BEŞİNCİ BAB · ÜÇÜNCÜ FASIL · Birinci Madde
Birinci Madde
Nefs-i mülhimenin bu adla anılmasının sebebini, manevî yolculuğunu
(seyr), âlemini, yerini, hâlini, içe doğan mânâlarını (vârid), sıfatlarını ve
bunun üstünde olan nefs-i mutmainne makamına yükselmesini açıklar.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Üçüncü
makamda bulunan nefs-i nâtıkanın [332/a] günahlarını (fücûr) ve takvâsını
Hak teala ona, melek ve şeytan arada vasıta olmaksızın ilham ettiği için
ismi mülhime olmuştur. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de: “Ona iyilik ve
kötülük kabiliyetini verene andolsun ki” (Şems 91/8) buyurulmuştur.
Nefs-i mülhimenin seyri Allah’a doğrudur. Yâni, bu makamda sâlikin
gönlüne îmânın hakîkatı doğduğundan onun müşâhedesinde mâsivâ kalmaz.
Nefs-i mutmainnenin âlemi, ruhlar âlemidir. Yeri rûh, hâli aşktır. İçine
doğan mânâları (vârid) mârifettir. Sıfatları ilim, cömertlik, kanaat, tevâzu,
sabır, tahammül, özrü kabul etmek, hüsn-i zan sâhibi olmak ve eziyetlere
katlanmaktır. Bu makamda bulunan sâlik bütün insan ve hayvanların
başlarının (iplerinin) Âlemlerin Rabbi olan Allah’ın kudret elinde olduğunu
müşâhede ettiğinden, aslâ bir mahlûka itirazı kalmaz.
Nefs-i mülhimenin sıfatlarından bazıları; hayret, ağlama, canı sıkıntısı ve
kararsızlık (kalak), halkı bırakma ve Hak ile meşgul olma, renkten renge
girme (telvîn), daralma ve rahatlama (kabz ve bast), korku ve ümidin (havf
ve recâ) bulunmayışı ve güzel sesler işitmekle heyecanının artması,
zikrullahı sevmesi, sadece Allah anılınca ferahlaması, daima hikmetle
konuşması, hep müşâhede ve murâkabede bulunması ve bunlar gibi şeylerin
birbiri ardınca görülmesidir.
İşte bu özellikler nefs-i mülhimenin sıfatlarıdır ve nefs-i mülhime bu
makama yükselmeden önce, -hayvânî özelliklere yakın bulunması
sebebiyle- melek ve şeytan aracı olmaksızın ilham işitemediği halde, bu
makamda işitir olmuştur. Onun için bu makam ona gayet tehlikelidir. Bu
makamda sâlik bir kâmil mürşide muhtaçtır ki mürşid onu şüphe ve
tereddütlerin karanlığından alıp ilâhî tecellîlerin nûrlarına çıkarsın. Çünkü
bu makamda sâlikin hâli zayıftır ve o [kendi başına] Hakk’a gidemez.
Hakk’ın celâliyle cemâlini fark edemez. Tabiatından kaynaklanan
karanlıktan bütünüyle kurtulamadığından, insânî özelliklerden kaynaklanan
zaafların hepsi henüz ondan gitmemiştir. Bu sebeple nefsinden gâfil olduğu
anda, nefsi hemen geriye dönerek tabiatından hapishanesine inip aşağıların
aşağısı sayılan bedenî isteklere mahkûm olmasından korkulur.
Çünkü burası, onun daha önceden âşinâ olduğu ilk makamıdır. Bu
durumda o, yine eski âdetlerine dönüp çok yeme içme, çok uyuma ve halkın
arasına karışma gibi şeylerle meşgul olur. Çoğu kere itikâdı bozulur; ibadet
ve tâatı terk edip günah işlemeye başlar. Bu halde iken bile kendisinin
muvahhid ve ehl-i tahkîk olduğunu zanneder. Kendisi eşyânın hakîkatını
keşfedip bulmuştur ve kendinden başka bütün ibadet ehli, bu müşâhededen
mahrum kalmıştır.
