DÖRDÜNCÜ BÂB · İKİNCİ FASIL · On beşinci Madde
On beşinci Madde
Muhabbetin dört kısmının birbiriyle olan yakınlıklarını ve bazı
durumlarda birbirine karışmalarının sebeplerini bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Zatî muhabbet,
fiillere muhabbet, sıfatlara muhabbet ve eserlere muhabbetin hepsi
birbiriyle iç içedir ve hepsi de bir şekilde diğerleriyle ilgilidir.
Zatî muhabbet ki Cenâb-ı Hak ile kulu arasında cereyan eder. Bu
muhabbet “ Onlar O’nu severler, O da onları sever ” (Mâide 5/54) nazm-ı
kerimiyle ifadesini bulmuştur. Çünkü o muhabbetteki bağlılık, başka başka
sıfatlara değil, sadece zata yöneliktir. Ancak, kul cihetinden olan zatî
muhabbet derece bakımından kendi altında bulunan muhabbet kısımlarının
tamamını içine alıp kuşatır. Çünkü Bârî tealanın sıfatları, görünme-görme
(şuhûd) itibarıyla zatın aynıdır ve aklî cihetten ilâhî zata bitişiktir. Şu halde;
Bârî tealanın yüce zatının, subûtî sıfatlarından ayrı olması muhaldir ve
böyle bir şey tasavvur olunamaz. O’nun mümkün sıfatları da temiz zatıyla
kaimdir ve O’nun yüce varlığına delâlet ederler. Şu halde her kim Bârî
tealanın temiz zatına muhabbet ederse, gerçekte o kimse O’nun ezelî
vechine muhabbet etmiş olur ve O’nun vechinin bütün sıfatlarıyla birlikte
mevcut olan temiz zatı olduğunu bilmiş olur. Onun için bu muhabbete eren
ârif, kâmil olur. Allah’ın latif ismiyle kahhâr ismini birbirinden ayırt
edemeyip Mevlâ’nın lütfu da kahrı da onun nazarında bir olur. Cenâb-ı
Hakk’ın celâli de cemâli de ona müsâvî gelir. Çünkü o, bütün bu tecellîlerin
O Sevgili’nin kemâl sıfatları olduğunu bilir. Nitekim aşağıdaki beyitte şöyle
denilmiştir:
Beyt
Küllü şey’in mine’l-habîbi habîbun
Sahatuhû ke’r-rızâ lede tabîbin
Beyt (in tercümesi)
Sevgiliden gelen her şey sevimlidir. Doktorun elinde, gazap bile rıza gibi
şifâlıdır.
İşte bu şiirde olduğu gibi, Sevgili’nin bütün işleri ve eserleri, O’nu zatıyla
sevenin gözünde sevimlidir. Çünkü bu fiillerin ve eserlerin hepsi O’nun
temiz zatına mensuptur. Ancak söz konusu fiiller (doğrudan değil) sıfatlar
vasıtasıyla yüce zata mensup olmuşlardır. Çünkü fiiller, daima o sıfatlardan
sâdır olagelmiştir. Meydana getirilen şeyler (eserler) ise, fiiller vasıtasıyla
zata nisbet edilmiştir. Çünkü eserler, ancak fiillerle meydana gelir. Şu halde
zata muhabbet, fiillere muhabbet de olur. Çünkü sevginin bu mertebesine
eren muhib, fiillere muhabbet ederken de onların içinde gerçek failini
müşâhade edebilir. Hatta O’nun çeşitli sebeplerle kendisine eziyet
vermesini bile eziyet olarak görmez, belki bunlardan yüce zata yaklaşma
lezzeti bulur.
Zatı seven, eserleri de sever. Çünkü o, bütün eserlerin O’ndan ve O’nunla
olduğunu bilir ve o hiç bir şeyi görmez; illâ ki o aynada Sevgili’yi basîret
gözüyle görür.
Zatî muhabbetin Hak katından kula yönelik olanına gelince; bu diğer
muhabbet türlerinin hiç birini gerekli kılmaz. [283/a] Çünkü kul, haddi
zatında yaratılış itibarıyla nûr ve zulmetten terkip olunmuştur ve bütün
yaratılmışların cümle hâllerini ihtiva eder. Bu durumda onun (henüz burada
açıklamadığımız) nice işleri vardır ki hayvanî nefsinin yedi kuvvetinden,
beşerî varlığı gereğince bunlar meydana gelir.
Çünkü söz konusu fiillerin ortaya çıkış yerleri nefsin sıfatlarıdır ki bunlar
duygular yoluyla bu görünen âlemde hükmeder ve kusur ederler. Onun nice
fiilleri vardır ki bunlar kalbî ve ruhî düşüncelerinden (havâtır) meydana
gelir. Yine bunlar melekî ve rahmânî ilhamlardan ortaya çıkıp tabiatları
gereğince zevk ve huzur verirler. Şu halde kulun zatî varlığı, söz konusu
terkibin vücudundan fiil ve sıfatla bağımsız olmaz ki zatının sevgili olması
onun sıfatlarının, fiillerinin, eserlerinin ve gelip geçici hâllerinin (a’râz) de
sevgili olmasını gerekli kılsın.
