Marifetnâme · Haziran 28, 2026

Nefs-i marzıyyenin niçin bu isimle adlandırıldığını; seyrini, âlemini, mahallini, hâlini…

BEŞİNCİ BAB · ALTINCI FASIL · Birinci Madde Birinci Madde Nefs-i marzıyyenin niçin bu isimle adlandırıldığını; seyrini, âlemini, mahallini, hâlini, gönle gelen mânâlarını, sıfatlarını ve buradan yedinci makama …

BEŞİNCİ BAB · ALTINCI FASIL · Birinci Madde

Birinci Madde

Nefs-i marzıyyenin niçin bu isimle adlandırıldığını; seyrini, âlemini,

mahallini, hâlini, gönle gelen mânâlarını, sıfatlarını ve buradan yedinci

makama yükselmesini bildirir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Altıncı

makamda nefs-i nâtıkadan Hak teala râzı olduğu için ismi marzıyye

(memnun olunan) olmuştur. Nitekim Hak teala bu nefse; “ Sen O’ndan

hoşnut, O da senden râzı olarak Rabbine dön!” (el-Fecr, 89/28)

kelâmıyla hitap [344/a] etmiştir. Nefs-i marzıyyenin yolculuğu Allah’tandır

(seyr-i anillah). Âlemi, şehâdet âlemi, mahalli hafî, [141] hâli hayrettir. Kalbe

doğan vâridâtı dinin emirleri gereğince yaşamaktır (şeriat). Sıfatları

Hakk’ın ahlâkıyla ahlâklanmak ve beşerî sıfatları terk edip güzel ahlâk ile

ahlâklanmaktır. Hataları affedip kusurları örtmektir. Hüsn-i zan sahibi olup

herkese yumuşaklıkla ve şefkatle muamele etmektir.

Halkı tabiatlarının karanlığından çıkarıp ruhlarının nûrlu iklimine

yükseltmek için onlara yönelip sevgiyle yaklaşmaktır. Ancak bu meyil ve

muhabbet Allah içindir ve Allah için olması sebebiyle de Hakk’ın

dergâhında makbuldür. Nefs-i emmâre makamında olan meyil ve muhabbet

gibi değildir. Bu, (halka) acıyarak merhamet etmektir. Nefs-i emmâre

makamında gösterilen muhabbet, nefis için olduğundan zemmedilerek kötü

görülmüştür. Zulmet ve gaflettir.

Nefs-i marzıyyenin sıfatlarındandır ki, yaratılanlar ile Yaratıcı’nın

muhabbetini bir arada toplayabilir. Bu öyle acayip bir şeydir ki, altıncı

makamda bulunanlar dışında kimseye nasip olmaz. Onun için bu makamda

bulunan kâmil, dış görünüşü itibarıyla avâmdan ayırt edilemez. Fakat iç

dünyası hasebiyle pırlanta (kibrît-i ahmer) gibi olup benzeri bulunmaz.

Ehassü’l-havâsdır ki nûrların kaynağı, sırların madeni, seçilmişlerin

önderidir. İlâhî ilim dairesinde bulunmak onun hâlidir. Müşâhede hâlinde

iken Hak’tan başkasından gönlünde eser kalmayıp içi mâsivâdan tamamen

arınmış olur. Bu makamın sâhibi Allah katında ve insanlar nazarında

kendisinden râzı olunandır. Kendisi de herkesten râzıdır, itibârı büyüktür.

Bu makamda bulunan kâmilin yolculuğu Allah’tandır (seyr-i anillah).

Yâni her zaman diri ve kaim (hayy u kayyûm) olan Allah’tan muhtaç

olduğu ilimleri alıp gayb âleminden şehâdet âlemine Allah’ın izniyle

dönmüştür. Kendisine bağışlanan mârifetten halkı faydalandırır. Onlar için

lâzım olan hikmeti, anlayış ve seviyelerine göre söyler.

Bu kâmilin hayreti makbul bir haslettir ki huzur makamıdır. Bu öyle bir

hayrettir ki “Rabbim! Senin hakkındaki hayretimi artır” duası Sıddîk-i

Ekber Ebû Bekir (r.a.)’dan rivayet olunmuştur. Bu hayret seyr ü sülûkun

başlarında olan hayret gibi değildir. Çünkü o sırf gaflettir.

Bu (altıncı makamda bulunan) kâmilin sıfatlarındandır ki, her sözünde

vefâlıdır. Aslâ sözünden dönmez ve her şeyi yerli yerince koyar, adaletten

ayrılmaz. Yeri geldiğinde öyle çok infak eder ki, tanımayan biri görse onu

müsrif zanneder. İnfak etmek gerekmiyorsa o kadar az verir ki onu

tanımayanlar cimri zanneder. Bu kâmil, -bir kimse kendini methediyor olsa

da- infâka lâyık değilse ona bir nesne vermez. Eğer bir kimse de -o kâmili

kötülemiş olsa bile- vermeye müstehak ise onun hakkını vermemezlik

etmez. Çünkü o, cömertlik kaynağıdır. Bu güzel hâller ise ancak gönül

erbâbı olan kâmillerin şânındandır. Bu makamın sahibi olan kâmil her

işinde orta halde bulunur ki, bu ifrat ile tefrit arasındadır. Orta halde

bulunmak ise sözde kolay, başa geldiğinde zor bir şeydir. Bu güzel hasletle

donanmış olmayı herkes arzu eder ve böyle olanları sever. Onların

hallerinin güzel olduğunu söyler. Ancak her zaman orta hâl üzere bulunmak

zor olduğundan, bu sıfatları üzerinde taşıyanlar az bulunur. Çünkü o,

Allah’ın sadece bu makam sahiplerine ikram ettiği güzel bir sıfattır.

Nazm

1-Ger iyândan vâkıf isen gözle ayn

Eyne temşî eyne temşî eyne eyn

2-“Nahnu akreb”dir o “min habli’l-verîd”

Âlemin maksûdısın fi’n-neş’eteyn

3-Zeyn-i cânsın kalma şeyn-i nefs ile

Bir yere cem‘ olmaz iki zeyn ü şeyn

4-Şârib-i şürb-i Hudâ’dır cân u dil

Hâce zann eyler bî-kadr şâribeyn

5-Cennet-i irfâna dâhil olanın

Çeşmine âlem görinür zeyn zeyn

6-Ârif eşyâyı kemâ-hî seyr ider

Gâlib olmaz çün anın aynına “gayn” [344/b]

7-Hakkı ifrât itme hem tefrîti koy

İşlerin her halde olsun beyne beyn

Nazm (ın sadeleştirilmesi)

1-Eğer görmeye muktdir isen gözle ey göz! Nereye gidiyorsun, nereye

gidiyorsun, nereye?

2-O bize en yakın olandır; şaha damarımızdan da yakın. [142] İki cihanda

âlemin maksudu sensin!

3-Canın zinetisin sen, nefsin kötülüğü ile kalma! İyilikle kötülük ikisi bir

arada bulunmaz.

4-Can ve gönül Hudâ’nın şarabını içmektedir. Hoca zanneder ki, içenler

değersizdir.

5-İrfan cennetlerine dahil olanın; gözüne âlem güzel görünür.

6-Ârif olan eşyayı olduğu gibi seyreder. [143] Onun gözüne “gayn”ın

noktası galebe çalmaz.

7-Hakkı, ifrata gitme! Hem tefriti de bırak! Bütün işlerin orta yolda olsun.