Marifetnâme · Haziran 28, 2026

Nefsi kötülüklerden temizlemenin (tahliye; Arapça «hı» harfi ile) ve kalbi iyi huylarla…

BEŞİNCİ BAB · BİRİNCİ FASIL · Altıncı Madde Altıncı Madde Nefsi kötülüklerden temizlemenin (tahliye; Arapça «hı» harfi ile) ve kalbi iyi huylarla süslemenin (tahliye; Arapça «ha» harfi ile) bizzat kemâle ermek olduğunu, …

BEŞİNCİ BAB · BİRİNCİ FASIL · Altıncı Madde

Altıncı Madde

Nefsi kötülüklerden temizlemenin (tahliye; Arapça «hı» harfi ile) ve kalbi

iyi huylarla süslemenin (tahliye; Arapça «ha» harfi ile) bizzat kemâle ermek

olduğunu, seyr ü sülûka girmeden o kemâli bulmanın imkânsız olduğunu,

mukarrebûnuh yolunda ilerlemenin en şerefli ahlâk olduğunu ve bunun

celâl sâhibi Mevlâ’nın huzuruna varmanın en önemli sebebi olduğunu

bildirir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Kemâli istemek

insanın en şerefli hasletidir. Kemâlin aslı ise kalpten ve gönülden önce

yabancı şeyleri çıkartmak (tahliye) sonra orayı süslemektir (tahliye). Yâni

kalbi beğenilmeyen hayvânî sıfatlardan arıtmaktır. Rûhu beğenilen güzel

rabbânî sıfatlarla süsleyerek, O’nun manevî yakınlık ve dostluğunu

bulmaktır.

Beğenilmeyen çirkin sıfatlara gelince bunlar cehalet, öfke, kendini

beğenme (ucub), gösteriş, düşmanlık, kıskançlık (hased), büyüklenme

(kibir), herkesi ayıplamak, kazãya râzı olmamak, cimrilik, gurur, makam

tutkunluğu ve dünya sevgisidir. Övülmeyi sevmek, yerilmekten korkmak,

sözünde durmamak, insanlara kötü zan (sû-i zan) beslemek, boş isteklere

(hevâ) uymak, övünmek, acelecilik ve bitip tükenmez arzular (tûl-i emel)

gibi şeylerdir.

Övülen ahlâkî erdemler ise şunlardır: İlim sâhibi olmak, yumuşak huylu

olmak (hilm), tefekkür, doğruluk, gönül hoşluğu (safâ), ihlâs, murâkabe,

sabır, şükür, Allah’ı lâyıkınca övmek (senâ), zühd, tevekkül, işlerini Allah’a

ısmarlama (tefvîz), teslimiyet, [kadere] rızâ, huşû ve huzur sâhibi olmaktır.

Hüzün, huzur ve hayâ sâhibi olmak, öğüt verici/nasihat dinleyici olmak,

alçak mütevazî ve tahammüllü olmak, yumuşak huylu ve geçim ehli

olmaktır. Uzleti sevmek, hizmet ehli olmak, sevdiğini Allah için sevmek,

cömertlik, başkasını kendi nefsine tercih etmektir. Şefkatli ve merhametli

olmak,

mürüvvet

sâhibi

olmak,

insanların

gözünden

düşmekten

çekinmemek ve sözünde durmaktır. Geçim ehli olmak, hizmet ehli olmak,

affedici olmak, insanlara dost canlısı olmak, kibarlık, herkese hayır dua

etmek, hata ve kusurları örtüp gizlemek ve gördüğü güzellikleri etrafına

söylemektir. Dostlarla daima uyumlu olmak, makamını ve güzel huylarını

bağışlarcasına insanların istifadesine sunmak, kendi nefsini düşük ve

aşağılık görmek ve dostlarını onurlandırmaktır. Sâkin ve ağırbaşlı (vakur)

olmaktır. Başkasının isteğini kendi nefsinin arzusu önüne almak, ileriye

dönük planlarını kısa tutmak gibi güzel hasletlerdir.

