BEŞİNCİ BAB · İKİNCİ FASIL · Üçüncü Madde
Üçüncü Madde
Nefs-i levvâmenin ikinci makamdan üçüncü makama yükselmesinin
yolunu ve çaresini bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Kim ki bütün
belâlardan ve üzüntülerden kurtulup daima rahat olmak isterse evliyâdan
mukarrabûn yoluna girsin ve bir makamdan diğerine yükselerek nefsi kâmil
olsun, yedinci makama erişinceye kadar onların izince gitsin. O makamda
cereyan eden acayip ve değişik halleri seyretsin. Bahsi geçen yükselmeyi,
nefisle mücâhede ederek Allah’ın ismini söylemeye devam etmekle
sağlasın. Her makamda ona ait isim ile meşgul olsun. Çünkü [bulunduğu
makamda terakkiye vesîle olan] isimle çok meşgul oldukça yol almak ona
kolay olur. İsimle meşguliyeti azalttıkça yol almak ona zor olur. Şu halde
kişiye gereken odur ki hiç kimseyi kınamayıp kendi nefsini ayıplasın.
Kusuru önce kendi nefsinde bulsun. Bu şekilde sâlikin nefsiyle mücâhede
etmesi mutlaka lâzımdır. Nefsiyle mücâdelede başarılı olanın bütün
alışkanlıklarını (âdetler) terk etmesi gerekir. Alışkanlıklar sayı ile
bilinemez. Fakat, âdetlerin [326/a] hepsini terk etmek mukarrabûn yolu için
tespit olunan altı esasta yer almıştır ki bunların hiç biri istisna tutulamaz.
Söz konusu altı esas herkesçe bilindiği üzere şunlardır:
Az yemek, az uyumak, az konuşmak, insanlardan ayrı kalmak (uzlet),
zikre devam etmek ve tam tefekkür etmektir. Bu altı esasa ancak belirtilen
sıra ile riâyet edilirse, tam mânâsıyla biri diğerinin meydana gelmesine
yardımcı olur ki bu yukarıda açıklanmıştır.
Eğer sâlik bu altı esası sadâkatle elde edebilirse bütün âdetleri terk edip
nefisle olan mücâhedesini tamamlamış olur. Bu altı esası uygulama
neticesinde beklenen, kişinin ifrat ile tefrit arasındaki orta yolu ve orta hâli
bulmasıdır. Onun için “yemeyi terk etmek” denilmemiştir. Şu halde
mukarrabûn yoluna giren bir sâlike yararlı olanı, iyice acıkmadan bir şey
yememesi, yemeğe oturunca iyice doymadan sofradan kalkmasıdır. Gündüz
ve akşam yeme âdetini bırakması, hangisinde acıkırsa, onda yemekle
yetinmesidir. İyice acıkmadan yemeye oturmaktan nefsini alıkoyup çok
yemenin vereceği ağırlığı üzerinden gidermesidir.
Nitekim Hazret-i Habîb-i Ekrem (s.a.v.) gündüz bir şeyler yemişse, akşam
yemezdi, akşam yemişse gündüz bir şey yemezdi. Şu halde bu sâlik, o
Rasûl’e (s.a.v.) uysun. Yine onun bir öğünde bir çok çeşit yemeyip bir
çeşitle yetinmesi gerekir. Nefsinin hakkını da versin. Yâni elli dirhemle yüz
dirhem arası bir şey yesin. [122] Ancak nefsin yemekten haz almasına mâni
olsun. Eğer bu orta hâl, daha yolun başındaki sâlike zor gelip nefsi bu
hakkını aştıysa ve hazlarıyla aşırılığa gittiyse, nefsini terbiye etmek için ona
hakkını bile vermemesin. Yani yirmi dört saatte dört saat uyku uyutmayıp
elli dirhem bile yemek yedirmesin. O derece açlığa ve uykusuzluğa onu
alıştırsın ki, nefsi terbiye olup yukarıda bahsedilen hakkı kadarıyla kanaat
edip mesud olsun. Dinin emirlerine itaatkâr olup boyun eğsin.
Bu ikinci makamda sâlik, bu makama mahsus olan ikinci isimle meşgul
olur. “Allah, Allah, Allah” diyerek zikre devam eder ve bunu söylerken
lafzatullahın sonundaki “he” harfini sâkin (harekesiz) kılar. Bu ismin
beklenen tesiri ancak şu şekilde kolaylıkla meydana gelir ve melekût
âleminin sırları kalbe hemen açılıp beklenen netice elde edilebilir ki sâlik
ayakta iken, otururken, yanı üzerine yatarken, gece-gündüz bütün
vakitlerinde -gizli olmak kaydıyla- bu zikre çokça devam etmiş olsun. İşte o
zaman kendisine melekût âleminin acayiplikleri görünür.
Bu ismi zikrederken çoğu zaman -eğer mümkünse kıbleye yönelip gözünü
yumarak- bu ism-i a’zamı sadece nefesi duyulacak derece bir sesle zikreder.
