Marifetnâme · Haziran 28, 2026

Nefs-i levvâmenin ikinci makamdan üçüncü makama yükselmesinin yolunu ve çaresini bildirir

BEŞİNCİ BAB · İKİNCİ FASIL · Üçüncü Madde Üçüncü Madde Nefs-i levvâmenin ikinci makamdan üçüncü makama yükselmesinin yolunu ve çaresini bildirir. Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Kim ki bütün …

BEŞİNCİ BAB · İKİNCİ FASIL · Üçüncü Madde

Üçüncü Madde

Nefs-i levvâmenin ikinci makamdan üçüncü makama yükselmesinin

yolunu ve çaresini bildirir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Kim ki bütün

belâlardan ve üzüntülerden kurtulup daima rahat olmak isterse evliyâdan

mukarrabûn yoluna girsin ve bir makamdan diğerine yükselerek nefsi kâmil

olsun, yedinci makama erişinceye kadar onların izince gitsin. O makamda

cereyan eden acayip ve değişik halleri seyretsin. Bahsi geçen yükselmeyi,

nefisle mücâhede ederek Allah’ın ismini söylemeye devam etmekle

sağlasın. Her makamda ona ait isim ile meşgul olsun. Çünkü [bulunduğu

makamda terakkiye vesîle olan] isimle çok meşgul oldukça yol almak ona

kolay olur. İsimle meşguliyeti azalttıkça yol almak ona zor olur. Şu halde

kişiye gereken odur ki hiç kimseyi kınamayıp kendi nefsini ayıplasın.

Kusuru önce kendi nefsinde bulsun. Bu şekilde sâlikin nefsiyle mücâhede

etmesi mutlaka lâzımdır. Nefsiyle mücâdelede başarılı olanın bütün

alışkanlıklarını (âdetler) terk etmesi gerekir. Alışkanlıklar sayı ile

bilinemez. Fakat, âdetlerin [326/a] hepsini terk etmek mukarrabûn yolu için

tespit olunan altı esasta yer almıştır ki bunların hiç biri istisna tutulamaz.

Söz konusu altı esas herkesçe bilindiği üzere şunlardır:

Az yemek, az uyumak, az konuşmak, insanlardan ayrı kalmak (uzlet),

zikre devam etmek ve tam tefekkür etmektir. Bu altı esasa ancak belirtilen

sıra ile riâyet edilirse, tam mânâsıyla biri diğerinin meydana gelmesine

yardımcı olur ki bu yukarıda açıklanmıştır.

Eğer sâlik bu altı esası sadâkatle elde edebilirse bütün âdetleri terk edip

nefisle olan mücâhedesini tamamlamış olur. Bu altı esası uygulama

neticesinde beklenen, kişinin ifrat ile tefrit arasındaki orta yolu ve orta hâli

bulmasıdır. Onun için “yemeyi terk etmek” denilmemiştir. Şu halde

mukarrabûn yoluna giren bir sâlike yararlı olanı, iyice acıkmadan bir şey

yememesi, yemeğe oturunca iyice doymadan sofradan kalkmasıdır. Gündüz

ve akşam yeme âdetini bırakması, hangisinde acıkırsa, onda yemekle

yetinmesidir. İyice acıkmadan yemeye oturmaktan nefsini alıkoyup çok

yemenin vereceği ağırlığı üzerinden gidermesidir.

Nitekim Hazret-i Habîb-i Ekrem (s.a.v.) gündüz bir şeyler yemişse, akşam

yemezdi, akşam yemişse gündüz bir şey yemezdi. Şu halde bu sâlik, o

Rasûl’e (s.a.v.) uysun. Yine onun bir öğünde bir çok çeşit yemeyip bir

çeşitle yetinmesi gerekir. Nefsinin hakkını da versin. Yâni elli dirhemle yüz

dirhem arası bir şey yesin. [122] Ancak nefsin yemekten haz almasına mâni

olsun. Eğer bu orta hâl, daha yolun başındaki sâlike zor gelip nefsi bu

hakkını aştıysa ve hazlarıyla aşırılığa gittiyse, nefsini terbiye etmek için ona

hakkını bile vermemesin. Yani yirmi dört saatte dört saat uyku uyutmayıp

elli dirhem bile yemek yedirmesin. O derece açlığa ve uykusuzluğa onu

alıştırsın ki, nefsi terbiye olup yukarıda bahsedilen hakkı kadarıyla kanaat

edip mesud olsun. Dinin emirlerine itaatkâr olup boyun eğsin.

Bu ikinci makamda sâlik, bu makama mahsus olan ikinci isimle meşgul

olur. “Allah, Allah, Allah” diyerek zikre devam eder ve bunu söylerken

lafzatullahın sonundaki “he” harfini sâkin (harekesiz) kılar. Bu ismin

beklenen tesiri ancak şu şekilde kolaylıkla meydana gelir ve melekût

âleminin sırları kalbe hemen açılıp beklenen netice elde edilebilir ki sâlik

ayakta iken, otururken, yanı üzerine yatarken, gece-gündüz bütün

vakitlerinde -gizli olmak kaydıyla- bu zikre çokça devam etmiş olsun. İşte o

zaman kendisine melekût âleminin acayiplikleri görünür.

Bu ismi zikrederken çoğu zaman -eğer mümkünse kıbleye yönelip gözünü

yumarak- bu ism-i a’zamı sadece nefesi duyulacak derece bir sesle zikreder.

