Marifetnâme · Haziran 28, 2026

On dokuzuncu Madde Muhabbet ağacının meyvesi olan hakiki aşkı bildirir

DÖRDÜNCÜ BÂB · İKİNCİ FASIL · On dokuzuncu Madde On dokuzuncu Madde Muhabbet ağacının meyvesi olan hakiki aşkı bildirir. Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Muhabbet aşkın başlangıcı olup aşk …

DÖRDÜNCÜ BÂB · İKİNCİ FASIL · On dokuzuncu Madde

On dokuzuncu Madde

Muhabbet ağacının meyvesi olan hakiki aşkı bildirir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Muhabbet aşkın

başlangıcı olup aşk makamı onun nihayetidir. Hak aşkı, bütün lezzetleri terk

edip zahmetlere katlanmaktır.

Aşk, öyle yakıcı bir ateştir ki onun tutuştuğu mekân kalplerdir. Aşk,

insana en büyük azaptır. Aşk insana öyle bir rakiptir ki ona karşı yardım

edecek kimse bulunmaz; bütün insanlar ve cinlerin yardımıyla hakkından

gelinemez. Aşk adamın kalbinde tutuşan öyle bir ateştir ki orada Allah’tan

başka hiç bir şey bırakmaz, yakar. Aşk, perdeleri yırtmak ve sırları

açmaktır.

Hak aşkı öyle bir hastalıktır ki âşığı yakıp gider. Âşık ise, onunla iftihar

eder. Allah aşkı, ancak kerem sahibi kulların kalplerinin taşıyabileceği bir

derttir. Hak aşkı öyle bir içecektir ki onu insaf kadehiyle içen âşığın başına

dünyalar dar olur. Hak aşkı bir rabbânî cevherdir ki Hak’tan gelen ilâhî

daveti dinleme (semâ) ile artar, şehvânî arzulara düşkünlük ile azalır. İlahî

aşk öyle bir hastalıktır ki onun ilacı kendi içindedir.

Beyt

Fe-dâ’u’l-hubbi leyse lehû deva’u

Velev kâne’l-mesîhu lehû tabîben

Beyt (in tercümesi)

Sevgi hastalığının ilacı yoktur. Tabibi Hazret-i Mesih olsa da

Yemekten lezzet alınır ve ondan da neticede sperm ve şehvet doğar.

Şehvetten muhabbet, ondan aşk ortaya çıkar. Neticede ondan da vecd veya

hayret hâli meydana gelir. Sonra bunlarla gönül her türlü maddî lezzet ve

şehvetlerden kendi arzusuyla ayrılıp ilâhî huzura kavuşma lezzetini bulur.

Aşk sevgiliye olan meylin, insanın hür irâdesi üzerine üstün gelmesidir.

Âşığın alâmetleri; renginin sararıp solması, gözlerinin kızarması, sesinin

yanık olmasıdır. Âşığın muhabbeti ve dostluğu ilk bakışta belli olur.

Nitekim onun bir başka alâmeti de sevgiliye kavuştuğu anda (dili tutulmuş

gibi) susarak hayret makamında kalmasıdır. Aşk muhabbetin en son

derecesi olduğu için, o havâss-ı evliyânın sıfatıdır. Muhabbet kesbîdir

(uğrunda çalışıp çabalayarak elde edilebilir.) Hâlbuki aşk vehbîdir

(bütünüyle Allah vergisidir). Aşk kendisine âşık olunanın öyle bir sıfatıdır

ki onu âşığın kalbine su misali akıtmıştır. Aşk korkağı cesur ve yiğit kılar.

Aptal (bön) olanın aklını berraklaştırır, zekâsını keskin eyler; cimriyi

cömert, kibirliyi mütevazı, çirkini güzel eyler.

Aşk birlikte oturup kalkmaya ne sıcak bir dost, arkadaş olmaya ne güzel

yârendir. O istediğini kahreden güçlü bir pâdişâhtır, uğraştığı kimseyi yere

seren kudretli bir sultandır. Aşk öyle kudretli bir sultandır ki nefisler onun

önünde güçsüz, akıllar onun tesiri karşısında çaresizdir. Gönüller onun

emrine hazırdır ve ancak onunla saadet bulur, hissiyât onunla durulur.

Kıta

1. Çün aşkdır sultân-ı cân

Hoş taht-ı sultândır gönül

Aşk oldu hâkân-ı cihân

İklîm-i hâkândır gönül

2. Cânlarda hep cûyân odur

Dillerde hem gûyân odur

Şâhinşeh-i fermân odur

Teslîm-i fermândır gönül

3. Hakkı gönüldür aşka yol

Var ol nefis bahr ile dol

Sen dilde dildârınla ol

Çün kân-ı irfândır gönül

Günümüz Türkçesiyle

1. Aşktır canın sultanı. Gönül sultanın tahtı. Âşık cihanın hakanı, gönül,

hakanın ülkesidir.

