Marifetnâme · Haziran 28, 2026

Nefs-i nâtıkanın insan bedenine şehvânî nefis vasıtasıyla olan bağlantısını ve iki âleme…

BEŞİNCİ BAB · BİRİNCİ FASIL · Üçüncü Madde Üçüncü Madde Nefs-i nâtıkanın insan bedenine şehvânî nefis vasıtasıyla olan bağlantısını ve iki âleme dair yönelişlerini bildirir. Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle …

BEŞİNCİ BAB · BİRİNCİ FASIL · Üçüncü Madde

Üçüncü Madde

Nefs-i nâtıkanın insan bedenine şehvânî nefis vasıtasıyla olan bağlantısını

ve iki âleme dair yönelişlerini bildirir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Ahfâ

makamından kalp mertebesine inen en büyük rûhdur (rûh-ı a’zam) ki, insan

bedenine yerleşip onun işlerinin işleyişini üstlenmiştir. Onun bedenle olan

irtibatı, âşığın sevgilisine olan bağlılığı derecesindedir.

Bu insan rûhu, bedenin işlerini üstlenip yönetmeye şehvânî nefis

vasıtasıyla erişmiştir. Çünkü bu mübarek rûh gayet latîftir; cisim ise gayet

yoğun olup şehvânî nefis söz konusu letâfetle yoğunluk arasında denge

unsuru olmuştur. Onun içindir ki ahfâdan kalbe tenezzül eden pâk rûh ile

topraktan yaratılan cisim arasında bir vasıta olmaya liyâkat kazanmıştır. Bu

yüce rûh, şehvânî nefisle birleştiğinde adı kalp veya nefs-i nâtıka olmuştur.

Şu halde kalbin iki yönü vardır ki, bir ciheti duyular hisler ve görülenler

âlemine doğru gider, diğer yönü ise kudsîlerin bulunduğu gayb âlemine

doğru gider.

Şehvânî nefis yoğun olduğu için insan rûhunun bir cihetinde, aynanın

arka yüzüne çekilen kesif madde gibi gereklidir. O yoğunluk oraya

çekilince diğer yüzeyde bazı cisimler ancak görünür. Bu sebepledir ki insan

kalbi âzâların en şereflisi, eşyânın en muazzamı, ilâhî sıfatların ve isimlerin

tecellî merkezi olmuştur. Nûrların doğuş mekânı, sırların mahzeni, eşyânın

hakikatine ait nakışların işlendiği gergef ve Hazret-i Mevlâ’nın nazargâhı

olmuştur. Nitekim Hak teala Kelâm-ı Kadîm’inde; “Kalbi olan kimse için”

(Kaf 50/37) buyurmuş ve buradaki maksadın kâmil insanın kalbi olduğunu

duyurmuştur. Çünkü insanlar içinde pek az kimsenin kalbi [âyetlerden] ibret

almaya lâyık olmuştur.

Şu halde, eğer gönül şehâdet âlemine öyle bir teveccüh kılıp da gayb

âlemini ve Hakk’ın her şeyden münezzeh olduğunu bütünüyle unutsa,

kendinde bulunan yüce özelliklerden perdelenir ve hayvanlar gibi olur. Eğer

gönül tamâmen gayb âlemine yönelip şehâdet âlemini bütünüyle unutsa,

kendisine bulaşan süflî özelliklerden bütünüyle uzaklaşır ve melek sıfatlı

olur. Eğer gönül, iki âlemden birine yöneldiğinde diğerinden habersiz

kalmazsa, o gönül sahibi insan-ı kâmil olur. Bu kemâl hali öyle yüce bir

makamdır ki ancak nefsi tezkiye ve kalbi tasfiye etmekle elde edilir. Ve

ancak mukarrabûnun yoluna girenler bu olgunluğa ulaşabilir.

Ne zaman ki insan kalbi cismânî nimetlerle ve nefsânî arzularla bedene

teveccüh etmişse, elbette onu evirip çeviren Mevlâ’sından yetmiş kat perde

ile engellenmiştir. Bu mertebedeki kalbin adı, nefs-i emmâredir. Çünkü kalp

o zaman, kötü sıfatlardan olan öfke, haset, kibir, kendini beğenme, gurur ve

benzeri çirkin ahlâk ile hırsla, kötülüklerle ve şehvetlerle dolmuş olur. Bu

huylar kalbi Mevlâ’sından [317/b] uzaklaştırır ve bu illetler onu hasta eder.

Özellikle öfke ve şehvet, şerefli insanı alçaltır. Çünkü kalbin hakkı, bedenin

yöneticisi olmaktır. Beden onun her emrini kabul etmiştir.

Şu halde öfkeyle şehvet kalbe hâkim olursa âmir olması gereken memur

olur ve o zaman işler tersine döner. Onun içindir ki öfkesine mağlup olan

kişi rüyasında (vâkıa), kendini köpek önünde secde ediyor görür. Şehvetine

mağlup olan da, rüyâda eşeğin kendi sırtına bindiğini görür. Eğer gönül bu

süflî mertebede kendini unutup da uzun müddet orada beklerse, artık onun

gayb âlemine teveccüh etmeye gücü yetmez. Çünkü kalp aynaya benzer ki

toz ve pastan arındığı ölçüde, insan onda çeşitli şekil ve sûretleri görebilir.

