ÜÇÜNCÜ FEN · BİRİNCİ BAB · DÖRDÜNCÜ FASIL · On Birinci Madde
On Birinci Madde
İnsan kalbinin kendi âlemine yönelmesinin her şeyden daha önemli ve
elzem olduğunu bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Hak teala insan
cinsine ruhlar âleminde cemâlinin yüceliği ile tecellî ederek, kendi zât ve
sıfatlarını -kabiliyetlerine göre- onlara bildirmiştir. Ruhlar, O’nun muhabbet
ve vuslat kadehinden içerek yıllarca kendilerinden geçip dehşete
kapılmışlardı. Neşe ve sevinç (şevk) makãmı içinde dâimî bir zevk
hâlindeydiler. Sonra sıraya dizilmiş askerler gibi olan ruhlar (ervâh-ı
mücennede) ilahî hikmet gereğince, o yüce âlemden bu aşağı âleme düşerek
O’na kavuşma dünyasından bu ayrılık mekânına gelip orada bağımsız iken
burada nefsanî kayıt ile bağlanıp cismânî bağların meşguliyetiyle dolarak
aslî vatanlarından uzak ve garip kaldıklarından, o Hakk’a yakınlık (ülfet)
meclisini ve o kavuşma zevkini unutmuşlardır.
O âlemden yasaklandıkları için, bazı insanlara Hazret-i Allah (sanki)
örtülü kalıp o zamana ve mekâna sığmayan birliktelik ve silinmeyen
muhabbet tamamen ortadan kalkmıştır. Bu insanlar her nerede bir güzel yüz
ve latif bir yücelik görseler, onların ruhu istemeden o şeye meyleder. Ancak
o eski tanışıklıktan perdelenerek bayağı istekler karşısında mağlup olduğu
için o meyil ve muhabbeti, bu dünya lezzetlerinden zanneder. Baktığı
şeylere nefsinin istediği şekilde bakar. İşin gerçeğini bilmez ve anlamaz.
Neylesin ki (o yüce âlem) hatırına gelmez.
Ancak, bazı insanların ruhu bu aşağı âleme bir ilgi kurmakla birlikte
Hakk’ın hidayeti ona rehber olduğu için, asıl âleminden perdelenmeyip
ezeldeki o Hakk’a yakınlık meclisini unutmayarak ruhlar ile olan [204/b]
halleri hatırında kalmıştır. Dünyada da Hakk’ın sıfatlarının tecellîsi ondan
gizli kalmayıp Hakk’ın cemâline kavuşma isteği günden güne artmıştır.
O’na kavuşmanın lezzetine hasret kalmıştır.
Şu halde, eğer Hak tealanın hidayeti sana da yol gösterici olursa, sen de
Hakk’a yakınlık meclisini unutmayıp orasını arzu edersin. Bu temiz ruhu,
dünya alâkalarından ve Allah’ı unutturan engellerden kurtarıp gönülden
O’na yönelirsin. Böylece o yüce sevgi ve dostluk ile aslını bulursun. Yani
gönül, kendi âleminde fenâsız bekaya, [271] sıkıntısız safâya, şüphesiz irfâna,
engelsiz cemâle ve sonsuz nimete kavuşursun.
Eğer insan, gönül âlemine yönelip aslına dönmeyi istemezse, beden
âleminde gaflet içinde (sırf) duyu organlarının meşguliyetleriyle kalırsa ve
nefsinin istekleriyle kötü şeylere meylederse, dünyada ondan âciz, ondan
noksan, ondan fakir, ondan zayıf ve ondan hakir bir varlık olamaz. Çünkü
bu âlemde o insan, kâh esirdir ve kederdedir, kâh dert ve elem müptelasıdır,
kâh açlık ve tokluk hastasıdır, kâh şehvet ve yemek düşkünüdür; bir gün
rahat duramaz. Bir zevk ve safâsı sonuna kadar devam edemez. Eğer bir
lezzeti kendi isteğiyle elde ettiyse, uzun müddet onun sıkıntılarından
kurtulamaz. Mesela, yemek tadı isteyen kişi ilk önce o yiyeceğin
kazanılmasında
ve
elde
edilmesinde
gayret
ve
çaba
gösterir.
