BEŞİNCİ BAB · BİRİNCİ FASIL · Altıncı Madde
Altıncı Madde
Nefsi kötülüklerden temizlemenin (tahliye; Arapça «hı» harfi ile) ve kalbi
iyi huylarla süslemenin (tahliye; Arapça «ha» harfi ile) bizzat kemâle ermek
olduğunu, seyr ü sülûka girmeden o kemâli bulmanın imkânsız olduğunu,
mukarrebûnuh yolunda ilerlemenin en şerefli ahlâk olduğunu ve bunun
celâl sâhibi Mevlâ’nın huzuruna varmanın en önemli sebebi olduğunu
bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Kemâli istemek
insanın en şerefli hasletidir. Kemâlin aslı ise kalpten ve gönülden önce
yabancı şeyleri çıkartmak (tahliye) sonra orayı süslemektir (tahliye). Yâni
kalbi beğenilmeyen hayvânî sıfatlardan arıtmaktır. Rûhu beğenilen güzel
rabbânî sıfatlarla süsleyerek, O’nun manevî yakınlık ve dostluğunu
bulmaktır.
Beğenilmeyen çirkin sıfatlara gelince bunlar cehalet, öfke, kendini
beğenme (ucub), gösteriş, düşmanlık, kıskançlık (hased), büyüklenme
(kibir), herkesi ayıplamak, kazãya râzı olmamak, cimrilik, gurur, makam
tutkunluğu ve dünya sevgisidir. Övülmeyi sevmek, yerilmekten korkmak,
sözünde durmamak, insanlara kötü zan (sû-i zan) beslemek, boş isteklere
(hevâ) uymak, övünmek, acelecilik ve bitip tükenmez arzular (tûl-i emel)
gibi şeylerdir.
Övülen ahlâkî erdemler ise şunlardır: İlim sâhibi olmak, yumuşak huylu
olmak (hilm), tefekkür, doğruluk, gönül hoşluğu (safâ), ihlâs, murâkabe,
sabır, şükür, Allah’ı lâyıkınca övmek (senâ), zühd, tevekkül, işlerini Allah’a
ısmarlama (tefvîz), teslimiyet, [kadere] rızâ, huşû ve huzur sâhibi olmaktır.
Hüzün, huzur ve hayâ sâhibi olmak, öğüt verici/nasihat dinleyici olmak,
alçak mütevazî ve tahammüllü olmak, yumuşak huylu ve geçim ehli
olmaktır. Uzleti sevmek, hizmet ehli olmak, sevdiğini Allah için sevmek,
cömertlik, başkasını kendi nefsine tercih etmektir. Şefkatli ve merhametli
olmak,
mürüvvet
sâhibi
olmak,
insanların
gözünden
düşmekten
çekinmemek ve sözünde durmaktır. Geçim ehli olmak, hizmet ehli olmak,
affedici olmak, insanlara dost canlısı olmak, kibarlık, herkese hayır dua
etmek, hata ve kusurları örtüp gizlemek ve gördüğü güzellikleri etrafına
söylemektir. Dostlarla daima uyumlu olmak, makamını ve güzel huylarını
bağışlarcasına insanların istifadesine sunmak, kendi nefsini düşük ve
aşağılık görmek ve dostlarını onurlandırmaktır. Sâkin ve ağırbaşlı (vakur)
olmaktır. Başkasının isteğini kendi nefsinin arzusu önüne almak, ileriye
dönük planlarını kısa tutmak gibi güzel hasletlerdir.
O halde Hak yoluna girmekten maksat [yukarıda sayılan] kötü sıfatlardan
nefsi arıtmak [320/b] ve beğenilen güzel vasıflarla şahsiyetini süsleyerek
olgunluğa ulaşmaktır. Çünkü insanda beğenilmeyen hayvânî kötü sıfatlar
pek çoktur ve mukarrabûnun yoluna girmeden bunların hepsinden
kurtulmak mümkün değildir. Mukarrebûn yoluna girmeyi isteyen sâlik her
şeyden önce, bütün kötü huyların aslı olan kibir ve bencilliği kalbinden
söküp atmakla emrolunmuştur.
