Marifetnâme · Haziran 28, 2026

On beşinci Madde Muhabbetin dört kısmının birbiriyle olan yakınlıklarını ve bazı…

DÖRDÜNCÜ BÂB · İKİNCİ FASIL · On beşinci Madde On beşinci Madde Muhabbetin dört kısmının birbiriyle olan yakınlıklarını ve bazı durumlarda birbirine karışmalarının sebeplerini bildirir. Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah …

DÖRDÜNCÜ BÂB · İKİNCİ FASIL · On beşinci Madde

On beşinci Madde

Muhabbetin dört kısmının birbiriyle olan yakınlıklarını ve bazı

durumlarda birbirine karışmalarının sebeplerini bildirir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Zatî muhabbet,

fiillere muhabbet, sıfatlara muhabbet ve eserlere muhabbetin hepsi

birbiriyle iç içedir ve hepsi de bir şekilde diğerleriyle ilgilidir.

Zatî muhabbet ki Cenâb-ı Hak ile kulu arasında cereyan eder. Bu

muhabbet “ Onlar O’nu severler, O da onları sever ” (Mâide 5/54) nazm-ı

kerimiyle ifadesini bulmuştur. Çünkü o muhabbetteki bağlılık, başka başka

sıfatlara değil, sadece zata yöneliktir. Ancak, kul cihetinden olan zatî

muhabbet derece bakımından kendi altında bulunan muhabbet kısımlarının

tamamını içine alıp kuşatır. Çünkü Bârî tealanın sıfatları, görünme-görme

(şuhûd) itibarıyla zatın aynıdır ve aklî cihetten ilâhî zata bitişiktir. Şu halde;

Bârî tealanın yüce zatının, subûtî sıfatlarından ayrı olması muhaldir ve

böyle bir şey tasavvur olunamaz. O’nun mümkün sıfatları da temiz zatıyla

kaimdir ve O’nun yüce varlığına delâlet ederler. Şu halde her kim Bârî

tealanın temiz zatına muhabbet ederse, gerçekte o kimse O’nun ezelî

vechine muhabbet etmiş olur ve O’nun vechinin bütün sıfatlarıyla birlikte

mevcut olan temiz zatı olduğunu bilmiş olur. Onun için bu muhabbete eren

ârif, kâmil olur. Allah’ın latif ismiyle kahhâr ismini birbirinden ayırt

edemeyip Mevlâ’nın lütfu da kahrı da onun nazarında bir olur. Cenâb-ı

Hakk’ın celâli de cemâli de ona müsâvî gelir. Çünkü o, bütün bu tecellîlerin

O Sevgili’nin kemâl sıfatları olduğunu bilir. Nitekim aşağıdaki beyitte şöyle

denilmiştir:

Beyt

Küllü şey’in mine’l-habîbi habîbun

Sahatuhû ke’r-rızâ lede tabîbin

Beyt (in tercümesi)

Sevgiliden gelen her şey sevimlidir. Doktorun elinde, gazap bile rıza gibi

şifâlıdır.

İşte bu şiirde olduğu gibi, Sevgili’nin bütün işleri ve eserleri, O’nu zatıyla

sevenin gözünde sevimlidir. Çünkü bu fiillerin ve eserlerin hepsi O’nun

temiz zatına mensuptur. Ancak söz konusu fiiller (doğrudan değil) sıfatlar

vasıtasıyla yüce zata mensup olmuşlardır. Çünkü fiiller, daima o sıfatlardan

sâdır olagelmiştir. Meydana getirilen şeyler (eserler) ise, fiiller vasıtasıyla

zata nisbet edilmiştir. Çünkü eserler, ancak fiillerle meydana gelir. Şu halde

zata muhabbet, fiillere muhabbet de olur. Çünkü sevginin bu mertebesine

eren muhib, fiillere muhabbet ederken de onların içinde gerçek failini

müşâhade edebilir. Hatta O’nun çeşitli sebeplerle kendisine eziyet

vermesini bile eziyet olarak görmez, belki bunlardan yüce zata yaklaşma

lezzeti bulur.

Zatı seven, eserleri de sever. Çünkü o, bütün eserlerin O’ndan ve O’nunla

olduğunu bilir ve o hiç bir şeyi görmez; illâ ki o aynada Sevgili’yi basîret

gözüyle görür.

Zatî muhabbetin Hak katından kula yönelik olanına gelince; bu diğer

muhabbet türlerinin hiç birini gerekli kılmaz. [283/a] Çünkü kul, haddi

zatında yaratılış itibarıyla nûr ve zulmetten terkip olunmuştur ve bütün

yaratılmışların cümle hâllerini ihtiva eder. Bu durumda onun (henüz burada

açıklamadığımız) nice işleri vardır ki hayvanî nefsinin yedi kuvvetinden,

beşerî varlığı gereğince bunlar meydana gelir.