Eğer ayna uzun süre cilâlanmaz kir ve paslar onun cevherini kaplayıp

yerleşirse, onlar ondan parlatma ve cilalama ile gitmez, artık o parlaklığını

kaybeder. Nitekim haberde “Muhakkak kalpler demirin paslandığı gibi

paslanır. Kalplerin cilâsı ölümü hatırlamak ve Kur’ân-ı Kerim

okumaktır” [108] denilmiştir.

Eğer gönül kendi âlemine yâni gayb âlemine yöneldiyse elbette o,

tezekkür ve tefekkür ile yukarıda sözü edilen perdeleri birer birer açmaya

ve aşmaya gayret eder. Dünyevî arzuların ve günahların çokluğundan

meydana gelen lekeler ve üzüntüler bütünüyle yok olup gider. Bu durumda

eşyânın hakîkatleri (hakaik-i eşya) ona görünüp mânânın incelikleri

gönlüne nakşolunur; ilâhî tecellîleri kabule kabiliyetli hâle gelir.

Çünkü bir insana perdelerin açılmasının mânâsı şudur ki, gönülden

şehvetler giderildikçe kalp önceden aşağı indiği makamını tekrar bulur.

Gönüldeki şehvet ve arzulardan hiçbir nesne kalmaz; sevdiğine kavuşur. O

kalp ile kalpleri evirip çeviren Mevlâsı arasında hiçbir perde olmaz.

Nitekim Hak teala [kudsî hadiste] buyurmuştur ki: “[Yarattığım] yeryüzüne

ve göklere sığmam, fakat mü’min kulumun merhametli (takvâlı) kalbine

sığarım.” [109] Yani O’nu hiç kimse göremez, ancak herkese karşı halîm ve

selîm olan mü’min kulun gönlü, basîretiyle görür.

Bu demek değildir ki, Hak teala kullarının kalplerine hulûl etmiş olsun.

Hâşâ, bu mümkün değildir. Lâkin ne zaman ki mü’min kulun kalbi zikirle

ve tefekkürle arınıp ayna gibi parlarsa, o zaman [bu basîretle görme]

mümkün olur. Nitekim şehâdet âleminde bulunan sûretler aynada ancak

böyle [arınmakla] göründüğü gibi, gayb âleminin sırları ve acayiplikleri de

zikirle arınmış gönülde müşâhede olunur. Zihinlerde teşekkül eden eşyânın

şekillerini açıklayan da bu ilmî müşâhededir. Çünkü zihinden maksat nefs-i

nâtıkadır ki bilindiği üzere o gönüldür.

Nazm

1-Gel ey nigâr kıl âyîneden yüzün idrâk

Ki nakş-ı gayriden oldu bu dil çü âyine pâk

2-Egerçi âyîne-i vech-i pâkin olmuşdur

Kamu ukûl ü nüfûs u anâsır u eflâk

3-Velî sana seni ancak tamâm göstermiş

Cihân içinde bu âyîne-i dil-i gam-nâk

4-Tamâm çehre-i hûbın gönülde seyr it kim

Dil oldu mazhar-ı tâm u latîf ü sâfi vü pâk

5-Neden tenezzülün olmaz bu pâk halvete kim

İzâ merret bihî mâ vecedet fîhi sivâk

6-Sana çü nüsha-i mecmû‘-ı kâ’inât oldum

Revâ mıdır ki kalam ben fütâde-i gil ü hâk

7-Egerçi sâhile atdın beni hem al bahre

Ki bahr-ı aşkına mevcim unutma çün hâşâk

8-Benimledir çü zuhûrın vücûdum oldu senün

Fe-leste tezharu levlâye lem-ekün levlâk

9-Sen âfitâb-ı cihânsın çü sâyedir Hakkı

Kamu zilâl güneşden bulur vücûd u helâk

Günümüz Türkçesiyle

1-Gel ey sevgili, aynaya bakıp yüzünü idrâk et. Ayna gibi bu gönül,

yabancı nakışlardan pâk oldu.

2-Gerçi o pâk zâtının aynası olmuştur; bütün akılların, nefislerin,

unsurlarıh ve feleklerin.

3-Velî sana seni ancak, tamam göstermiş. Cihân içinde gönül aynası

mahzundur.

4-Çehrenin güzelliğini gönülde seyret ki, gönül tamamen mahzardır; latîf,

sâf ve pâktır.

5-Neden tenezzül etmezsin, bu pâk halvete? Ona uğradım, senden

başkasını bulamadım.

6-Çünkü sana, kâinâtın küçük bir örneği oldum. Kil ve toprak olarak öyle

kalmam revâ mıdır ki?

7-Gerçi beni sâhile attın, şimdi denize al. Aşk denizinde dalgayım, çer

çöp gibi unutma.

8-Benimledir zuhûrun, vücûdum senin oldu. Olmasam âşikâr olmazdın,

Olmasan ben olmazdım.

9-Sen cihanın güneşisin; bir gölgedir Hakkı. Gölgeler güneşten bulur;

varlığı ve helâkı. [318/a]