BEŞİNCİ BAB · BEŞİNCİ FASIL · Birinci Madde
Birinci Madde
Nefs-i râzıyenin isimlendirilmesinin sebebini, seyrini, âlemini, mahallini,
hâlini, vâridini, sıfatlarını ve bunun üstünde bulunan nefs-i merzıye
makamına terakkisini bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Beşinci
makamda bulunan nefs-i nâtıka bütün hallerinde mükemmel bir rızâ ile
muttasıf olduğu için ismi hoşnut olan nefs (nefs-i râzıye) olmuştur. Nitekim
Hak teala bu nefse; “ Ey huzura ermiş nefis! Sen O’ndan hoşnut, O
senden râzı olarak Rabbine dön” (el-Fecr, 89/27-28) kelâmıyla hitap
etmiştir. Nefs-i râzıyenin manevî yürüyüşü Allah’tadır (seyr-i fillâh). [138]
Âlemi, ulûhiyet âlemi (âlem-i lâhût), yeri sırrın sırrıdır. Hâli yokluktur
(fenâ). Ancak bu, (bir önceki maddede) üçüncü makamda açıklanan fenâ
gibi değildir. Bu iki fenâ arasındaki fark şudur; bir önceki maddede
açıklanan fenâ orta derecede bulunan sâlikin hâlidir ki, bu kişinin duyu
organlarının duyularından habersiz olmasıdır. -Dördüncü makamdaki- fenâ
hâli ise seyr ü sülûkun sonlarında bulunup bekâ ile şereflenenlerin hâlidir.
Beşerî sıfatların yok olup gitmesidir ve sâlikin bekâya hazır olup ona
ulaşmasıdır. Çünkü bekâ hâli üçüncü fenânın aynısıdır ki bu fenânın
sonrasında meydana gelir. Ve o hakîkatı en üst mertebede müşâhede etmedir
(hakka’l-yakîn) ki ancak yedinci makamda hâsıl olur.
Ve bu nefs-i râzıyenin içe gelen bir mânâsı (vâridât) yoktur. Çünkü vâridât
ancak (beşerî) vasıflarının yerlerinde kalmasıyla mümkün olur. Hâlbuki bu
kâmilin beşerî özellikleri öylesine yok olup gitmiştir ki eseri bile
kalmamıştır. Onun için bu makamda bulunan kâmil fânîdir. O, -bundan
önceki makamlarda olduğu gibi- ne nefsiyle bâkidir ne de -yedinci
makamda görüleceği üzere- Rabbiyle bâkidir.
Bu (anlatmakta olduğumuz) öyle bir haldir ki ancak zevk ile bilinir. Bu
nefsin kendisine ikram edilen sıfatları şunlardır: Bilmediği ve şüphelendiği
şeyleri öğrenip iyiye ve doğruya göre hareket etme (verâ’), Allah’a
samimiyet (hulûs), muhabbet, üns, huzur, kerâmet; mâsivâyı unutmak, tam
bir teslîmiyet ve rızâ hâlinde olmak.
Çünkü bu makamda bulunan kâmil, mutlak cemâli seyretmenin
güzelliğinde kendini kaybeder. Âlemde her ne meydana gelirse onu
itirazsız, heyecansız, gönül hoşluğu içinde olduğu gibi kabul edip memnun
olur. Hiçbir kötülüğü başından savmak için uğraşmayıp sessizce durur. Bu
hâlinde bile halka nasihat etmekten geri durmaz. İyilikleri tavsiye ederek
kötülüklerden sakındırmakla (emr-i bi’l-ma’rûf nehy-i ani’l-münker)
meşgul olur. Istırap içinde olması, onu Allah’ın kullarını irşâda devam
etmekten alıkoymaz. Çünkü o, her halde üzerine aldığı vazifenin üstesinden
gelir.
Öyle ki onun sözünü işiten herkes mutlaka kendisinden istifade eder. Bu
halde iken bile -herkesle iç içe olan- bu kâmil, sırrın sırrı makamına ulaşıp
ilâhî âlemi bulur. Bu makamın sâhibi Hakk’ın huzuruna vâsıl olup edep
deryâsına gark olur. Duası hiçbir zaman geri çevrilmez. Ancak edep ve
utanma duygusu galip geldiğinden Allah’tan hiçbir şey talep etmez.
Eğer çaresiz kalmışsa, (ancak o zaman) dua eder ve duası kabul olunur.