Çünkü (bazen öyle olur ki) Hak teala kulun zatına muhabbet eder ve fakat
onun fiillerini sevmez. Nitekim O, Kur’ân-ı Kerim’inde; “ Kör kişinin
gelmesinden dolayı, yüzünü ekşitti ve döndü ” (Abese 80/1-2) buyurmuş
ve Habibi’nin o âmâdan yüz çevirmesine muhabbet etmediğini kendisine
duyurmuştur. Hazret-i Habib-i Ekrem (s.a.v.) buyurmuştur ki; “ (Bazen öyle
olur ki ) Hak teala kuluna muhabbet eder ve fakat onun amelini sevmez.
Bazen de ameline muhabbet eder, fakat kendisini sevmez.”
Bazen Hak teala, kulun zatına muhabbet ettiği halde onun sıfatlarını kabul
etmeyebilir.
Nitekim
O,
kendi
Habibi’ne
hitâben:
“ İnsanlardan
çekiniyordun. Hâlbuki Allah kendisinden çekinmeye daha lâyıktı ”
(Ahzâb 33/37) buyurmuş ve insanlardan çekinmenin Rasûlullah’a (s.a.v.)
lâyık olmadığını duyurmuştur. Eğer böyle olmasaydı, kullar için birtakım
şeylerin günah sayılıp suç teşkil etmesi söz konusu olmazdı. Ancak bu zatî
muhabbet, kulun bağışlanmasına ve ilahî ikrama nail olmasına sebep olur.
Kulun, Allah’ın sıfatlarına yönelik muhabbetine gelince; o tabiî olarak
fiillere muhabbeti ve eserlere muhabbeti de gerektirir. Çünkü muhabbetin
bu iki türü, sıfatlara duyulan muhabbetin olmazsa olmaz şartı ve zorunlu
neticesidir. Bu tür muhabbet, yukarda bahsedilen zatî muhabbetin varlığını
gerekli kılmaz ve onu kapsamaz. Çünkü sıfatların perdelerini geçemeyerek
belli bir makamda kalan kişi, zatî muhabbet derecesine erişmekten mahrum
kalmıştır. Nitekim Hakk’ın “mün’im = nimet veren” sıfatına muhabbet
eden, “muntakim = intikam alan” sıfatından ürküp kaçar. Hâlbuki nimetleri
veren zat, intikam alanın ta kendisidir. İşte o kişi, zatî muhabbetten ayrı
düşüp sadece sıfatlara muhabbet derecesinde kalmıştır.
Beyt
Birdir ol masdar-ı Celâl ü Cemâl
Bir bilür kahr u lutfı ehl-i kemâl
Günümüz Türkçesiyle
Celal ve cemâlin kaynağı birdir. Kâmil insana göre, lütf ile kahır birdir.
Cenâb-ı Hakk’ın kulun sıfatlarına muhabbet etmesine gelince; onun
varlığı (yukarıda sayılan) muhabbetlerin hiç birini gerekli kılmaz. Çünkü
Hak teala Kelâm-ı Kadîm’inde; “ Allah sabredenleri sever ” (Âl-i İmrân
3/146) buyurmuş ve muhabbetin sabreden kişiye bağlı olmayıp sabır
sıfatına bağlı bulunduğunu duyurmuştur. Gerçi sabreden kişi iyi insanlar
topluluğundandır. Ancak muhabbet ikramını nerede bulabilir? Hak katından
kula yönelen bu muhabbetin, fiillere ve eserlere muhabbeti gerekli
kılmadığı âşikârdır. Çünkü sabır sıfatı, fiillerin ve bunların eserlerinin
tamamen güzel olmasını gerektirmez.
Kulun fiillere muhabbet etmesi, eserlere muhabbeti gerekli kılar, diye
bilinmiştir. Çünkü muhabbete konu olan eserlerin hepsi de Allah’ın
yarattığı ve işlediği şeylerdendir. Bu fiillere muhabbet, sıfatlara
muhabbetten öyle bir kimsede tek başına bulunur ki; onun nefsi üstün ve
aklı noksan olur. O ancak fiilleri algılar ve onlardan hareketle bunları yapıp
eyleyen Fa‘‘âl-i Mutlak’ı bulur. O henüz kalp makamına yükselememiş ve
Hakk’ın
sıfatlarını
müşâhade
edememiştir.
O’nun
temiz
zatının
muhabbetine ulaşamamıştır.
