DÖRDÜNCÜ BÂB · İKİNCİ FASIL · On dokuzuncu Madde
On dokuzuncu Madde
Muhabbet ağacının meyvesi olan hakiki aşkı bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Muhabbet aşkın
başlangıcı olup aşk makamı onun nihayetidir. Hak aşkı, bütün lezzetleri terk
edip zahmetlere katlanmaktır.
Aşk, öyle yakıcı bir ateştir ki onun tutuştuğu mekân kalplerdir. Aşk,
insana en büyük azaptır. Aşk insana öyle bir rakiptir ki ona karşı yardım
edecek kimse bulunmaz; bütün insanlar ve cinlerin yardımıyla hakkından
gelinemez. Aşk adamın kalbinde tutuşan öyle bir ateştir ki orada Allah’tan
başka hiç bir şey bırakmaz, yakar. Aşk, perdeleri yırtmak ve sırları
açmaktır.
Hak aşkı öyle bir hastalıktır ki âşığı yakıp gider. Âşık ise, onunla iftihar
eder. Allah aşkı, ancak kerem sahibi kulların kalplerinin taşıyabileceği bir
derttir. Hak aşkı öyle bir içecektir ki onu insaf kadehiyle içen âşığın başına
dünyalar dar olur. Hak aşkı bir rabbânî cevherdir ki Hak’tan gelen ilâhî
daveti dinleme (semâ) ile artar, şehvânî arzulara düşkünlük ile azalır. İlahî
aşk öyle bir hastalıktır ki onun ilacı kendi içindedir.
Beyt
Fe-dâ’u’l-hubbi leyse lehû deva’u
Velev kâne’l-mesîhu lehû tabîben
Beyt (in tercümesi)
Sevgi hastalığının ilacı yoktur. Tabibi Hazret-i Mesih olsa da
Yemekten lezzet alınır ve ondan da neticede sperm ve şehvet doğar.
Şehvetten muhabbet, ondan aşk ortaya çıkar. Neticede ondan da vecd veya
hayret hâli meydana gelir. Sonra bunlarla gönül her türlü maddî lezzet ve
şehvetlerden kendi arzusuyla ayrılıp ilâhî huzura kavuşma lezzetini bulur.
Aşk sevgiliye olan meylin, insanın hür irâdesi üzerine üstün gelmesidir.
Âşığın alâmetleri; renginin sararıp solması, gözlerinin kızarması, sesinin
yanık olmasıdır. Âşığın muhabbeti ve dostluğu ilk bakışta belli olur.
Nitekim onun bir başka alâmeti de sevgiliye kavuştuğu anda (dili tutulmuş
gibi) susarak hayret makamında kalmasıdır. Aşk muhabbetin en son
derecesi olduğu için, o havâss-ı evliyânın sıfatıdır. Muhabbet kesbîdir
(uğrunda çalışıp çabalayarak elde edilebilir.) Hâlbuki aşk vehbîdir
(bütünüyle Allah vergisidir). Aşk kendisine âşık olunanın öyle bir sıfatıdır
ki onu âşığın kalbine su misali akıtmıştır. Aşk korkağı cesur ve yiğit kılar.
Aptal (bön) olanın aklını berraklaştırır, zekâsını keskin eyler; cimriyi
cömert, kibirliyi mütevazı, çirkini güzel eyler.
Aşk birlikte oturup kalkmaya ne sıcak bir dost, arkadaş olmaya ne güzel
yârendir. O istediğini kahreden güçlü bir pâdişâhtır, uğraştığı kimseyi yere
seren kudretli bir sultandır. Aşk öyle kudretli bir sultandır ki nefisler onun
önünde güçsüz, akıllar onun tesiri karşısında çaresizdir. Gönüller onun
emrine hazırdır ve ancak onunla saadet bulur, hissiyât onunla durulur.
Kıta
1. Çün aşkdır sultân-ı cân
Hoş taht-ı sultândır gönül
Aşk oldu hâkân-ı cihân
İklîm-i hâkândır gönül
2. Cânlarda hep cûyân odur
Dillerde hem gûyân odur
Şâhinşeh-i fermân odur
Teslîm-i fermândır gönül
3. Hakkı gönüldür aşka yol
Var ol nefis bahr ile dol
Sen dilde dildârınla ol
Çün kân-ı irfândır gönül
Günümüz Türkçesiyle
1. Aşktır canın sultanı. Gönül sultanın tahtı. Âşık cihanın hakanı, gönül,
hakanın ülkesidir.
2. Canlarda dolaşan arzu odur. Dillerden düşmeyen söz odur. En yüce
buyruk odur. Gönül, onun fermânına teslimdir.