Nitekim “Şu bizim yolumuz ancak, nefislerini çöplüğe süpürenleri
düzeltir, güzelleştirir” denilmiştir. Ancak bundan sonra bu yola lâyık
olunmuştur.
Bütün kötü sıfatların kaynağı, fitne ve fesâdın anası hükmünde olan
büyüklenme (kibir) ile bencilliğin (enâniyet) sebepleri aşağıdaki yedi
maddede sıralanmıştır:
Kibre sevk eden birinci sebep ilimdir: Bu, bütün sebeplerin üstündedir
en büyüğüdür ve ilacı da hepsinden zordur. Çünkü ilmin derecesi Allah
katında ve insanlar nazarında pek yücedir. İlim öğrenmek insana farz
olduğu için onu terk edemez ve onu bütün sebeplerin fevkinde kılan
güzelliği de budur.
İlmin (insanı gurur ve kibre sevk etmesinden kurtulmanın) çaresi iki
vasıta (marifet) ile olur. Bunlardan birincisi şudur; bilesin ki ilmin değeri iyi
niyetle okuduktan sonra öğrendiğinle amel edip ücretsiz sırf Allah rızası
için onun anlatılıp yayılmasına gayret etmekle meydana gelir. Aksi takdirde
ilim sâhibine günah (vesilesi) olur ve derecesini câhilden aşağı kılar.
Âhirette şiddetli azaba uğratılmasına sebep olur. Şu halde insan ilimle nasıl
kibirlenebilir?
İkinci vasıta (mârifet) şudur; bilesin ki kullara kibir ve böbürlenme
haramdır ve ziyandır. Kibir ve azamet sadece mülkün sultânı Allah’a
mahsus olup yaratılmışlara lâyık olmadığı gayet açıktır. Eğer âlimin niyeti
düzgün olup ilmiyle amel ederse, bilgisi ona ancak huşû ve huzur verir ve
tam tevâzua erince nebîlerle evliyânın yolunca gider. Hâşâ ki –bu
mertebeye gelmiş âlim- bir kimseye karşı büyüklensin, benlik davası
gütsün. Çünkü o, kendini bütün yaratılmışlardan aşağıda görür.
Kibre sevk eden ikinci sebep ibadettir : Bununla günahkârlara
(fâsıklara) karşı kibirlenirler. Kişinin ibadetiyle kibirlenmesi yine
câhilliğinden kaynaklanır. Bundan kurtulmanın çaresi şudur; bilesin ki
ibadetin fazîleti, düzgün bir niyet üzere olup gizli ve açık riyâdan ve diğer
müfsidlerden uzak olduğu ölçüde ortaya çıkar. Bu ise bizim gibiler için
oldukça zordur. Şu halde, âbidlerin ibadetlerini bozacak bunun gibi
tehlikelere düşmekten sakınacakları yerde, onunla böbürlenmeleri ancak
cehaletten ileri gelir.
Kibre sevk eden üçüncü sebep soy sopla (neseb-haseb) övünmektir:
İnsanın sülâlesiyle övünmesi katmerli cehalettir. Nitekim Arapça beytte
şöyle denilmiştir:
Beyt
Le in fahharte bi-âbâ-i zevî şerefin
Le-kad saddakte ve lâkin bi’se mâ vuulidû
Beyt (in tercümesi)
Eğer sen soylu atalarınla övünürsen; doğru sözlüsün ama, doğurdukları ne
kötü!
Kibre sevk eden dördüncü sebep güzellikle övünmektir : Kadınlar
arasında daha yaygın olan bu övünme de bir hayalden ibârettir. Güzellikle
övünmek ancak bilgisizlikten ileri gelir. Çünkü güzellik çabuk gelip geçer.
O mağrur kişi dış uzuvlarının uyumu ve güzelliğiyle oyalanıp hakikatten
perdelenmesin. Hele bir insâniyetine, iç âlemine baksın ki öncesi bir damla
(pis) sudan ibârettir. O da ilk aşamada, idrar yolunun birinden çıkıp öbürüne
geçmiştir. Bundan sonra nutfe ile birleşip hayız kanına karışmıştır.
