Marifetnâme · Haziran 28, 2026

Nefs-i râzıyenin isimlendirilmesinin sebebini, seyrini, âlemini, mahallini, hâlini…

BEŞİNCİ BAB · BEŞİNCİ FASIL · Birinci Madde Birinci Madde Nefs-i râzıyenin isimlendirilmesinin sebebini, seyrini, âlemini, mahallini, hâlini, vâridini, sıfatlarını ve bunun üstünde bulunan nefs-i merzıye makamına …

BEŞİNCİ BAB · BEŞİNCİ FASIL · Birinci Madde

Birinci Madde

Nefs-i râzıyenin isimlendirilmesinin sebebini, seyrini, âlemini, mahallini,

hâlini, vâridini, sıfatlarını ve bunun üstünde bulunan nefs-i merzıye

makamına terakkisini bildirir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Beşinci

makamda bulunan nefs-i nâtıka bütün hallerinde mükemmel bir rızâ ile

muttasıf olduğu için ismi hoşnut olan nefs (nefs-i râzıye) olmuştur. Nitekim

Hak teala bu nefse; “ Ey huzura ermiş nefis! Sen O’ndan hoşnut, O

senden râzı olarak Rabbine dön” (el-Fecr, 89/27-28) kelâmıyla hitap

etmiştir. Nefs-i râzıyenin manevî yürüyüşü Allah’tadır (seyr-i fillâh). [138]

Âlemi, ulûhiyet âlemi (âlem-i lâhût), yeri sırrın sırrıdır. Hâli yokluktur

(fenâ). Ancak bu, (bir önceki maddede) üçüncü makamda açıklanan fenâ

gibi değildir. Bu iki fenâ arasındaki fark şudur; bir önceki maddede

açıklanan fenâ orta derecede bulunan sâlikin hâlidir ki, bu kişinin duyu

organlarının duyularından habersiz olmasıdır. -Dördüncü makamdaki- fenâ

hâli ise seyr ü sülûkun sonlarında bulunup bekâ ile şereflenenlerin hâlidir.

Beşerî sıfatların yok olup gitmesidir ve sâlikin bekâya hazır olup ona

ulaşmasıdır. Çünkü bekâ hâli üçüncü fenânın aynısıdır ki bu fenânın

sonrasında meydana gelir. Ve o hakîkatı en üst mertebede müşâhede etmedir

(hakka’l-yakîn) ki ancak yedinci makamda hâsıl olur.

Ve bu nefs-i râzıyenin içe gelen bir mânâsı (vâridât) yoktur. Çünkü vâridât

ancak (beşerî) vasıflarının yerlerinde kalmasıyla mümkün olur. Hâlbuki bu

kâmilin beşerî özellikleri öylesine yok olup gitmiştir ki eseri bile

kalmamıştır. Onun için bu makamda bulunan kâmil fânîdir. O, -bundan

önceki makamlarda olduğu gibi- ne nefsiyle bâkidir ne de -yedinci

makamda görüleceği üzere- Rabbiyle bâkidir.

Bu (anlatmakta olduğumuz) öyle bir haldir ki ancak zevk ile bilinir. Bu

nefsin kendisine ikram edilen sıfatları şunlardır: Bilmediği ve şüphelendiği

şeyleri öğrenip iyiye ve doğruya göre hareket etme (verâ’), Allah’a

samimiyet (hulûs), muhabbet, üns, huzur, kerâmet; mâsivâyı unutmak, tam

bir teslîmiyet ve rızâ hâlinde olmak.

Çünkü bu makamda bulunan kâmil, mutlak cemâli seyretmenin

güzelliğinde kendini kaybeder. Âlemde her ne meydana gelirse onu

itirazsız, heyecansız, gönül hoşluğu içinde olduğu gibi kabul edip memnun

olur. Hiçbir kötülüğü başından savmak için uğraşmayıp sessizce durur. Bu

hâlinde bile halka nasihat etmekten geri durmaz. İyilikleri tavsiye ederek

kötülüklerden sakındırmakla (emr-i bi’l-ma’rûf nehy-i ani’l-münker)

meşgul olur. Istırap içinde olması, onu Allah’ın kullarını irşâda devam

etmekten alıkoymaz. Çünkü o, her halde üzerine aldığı vazifenin üstesinden

gelir.

Öyle ki onun sözünü işiten herkes mutlaka kendisinden istifade eder. Bu

halde iken bile -herkesle iç içe olan- bu kâmil, sırrın sırrı makamına ulaşıp

ilâhî âlemi bulur. Bu makamın sâhibi Hakk’ın huzuruna vâsıl olup edep

deryâsına gark olur. Duası hiçbir zaman geri çevrilmez. Ancak edep ve

utanma duygusu galip geldiğinden Allah’tan hiçbir şey talep etmez.