2. Canlarda dolaşan arzu odur. Dillerden düşmeyen söz odur. En yüce

buyruk odur. Gönül, onun fermânına teslimdir.

3. Hakkı! Gönüldür aşka yol. Nefis! Var o denizle dol. Gönülde sevdiğinle

ol. İrfan kaynağıdır gönül.

Aşk nefsi kötülüklerden arındıran ve ahlâkı güzel hasletlerle süsleyip

bezeyen manevî bir güçtür. Dolayısıyla onun dışa vurması yansıması gayet

tabii olup gizlenmesi zordur. Aşk, bir hâkimdir ki onun bekçisi belâlara

sabırdır, zorluklara katlanıp sabretmektir. Onun hizmetçileri hislerle

uzuvlardır.

Âşığın en büyük kusuru sevgiliden yüz çevirmek olur. Bunun yanında

olabilecek diğer kusurlarının üstü örtülebilir ve onlar anmaya değmeyecek

kadar az sayılır. Âşığın kalbi, şevk ile imar edilmiştir. Ruhu, zevk ile

mesrûrdur. Sırrı, Allah’a kavuşmanın verdiği iç aydınlığı (vuslat) ile

nûrlanmıştır. Aşk öyle bir derttir ki, o ancak fânî ilgilerle olan bağını

keserek hürriyetine kavuşan gönüllerde ortaya çıkar.

Hikmet ehlinden bir zat şöyle demiştir: Aşk insanın kalbinde bir sevinç

kaynağıdır ve özü itibarıyla feleklere [287/a] ait bir nûrdur ki yıldızların

ışıması kadar parlak ve yücedir. Fakat vuslatın maddî kalıplara bürünen

şekilleriyle sınırlanmış durumdadır. Vuslat onu gün yüzüne çıkarır da,

insanlar onu içlerine doğan düşünceler (havâtır) ile kabullenirler.

Aşk mutedil olduğu ölçüde aklın ve zihnin cilası olup ifrat ya da tefrit

mertebesinde aşırı olduğu müddetçe öldürücü hastalık hâlini alır. Öyle bir

hastalık ki ilaç verdikçe artar. Aşk, âşığın Eflatun’u ve Calinos’udur. Onun

koruyucu duvarı büyüklüğü ve onurlu oluşudur. Âşığın derdi, her

hastalıktan ayrıdır. Çünkü aşk, ilâhî sırların usturlabıdır. [64]

Kıta

Seninle bulmuşum ey aşk râhat-ı cânı

Ki senden aldı gönül cümle derde dermânı

Bir ân karâr idemez firkatinle cân ey dost

Seninle hayy olur ancak bu rûh-ı insânî

Günümüz Türkçesiyle

Ey can! Seninle bulmuşum rahatı, canı. Senden aldı gönül, dertlerine

dermanı. Ey dost! Bir an duramaz ayrılığınla gönül. İnsanî ruh ancak

seninle dirilir.

Büyüklerden bir kâmil zat şöyle demiştir: ârif olan mesrûr olur. Mesrûr

olan da âşık olur. Âşık olan Allah’a mânen yaklaşmış (mukarreb) olur.

Mukarreb olan da Allah’a kavuşmuş (vâsıl) olur. Böylece onun her isteği

yerine gelmiş olur.

İmam Ahmed bin Hambel (rh.a.) hazretlerine demişlerdir ki: “Raks edip

şarkı söyleyen bir topluluk hakkında ne dersin?”

O şöyle cevap vermiştir: “Bunu yapanların muhabbetleri en son raddesine

varıp âşık olmuşlarsa, tevâcüd [65] olmaksızın vecdi bulmuşlarsa, artık

onların nefisleri ölü hükmünde olup gönülleri aşk ile hayat bulmuş

demektir. Onlara engel olmayınız ki Hak ile bir saat beraber olmanın

sevincini yaşasınlar.”

Bir kimse gördüler ki vücuduna bin kamçı vurulduğu halde, ne bir söz

söyledi, ne de bir “ah!” dedi.

Sonra onu hapse attılar. Dediler ki; “Seni niçin dövdüler?”

“Âşığım, onun için dövdüler.”

“O halde niçin sustun?”

“Sevgilimi yanımda hazır bulduğum için sustum.”

Dediler ki: “Ezelî Sevgili’yi tanır mısın?”

Âşık bu soruyu işitince, bir nâra atarak hemen oracıkta can verdi.

Rivayet edilmiştir ki; Bir âşık, câriyesini sattıktan sonra pişman olmuş.

Ancak, câriyesine olan duygularını insanlara açmaktan utanarak, gece vakti

Mevlâsına yalvarmış.