Nihayetinde insan denen varlığın sonu da, kokmuş bir leşten ibârettir ki
mezarı içinde çürüyüp kalmıştır ve bu iki hâl arasında kendisi ancak pislik
hamalı olabilmiştir. Kulağında pislik, gözünde çapak ve burnunda sümük
vardır. Ağzında tükrük, damarlarında kan, göğsünde balgam, bedeninde sarı
su, karnında necaset ve mesânesinde idrar vardır. Günde [en azından] bir
kere helâya gidip elini pisliğe sürmektedir. Hâlbuki burada sayılanların
hepsi mütevâzı olmayı gerektiren hallerdendir. (İnsanın açıkta yapmaya
utanacağı şeylerdir.) [321/a] Nerde kaldı ki bunlar övünme ve böbürlenme
sebebi olsun.
Kibre sevk eden beşinci sebep güç ve kuvvettir : Bununla övünüp
kibirlenmek tamâmen cehalettir. Çünkü güç kuvvet bakımından (bazı)
hayvanlar insandan üstündür. Bir sıfat insanda bazı hayvanlardan daha fazla
ise bununla övünmek revâ mıdır? Bir günlük sıtmaya tutulmakla
gidebilecek olan güç kuvvetle övünmek ancak hayalden ibarettir.
Kibre sevk eden altıncı sebep mal ve servet tutkusudur: Dünya
menfaatıyla zevk alıp meşgul olmaktır. Nitekim bununla kibirlenmek de en
büyük cehalet örneğidir. Çünkü mal, pek çabuk elden çıkar. Kısa zamanda
değişikliğe uğrar ve onun [ihtirasla talep eden] ortakları kâfirlerle dalâlet
ehlidir. Malın, bir anda bir hırsızın elinde mahiyeti değişebilir. Şu halde [bu
kadar çabuk değişime uğrayan] malla kibirlenmek boş kuruntu ve hayalden
ibarettir.
Kibre sevk eden yedinci sebep çoluk çocuk akraba ve hizmetçilerin
çokluğudur: Makam sâhiplerine, ilim adamlarına ve üst düzey yöneticilere
yakın olmakla övünmektir ki bunlar insanı kibre götüren sebeplerin en
çirkinleridir. Çünkü bunların hepsi de insanın kendine ait olmayan şeylerdir.
Bu türlü kazanımlarla övünen bir kimse eğer çoluk çocuğu ve etrafındakiler
bir anda helak olup gitse, bulunduğu görevinden alınıp yakın olmakla
övündüğü yöneticiden uzak kalsa o zaman alçalır, zelil olur.
Gerçekten, kibir sıfatı insanın içine öyle gizlilikle işler ki böbürlenen
ondan gayet uzak olduğunu sanır. Şu halde kibrin alâmetlerini açıkça
anlatalım ki o illet ortaya çıksın. Gönüllerden sökülüp atılması kolay olsun.
Kibrin ve kibirlinin alâmetleri on ikidir:
Birincisi kendine saygı göstermek üzere huzuruna gelen insanların ayakta
beklemelerini, bir yere girdiğinde aynı sebeple insanların onu ayakta
karşılamalarını sevmesidir.
İkincisi ardınca yürüyen bir kimse olmadıkça bir yere gitmemesidir.
Üçüncüsü dînî hususlarda kendisinden istifade edilen insanların
ziyaretine gitmemektir.
Dördüncüsü kendisine yakın bir mevkide başkasının oturmasını
istememektir.
Beşincisi konuşurken muhatabının doğru söylediğini kabul etmemektir.
Kendi hatasını itiraf ile ona teşekkür ve dua etmemektir.
Altıncısı hastalarla ve rahatsızlığı olan kimselerle oturup kalkmaktan
sakınmak, onlara yakın olmamaktır.
Yedincisi zenginlerin davetine icâbet edip fakirlerin davetine gitmemektir.
Sekizincisi kendi evinin işlerini gerektiğinde kendisi görmemektir.
Dokuzuncusu kendi evinin ihtiyaçlarını pazardan kendi eliyle
getirmemektir.
Onuncusu akraba ve arkadaşların çarşı pazardan görülebilecek işlerini, ar
edip görmemektir. Özellikle işkembe, ciğer, kelle-paça, sabun, kına, tarak,
sakız ve zırnıh (kıl dökmek için ağda) gibi basit ihtiyaçlarını alıverip
taşımaktan erinmektir.