Hâlbuki [böyle yapmakla] zulmet deryasına kendisi dalmıştır. Eğer inancı
bozulmuşsa kendisi, sâlik olamamış, helâk olanlardan olmuştur. Tabiatından
beslenen ateş, kalbindeki imanı yakıp onu kâfirlerin arasına katmıştır.
Bundan önceki bütün gayretleri hebâ olmuş, çektiği zahmetler boşa
gitmiştir. İstediğine kavuşmasına, içinde bulunduğu bu sapkınlık hâli engel
olmuştur. O arzularının esîri olmuştur. Şeytandan kaynaklanan hayalleri
gördükçe, onları rahmânî tecellîler zannedip şeytanla başbaşa kalmıştır. İçi
dışı onun vesveseleri ve tuzaklarıyla dolmuştur. Bu sâlikin beşeriyeti gayet
zayıf olup rûhâniyeti kuvvetlenmiş ve kendisine nefisle mücâhede nasip
olup kemâl makamına oldukça yaklaşmış iken, böyle bir musibete
düşmesinin sebebi önceki makama yakın olmasıdır.
Çünkü mücâhede etmek onda âdet haline gelmeden evvel, kalbinden bazı
perdeler açılmış ve o perdelerin varlığından kaynaklanan korkusu da yok
olup gitmiştir. Hâlbuki o korku kendisini isyana düşmekten sakındırıp
ibadet ve tâatlere sevk ederdi. Bu durumda, onun içindeki korku yok olduğu
için tarikata meyli kalmaz. Belki dinin ana esaslarına (şer’i şerif) uyma
isteği bile olmaz. Meğer himmeti yüksek ve irâdesi sağlam olsun. Farz
ibadetlerden lezzet alarak yolu üzere sabit kalsın ve bu tehlikeli makamdan
kemâl makamına terakki edip emniyet içinde iki cihan saadetini bulsun.
[332/b]
Nazm
1-Hak der ki: “Ey kulum! Bana gel, dilden et rücû‘
Cân göklerine çık, giceler eyleme hücû‘
2-Cân gülşeni kapusı seninçün küşâdedir
Koy hâr u zâr-ı hâb u horu al ta‘âm-ı cû‘
3-Kad iste sen çü serv-i sehî bâğ-ı aşka gel
Kim güzîn eyler âdemi bu çarh hem helû‘
4-Hayy-ı hayât-bahş refîkındır ey gönül
Deh-rûze ömre bakma o Hayy’ı bul et huzû‘
5-Cânı viren O’dur sana hem derd ü gam viren
Derdi viren devâsın ider olma sen cüzû‘
6-Çün Hak seninledir dahi sen var ânınla ol
Gözle rızâsın, eyle hayâ, kıl ana huşû‘
7-Hakkı! Hemîşe Hakk ile ol dilde bul sürûr
Zevk-i huzûrdan seni nefs olmasın menû‘
Günümüz Türkçesiyle
1-Hak der ki; Ey kulum, bana gel. Gönülden yönel. Cân göklerine çık da,
geceler boyu uyuma!
2-Cân gülşeninin kapısı, senin için açıktır. Yeme ve uyku dikenini bırak,
açlık azığını alıver.
3-Serviler içinde sen boy iste, aşk bağına gel. Bu talih adamın gözünü
açar, aç bırakır, arsız eyler.
4-Hayat veren ebedî güç, yoldaşındır ey gönül! On günlük ömre bakma,
O Hay ile huzur bul.
5-Sana ruhu veren O’dur, dert ile gamı veren O’dur. Derdi veren dermanı
da verir; sabırsız olma!
6-Madem Hak seninledir; var sen de O’nunla ol. Rızâsını gözet, hayâ et;
O’nun huzuruyla dol.
7-Hakkı! Her an Hak ile ol; Gönlünde neş’eyi bul. Huzur zevkinden seni,
nefsin men etmesin.