Çünkü söz konusu fiillerin ortaya çıkış yerleri nefsin sıfatlarıdır ki bunlar

duygular yoluyla bu görünen âlemde hükmeder ve kusur ederler. Onun nice

fiilleri vardır ki bunlar kalbî ve ruhî düşüncelerinden (havâtır) meydana

gelir. Yine bunlar melekî ve rahmânî ilhamlardan ortaya çıkıp tabiatları

gereğince zevk ve huzur verirler. Şu halde kulun zatî varlığı, söz konusu

terkibin vücudundan fiil ve sıfatla bağımsız olmaz ki zatının sevgili olması

onun sıfatlarının, fiillerinin, eserlerinin ve gelip geçici hâllerinin (a’râz) de

sevgili olmasını gerekli kılsın.

Çünkü (bazen öyle olur ki) Hak teala kulun zatına muhabbet eder ve fakat

onun fiillerini sevmez. Nitekim O, Kur’ân-ı Kerim’inde; “ Kör kişinin

gelmesinden dolayı, yüzünü ekşitti ve döndü ” (Abese 80/1-2) buyurmuş

ve Habibi’nin o âmâdan yüz çevirmesine muhabbet etmediğini kendisine

duyurmuştur. Hazret-i Habib-i Ekrem (s.a.v.) buyurmuştur ki; “ (Bazen öyle

olur ki ) Hak teala kuluna muhabbet eder ve fakat onun amelini sevmez.

Bazen de ameline muhabbet eder, fakat kendisini sevmez.”

Bazen Hak teala, kulun zatına muhabbet ettiği halde onun sıfatlarını kabul

etmeyebilir.

Nitekim

O,

kendi

Habibi’ne

hitâben:

“ İnsanlardan

çekiniyordun. Hâlbuki Allah kendisinden çekinmeye daha lâyıktı ”

(Ahzâb 33/37) buyurmuş ve insanlardan çekinmenin Rasûlullah’a (s.a.v.)

lâyık olmadığını duyurmuştur. Eğer böyle olmasaydı, kullar için birtakım

şeylerin günah sayılıp suç teşkil etmesi söz konusu olmazdı. Ancak bu zatî

muhabbet, kulun bağışlanmasına ve ilahî ikrama nail olmasına sebep olur.

Kulun, Allah’ın sıfatlarına yönelik muhabbetine gelince; o tabiî olarak

fiillere muhabbeti ve eserlere muhabbeti de gerektirir. Çünkü muhabbetin

bu iki türü, sıfatlara duyulan muhabbetin olmazsa olmaz şartı ve zorunlu

neticesidir. Bu tür muhabbet, yukarda bahsedilen zatî muhabbetin varlığını

gerekli kılmaz ve onu kapsamaz. Çünkü sıfatların perdelerini geçemeyerek

belli bir makamda kalan kişi, zatî muhabbet derecesine erişmekten mahrum

kalmıştır. Nitekim Hakk’ın “mün’im = nimet veren” sıfatına muhabbet

eden, “muntakim = intikam alan” sıfatından ürküp kaçar. Hâlbuki nimetleri

veren zat, intikam alanın ta kendisidir. İşte o kişi, zatî muhabbetten ayrı

düşüp sadece sıfatlara muhabbet derecesinde kalmıştır.

Beyt

Birdir ol masdar-ı Celâl ü Cemâl

Bir bilür kahr u lutfı ehl-i kemâl

Günümüz Türkçesiyle

Celal ve cemâlin kaynağı birdir. Kâmil insana göre, lütf ile kahır birdir.

Cenâb-ı Hakk’ın kulun sıfatlarına muhabbet etmesine gelince; onun

varlığı (yukarıda sayılan) muhabbetlerin hiç birini gerekli kılmaz. Çünkü

Hak teala Kelâm-ı Kadîm’inde; “ Allah sabredenleri sever ” (Âl-i İmrân

3/146) buyurmuş ve muhabbetin sabreden kişiye bağlı olmayıp sabır

sıfatına bağlı bulunduğunu duyurmuştur. Gerçi sabreden kişi iyi insanlar

topluluğundandır. Ancak muhabbet ikramını nerede bulabilir? Hak katından

kula yönelen bu muhabbetin, fiillere ve eserlere muhabbeti gerekli

kılmadığı âşikârdır. Çünkü sabır sıfatı, fiillerin ve bunların eserlerinin

tamamen güzel olmasını gerektirmez.

Kulun fiillere muhabbet etmesi, eserlere muhabbeti gerekli kılar, diye

bilinmiştir. Çünkü muhabbete konu olan eserlerin hepsi de Allah’ın

yarattığı ve işlediği şeylerdendir. Bu fiillere muhabbet, sıfatlara

muhabbetten öyle bir kimsede tek başına bulunur ki; onun nefsi üstün ve

aklı noksan olur. O ancak fiilleri algılar ve onlardan hareketle bunları yapıp

eyleyen Fa‘‘âl-i Mutlak’ı bulur. O henüz kalp makamına yükselememiş ve

Hakk’ın

sıfatlarını

müşâhade

edememiştir.

O’nun

temiz

zatının

muhabbetine ulaşamamıştır.