On birincisi otururken ve yürürken yaşıtlarıyla ve emsaliyle aynı hizada
bulunmaktan hoşlanmayıp onlardan geri kalarak ayrılmaktır. Emsaliyle
ülfeti (kaynaşma) kendine yedirememektir.
On ikincisi etekleri (paçaları) yere sürünecek derede uzun ve aşırı süslü
elbiseler giyinmektir.
Hâlbuki kemâle ermek gayesiyle hak yoluna giren sâlikin ana sermayesi,
nefsini herkesten hakîr görüp tevâzu sâhibi olmaktır. Şu halde, kula gereken
odur ki her şeyden önce kalbinden kibri söküp atsın. Hiç kimseye karşı
büyüklenmesin. Bundan sonra hiç kimseye -görünürde- alçalmasın; el etek
öpmesin. Herkese karşı haddince tevâzu göstersin. Ancak kendi içindeki
değerlendirmede nefsini herkesten zelil, rezil ve alçak bilsin. Eğer bir
âlimle karşılaşırsa, mutlaka bu benden bilgilidir desin. Ben nasıl onun gibi
olabilirim ki o benden üstündür. Ben ondan aşağıyım diye düşünsün.
Eğer bir cahille karşılaşırsa desin ki; Hak tealaya bu kişi bilmezlikle isyan
etmişse, ben ilmim olduğu halde âsî olmuşum. Şu halde o bana göre mâzur
sayılır ve onun derecesi benden üstündür. Ben ondan aşağıyım, hakîrim.
Eğer yaşça kendinden büyüğe rastlarsa desin ki; bu benden önce Hak
Tealaya itaatkâr olmuştur, dolayısıyla benden üstündür. Ben ondan
gerideyim. Eğer yaşça kendinden küçüğe rastlarsa desin ki; ben bundan
evvel Hak tealaya âsî olmuşum. [321/b] Şu halde ben ondan aşağıyım. Eğer
kendi yaşıtına raslarsa desin ki ben kendi kötülüğümü bilirim, bunun hâlini
bilmem. Öyleyse bilinen günahlar, bilinmeyenlere nisbetle tahkîre daha
lâyıktır. Şu halde bunun derecesi yüksektir, ben alçağım. Eğer bid’at
ehlinden birine veya bir kâfire rastlarsa şöyle desin; bilinmez ki bu kâfirin
hayatı İslâm ile son bulur, benim âkıbetim bunun şimdiki hâli gibi olabilir.
Elbette işin sonuna itibar edilir. Bu durumda [gün olur, devran döner] ben
bundan aşağı olurum. [Ona karşı büyüklenmemeliyim.]
Bir köpeğe, bir yılana veya başka bir hayvana rastlasa desin ki; bu Hak
Tealaya isyan etse, ne sorgulanır ne de azap olunur. Hâlbuki ben isyan
deryâsına dalmışım, hem sorgulanmaya hem de azâba müstehak olmuşum,
ben bundan hakîrim, bundan aşağıyım. Bu minval üzere devam edip bu
mantıkla muhâkeme ederek bütün yaratılmışları kendinden değerli ve üstün
bilsin. Nefsini hepsinden değersiz görsün.
Kendini hakîr gören bir kul, sırf Mevlâ-yı Celîl’e dost olma arzusuyla
Mukarrebûn yoluna -aşağıda ayrıntıları açıklanacağı üzere- girerse, o iç
dünyasında meydana gelebilecek bütün çalkantılardan ve dış tesirler
sebebiyle başına gelebilecek rezilliklerden kurtulmuş olur. Üstün ahlâkî
vasıflarla nefsini süsleyerek kemâle erer. Çünkü aşağıda bahsedeceğimiz
kurtuluş yolları sâyesinde, yukarıda saydığımız felâketlerin hepsini o derece
söküp atmış ve kökünü kazımış olur ki bir daha aslâ onların izleri üzerinde
kalmaz. Bunların hepsinden uzaklaşıp kurtulmuş olur. Sıhhat ve selâmet
bulur. Ebediyyen Hazret-i Mevlâ’nın huzurunda hâzır bulunur, Vedûd ve
Kayyûm olan Allah’la dost olur.