Hazırlanmasında ve pişirilmesinde zorluk ve meşakkat yaşar. Yemeği
yediğinde ise hazmedilmesinde bir ağırlık duyar ve fazlalıklarından
kendisine zahmet gelir. Daha sonra bu yüzden ortaya çıkan hastalıklar ile
sıkıntıda kalır. Bunun gibi, dünyanın her bir nimetinden önce ve sonra nice
bedel ve pişmanlık ortaya çıkar.
Eğer insan o temiz özü, bu kötü huylu lezzetlere müptelâ etmediyse, bir
isteğini alabilmek için yüz yerde rezaletler ile namerd olmadıysa ve her
muradını terk edip kendini dünyada misafir bildiyse, gönülden içeri girip
kendi asıl vatanına yöneldiyse, kötü ahlâktan temizlenerek sıhhat bulduysa,
tabiat hapishanesinden çıkıp özgür kaldıysa, elbette o kimse gönül
ülkesinde ruh tahtının üzerine oturur, kendi âleminde sultan olur. Allah’tan
başka her şeyi unutup şühûd [272] denizine dalar, Mevlâ’sını bulur.
“Allah’ım! Bizi bizden kurtar ve dünyayı en büyük isteğimiz eyleme!”
Şu halde, sakın sen kendinden ayrı olma! Suret âleminde boşuna yorulma.
Bu beden âleminden geçip kalp âlemine gel. Nefsin hazlarını bırak, (fakat)
nefse hakkını da vererek gönülde yerleş. Allah’tan başka her şeyi unutarak
sadece O’na yönel. Böylece sen kendini bilesin, O’nu gönülde bulasın.
Nazm
1-Kim ki, cânından ırağ oldı, işi âh olmuş
Nefsini ârif olan, ârif-i bi’llâh olmuş
2-Sakar-ı firkate düşmüş, sefer-i zâhir iden
Sefer-i bâtın iden, vâsıl-ı dergâh olmuş
3-Keder-i akl ile dildârdan olmuş dil dûr
Sâf olan aşk ile ol mihr ile çün mâh olmuş
4-Dil ü dilbersin ırağ olma hemân sen senden
Olmasın kimsede şuğlün ki, gönül şâh olmuş
5-Kalbine eyle nazar, kendini tanı kimsin
Kendüyi dilde gören ehl-i dil âgâh olmuş
6-Nakd iken aşk ile cân dilde o dîdâr el-ân
İntizâr oduna yanmış, o ki güm-râh olmuş
7-Hayret-i aşk ile kendin bilen ehl-i zevkin
Lezzet-i cânı, münâcât-ı seher-gâh olmuş
8-Ger Süleymân isen, incitme eger mûr olsa
Ki kamu zerreden ol şemse, nihân râh olmuş
9-Çekmedi keşmekeş-i redd ü kabûl-i halkı
Hakkı kim, kıble-i cânı, hemân Allâh olmuş
Günümüz Türkçesiyle
1-Kim ki canından uzak oldu, işi ah vah olmuş; Nefsini bilenler, Allah’ı
tanır olmuş.
2-Ayrılık ateşine düşmüş, zâhire sefer kılan; içinde sefere çıkan, dergâha
vâsıl olmuş.
3-Akıl kederiyle sevgiliden uzak olmuş gönül. Saf olan akıl sâyesinde o,
güneşle ay olmuş.
4-Gönül ve sevgilisin, ırak olma sen senden. Olmasın kimseyle ilişiğin ki
gönül pâdişâh olmuş.
5-Kalbine nazar eyle; kendini tanı, kimsin? Kendini gönülde gören gönül
ehli uyanık olmuş.
6-Aşk ile can, şimdi gönülde nakit gibi hazırken; hasretle bekleyiş ateşine
yanmış o ki yolunu kaybetmiş.
7-Aşk hayretiyle kendini bilen zevk ehlinin, canının lezzeti seherlerde
münâcât olmuş.
8-Eğer Süleyman isen, karıncayı bile incitme ki bütün zerrelerden O
güneşe gizli yol olmuş.
9-Halkın kabul ve red keşmekeşini çekmedi Hakkı ki, canının kıblesi
hemen Allah olmuş.