Cenâb-ı Hak katından olan fiillere yönelik muhabbete gelince; o güzel

eserlere muhabbeti gerektirir ki onlar o sevilen fiillere bağlıdır ve

neticesinde sâlih amellere yol açar. Ancak muhabbetin bu, diğer eserlere

muhabbeti gerekli kılmaz. Ve bu muhabbet [283/b] ne sıfatlara muhabbeti

şart kılar ne de zatî muhabbeti gerektirir. Nitekim Hak teala Kelâm-ı

Kadîm’inde; “ Allah, kendi yolunda kenetlenmiş bir yapı gibi saf

bağlayarak savaşanları sever ” (Saff 61/4) buyurmuş ve muhabbetinin

kulun fiiline bağlı olduğunu duyurmuştur.

Kulun ilâhî eserlere yönelik muhabbetine gelince; bu diğer muhabbet

türlerinden hiç birinin varlığını gerekli kılmaz. Çünkü eserler, fiilleri

gizleyen perdelerdir. Fiiller sıfatları örten perdeler olduğu gibi, sıfatlar da

ilâhî zata vuslatı engelleyen perdelerdir. Şu halde eserlere muhabbetle

yetinen kişi, Hakk’a mânen yaklaşmaktan perdelenmiş ve O’na dost olma

şerefinden mahrum kalmıştır. Çünkü bu durumda çeşitli eserler, kul ile

Mevlâ arasında karanlık birer perde olmuşlardır.

Cenâb-ı Hakk’ın, kulun eserlerine yönelik muhabbetine gelince; bu diğer

muhabbetlerin varlığını gerektirmez. Nitekim bir kâfirin de şekil ve sûreti

sevimli yaratılmıştır. Hâlbuki onun fiilleri makbul değildir, ahlâki sıfatları

hep çirkindir ve inancının bâtıl olması sebebiyle kendisi bereketsiz ve

uğursuzdur.

Buraya kadar çeşitleri sayılan dört türlü muhabbetin kullar arasındaki

cereyanına gelince; bunlardan bazen dört muhabbetin dördü, bazen üçü ve

bazen de ikisi bir arada bulunur. Bazen muhabbetin bir tek şubesi hâsıl

olabilir. Bazen öyle olur ki birbirine muhabbet eden iki insan arasında

(yukarıda çeşitleri sayılan) muhabbet türlerinin farklı farklı şubeleri

birbirine karşı tecellî edebilir. Bazen iki taraftan sadece birinde muhabbet

tecellî edip diğerinde olmayabilir.

Çünkü birbirini seven iki insanın başlangıçta fiilleri farklı iken,

gönüllerine doğan hâllerin değişmesiyle tabiatlerinde de birtakım

değişmeler meydana gelir. Buna bağlı olarak âdetleri de değişime uğrar.

Muhabbetlerinde de artma ve eksilme meydana gelir.

Mevlâ’ya muhabbetin son noktası Hak aşkıdır. Aşk, hiç bir değişime

uğramaksızın bakîdir. Her türlü hayırlı neticeler, ihsanlar onun bereketiyle

meydana gelir ve bu, insanlara geçip yayıldığı ölçüde yardımcı ve destekçi

olur.

Nazm

1. Aşk-ı Hak’dır kim müferreh-bahş-ı rencûrân odur

Lutf u rahmet arasında cânları cûyân odur

2. Kanda kim bend olsa bir iş çeşm-i bend oldur ana

Kanda bir iş rûşen olsa müş’il-ı tâbân odur

3. Bil hakîkatde odur giryân u handân cümleden

Cân u dil beyninde hâ’il perde-i pinhân odur

4. Künc-i zindânı hemân bir fikr ile bostân ider

Renc-i her zindân odur hem zevk-i her bostân odur

5. Hâne mislî tenlerin mihmânıdır ervâhımız

Zıll-ı aşk ervâhımızdır cân-ı her mihmân odur

6. Aşkdandır çün gönüller kabz u bastı dem-be-dem

Pes bilendi şübhesiz her cân içinde cân odur

7. Hakkı öğren şefkat ol müşfik pederden cümleye

Aşkdır bâbâ-yı âlem cânlara cânân odur

Günümüz Türkçesiyle

1. Gönlü incinmişleri sevindiren Hak aşkıdır. Lütufla merhamet arasında

canları dolaştıran odur.

2. Nerede bir iş bağlanıp kalsa; aşk gözbağıdır ona. Nerede göz aydınlığı

varsa, orada parıldayan odur.

3. Bil ki aslında aşktır; ağlayan ve gülen herkeste. Can ile gönül arasına,

çekilen gizli perde odur.

4. Bir fikirle zindan köşeleri gülistân olur. Zindandaki ıstırap da,

bostandaki zevk de odur.

5. Hâne misali şu tenlerde, misafirdir ruhlarımız. Ruhlar aşkın gölgesidir,

her misafirin canı odur.

6. Gönüllerin sürekli daralıp genişlemesi aşktandır. Bilindi artık şüphesiz,

her can içinde can odur.

7. Hakkı! O müşfik babadan herkese şefkati öğren. Aşktır âlemin babası;

canların cânânı odur.