Eğer çaresiz kalmışsa, (ancak o zaman) dua eder ve duası kabul olunur.

Çünkü bu kâmil zat, Allah katında azîz ve mükerremdir. İleri gelenler

katında ve halk arasında muhteremdir. Halkın ona hürmet edip saygı

göstermesi (sanki) kendiliğinden olan bir zorunluluktur. Hatta (çoğu) ona

niçin hürmet ettiğini bilmez. Kendisine bunca saygı ve hürmet

gösterilmesine rağmen o kâmilin insanlara meyli olmaz. Zalimlere aslâ

boyun eğmez ve muhabbet beslemez. Bu sebeple onların tabiatlarından

kaynaklanan ateşe düşmekten kurtulur.

Her ne kadar fakir olup kendisine yardım etseler de, o kâmil yine de

bunlardan yüz çevirip Rabbiyle meşgul olur. Çünkü o, öyle tecrübe etmiştir

ki insanlardan uzaklaştıkça halkın ona meyli ve muhabbeti ziyade olur ve

bu belli bir seviyeye ulaşıncaya kadar böyle devam eder. O bilir ki, [342/b]

halkın malından bir nasîbi varsa, elbette o bir bahane ile kendisine gelir.

Böyleyken, insanların elinde bulunan dünya malı beklentisiyle niçin onlara

meyil ve rağbet etsin ki?

Hâlbuki o kâmil kendi iç dünyasında öyle muazzam bir sultanlıkla

şereflenmiştir ki, görünen âlemdeki her şey onun saltanatı ve idaresi

altındadır. Böyle bir saltanat sâhibi sultan nasıl olur da himâyesinde

bulunanlardan bazılarına meyil ve itibar edebilir? İdâresi altında bulunan

halka nasıl olur da boyun eğip itimat edebilir?

Beşinci makamda bulunan bu kâmil beşinci isimle meşgul olup “hay, hay,

hay” zikrini söylemeye devam eder. Ta ki fenâ hâli gider ve beka ile kalır ve

bulunduğu makamın üstünde olan altıncı makama yükselir. Kapı önünde

bekleyip dururken dostlar meclisine giriverir. Bu isimle meşgul oldukça

fenâdan çıkıp bekâya ulaşır. “Hay = diri” isminin sıfatlarıyla muttasıf olur.

Yâni hep O’nunla işitip O’nunla görür. O’nunla konuşur, O’nunla bilir.

O’nunla şiddet gösterir, O’nunla yürür. Hakk’ın fiillerinin tecellîsini

(tecellî-i ef’âl) geçip Hakk’ın isimlerinin ve sıfatlarının tecellîsiyle kalır.

Nazm

1-Olmuş semâ‘-ı şevk ile tesbîh-hân melek

Raks eyler ol terâne ile dem-be-dem felek

2-Tesbîh idüp cihânda kamusı Hudâ’ya dir

El-Mecdü ve’l-kerâmetü ve’l-kibriyâ’ü lek

3-Âlâf kıldılar elif-i vahdeti hemân

Âhâd-ı mümkinât ki sıfr oldu yek-be-yek

4-Bâkî kalandır ol elif-i vahdet-i vücûd

Ger levh-i i‘tibârdan olsa bi’l-cümle hak

5-Bizlerle aşk kendi yüzün seyr ider ıyân

Çeşm-i cihânız olmuş o bu çeşme merdümek

6-Dil ver belâya kıldın ise da‘veti velâ

Nakd-i velâya kûh-ı belâdır güzel mehek

7-Hakkı! Bu aşkı söyle ki bî-vasf-ı aşk şi‘r

Dirsin ki ehl-i zevke ta‘âm oldı bî-nemek

Günümüz Türkçesiyle

1-Semâ coşkusuyla tesbihhân olmuş melek. O terâne ile dönerken her an

raks eder felek.

2-Tesbih edip cihanda, hepsi şöyle der Hudâ’ya; Şeref, cömertlik, ululuk

hepsi sanadır ancak.

3-Binler kıldılar vahdet elifini, çoğaldı hemen. Varlığın her biri çoğaldı;

hepsi sıfır oldu tek tek.

4-Geri kalan sadece; vahdet-i vücûdun elifi yalnız. İtibar sayfasından

hepsi düşse; silinip gitse de.

5-Aşk kendi yüzünü, bizlerden seyreder açıkça. Cihanın gözüyüz biz, o da

gözün gözbebeği, mercek.

6-Velî olmak istersen, belâya gönül vermelisin. Velâyete mukabil dağ gibi

belâ, en güzel mihenk.

7-Hakkı! Hep bu aşkı söyle ki aşksız bir şiir; dersin ki ehl-i zevke taam

oldu, tuzsuz bir yemek.