsin.

İmanın hakîkatına erip o apaçık güneşi müşâhede etsin. Çünkü bu makam,

çeşitli manevî illetlerle dolu tabiat hapishanesinin mihnet zindanıdır.

(Rûhun) en rezil halleriyle bedene sıkı sıkıya bağlı olduğu bir makamdır. Şu

halde bu söylediklerimizden kurtulmaya çalışmak sâlik için her amelden

fazîletli ve yapabileceği her güzel işten üstündür.

Hakîkat yolunun esaslarına bağlı olan sâdık sâlik, yukarıda bahsi geçen

yedi makamın hepsinde de dinin temel esasları üzere bulunur. Özellikle

gafletin yoğun olduğu bu makamda daima nefsine ölüm ânındaki zorlukları,

kabir azâbının şiddetini, mahşerde görülecek sıkıntılı halleri, cehennemde

azap çekenlerin durumunu hatırlatarak onu devamlı korkutmalıdır. Ta ki

nefs-i nâtıka gaflet uykusundan uyansın, şehvânî nefsin arzularından yüz

çevirsin. Dinin hükümlerince amel edip hak yoluna gitsin. Çünkü bu ilk

makamda ve ikinci makamda sâlike genellikle iki hâl gelir ve bunlar

birbiriyle çatışır. Bunlar korku ile ümittir ( havf ve recâ ). Bundan sonra

üçüncü makama geçince sâlikteki korku darlığa ( kabz ), ümit de genişliğe

( bast ) dönüşür.

Bundan sonra sâlikin derecesi dördüncü makama yükselince artık kemâl

derecelerinin başlangıcına ulaşmış olur ve bu makamda ondaki kabz

heybet e, bast ise üns e dönüşür. Beşinci ve altıncı makamlarda da bu minval

üzere, derecelerle birlikte hallerin yükselmesi devam edip gider ve

nihayetinde sâlik yedinci makama yükseldiğinde heybet celâl e, üns ise

cemâl e dönüşür. İnşaallah bu hallerin hepsi de ilgili maddelerde

açıklanacaktır.

Kendini bu sıkıntılı ve nefsin çirkinlikleriyle dolu makamda bulan için

gereken odur ki şehvânî nefsin arzularının hâkim olduğu hapishaneden

kurtulup rahmânî rûhun fezâlarına yükselmeye gayret etsin. Yeme-içme,

uyku ve konuşmayı azaltıp daima zikirle, fikirle derecesini tamamlamaya

baksın. Bu minval üzere devam edip ahlâkını güzelleştirerek olgunlaşmaya

baksın. Ahlâkını güzelleştirmeyi tamamlayıp tevekkül, tefvîz, sabır ve

tahammül ile rıza makamlarını elde etmeye çalışsın. Böylece onun kibri

tevâzua, nefreti muhabbete, şehveti iffete dönüşsün. Bunun gibi diğer kötü

huyları da övülmüş güzel vasıflarla değişsin. Gönül âlemi bütün manevî

hastalıklardan kurtulup sıhhat [323/b] bulsun.

Eğer halk içinde şöhret sâhibi bir insan ise, gösterişli elbiseler giymesin;

gayet mütevâzı elbiseler giyinerek bu yöndeki namını unutturmaya gayret

etsin. Böylece şöhretin âfetinden emin olmaya baksın. Eğer mümkünse

halkın övmesinden de, yermesinden de uzak durup sadece Mevlâ’sıyla

başbaşa kalmanın yollarını arasın. O’nun manevî huzurunda bulunmaktan

alıkoyan her şeyden, gönlünü arındırmaya çalışsın. Elinde bulunan her ne

ise –eğer az ve eğer çok- onunla kanaat etsin. Dünyanın fânî lezzetlerinden

yüz çevirsin, Hak Tealaya rağbet ederek sadece O’na yönelsin. O’ndan

işitip yine O’na söylesin.

Her kim ki peş peşe gelen imtihan zincirleriyle denenip Hak’tan yana

sevk olunmadan önce kendi irâdesiyle seçtiği salih amellerle O’na yönelir

ve [yukarıda bahsedilen] bu rûhânî alâmetlerle kalbin âfetlerinden kurtulup

nefsin tuzaklarına karşı dikkatli davranarak ahlâkını güzelleştirmeye

muvaffak olabilirse, işte o beşeriyet sandığında gizli bulunan acayip sırları

müşâhede eder. Aliyyü’l-Murtazâ (kerremallahü vecheh) Hazretleri’nin şu

sözünü anlayacak kıvama gelir.

Şiir

1-Deva’uke fîke ve mâ tubsır

Ve dâ’uke minke ve mâ tuş‘ır

2-Ve tez‘umu enneke cirmun sağîrun

Ve fîke intavâ’l-âlemu’l-ekber

3-Ve tenzuru fi’l-kitâbi takra’uhu

Ve âyâtuhû an şânike yuhbiru

Şiir (in tercümesi)

1-İlacın sendedir, sen görmüyorsun. Hastalığın da sende, bilmiyorsun.