O halde Hak yoluna girmekten maksat [yukarıda sayılan] kötü sıfatlardan

nefsi arıtmak [320/b] ve beğenilen güzel vasıflarla şahsiyetini süsleyerek

olgunluğa ulaşmaktır. Çünkü insanda beğenilmeyen hayvânî kötü sıfatlar

pek çoktur ve mukarrabûnun yoluna girmeden bunların hepsinden

kurtulmak mümkün değildir. Mukarrebûn yoluna girmeyi isteyen sâlik her

şeyden önce, bütün kötü huyların aslı olan kibir ve bencilliği kalbinden

söküp atmakla emrolunmuştur.

Nitekim “Şu bizim yolumuz ancak, nefislerini çöplüğe süpürenleri

düzeltir, güzelleştirir” denilmiştir. Ancak bundan sonra bu yola lâyık

olunmuştur.

Bütün kötü sıfatların kaynağı, fitne ve fesâdın anası hükmünde olan

büyüklenme (kibir) ile bencilliğin (enâniyet) sebepleri aşağıdaki yedi

maddede sıralanmıştır:

Kibre sevk eden birinci sebep ilimdir: Bu, bütün sebeplerin üstündedir

en büyüğüdür ve ilacı da hepsinden zordur. Çünkü ilmin derecesi Allah

katında ve insanlar nazarında pek yücedir. İlim öğrenmek insana farz

olduğu için onu terk edemez ve onu bütün sebeplerin fevkinde kılan

güzelliği de budur.

İlmin (insanı gurur ve kibre sevk etmesinden kurtulmanın) çaresi iki

vasıta (marifet) ile olur. Bunlardan birincisi şudur; bilesin ki ilmin değeri iyi

niyetle okuduktan sonra öğrendiğinle amel edip ücretsiz sırf Allah rızası

için onun anlatılıp yayılmasına gayret etmekle meydana gelir. Aksi takdirde

ilim sâhibine günah (vesilesi) olur ve derecesini câhilden aşağı kılar.

Âhirette şiddetli azaba uğratılmasına sebep olur. Şu halde insan ilimle nasıl

kibirlenebilir?

İkinci vasıta (mârifet) şudur; bilesin ki kullara kibir ve böbürlenme

haramdır ve ziyandır. Kibir ve azamet sadece mülkün sultânı Allah’a

mahsus olup yaratılmışlara lâyık olmadığı gayet açıktır. Eğer âlimin niyeti

düzgün olup ilmiyle amel ederse, bilgisi ona ancak huşû ve huzur verir ve

tam tevâzua erince nebîlerle evliyânın yolunca gider. Hâşâ ki –bu

mertebeye gelmiş âlim- bir kimseye karşı büyüklensin, benlik davası

gütsün. Çünkü o, kendini bütün yaratılmışlardan aşağıda görür.

Kibre sevk eden ikinci sebep ibadettir : Bununla günahkârlara

(fâsıklara) karşı kibirlenirler. Kişinin ibadetiyle kibirlenmesi yine

câhilliğinden kaynaklanır. Bundan kurtulmanın çaresi şudur; bilesin ki

ibadetin fazîleti, düzgün bir niyet üzere olup gizli ve açık riyâdan ve diğer

müfsidlerden uzak olduğu ölçüde ortaya çıkar. Bu ise bizim gibiler için

oldukça zordur. Şu halde, âbidlerin ibadetlerini bozacak bunun gibi

tehlikelere düşmekten sakınacakları yerde, onunla böbürlenmeleri ancak

cehaletten ileri gelir.

Kibre sevk eden üçüncü sebep soy sopla (neseb-haseb) övünmektir:

İnsanın sülâlesiyle övünmesi katmerli cehalettir. Nitekim Arapça beytte

şöyle denilmiştir:

Beyt

Le in fahharte bi-âbâ-i zevî şerefin

Le-kad saddakte ve lâkin bi’se mâ vuulidû

Beyt (in tercümesi)

Eğer sen soylu atalarınla övünürsen; doğru sözlüsün ama, doğurdukları ne

kötü!

Kibre sevk eden dördüncü sebep güzellikle övünmektir : Kadınlar

arasında daha yaygın olan bu övünme de bir hayalden ibârettir. Güzellikle

övünmek ancak bilgisizlikten ileri gelir. Çünkü güzellik çabuk gelip geçer.

O mağrur kişi dış uzuvlarının uyumu ve güzelliğiyle oyalanıp hakikatten

perdelenmesin. Hele bir insâniyetine, iç âlemine baksın ki öncesi bir damla

(pis) sudan ibârettir. O da ilk aşamada, idrar yolunun birinden çıkıp öbürüne

geçmiştir. Bundan sonra nutfe ile birleşip hayız kanına karışmıştır.