Seyr ü sülûka tâlip olmamış bir âbid söz konusu âfetlerden kurtulmak
isterse, aslında o imkânsız olan bir şeyi arzu etmiş demektir. Bu sebeple
ebrârın önde gidenlerini öyle görürsün ki, kötü sıfatların birinden kurtulmak
için bir gün çalışıp gayret ederler, kurtulmak onlara müyesser olur. Lâkin
ertesi gün, ondan daha kötü bir çirkin sıfatla mübtelâ olup bir başka haslette
muzdarip kalırlar.
Çünkü onlar, bütün âfetlerden sâhibini koruyan mukarrabûn yoluna
girmediler. Kibri ve benlik davasını bir kenara koyup Hakk’ın huzuruna
gitmediler. Bu sebepledir ki zahmet ve meşakkatler içinde kalıp rahat ve
saadete kavuşamadılar. Şu halde ebrâr amellerinde ihlâs üzere bulunsalar
bile yine de büyük bir tehlike içindedirler. Eğer bu mânâyı anlarsan
mukarrabûnun yoluna girmenin kıymetini anlarsın.
Ancak bu yola girmenin esas maksadı ve faydaları Hazret-i Mevlâ’nın
huzuruna, O’na yakınlık derecelerine ulaşmaktır. Kalbe, Allah’ın isimlerine
ve sıfatlarına ait tecellîlerin dolmasıdır. Allah’ın yeryüzünde halife kıldığı
âdemlik devletine vâsıl olmaktır.
Yukarıda özelliklerinden söz ettiğimiz tasavvuf yolunun meşhur olan yedi
makamından geçen nefs-i nâtıkanın bu makamların her birinde bulunduğu
sırada olan ismini, seyrini, âlemini, mahallini, hâlini, zikirlerini (evrâd),
sıfatını ve bunun da üstünde bulunan makama yükselmesinin keyfiyetini
açıklamak lâzımdır ki mukarrabûnun yoluna giren sâlik o makamlardan
hangisinde bulunduğunu bilsin. Nefsini vasıflarıyla birlikte tanısın.
Hevâsına üstün gelsin ve bunların her birinden terakki ettikçe yüksek
makamlara geçmeye istekli olsun.
Nazm
1-Gam-ı firâk yeter azm-i vasl-i yâr iderim
Anınla gönlümi bâğ u gül-i bahâr iderim.
2-Beni fenâya virür çün cihân-ı kevn ü fesâd
Gönülde seyr-i gülistân pây-dâr iderim
3-Çü hâk-i tende karâr eylemez bu cân hûtı
Muhît-i aşka dalup anda hoş karâr iderim
4-Çü cezb ider beni nâ-çâr âkıbet gam-ı aşk
Pes ihtiyâr ile ben aşkı ihtiyâr iderim
5-Çü şâh-ı aşkdan almış bu kâr u bârı mülûk
O şâha kul olurum, ben dahi ne kâr iderim
6-Bu bûm-i cisme bu vîrâneyi virüp giderim
Gönülde gül-ruhuma nağme-i hezâr iderim [322/a]
7-Kelîm-veş o şecerden Halîl tek Hakkı
O nâr-ı aşka girüp meyl-i gül-‘izâr iderim
Günümüz Türkçesiyle
1-Ayrılık gamı yeter, yâre vuslatı isterim. Onunla gönlümü bağ ve
gülbahar ederim.
2-Beni fenâya verir gerçi, kevn u fesâd âlemi. Gönülde gülistân seyrini,
pâyidâr ederim.
3-Madem can balığı ten toprağında durmaz. Aşk okyanusuna dalıp, orada
hoş karar ederim.
4-Madem ki aşkın hüznü, çaresiz beni cezbeder. Öyleyse ben de, kendi
irâdemle aşkı seçerim.
5-Sultanlar bu kârı ve bu yükü, aşk pâdişâhından almışlar. O pâdişâha kul
olurum, ben de ne kâr ederim.
6-Bu beden baykuşuna bu vîrâneyi verip giderim. Gönülde gül yanaklıma,
binlerce nağme söylerim.
7-Halil İbrahim gibi ve Kelîmullah Hazret-i Mûsâ gibi o ağaçtan Hakkı!
Aşk ateşine girip, gül yanaklıya meylederim.