2-Sen kendini küçücük, önemsiz sanırsın. Koskoca âlem dürülmüş sende,

çekirdeksin.

3-Okuduğun Kitab’a bakıver hele. Âyetler şânını anlatıyor cümle cümle.

Nazm

1-Çün oldı tefrika-i Mevlevî bu cem‘-i kütüb

Bu cem‘i koy ki, bulunmaz bununla ref‘-ı hücüb

2-Gönülde âşıka her bir varak hicâb olıcak

Gözünde rehm-i dâv kat kat hücüb sen oku kütüb.

3-Cemâle aşkı nihân itdi perde-i kesret

Fe mâ sivâhü alâ vechihi’l-cemîli nukub

4-O hüsn-i aşkı derûnunda seyr ider ârif

Ki hüsn-i lübb-i cihândır bu aşkdan lüb-i lüb

5-Çü Mısr-ı aşk-ı mahabbetdesin azîz-i cihân

Degil bu Yûsuf-ı rûhun yeri “gayâbe-i cüb”

6-Me‘ad ü merci‘in ey rûh iki cihânda iyân

Çü gayr-ı aşk değildir fe-ud ileyhi ve tüb

7-Bu aşk vasfını kimden sorarsın ey Hakkı

Ki bu muhîti bilendir garîk-ı lücce-i hüb

Günümüz Türkçesiyle

1-Madem ki kitaplar, Mevlevî yolunun tefrikaları. Bu cem âyinini bırak,

bununla perdeler kalkmaz.

2-Gönülde âşığa her yaprak perde olunca, gözündedir kat kat perdeler;

sen kitap oku.

3-Cemâlle aşkı gizledi çokluk perdesi. O’ndan başka her şey, güzel yüzün

peçesidir.

4-Ârif aşkın güzelliğini iç dünyasında seyreder. Cihanın özünün güzelliği

bu aşkın özün özüdür.

5-Aşk ve muhabbet ülkesinde, cihanın azîzi sensin. Rûh Yûsuf’unun yeri,

kuyunun dibi değil bilesin. [114]

6-Dönüp varacağın yer ey rûh, iki cihanda apaçık. Madem ki aşktan

başkası değildir; hemen dön, tövbe et.

7-Bu aşkın vasfını kimden sorarsın Hakkı! Dalgalarda boğulan bilir, sevgi

deryâsını.

[107] . Buhârî, Edeb 96; Müslim, Birr 161, 163.

[108] . Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, II, 241; Beyhakî , Şu’abü’l-îmân ,

II/352, H. No: 2014.

[109] . Bkz. Ahmed b. Hanbel, Kitâbü’z-zühd, trc: Mehmet Emin

İhsanoğlu, İstanbul: İz Yayıncılık, 1993, c.1, s.130.

[110] . Taberânî, Mu’cemü’l-evsat , VI/210, H. No: 6403; Heysemî,

Mecma’u’z-Zevâ’id , I/252, H. No: 251; Şevkânî, Fevâ’idü’l-mecmû’a , s.

450, H. No: 16.

[111] . Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ , I, 160, H. No: 412.

[112] . Süyûtî, Câmiu’s-Sağîr , II, 73

[113] . Ahmed b. Hanbel, Müsned , VIII, 395, H. No: 8695.

[114] . Burada, “Onlardan biri “Yusuf’u öldürmeyin, eğer mutlaka

yapacaksanız onu kuyunun dibine atın da, geçen kervanlardan biri onu

alsın” dedi.” Yusuf suresi 12/10 âyetine telmihte bulunulmaktadır.

Çünkü bu kelimenin tekrarıyla elde edilmek istenen tesir, ancak ona gece

gündüz devam etmekle meydana gelir. Nitekim Hazret-i Habîb-i Ekrem

(s.a.v.): “Lâ ilâhe illallah” zikrini çok söyleyerek imanınızı yenileyin. Buna

devam etmek, hiç bırakmayıncaya kadar günahları eritir. Onun dengi hiçbir

amel yoktur. O’na ulaşıncaya kadar Allah’la arasında hiçbir perde yoktur.”

buyurmuş ve bu güzel kelimenin her amelden üstün, her amelden öncelikli

ve amel sâhibini her türlü tehlikelerden koruyan Allah’ın sağlam kalesi

olduğunu duyurmuştur.

Nitekim hadis-i şerifte; “Allah’la kulları arasında nûrdan ve zulmetten

yetmiş perde vardır. Eğer onları açsaydı, vechinin parlaklığından

(mahlûkatından) O’na nazar edenler yanardı ve hiçbir şey göremezlerdi”

buyurulmuştur.

5-Aşk ve muhabbet ülkesinde, cihanın azîzi sensin. Rûh Yûsuf’unun yeri,

kuyunun dibi değil bilesin.

Çünkü bir insana perdelerin açılmasının mânâsı şudur ki, gönülden

şehvetler giderildikçe kalp önceden aşağı indiği makamını tekrar bulur.

Gönüldeki şehvet ve arzulardan hiçbir nesne kalmaz; sevdiğine kavuşur. O

kalp ile kalpleri evirip çeviren Mevlâsı arasında hiçbir perde olmaz.

