BEŞİNCİ BAB · İKİNCİ FASIL · Birinci Madde
Birinci Madde
Nefs-i levvâmenin bu ismi nasıl aldığını, manevî yolculuğunu (seyr),
âlemini, yerini ve hallerini, içe doğan hallerini (vârid) ve sıfatlarını bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: İkinci makamda
bulunan nefs-i nâtıka, kötülüğü emretmekten pişman olup kendini çok
kınadığından dolayı adı nefs-i levvâme (kınayıcı nefis) olmuştur. Nitekim
Hak teala Kur’ân-ı Kerim’inde; “Kendini kınayan nefse and olsun ki
(diriltilip hesaba çekileceksiniz.)” (Kıyâme 75/2) buyurmuştur.
Nefs-i levvâmenin manevî yolculuğu Allah’adır. Âlemi, berzah âlemidir.
Mahalli gönül olup hâli ise muhabbettir. Kalbe gelen mânâları (vârid)
tarikattır ki onun fiilleri de Hakk’ın Sevgilisi Hazret-i Muhammed (a. s.)’ın
yaptıklarından ibârettir. Sıfatları, ayıplamak ve heves etmek, fikir, kendini
beğenme (ucb), yeme içmeye düşkünlük (işret), halka itiraz etmek, kahır,
temennî, gizli gösteriş (riyâ) ile gizli makam sevgisi ve arzulara
düşkünlüktür.
Nefs-i emmâreye ait bazı vasıflar yine bu nefiste kalırsa da artık onlar huy
ve tabiattır. Lâkin nefs-i levvâme yukarıda sayılan sıfatlarıyla bile hakkı
hak, bâtılı bâtıl görür ve bu özelliklerinden dolayı huzursuz olur. Ancak ne
yapsın ki bunlardan kurtulmaya gücü yetmez. Dîne olan muhabbeti, hak
yoluna (tarikata) olan rağbeti devamlıdır ve bu arzusu istikrar üzere devam
eder. [324/a] Namaz, oruç ve sadaka gibi sâlih amelleri vardır. Ancak bu
nefse kendini beğenme ve gizli riyâ sirâyet eder. Fikrinde hep tehlikeli
düşünceler yer eder. Bu sebepledir ki bu nefsin sâhibi amellerini insanların
bilmesini sever. Yaptıkları halk için değil, Allah için olduğu halde durum
yine böyledir. Halkın hepsinden gizlediği sâlih amellerde bile yine ister ki
yaptıklarından dolayı başkaları onu övsün, yüceltsin.
O, bu özelliğinden de iğrenir ve aslâ rahat edemez. Ancak ne yapsın ki bu
vasıflarını tamamen söküp atmak, onun için mümkün olmaz. Çünkü eğer o,
bu özelliği kalbinden bütünüyle söküp atabilse, -manevî- tehlikelerden
sâlim- ihlâslı bir kul olurdu. Kaldı ki her ihlâslı kişi de büyük bir tehlike
(hatar-ı azîm) üzeredir. Nitekim Hazret-i Habîb-i Ekrem (s.a.v.) şöyle
buyurmuştur:
“İnsanların hepsi [günahları sebebiyle] helâk olacaklardır; âlimler
müstesna. Âlimler de helâk olacaklardır; ilmi ile amel edenler müstesna.
Bildiği ile amel edenler de helâk olacaklardır; ihlâslı olanlar müstesna.
İhlaslı olanlar ise büyük bir tehlike üzeredirler.” [115]
Çünkü ihlâslı kişiler de şunu isterler ki halk onların ihlâslı olduğunu
bilsin. Hâlbuki gizli riyâ işte budur; senin yaptığını halkın da bilmesini arzu
edersin. Açık riyâ ise, herhangi bir şeyi halk için yapmaktır. O sebeple
riyânın gizli olanı daha tehlikelidir; insanı gizli şirke götürür.
Ne zaman ki sâlik, kendisinin [yukarıda bahsettiğimiz] vasıfları taşıdığını
görürse bilsin ki nefs-i nâtıkanın derecelerinden ikinci makamdadır. Buna
da nefs-i levvâme derler. İkinci makamda bulunan sâlik, ebrârdan ve takvâ
sahiplerinden olmuş olur. Bu makamın sâhibi amellerinde ihlâslı olsa da,
büyük bir tehlike ile yüzyüze olmaktan emin olamaz.
Yine de bu makam mukarrabûnun yoluna nisbetle ikincidir. Çünkü onlar
(yâni mukarrabûn), kendi nefislerinden geçip Mevlâ ile bâki olmayı
istemişler ve ecelleri gelmeden önce irâdî mevt ile ölmekle emrolunup
fânîlik yolunu tutmuşlardır. Çünkü Efendilerinin onlara; “Ölmeden önce
(irâdî ölümle) ölünüz” [116] buyurmasıyla, nefislerini(n kötü arzularını kırıp
onları mânen) öldürmeye gayret etmişlerdir.
Mahşerde amel defterleri sağından verileceklerden (ehl-i yemîn) olan
ebrâra nisbetle bu (ikinci) makam, gidebilecekleri derecelerin sonuncusu ve
kat edecekleri menzillerin son noktası olarak bilinmiştir. Onun içindir ki
“Ebrârın iyilikleri, mukarrabûnun günahları mesâbesindedir” denilmiştir.
Çünkü mukarrabûndan olan Allah dostları bu ikinci makamda durmayıp
ondan yüce makamlara terakki ederler ve yedinci makama varıncaya kadar
yükselirler. Bu yedi makamın üstünde onlar için beş makamın daha
bulunduğu muhakkaktır ki bunların ayrıntısı ileriki fasıllarda açıklanacaktır.