Nihayetinde insan denen varlığın sonu da, kokmuş bir leşten ibârettir ki

mezarı içinde çürüyüp kalmıştır ve bu iki hâl arasında kendisi ancak pislik

hamalı olabilmiştir. Kulağında pislik, gözünde çapak ve burnunda sümük

vardır. Ağzında tükrük, damarlarında kan, göğsünde balgam, bedeninde sarı

su, karnında necaset ve mesânesinde idrar vardır. Günde [en azından] bir

kere helâya gidip elini pisliğe sürmektedir. Hâlbuki burada sayılanların

hepsi mütevâzı olmayı gerektiren hallerdendir. (İnsanın açıkta yapmaya

utanacağı şeylerdir.) [321/a] Nerde kaldı ki bunlar övünme ve böbürlenme

sebebi olsun.

Kibre sevk eden beşinci sebep güç ve kuvvettir : Bununla övünüp

kibirlenmek tamâmen cehalettir. Çünkü güç kuvvet bakımından (bazı)

hayvanlar insandan üstündür. Bir sıfat insanda bazı hayvanlardan daha fazla

ise bununla övünmek revâ mıdır? Bir günlük sıtmaya tutulmakla

gidebilecek olan güç kuvvetle övünmek ancak hayalden ibarettir.

Kibre sevk eden altıncı sebep mal ve servet tutkusudur: Dünya

menfaatıyla zevk alıp meşgul olmaktır. Nitekim bununla kibirlenmek de en

büyük cehalet örneğidir. Çünkü mal, pek çabuk elden çıkar. Kısa zamanda

değişikliğe uğrar ve onun [ihtirasla talep eden] ortakları kâfirlerle dalâlet

ehlidir. Malın, bir anda bir hırsızın elinde mahiyeti değişebilir. Şu halde [bu

kadar çabuk değişime uğrayan] malla kibirlenmek boş kuruntu ve hayalden

ibarettir.

Kibre sevk eden yedinci sebep çoluk çocuk akraba ve hizmetçilerin

çokluğudur: Makam sâhiplerine, ilim adamlarına ve üst düzey yöneticilere

yakın olmakla övünmektir ki bunlar insanı kibre götüren sebeplerin en

çirkinleridir. Çünkü bunların hepsi de insanın kendine ait olmayan şeylerdir.

Bu türlü kazanımlarla övünen bir kimse eğer çoluk çocuğu ve etrafındakiler

bir anda helak olup gitse, bulunduğu görevinden alınıp yakın olmakla

övündüğü yöneticiden uzak kalsa o zaman alçalır, zelil olur.

Gerçekten, kibir sıfatı insanın içine öyle gizlilikle işler ki böbürlenen

ondan gayet uzak olduğunu sanır. Şu halde kibrin alâmetlerini açıkça

anlatalım ki o illet ortaya çıksın. Gönüllerden sökülüp atılması kolay olsun.

Kibrin ve kibirlinin alâmetleri on ikidir:

Birincisi kendine saygı göstermek üzere huzuruna gelen insanların ayakta

beklemelerini, bir yere girdiğinde aynı sebeple insanların onu ayakta

karşılamalarını sevmesidir.

İkincisi ardınca yürüyen bir kimse olmadıkça bir yere gitmemesidir.

Üçüncüsü dînî hususlarda kendisinden istifade edilen insanların

ziyaretine gitmemektir.

Dördüncüsü kendisine yakın bir mevkide başkasının oturmasını

istememektir.

Beşincisi konuşurken muhatabının doğru söylediğini kabul etmemektir.

Kendi hatasını itiraf ile ona teşekkür ve dua etmemektir.

Altıncısı hastalarla ve rahatsızlığı olan kimselerle oturup kalkmaktan

sakınmak, onlara yakın olmamaktır.

Yedincisi zenginlerin davetine icâbet edip fakirlerin davetine gitmemektir.

Sekizincisi kendi evinin işlerini gerektiğinde kendisi görmemektir.

Dokuzuncusu kendi evinin ihtiyaçlarını pazardan kendi eliyle

getirmemektir.