Sabah olunca, bir de bakmış ki satın alan kişi câriyeyi geri getirmiş. Onu

sahibine iade ederek parasını da bağışlamış. Sonra şöyle demiş: “Bana

rüyada şöyle hitap edildi. Bu câriye Allah’ın sevgili kullarından bir

velinindir ve buna Allah için muhabbeti vardır. Eğer bunu ona bağışlarsan,

muhakkak cennette peygamberlerle birlikte olacaksın. O sebeple bunu sana,

parasını talep etmeden geri veriyorum” deyip oradan ayrılmıştır.

Aşk nihayetsiz bir denizdir ki, onun dalgaları cihanın hakikatleridir. Aşk

demiri mum, taşı kum yapar. Onun ateşi, toprağı yakıp gökleri yırtacak

kadar hararetlidir.

Rasûlullah (s.a.v)’in nûru, tertemiz aşkın bizzat kendisiydi. Bu sebepledir

ki o; “Sen olmasaydın Habibim, âlemleri yaratmazdım” hitâbının muhatabı

olma şerefini hâizdi.

Aşkın yüceliğine gökler, âşığın (aşk sebebiyle benliğini yerlere serip)

alçalmasına da toprak güzel birer misaldir. Âşığın aşkında sebat etmesine

ise, dağların yerlerinde muhkem durması örnektir. Aşk öyle bir deryadır ki

göklerdeki felekler ve yerdeki unsurlar, onun yanında köpük gibidir. Eğer

aşk olmasaydı, şu kâinât tatsız-tuzsuz, donuk bir şey olurdu. Feleklerle

unsurlar ve bunların terkibinden oluşan varlıklar aşk olmasaydı mânâsını

yitirirler ve mahv olup giderlerdi.

Aşk ne büyük ne coşkulu bir nehirdir ki, sanki bir dönme dolap olan bu

cihanı döndürür. Aşk insanoğlunun kalbinde bir vefâlı dosttur. Kalp ise

dostun karargâhıdır ve bedenin vazifesi ona post olmaktır. Evcil

hayvanlarla, yırtıcı canavarlar bile aşkın ne tatlı can olduğunu bilirler.

Çünkü her şeyin varlığı ve hayatı, zevki ve lezzeti ondandır.

Nazm

1. Vücûd-ı aşk ider eşkâl-i dem-be-dem peydâ

Muhît-i cümle iken cümledendir ol ahfâ

2. Hezâr mevc gelür ol nefis muhîtinden

Revân gider yine bizden o mevc olur deryâ

3. Gönülde eyle sefer ger Hudâ’yı istersen

Hûyundan it güzer ol âşinâ-yı hulk-ı Hudâ [287/b]

4. Cihânda seyr ü seferdir sakar bu varlığ ile

Yoğ ol ki cümle mekândır çû Cennetü’l-Me’vâ

5. Huzûr-ı Hakk ile zindân dahi gülistândır

Gönülde olsa enâniyyet olmaz anda safâ

6. Gönül ki pâk ola Mevlâ’ya arş-ı a‘zamdır

Ger olsa gayr ile meşgûl olur o dâr-ı belâ

7. Bakılsa sûrete çokdur vücud-ı aşk-ı velî

İki değildir ahaddır hemîşe ol ma‘nâ

8. Bu sırra vâkıf olan dil huzûr ider her dem

Bulur bu kesret-i sûretde vahdeti tenhâ

9. Cihânı dîde-i vahdetle seyr kıl Hakkı

Zuhûr-ı aşk-ı Hudâ’dır Hudâ’dan eyle hayâ

Günümüz Türkçesiyle

1. Bütün şekiller sürekli aşktan çıkar, çoğalır. O her şeyi kuşatmış iken,

herkesten gizlidir.

2. Nefis muhitinden üstümüze binlerce dalgalar gelir. Sonra bizden yine

gider, o dalgalar deryâ olur.

3. Eğer Hudâ’yı istersen, gönülde sefer eyle. Vazgeç huyundan, Hudâ›nın

yarattıklarına dost ol.

4. Bu varlık ile cihanda dolaşmak cehennemdir. Varlığı yok sayarsan,

cihan sanki cennettir.

5. Hakk’ın huzuruyla, zindan bile gülistândır. Benlik davası güden

gönülde safâ yoktur.

6. Gönül temiz olunca, Hakk’ın Arşı A’zamı’dır. Başkasıyla meşgul

olursa belâ zindanıdır.

7. Surete bakılsa, velinin aşkı çok şey gibidir. İki değildir aslında, o mânâ

birdir.

8. Bu sırrı bulan gönül, huzur içindedir her an. Bu sûret çokluğunda,

vahdeti tenhada bulur.

9. Vahdet gözüyle seyreyle cihanı Hakkı! Hepsi Hudâ aşkının zuhûrudur,

Allah’tan utan.