Bu ismi her söyleyişinde başını kaldırıp göğsüne indirir. Allah lafzının
başındaki hemzeyi vurgulayarak telaffuz eder. Kelime sonundaki “he”nin
önündeki elifi uzatarak söyler ve “he” harfinin harekesini sâkin kılar. Sâlik
buna devam ederken sakın ola ki Allah lafzının başındaki elifi vurgulamayı
ihmal etmesin ve bu ism-i a’zamı tekrar etmede aceleci davranmasın. Ta ki
zikrederken “hellâ, hellâ, hellâ” demiş olmasın. Çünkü böyle bir kelimede
lafzatullahın mânâsı olmaz ve onun tekrarında kalbe tesiri olmaz.
Bu makamda bulunan sâlikte, asılsız şüphe ve düşünceler (vesvese ve
efkâr) çok olur. Eğer bu mübarek isimle zikretmeye devam ederse, efkâr ve
gönlünü bulandıran tehlikeli düşünceler (havâtır) azalır. Çünkü celâl sâhibi
Allah’ın mübarek ismi öyle bir ateştir ki, onunla bütün efkâr ve havâtır
yanıp kül olur.
Eğer zâkir daima Allah’ın zât ismini zikirle meşgul olup söz konusu efkâr
ve havâtıra bağlanmazsa, bu makamı süratle geçerek yükselir; efkâr onu
oyalamaz. Çünkü onun kalp aynası halka doğru yönelmiştir. Şüphesiz ayna
ne tarafa tutulup hangi nesneye doğru çevrilirse, onda o nesne görülür. Bu
sebepledir ki ikinci makamda bulunan sâlikin kalbine halkın sûret ve
şekilleri, âdet ve fiilleri, vasıfları, sözleri ve davranışları, tavırları,
güzellikleri, iyilikleri ve sıkıntıları birer nakış gibi akseder. O, bu nakış ve
şekilleri gönlünden çıkarıp gidermeye gayret eder. [326/b] Ancak onların
giderilmesi zordur, kolaylıkla çıkıp gitmezler. Çünkü onun gönül aynası
(Allah ismini zikre devam etmekle parlamış) tertemiz bir ayna yüzeyi
gibidir ki oraya herhangi bir cisim ya da nakış aksetmeden durmaz.
Meğer halktan bütünüyle yüz çevirmiş olsun; onlardan öyle uzaklaşsın ki
ne yüzlerini görsün ne de sözlerini işitsin. Bütün dünya lezzetlerinden
öylesine uzak olsun ki ne kokularını alsın, ne de tatlarını bilsin. Ne de nimet
namına onlardan herhangi birine dokunmuş olsun. Böylece o vesveseler
hayâlinde hiç kalmasın, bütünüyle silinsin. Onlar sebebiyle elem verici
azâbı duymasın. Halk sebebiyle Hak’tan perdelenmiş olmasın.
Şu halde, bu özellikleri kuşanıp gönlünü arıtarak tertemiz visâl suyuna
susamış olan sâlik, halkı ve bütün dünya lezzetlerini terk eder ki, işte
müşâhedeye erdiren mücâhede budur.
Ne mutlu ona ki bu mücâhedeyi göze almıştır.
Nazm
1-Hudâ’ya şükr ki oldum refîk-ı ehl-i kemâl
Kamu hakîm ü halîm ü selîm ü hûb-hisâl
2-Safîr-i zikr ururım “bi’l-aşiyyi ve’l-işrâk”
Nedîm-i fikr olurım “bi’l-gudüvvi ve’l-âsâl”
3-Bu zikr ü fikr ile irdim o hâle kim buldu
Cihân hicâbı hakîkat yüzünden izmihlâl
4-Vucûd-ı vâhid ü nûr-ı basîti gördi gönül
Şu’ûnı sûret-i edvâ’ ü hey’etiyle zılâl
5-Göründi kesret-i zâhirde vahdet-i bâtın
Revân çü dûd-ı siyâh içre şu‘le-i cevvâl
6-Odur kadîm eger a‘yân merâtibinde müdâm
Her ân iderse şu‘ûnı te‘âkub-ı emsâl
7-Gönülde Hakkı, cevâhir defînesi var iken
Bu sifle tab‘ ile gelmiş derûna hubb-ı sifâl
Nazm (ın sadeleştirilmesi)
1-Hudâ’ya şükür ki kemâl ehline yoldaşım. Hakîmlere, halim-selim güzel
huylulara dostum.
2-Nefes nefese zikrederim; sabah ve akşam. Fikre yoldaş olurum; gündüz
ve gece.
3-Bu zikirle, bu tefekkürle erdim o hâle ki, cihan perdesi bu hakikat
yüzünden yok oldu.
4-Bir varlığı yayılan nûr ile gördü gönül; tecellîleri şekiller ve bütünüyle
gölgedir.
5-Zahirdeki çoklukta bâtındaki birlik göründü. Kapkara duman içinde
oynaşan alev belirdi.
6-O’dur kadîm, görüntüler hep aynada olsa da; oluşlar birbiri ardınca
tecellîyi takip etse de.
7-Hakkı! Gönülde mücevher defînesi var iken; bu alçak tabiatla, kap-
kacak sevgisine düşmüşüz.