Onuncusu akraba ve arkadaşların çarşı pazardan görülebilecek işlerini, ar

edip görmemektir. Özellikle işkembe, ciğer, kelle-paça, sabun, kına, tarak,

sakız ve zırnıh (kıl dökmek için ağda) gibi basit ihtiyaçlarını alıverip

taşımaktan erinmektir.

On birincisi otururken ve yürürken yaşıtlarıyla ve emsaliyle aynı hizada

bulunmaktan hoşlanmayıp onlardan geri kalarak ayrılmaktır. Emsaliyle

ülfeti (kaynaşma) kendine yedirememektir.

On ikincisi etekleri (paçaları) yere sürünecek derede uzun ve aşırı süslü

elbiseler giyinmektir.

Hâlbuki kemâle ermek gayesiyle hak yoluna giren sâlikin ana sermayesi,

nefsini herkesten hakîr görüp tevâzu sâhibi olmaktır. Şu halde, kula gereken

odur ki her şeyden önce kalbinden kibri söküp atsın. Hiç kimseye karşı

büyüklenmesin. Bundan sonra hiç kimseye -görünürde- alçalmasın; el etek

öpmesin. Herkese karşı haddince tevâzu göstersin. Ancak kendi içindeki

değerlendirmede nefsini herkesten zelil, rezil ve alçak bilsin. Eğer bir

âlimle karşılaşırsa, mutlaka bu benden bilgilidir desin. Ben nasıl onun gibi

olabilirim ki o benden üstündür. Ben ondan aşağıyım diye düşünsün.

Eğer bir cahille karşılaşırsa desin ki; Hak tealaya bu kişi bilmezlikle isyan

etmişse, ben ilmim olduğu halde âsî olmuşum. Şu halde o bana göre mâzur

sayılır ve onun derecesi benden üstündür. Ben ondan aşağıyım, hakîrim.

Eğer yaşça kendinden büyüğe rastlarsa desin ki; bu benden önce Hak

Tealaya itaatkâr olmuştur, dolayısıyla benden üstündür. Ben ondan

gerideyim. Eğer yaşça kendinden küçüğe rastlarsa desin ki; ben bundan

evvel Hak tealaya âsî olmuşum. [321/b] Şu halde ben ondan aşağıyım. Eğer

kendi yaşıtına raslarsa desin ki ben kendi kötülüğümü bilirim, bunun hâlini

bilmem. Öyleyse bilinen günahlar, bilinmeyenlere nisbetle tahkîre daha

lâyıktır. Şu halde bunun derecesi yüksektir, ben alçağım. Eğer bid’at

ehlinden birine veya bir kâfire rastlarsa şöyle desin; bilinmez ki bu kâfirin

hayatı İslâm ile son bulur, benim âkıbetim bunun şimdiki hâli gibi olabilir.

Elbette işin sonuna itibar edilir. Bu durumda [gün olur, devran döner] ben

bundan aşağı olurum. [Ona karşı büyüklenmemeliyim.]

Bir köpeğe, bir yılana veya başka bir hayvana rastlasa desin ki; bu Hak

Tealaya isyan etse, ne sorgulanır ne de azap olunur. Hâlbuki ben isyan

deryâsına dalmışım, hem sorgulanmaya hem de azâba müstehak olmuşum,

ben bundan hakîrim, bundan aşağıyım. Bu minval üzere devam edip bu

mantıkla muhâkeme ederek bütün yaratılmışları kendinden değerli ve üstün

bilsin. Nefsini hepsinden değersiz görsün.

Kendini hakîr gören bir kul, sırf Mevlâ-yı Celîl’e dost olma arzusuyla

Mukarrebûn yoluna -aşağıda ayrıntıları açıklanacağı üzere- girerse, o iç

dünyasında meydana gelebilecek bütün çalkantılardan ve dış tesirler

sebebiyle başına gelebilecek rezilliklerden kurtulmuş olur. Üstün ahlâkî

vasıflarla nefsini süsleyerek kemâle erer. Çünkü aşağıda bahsedeceğimiz

kurtuluş yolları sâyesinde, yukarıda saydığımız felâketlerin hepsini o derece

söküp atmış ve kökünü kazımış olur ki bir daha aslâ onların izleri üzerinde

kalmaz. Bunların hepsinden uzaklaşıp kurtulmuş olur. Sıhhat ve selâmet

bulur. Ebediyyen Hazret-i Mevlâ’nın huzurunda hâzır bulunur, Vedûd ve

Kayyûm olan Allah’la dost olur.