Mukarrabîn, şu sebeple bu ikinci makamda durmazlar; bunda büyük
tehlike ile yüzyüze gelme ve şiddetli azarlanmaya mâruz kalma ihtimali
olduğundan, bu makamda kalanlar rahat ve selâmet yüzü görmezler. Çünkü
ikinci makamdaki derecelerin en yükseği ihlâstır ve ihlâs sahipleri de
(muhlisûn) büyük tehlike ile imtihan olunmakla karşı karşıyadır. Onlar için
bu tehlikeden kurtulmak mümkün olmaz. Ancak gerçekte hareket ettirenin
ve yerinde sâbit kılanın Allah teala olduğunu manevî bir görüş (şuhûd-ı
zevkî) ile müşâhede edip ihlâsın şuhûdundan geçmekle mümkün olur
Hâlbuki bu şuhûd-ı zevkîye ulaşmak, ancak mukarrabûnun yoluna girmekle
mümkündür. Ebrâr ise, onun kokusunu bile alamazlar. Çünkü mukarrabûn,
bir takım delillerle ve bazı keşiflerle yakîne ermişlerdir. Hak Teala ibadeti,
bunun gibi kullarına başlangıç ve giriş kapısı eylemiştir ki dilediği kullarını
o kapıdan huzuruna alır.
Şu halde mukarrabûn, o kapılardan Hakk’ın emrine tutunmak için
girmişler ve basîretleriyle ancak O’nu müşâhede etmişlerdir. Yukarıda bahsi
geçen kapılara ne iltifat ve ne de itimat etmişlerdir. Ne kendini beğenme
(ucb) ve ne de gösteriş (riyâ) yoluna gitmişlerdir. Belki Hudâ’nın
nimetlerini kendi üzerlerinde görüp öyle bilmişlerdir. Hakk’ın yardımını
(tevfik) kendilerine yoldaş edinip ibadet yollarını açmasıyla, kulluk
kapısından girmeye lâyık görülüp kabul edildiklerini bilmişlerdir. Durumu
[yukarıda anlatıldığı üzere] böyle olan kemâl sâhibi, ihlâsa muhtaç olmaz.
Belki [324/b] ihlâs onun hatırına bile gelmez.
Çünkü o [yaptıklarında] kendi nefsi için bir amel görmez ki onda ihlâsın
gerekli olduğunu tasavvur etsin. Yaptıklarında mutlak hikmet sâhibi olan
Fa‘‘âl-i Hakîm Allah’tan başkası için bir işi olmaz ki ondan zarar görsün
veya üzülsün. Bu sebepledir ki o, bütün işlerinde ihlâslı olur, her hâlinde
neşeli ve selâmet üzere bulunur.
Bununla birlikte ebrârın ileri gelenleri bu dereceye ulaşamadıkları için
öyle görürler ki amellerini kendileri icâd etmektedirler. Bu durumda onlar
kendi amellerinde ihlâsı talep etmekle sorumludur. Çünkü ebrâr Hak
tealanın görünen her şeyi ve kulların bütün fiillerini yarattığını müşâhede
edemeyip perdelenmişlerdir. Bu durumda onlar bazı fiiller sebebiyle üzülüp
zahmet ve meşakkat içinde kalmışlardır. Nihayetinde yorgunluk ve
eziyetleri öyle bir dereceye varmıştır ki eğer onlardan birisi bir fare deliğine
girse, hemen ona bir kedi musallat olup pençeleriyle eziyet verir. Nitekim
haberde “Eğer mü’min bir kertenkele deliğine girseydi, Allah mutlaka ona
orada eziyet verecek bir şey musallat ederdi” denilmiştir. Çünkü onlarda
yorgunluk ve göğüs darlığına sebep olan kendini beğenme ve kibir gibi kötü
vasıfların varlığını gerektiren beşerî sıfatlar vardır.
Nazm
1-Kim incidirse seni, şeyh u va‘zındır o hâr
O Hak dibâgatidir, pâk olursun itme firâr
2-Çü pâk olur dil ü cânın cihânı anlarsın
Ki mevc-i yem gibi tutmaz cihânda kimse karâr
3-Biri evine dir imiş hemîşe ey hâne
Yıkılma üstüme füc’etle kıl haber zinhâr
4-O hâne sâhibi üzre yıkıldı bir gice ol
Didi ey ev kanı bunca vasiyyetim her bâr
5-Cevâb virdi ki, itdim haber şikâfım ile
Ben açdığımca dehen sen kapatdın ey mi‘mâr
6-Misâl-i hâne tendir [117] şikâfı emrâzın
Ten açdığınca dehen bağladın reh-i güftâr
7-Baş ağrısı dir ölüm geldi, düşdi ten Hakkı
Koy iddihân u devâyı Hudâ’ya gel ey yâr
Günümüz Türkçesiyle
1-Kim incitirse seni, şeyhin ve vaizindir o diken. O Hak debbâğıdır
(temizleyici), pâk olursun firâr etme.
2-Gönlün, cânın pâk olur; cihânı anlarsın. Deniz dalgası gibi, cihanda
kimse karar kılmaz.
3-Biri evine dermiş ki; “Sakın ey hâne! Ansızın üstüme göçme, haber et
mutlaka!”
4-O hâne, sahibi üzerine bir gece yıkılıverdi. Dedi; “Ey hâne! Bunca
vasiyetim hani nerde?”
5-Ev dedi ki; “Çatlaklarımla sana bildirdim. Ben açtıkça ağzımı, sen
kapattın ey mimar!”
6-Misaldeki ev bedendir, çatlağı hastalıklar. Ten açtıkça ağzını, söz
yolunu bağladın.
7-Baş ağrısı der; “Ölüm geldi, düştü ten, Hakkı! Yağlanmayı, ilaçları koy,
Hudâ’ya gel ey yâr!