Bu ismi her söyleyişinde başını kaldırıp göğsüne indirir. Allah lafzının

başındaki hemzeyi vurgulayarak telaffuz eder. Kelime sonundaki “he”nin

önündeki elifi uzatarak söyler ve “he” harfinin harekesini sâkin kılar. Sâlik

buna devam ederken sakın ola ki Allah lafzının başındaki elifi vurgulamayı

ihmal etmesin ve bu ism-i a’zamı tekrar etmede aceleci davranmasın. Ta ki

zikrederken “hellâ, hellâ, hellâ” demiş olmasın. Çünkü böyle bir kelimede

lafzatullahın mânâsı olmaz ve onun tekrarında kalbe tesiri olmaz.

Bu makamda bulunan sâlikte, asılsız şüphe ve düşünceler (vesvese ve

efkâr) çok olur. Eğer bu mübarek isimle zikretmeye devam ederse, efkâr ve

gönlünü bulandıran tehlikeli düşünceler (havâtır) azalır. Çünkü celâl sâhibi

Allah’ın mübarek ismi öyle bir ateştir ki, onunla bütün efkâr ve havâtır

yanıp kül olur.

Eğer zâkir daima Allah’ın zât ismini zikirle meşgul olup söz konusu efkâr

ve havâtıra bağlanmazsa, bu makamı süratle geçerek yükselir; efkâr onu

oyalamaz. Çünkü onun kalp aynası halka doğru yönelmiştir. Şüphesiz ayna

ne tarafa tutulup hangi nesneye doğru çevrilirse, onda o nesne görülür. Bu

sebepledir ki ikinci makamda bulunan sâlikin kalbine halkın sûret ve

şekilleri, âdet ve fiilleri, vasıfları, sözleri ve davranışları, tavırları,

güzellikleri, iyilikleri ve sıkıntıları birer nakış gibi akseder. O, bu nakış ve

şekilleri gönlünden çıkarıp gidermeye gayret eder. [326/b] Ancak onların

giderilmesi zordur, kolaylıkla çıkıp gitmezler. Çünkü onun gönül aynası

(Allah ismini zikre devam etmekle parlamış) tertemiz bir ayna yüzeyi

gibidir ki oraya herhangi bir cisim ya da nakış aksetmeden durmaz.

Meğer halktan bütünüyle yüz çevirmiş olsun; onlardan öyle uzaklaşsın ki

ne yüzlerini görsün ne de sözlerini işitsin. Bütün dünya lezzetlerinden

öylesine uzak olsun ki ne kokularını alsın, ne de tatlarını bilsin. Ne de nimet

namına onlardan herhangi birine dokunmuş olsun. Böylece o vesveseler

hayâlinde hiç kalmasın, bütünüyle silinsin. Onlar sebebiyle elem verici

azâbı duymasın. Halk sebebiyle Hak’tan perdelenmiş olmasın.

Şu halde, bu özellikleri kuşanıp gönlünü arıtarak tertemiz visâl suyuna

susamış olan sâlik, halkı ve bütün dünya lezzetlerini terk eder ki, işte

müşâhedeye erdiren mücâhede budur.

Ne mutlu ona ki bu mücâhedeyi göze almıştır.

Nazm

1-Hudâ’ya şükr ki oldum refîk-ı ehl-i kemâl

Kamu hakîm ü halîm ü selîm ü hûb-hisâl

2-Safîr-i zikr ururım “bi’l-aşiyyi ve’l-işrâk”

Nedîm-i fikr olurım “bi’l-gudüvvi ve’l-âsâl”

3-Bu zikr ü fikr ile irdim o hâle kim buldu

Cihân hicâbı hakîkat yüzünden izmihlâl

4-Vucûd-ı vâhid ü nûr-ı basîti gördi gönül

Şu’ûnı sûret-i edvâ’ ü hey’etiyle zılâl

5-Göründi kesret-i zâhirde vahdet-i bâtın

Revân çü dûd-ı siyâh içre şu‘le-i cevvâl

6-Odur kadîm eger a‘yân merâtibinde müdâm

Her ân iderse şu‘ûnı te‘âkub-ı emsâl

7-Gönülde Hakkı, cevâhir defînesi var iken

Bu sifle tab‘ ile gelmiş derûna hubb-ı sifâl

Nazm (ın sadeleştirilmesi)

1-Hudâ’ya şükür ki kemâl ehline yoldaşım. Hakîmlere, halim-selim güzel

huylulara dostum.

2-Nefes nefese zikrederim; sabah ve akşam. Fikre yoldaş olurum; gündüz

ve gece.

3-Bu zikirle, bu tefekkürle erdim o hâle ki, cihan perdesi bu hakikat

yüzünden yok oldu.

4-Bir varlığı yayılan nûr ile gördü gönül; tecellîleri şekiller ve bütünüyle

gölgedir.

5-Zahirdeki çoklukta bâtındaki birlik göründü. Kapkara duman içinde

oynaşan alev belirdi.

6-O’dur kadîm, görüntüler hep aynada olsa da; oluşlar birbiri ardınca

tecellîyi takip etse de.

7-Hakkı! Gönülde mücevher defînesi var iken; bu alçak tabiatla, kap-

kacak sevgisine düşmüşüz.