Seyr ü sülûka tâlip olmamış bir âbid söz konusu âfetlerden kurtulmak

isterse, aslında o imkânsız olan bir şeyi arzu etmiş demektir. Bu sebeple

ebrârın önde gidenlerini öyle görürsün ki, kötü sıfatların birinden kurtulmak

için bir gün çalışıp gayret ederler, kurtulmak onlara müyesser olur. Lâkin

ertesi gün, ondan daha kötü bir çirkin sıfatla mübtelâ olup bir başka haslette

muzdarip kalırlar.

Çünkü onlar, bütün âfetlerden sâhibini koruyan mukarrabûn yoluna

girmediler. Kibri ve benlik davasını bir kenara koyup Hakk’ın huzuruna

gitmediler. Bu sebepledir ki zahmet ve meşakkatler içinde kalıp rahat ve

saadete kavuşamadılar. Şu halde ebrâr amellerinde ihlâs üzere bulunsalar

bile yine de büyük bir tehlike içindedirler. Eğer bu mânâyı anlarsan

mukarrabûnun yoluna girmenin kıymetini anlarsın.

Ancak bu yola girmenin esas maksadı ve faydaları Hazret-i Mevlâ’nın

huzuruna, O’na yakınlık derecelerine ulaşmaktır. Kalbe, Allah’ın isimlerine

ve sıfatlarına ait tecellîlerin dolmasıdır. Allah’ın yeryüzünde halife kıldığı

âdemlik devletine vâsıl olmaktır.

Yukarıda özelliklerinden söz ettiğimiz tasavvuf yolunun meşhur olan yedi

makamından geçen nefs-i nâtıkanın bu makamların her birinde bulunduğu

sırada olan ismini, seyrini, âlemini, mahallini, hâlini, zikirlerini (evrâd),

sıfatını ve bunun da üstünde bulunan makama yükselmesinin keyfiyetini

açıklamak lâzımdır ki mukarrabûnun yoluna giren sâlik o makamlardan

hangisinde bulunduğunu bilsin. Nefsini vasıflarıyla birlikte tanısın.

Hevâsına üstün gelsin ve bunların her birinden terakki ettikçe yüksek

makamlara geçmeye istekli olsun.

Nazm

1-Gam-ı firâk yeter azm-i vasl-i yâr iderim

Anınla gönlümi bâğ u gül-i bahâr iderim.

2-Beni fenâya virür çün cihân-ı kevn ü fesâd

Gönülde seyr-i gülistân pây-dâr iderim

3-Çü hâk-i tende karâr eylemez bu cân hûtı

Muhît-i aşka dalup anda hoş karâr iderim

4-Çü cezb ider beni nâ-çâr âkıbet gam-ı aşk

Pes ihtiyâr ile ben aşkı ihtiyâr iderim

5-Çü şâh-ı aşkdan almış bu kâr u bârı mülûk

O şâha kul olurum, ben dahi ne kâr iderim

6-Bu bûm-i cisme bu vîrâneyi virüp giderim

Gönülde gül-ruhuma nağme-i hezâr iderim [322/a]

7-Kelîm-veş o şecerden Halîl tek Hakkı

O nâr-ı aşka girüp meyl-i gül-‘izâr iderim

Günümüz Türkçesiyle

1-Ayrılık gamı yeter, yâre vuslatı isterim. Onunla gönlümü bağ ve

gülbahar ederim.

2-Beni fenâya verir gerçi, kevn u fesâd âlemi. Gönülde gülistân seyrini,

pâyidâr ederim.

3-Madem can balığı ten toprağında durmaz. Aşk okyanusuna dalıp, orada

hoş karar ederim.

4-Madem ki aşkın hüznü, çaresiz beni cezbeder. Öyleyse ben de, kendi

irâdemle aşkı seçerim.

5-Sultanlar bu kârı ve bu yükü, aşk pâdişâhından almışlar. O pâdişâha kul

olurum, ben de ne kâr ederim.

6-Bu beden baykuşuna bu vîrâneyi verip giderim. Gönülde gül yanaklıma,

binlerce nağme söylerim.

7-Halil İbrahim gibi ve Kelîmullah Hazret-i Mûsâ gibi o ağaçtan Hakkı!

Aşk ateşine girip, gül yanaklıya meylederim.