3. Hakkı! Gönüldür aşka yol. Nefis! Var o denizle dol. Gönülde sevdiğinle
ol. İrfan kaynağıdır gönül.
Aşk nefsi kötülüklerden arındıran ve ahlâkı güzel hasletlerle süsleyip
bezeyen manevî bir güçtür. Dolayısıyla onun dışa vurması yansıması gayet
tabii olup gizlenmesi zordur. Aşk, bir hâkimdir ki onun bekçisi belâlara
sabırdır, zorluklara katlanıp sabretmektir. Onun hizmetçileri hislerle
uzuvlardır.
Âşığın en büyük kusuru sevgiliden yüz çevirmek olur. Bunun yanında
olabilecek diğer kusurlarının üstü örtülebilir ve onlar anmaya değmeyecek
kadar az sayılır. Âşığın kalbi, şevk ile imar edilmiştir. Ruhu, zevk ile
mesrûrdur. Sırrı, Allah’a kavuşmanın verdiği iç aydınlığı (vuslat) ile
nûrlanmıştır. Aşk öyle bir derttir ki, o ancak fânî ilgilerle olan bağını
keserek hürriyetine kavuşan gönüllerde ortaya çıkar.
Hikmet ehlinden bir zat şöyle demiştir: Aşk insanın kalbinde bir sevinç
kaynağıdır ve özü itibarıyla feleklere [287/a] ait bir nûrdur ki yıldızların
ışıması kadar parlak ve yücedir. Fakat vuslatın maddî kalıplara bürünen
şekilleriyle sınırlanmış durumdadır. Vuslat onu gün yüzüne çıkarır da,
insanlar onu içlerine doğan düşünceler (havâtır) ile kabullenirler.
Aşk mutedil olduğu ölçüde aklın ve zihnin cilası olup ifrat ya da tefrit
mertebesinde aşırı olduğu müddetçe öldürücü hastalık hâlini alır. Öyle bir
hastalık ki ilaç verdikçe artar. Aşk, âşığın Eflatun’u ve Calinos’udur. Onun
koruyucu duvarı büyüklüğü ve onurlu oluşudur. Âşığın derdi, her
hastalıktan ayrıdır. Çünkü aşk, ilâhî sırların usturlabıdır. [64]
Kıta
Seninle bulmuşum ey aşk râhat-ı cânı
Ki senden aldı gönül cümle derde dermânı
Bir ân karâr idemez firkatinle cân ey dost
Seninle hayy olur ancak bu rûh-ı insânî
Günümüz Türkçesiyle
Ey can! Seninle bulmuşum rahatı, canı. Senden aldı gönül, dertlerine
dermanı. Ey dost! Bir an duramaz ayrılığınla gönül. İnsanî ruh ancak
seninle dirilir.
Büyüklerden bir kâmil zat şöyle demiştir: ârif olan mesrûr olur. Mesrûr
olan da âşık olur. Âşık olan Allah’a mânen yaklaşmış (mukarreb) olur.
Mukarreb olan da Allah’a kavuşmuş (vâsıl) olur. Böylece onun her isteği
yerine gelmiş olur.
İmam Ahmed bin Hambel (rh.a.) hazretlerine demişlerdir ki: “Raks edip
şarkı söyleyen bir topluluk hakkında ne dersin?”
O şöyle cevap vermiştir: “Bunu yapanların muhabbetleri en son raddesine
varıp âşık olmuşlarsa, tevâcüd [65] olmaksızın vecdi bulmuşlarsa, artık
onların nefisleri ölü hükmünde olup gönülleri aşk ile hayat bulmuş
demektir. Onlara engel olmayınız ki Hak ile bir saat beraber olmanın
sevincini yaşasınlar.”
Bir kimse gördüler ki vücuduna bin kamçı vurulduğu halde, ne bir söz
söyledi, ne de bir “ah!” dedi.
Sonra onu hapse attılar. Dediler ki; “Seni niçin dövdüler?”
“Âşığım, onun için dövdüler.”
“O halde niçin sustun?”
“Sevgilimi yanımda hazır bulduğum için sustum.”
Dediler ki: “Ezelî Sevgili’yi tanır mısın?”
Âşık bu soruyu işitince, bir nâra atarak hemen oracıkta can verdi.
Rivayet edilmiştir ki; Bir âşık, câriyesini sattıktan sonra pişman olmuş.
Ancak, câriyesine olan duygularını insanlara açmaktan utanarak, gece vakti
Mevlâsına yalvarmış.