Cenâb-ı Hak katından olan fiillere yönelik muhabbete gelince; o güzel
eserlere muhabbeti gerektirir ki onlar o sevilen fiillere bağlıdır ve
neticesinde sâlih amellere yol açar. Ancak muhabbetin bu, diğer eserlere
muhabbeti gerekli kılmaz. Ve bu muhabbet [283/b] ne sıfatlara muhabbeti
şart kılar ne de zatî muhabbeti gerektirir. Nitekim Hak teala Kelâm-ı
Kadîm’inde; “ Allah, kendi yolunda kenetlenmiş bir yapı gibi saf
bağlayarak savaşanları sever ” (Saff 61/4) buyurmuş ve muhabbetinin
kulun fiiline bağlı olduğunu duyurmuştur.
Kulun ilâhî eserlere yönelik muhabbetine gelince; bu diğer muhabbet
türlerinden hiç birinin varlığını gerekli kılmaz. Çünkü eserler, fiilleri
gizleyen perdelerdir. Fiiller sıfatları örten perdeler olduğu gibi, sıfatlar da
ilâhî zata vuslatı engelleyen perdelerdir. Şu halde eserlere muhabbetle
yetinen kişi, Hakk’a mânen yaklaşmaktan perdelenmiş ve O’na dost olma
şerefinden mahrum kalmıştır. Çünkü bu durumda çeşitli eserler, kul ile
Mevlâ arasında karanlık birer perde olmuşlardır.
Cenâb-ı Hakk’ın, kulun eserlerine yönelik muhabbetine gelince; bu diğer
muhabbetlerin varlığını gerektirmez. Nitekim bir kâfirin de şekil ve sûreti
sevimli yaratılmıştır. Hâlbuki onun fiilleri makbul değildir, ahlâki sıfatları
hep çirkindir ve inancının bâtıl olması sebebiyle kendisi bereketsiz ve
uğursuzdur.
Buraya kadar çeşitleri sayılan dört türlü muhabbetin kullar arasındaki
cereyanına gelince; bunlardan bazen dört muhabbetin dördü, bazen üçü ve
bazen de ikisi bir arada bulunur. Bazen muhabbetin bir tek şubesi hâsıl
olabilir. Bazen öyle olur ki birbirine muhabbet eden iki insan arasında
(yukarıda çeşitleri sayılan) muhabbet türlerinin farklı farklı şubeleri
birbirine karşı tecellî edebilir. Bazen iki taraftan sadece birinde muhabbet
tecellî edip diğerinde olmayabilir.
Çünkü birbirini seven iki insanın başlangıçta fiilleri farklı iken,
gönüllerine doğan hâllerin değişmesiyle tabiatlerinde de birtakım
değişmeler meydana gelir. Buna bağlı olarak âdetleri de değişime uğrar.
Muhabbetlerinde de artma ve eksilme meydana gelir.
Mevlâ’ya muhabbetin son noktası Hak aşkıdır. Aşk, hiç bir değişime
uğramaksızın bakîdir. Her türlü hayırlı neticeler, ihsanlar onun bereketiyle
meydana gelir ve bu, insanlara geçip yayıldığı ölçüde yardımcı ve destekçi
olur.
Nazm
1. Aşk-ı Hak’dır kim müferreh-bahş-ı rencûrân odur
Lutf u rahmet arasında cânları cûyân odur
2. Kanda kim bend olsa bir iş çeşm-i bend oldur ana
Kanda bir iş rûşen olsa müş’il-ı tâbân odur
3. Bil hakîkatde odur giryân u handân cümleden
Cân u dil beyninde hâ’il perde-i pinhân odur
4. Künc-i zindânı hemân bir fikr ile bostân ider
Renc-i her zindân odur hem zevk-i her bostân odur
5. Hâne mislî tenlerin mihmânıdır ervâhımız
Zıll-ı aşk ervâhımızdır cân-ı her mihmân odur
6. Aşkdandır çün gönüller kabz u bastı dem-be-dem
Pes bilendi şübhesiz her cân içinde cân odur
7. Hakkı öğren şefkat ol müşfik pederden cümleye
Aşkdır bâbâ-yı âlem cânlara cânân odur
Günümüz Türkçesiyle
1. Gönlü incinmişleri sevindiren Hak aşkıdır. Lütufla merhamet arasında
canları dolaştıran odur.
2. Nerede bir iş bağlanıp kalsa; aşk gözbağıdır ona. Nerede göz aydınlığı
varsa, orada parıldayan odur.
3. Bil ki aslında aşktır; ağlayan ve gülen herkeste. Can ile gönül arasına,
çekilen gizli perde odur.
4. Bir fikirle zindan köşeleri gülistân olur. Zindandaki ıstırap da,
bostandaki zevk de odur.
5. Hâne misali şu tenlerde, misafirdir ruhlarımız. Ruhlar aşkın gölgesidir,
her misafirin canı odur.
6. Gönüllerin sürekli daralıp genişlemesi aşktandır. Bilindi artık şüphesiz,
her can içinde can odur.
7. Hakkı! O müşfik babadan herkese şefkati öğren. Aşktır âlemin babası;
canların cânânı odur.