Nitekim Hak teala [kudsî hadiste] buyurmuştur ki: “[Yarattığım] yeryüzüne

ve göklere sığmam, fakat mü’min kulumun merhametli (takvâlı) kalbine

sığarım.” Yani O’nu hiç kimse göremez, ancak herkese karşı halîm ve selîm

olan mü’min kulun gönlü, basîretiyle görür.

. Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, II, 241; Beyhakî , Şu’abü’l-îmân , II/352,

H. No: 2014.

. Buhârî, Edeb 96; Müslim, Birr 161, 163.

. Taberânî, Mu’cemü’l-evsat , VI/210, H. No: 6403; Heysemî, Mecma’u’z-

Zevâ’id , I/252, H. No: 251; Şevkânî, Fevâ’idü’l-mecmû’a , s. 450, H. No:

16.

. Bkz. Ahmed b. Hanbel, Kitâbü’z-zühd, trc: Mehmet Emin İhsanoğlu,

İstanbul: İz Yayıncılık, 1993, c.1, s.130.

. Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ , I, 160, H. No: 412.

. Ahmed b. Hanbel, Müsned , VIII, 395, H. No: 8695.

. Süyûtî, Câmiu’s-Sağîr , II, 73

. Burada, “Onlardan biri “Yusuf’u öldürmeyin, eğer mutlaka

yapacaksanız onu kuyunun dibine atın da, geçen kervanlardan biri onu

alsın” dedi.” Yusuf suresi 12/10 âyetine telmihte bulunulmaktadır.

Eğer ayna uzun süre cilâlanmaz kir ve paslar onun cevherini kaplayıp

yerleşirse, onlar ondan parlatma ve cilalama ile gitmez, artık o parlaklığını

kaybeder. Nitekim haberde “Muhakkak kalpler demirin paslandığı gibi

paslanır. Kalplerin cilâsı ölümü hatırlamak ve Kur’ân-ı Kerim okumaktır”

denilmiştir.

Gerçi yukarıda açıklanmış olduğu üzere bu nefs-i emmâre rabbânî bir

latîfe olarak bilinmiştir. Ancak tabiata olan meyli ve şehvetlere düşkünlüğü

sebebiyle kirlenmiş ve pislenmiştir. Hayvânî arzuları baskın olan şehvânî

nefsin emri altında kalıp işlerinde ona tâbi olması sebebiyle hayvanlar

sınıfına girmiştir. Hatta kendi övülecek vasıflarını, onların kötü

özellikleriyle o kadar değiştirip benzetmiştir ki onlardan farkı sadece

görünüşte kalmıştır. Bu sebeple şeytanın askerinden olup ondan kuvvet

bulmuştur. Bu öyle çirkin sıfatlı bir nefis ki onun hakkında: “Senin en

büyük düşmanın, iki yanın arasındaki nefsindir” haberi vârid olmuş ve

onun düşmanlığı akıl deliliyle de sâbit görülmüştür.

Nitekim Hazret-i Habîb-i Ekrem (s.a.v.) hadis-i şerifte: “Şimdi küçük

cihaddan büyük cihada dönüyoruz” buyurup kâfirlerle yapılan cihâdın

küçük mücâhede, nefisle yapılan savaşın ise büyük cihad olduğunu

duyurmuştur. Çünkü bu nefis tabiatın zulmetinde kaldığı için hak ile bâtılı,

hayır ile şerri fark edip birbirinden ayıramaz. Bu sebeple o, şeytanın

yardımcısı olmuştur. Şu halde bu makamda bulunan kabiliyetli sâlik, kendi

nefsinin kötülüğünden emin olmaz. Daima ondan çekinir ve her işte ona

müsaade etmez.

Ey benim rûhum, eğer sen bu evliyâlar zümresinden isen, ebedî saadet

senindir. Her ne istersen dile; eğer sen bunlara muhabbetle hizmet edersen

sana müjdeler olsun ki [316/a] onlarla berabersin. [Nebevî] haberde “Kişi

sevdiğiyle beraberdir” geldiğini bilesin. Ancak tabiat zindanının

karanlığına düşüp aşağıların aşağısı bedenî hazların isteklerine bağlı

kalanların gönülleri, gazap ve şehvetlerine esir olarak pek çok korku ve

tehlikelere mâruz kalmıştır. Muhalefet kapanı (şebeke-i muhalefet) içinde

ümitsizliğe düşüp, âdet ve alışkanlıkların kafesi içinde mahpus kalmıştır.

Çünkü onlar tıpkı hayvanlar gibi bedenî hazlara takılıp kalmışlar; yeme

içme, uyku ve cimâ ile meşgul olmuşlardır. Nefsini tanımaktan, geldikleri

asıl vatanı ve tekrar dönecekleri makamı bilmekten mahrum kalmışlardır.

Onlar ki, “Her şey O’ndan başladı ve yine O’na dönecektir” işaretini müjde

bilmeyip şu cihâna hayvan gelip hayvan giden, yiyen ve yenilen (varlıklar)

olmuşlardır.