Sabah olunca, bir de bakmış ki satın alan kişi câriyeyi geri getirmiş. Onu
sahibine iade ederek parasını da bağışlamış. Sonra şöyle demiş: “Bana
rüyada şöyle hitap edildi. Bu câriye Allah’ın sevgili kullarından bir
velinindir ve buna Allah için muhabbeti vardır. Eğer bunu ona bağışlarsan,
muhakkak cennette peygamberlerle birlikte olacaksın. O sebeple bunu sana,
parasını talep etmeden geri veriyorum” deyip oradan ayrılmıştır.
Aşk nihayetsiz bir denizdir ki, onun dalgaları cihanın hakikatleridir. Aşk
demiri mum, taşı kum yapar. Onun ateşi, toprağı yakıp gökleri yırtacak
kadar hararetlidir.
Rasûlullah (s.a.v)’in nûru, tertemiz aşkın bizzat kendisiydi. Bu sebepledir
ki o; “Sen olmasaydın Habibim, âlemleri yaratmazdım” hitâbının muhatabı
olma şerefini hâizdi.
Aşkın yüceliğine gökler, âşığın (aşk sebebiyle benliğini yerlere serip)
alçalmasına da toprak güzel birer misaldir. Âşığın aşkında sebat etmesine
ise, dağların yerlerinde muhkem durması örnektir. Aşk öyle bir deryadır ki
göklerdeki felekler ve yerdeki unsurlar, onun yanında köpük gibidir. Eğer
aşk olmasaydı, şu kâinât tatsız-tuzsuz, donuk bir şey olurdu. Feleklerle
unsurlar ve bunların terkibinden oluşan varlıklar aşk olmasaydı mânâsını
yitirirler ve mahv olup giderlerdi.
Aşk ne büyük ne coşkulu bir nehirdir ki, sanki bir dönme dolap olan bu
cihanı döndürür. Aşk insanoğlunun kalbinde bir vefâlı dosttur. Kalp ise
dostun karargâhıdır ve bedenin vazifesi ona post olmaktır. Evcil
hayvanlarla, yırtıcı canavarlar bile aşkın ne tatlı can olduğunu bilirler.
Çünkü her şeyin varlığı ve hayatı, zevki ve lezzeti ondandır.
Nazm
1. Vücûd-ı aşk ider eşkâl-i dem-be-dem peydâ
Muhît-i cümle iken cümledendir ol ahfâ
2. Hezâr mevc gelür ol nefis muhîtinden
Revân gider yine bizden o mevc olur deryâ
3. Gönülde eyle sefer ger Hudâ’yı istersen
Hûyundan it güzer ol âşinâ-yı hulk-ı Hudâ [287/b]
4. Cihânda seyr ü seferdir sakar bu varlığ ile
Yoğ ol ki cümle mekândır çû Cennetü’l-Me’vâ
5. Huzûr-ı Hakk ile zindân dahi gülistândır
Gönülde olsa enâniyyet olmaz anda safâ
6. Gönül ki pâk ola Mevlâ’ya arş-ı a‘zamdır
Ger olsa gayr ile meşgûl olur o dâr-ı belâ
7. Bakılsa sûrete çokdur vücud-ı aşk-ı velî
İki değildir ahaddır hemîşe ol ma‘nâ
8. Bu sırra vâkıf olan dil huzûr ider her dem
Bulur bu kesret-i sûretde vahdeti tenhâ
9. Cihânı dîde-i vahdetle seyr kıl Hakkı
Zuhûr-ı aşk-ı Hudâ’dır Hudâ’dan eyle hayâ
Günümüz Türkçesiyle
1. Bütün şekiller sürekli aşktan çıkar, çoğalır. O her şeyi kuşatmış iken,
herkesten gizlidir.
2. Nefis muhitinden üstümüze binlerce dalgalar gelir. Sonra bizden yine
gider, o dalgalar deryâ olur.
3. Eğer Hudâ’yı istersen, gönülde sefer eyle. Vazgeç huyundan, Hudâ›nın
yarattıklarına dost ol.
4. Bu varlık ile cihanda dolaşmak cehennemdir. Varlığı yok sayarsan,
cihan sanki cennettir.
5. Hakk’ın huzuruyla, zindan bile gülistândır. Benlik davası güden
gönülde safâ yoktur.
6. Gönül temiz olunca, Hakk’ın Arşı A’zamı’dır. Başkasıyla meşgul
olursa belâ zindanıdır.
7. Surete bakılsa, velinin aşkı çok şey gibidir. İki değildir aslında, o mânâ
birdir.
8. Bu sırrı bulan gönül, huzur içindedir her an. Bu sûret çokluğunda,
vahdeti tenhada bulur.
9. Vahdet gözüyle seyreyle cihanı Hakkı! Hepsi Hudâ aşkının zuhûrudur,
Allah’tan utan.