Çünkü bu kâmil zat, Allah katında azîz ve mükerremdir. İleri gelenler
katında ve halk arasında muhteremdir. Halkın ona hürmet edip saygı
göstermesi (sanki) kendiliğinden olan bir zorunluluktur. Hatta (çoğu) ona
niçin hürmet ettiğini bilmez. Kendisine bunca saygı ve hürmet
gösterilmesine rağmen o kâmilin insanlara meyli olmaz. Zalimlere aslâ
boyun eğmez ve muhabbet beslemez. Bu sebeple onların tabiatlarından
kaynaklanan ateşe düşmekten kurtulur.
Her ne kadar fakir olup kendisine yardım etseler de, o kâmil yine de
bunlardan yüz çevirip Rabbiyle meşgul olur. Çünkü o, öyle tecrübe etmiştir
ki insanlardan uzaklaştıkça halkın ona meyli ve muhabbeti ziyade olur ve
bu belli bir seviyeye ulaşıncaya kadar böyle devam eder. O bilir ki, [342/b]
halkın malından bir nasîbi varsa, elbette o bir bahane ile kendisine gelir.
Böyleyken, insanların elinde bulunan dünya malı beklentisiyle niçin onlara
meyil ve rağbet etsin ki?
Hâlbuki o kâmil kendi iç dünyasında öyle muazzam bir sultanlıkla
şereflenmiştir ki, görünen âlemdeki her şey onun saltanatı ve idaresi
altındadır. Böyle bir saltanat sâhibi sultan nasıl olur da himâyesinde
bulunanlardan bazılarına meyil ve itibar edebilir? İdâresi altında bulunan
halka nasıl olur da boyun eğip itimat edebilir?
Beşinci makamda bulunan bu kâmil beşinci isimle meşgul olup “hay, hay,
hay” zikrini söylemeye devam eder. Ta ki fenâ hâli gider ve beka ile kalır ve
bulunduğu makamın üstünde olan altıncı makama yükselir. Kapı önünde
bekleyip dururken dostlar meclisine giriverir. Bu isimle meşgul oldukça
fenâdan çıkıp bekâya ulaşır. “Hay = diri” isminin sıfatlarıyla muttasıf olur.
Yâni hep O’nunla işitip O’nunla görür. O’nunla konuşur, O’nunla bilir.
O’nunla şiddet gösterir, O’nunla yürür. Hakk’ın fiillerinin tecellîsini
(tecellî-i ef’âl) geçip Hakk’ın isimlerinin ve sıfatlarının tecellîsiyle kalır.
Nazm
1-Olmuş semâ‘-ı şevk ile tesbîh-hân melek
Raks eyler ol terâne ile dem-be-dem felek
2-Tesbîh idüp cihânda kamusı Hudâ’ya dir
El-Mecdü ve’l-kerâmetü ve’l-kibriyâ’ü lek
3-Âlâf kıldılar elif-i vahdeti hemân
Âhâd-ı mümkinât ki sıfr oldu yek-be-yek
4-Bâkî kalandır ol elif-i vahdet-i vücûd
Ger levh-i i‘tibârdan olsa bi’l-cümle hak
5-Bizlerle aşk kendi yüzün seyr ider ıyân
Çeşm-i cihânız olmuş o bu çeşme merdümek
6-Dil ver belâya kıldın ise da‘veti velâ
Nakd-i velâya kûh-ı belâdır güzel mehek
7-Hakkı! Bu aşkı söyle ki bî-vasf-ı aşk şi‘r
Dirsin ki ehl-i zevke ta‘âm oldı bî-nemek
Günümüz Türkçesiyle
1-Semâ coşkusuyla tesbihhân olmuş melek. O terâne ile dönerken her an
raks eder felek.
2-Tesbih edip cihanda, hepsi şöyle der Hudâ’ya; Şeref, cömertlik, ululuk
hepsi sanadır ancak.
3-Binler kıldılar vahdet elifini, çoğaldı hemen. Varlığın her biri çoğaldı;
hepsi sıfır oldu tek tek.
4-Geri kalan sadece; vahdet-i vücûdun elifi yalnız. İtibar sayfasından
hepsi düşse; silinip gitse de.
5-Aşk kendi yüzünü, bizlerden seyreder açıkça. Cihanın gözüyüz biz, o da
gözün gözbebeği, mercek.
6-Velî olmak istersen, belâya gönül vermelisin. Velâyete mukabil dağ gibi
belâ, en güzel mihenk.
7-Hakkı! Hep bu aşkı söyle ki aşksız bir şiir; dersin ki ehl-i zevke taam
oldu, tuzsuz bir yemek.

