ÜÇÜNCÜ FEN · BİRİNCİ BAB · DÖRDÜNCÜ FASIL · On Dördüncü Madde
On Dördüncü Madde
İnsan ruhunun düşüş hâllerini, yükselişini ve kemâlini bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: İnsanî ruh olan
Rabbânî iş (emr-i Rabbânî), en yüce âlemden (a’lâ-yı illiyyîn-i amâ) bu
aşağıların en aşağısı bedene indiği için, o nurâniyet bu karanlığa, o letâfet
bu kesâfete, o kãbiliyet bu unutkanlığa, o muhabbet bu isyana dönüşüp ruh
Rahmân’ın yakınlık meclisinde iken, nefis ve şeytanın yakını ve
hayvanların hemcinsi olmuştur.
Doğu-batı (ne) kadar uzak! Hayvanlık, oyun ve eğlence nerede? İnsânî
ruh ve ilâhî aşk nerede?
İnsan ilk önce hayvan mertebesinden, sonra sırasıyla yırtıcı hayvan
mertebesinden,
şeytanlar
mertebesinden,
melekler
mertebesinden,
nefsâniyet mertebesinden geçmedikçe insaniyet mertebesine ulaşamaz.
Fenâ ile kendinden geçmedikçe izâfî ruhla bâki olamaz. Ahlâkını
düzeltmeyen kişi hayvan mertebesinde kalır, insan mertebesine gelemez.
Ârif-i billah olup muradını alamaz. Çünkü insanda üç ruh vardır ki (bu
anlamda) diğer hayvanlarla müşterektir. Birincisi, tabiî ruhtur. Onun yeri
bütün bedendir. İkincisi, bitkisel ruhtur. Onun yeri ciğerdir. Üçüncüsü,
hayvanî ruhtur. Onun yeri kalptir. Kızgınlık, şehvet ve ikisinden doğan kötü
ahlâkın hepsi hayvanî ruhun özellikleridir. İnsanın dördüncü ruhu, düşünen
özdür (nefs-i nâtıka) [279] ki bu, insana mahsustur. Onun yeri, kalpte olan
kara noktada (nokta-i sevdâ) bulunan hayvanî ruhtur. Onunla sıkı fıkı
olmak, bunun belirgin özelliğidir. Eğer hayvanî ruh, bu insanî ruh üzerine
galip gelip kızgınlık ve şehvetine bunu esir ettiyse, o kimse hayvan
derekesine iner.
Çünkü hüküm galip olana göre verilir. İnsanî ruhu hayvanî ruhunun
mağlubu olan kimsenin kalbi ölü ve nefsi diri olduğu için o kişi nefsânîdir.
Eğer Hak tealanın yardımıyla insanî ruh, hayvanî ruh üzerine galip gelir de
insan öfke ve şehvetine sahip olursa, kendi hayatını bulduğu için o
kimsenin nefsi ölü ve kalbi diri olduğundan, o rûhânîdir. Hatta zaman ve
mekândan soyutlanmış bir insân-ı kâmildir ve [206/b] kendi makãmından
daha yücelere ulaşır.
İnsan bu kimyâ-yı saadete [280] kãbiliyetine göre bir yılda ya da bir ayda
veya bir günde veyahut da bir saatte ulaşır. Hak teala Kelâm-ı Kadîm’inde;
“Ona kendi ruhumdan üfledim” (Hicr, 15/29) buyurarak kendi temiz
zâtına bağladığı izâfî ruha ulaşmış ve her muradını almış olur.
İzâfî ruhun pek çok isimleri vardır. Bunlar: Akl-ı küll, akl-ı evvel, cevher-
i evvel, kalem-i a’lâ, levh-i a’zam, arş-ı a’zam, kelime-i ehemm, melek-i
mukarreb, rûh-ı ekmel, rûh-ı efdal, rûh-ı lâ-yefnâ, rûh-ı ârif, rûh-ı nâtık,
rûh-ı kuds, rûh-ı Muhammedî, nûr-ı Muhammedî, Âdem-i ma’nâ, şems-i
bâtın, şems-i hakikat, nokta-i vahdet, nokta-i küll, nokta-i kübrâ, sırr-ı
a’zam, lâtîfe-i Rabbâniye, emr-i Rabbânî, cevher-i Rabbânî, hakîkat-i
Rabbâniyye, aşk-ı ilâhî, mebde-i evvel, menşe-i ervâh, sultân-ı hakîkat ve
sırr-ı ilâhîdir.
Bahsi geçen mertebelerden hangisinde bulunduğunu bilmek istersen,
hemen kendi durumuna bakmalısın. Eğer yiyip içip uyursan, şehvet isteğini
yerine getirirsen, (bunlardan) başka bir şeye istek duymazsan, görünen o ki
sen, hayvan mertebesindesin.
Eğer yiyip içip uyursan, şehvet isteğini yerine getirirsen, bunlarla beraber
kızgınlık gösterip düşmanlık, kavga, savaş, tartışma, çekişme ve sövüp
sayma ile düşmanlık, sertlik-kabalık, kaba kuvvet, dayak ve saldırganlık ile
halkı incitip (yerine göre) intikam alırsan, bil ki sen vahşi hayvan
mertebesindesin.
Eğer yiyip içip uyursan, şehvet isteğini yerine getirirsen, bunlarla birlikte
yalan söyleyerek halka tuzak kurarsan; hîle, aldatma ve yalancılık ile onları
kandırırsan, düzenlerle onları aldatıp (yeryüzünde) bozgunculukla yürürsen,
şüphesiz ki sen şeytan mertebesindesin.
Eğer az yiyip az içip az uyursan, şehvetinden ayrı kalıp isteklerinden
kurtulursan, aslâ kimseyi rencide etmezsen, kimseye hîle ve oyun ile yalan
söylemezsen, bütün varlıklara sürekli merhamet ile muamele edersen, bütün
insanlara iyilik (hayır) dileyerek üstüne düşen hizmetlerini görüp dua ve
senâ ile yumuşak söz söylersen, şüphesiz ki sen mübarek melekler
mertebesindesin.
Eğer denge üzere yiyip içip uyursan, öfke ve şehvetine sahip olursan,
marifetle Allah sevgisi yoluna gönülden yolcu (sâlik) olursan, kendi
sıfatlarından fânî ve helâk olursan, kendini yakîn üzere bilirsen ki hem ârif
hem de maruf olursun. Sen Hakk’ın ahlâkıyla ahlâklanmışsın. Allah’ın ilim
hazinesisin. Hakikatten haberdarsın. İnsan mertebesinde insân-ı kâmilsin.
En yüce makãma ulaşmışsın. Yakınlık ve huzur meclisine girmişsin. Her
isteğine ulaşmışsın. Her işini orta yol üzere yaparsın. Hep Hakk’a
yönelirsin.
Nazm
1-Ey rûh-ı pâk cism ile dünyâda hoş mısın
V’ey nûr-ı mahz dîde-i bînâda hoş mısın
2-Ey murg-ı Arş nice tutuldun bu dâma sen
Safrâ vü hûn ü balgam u sevdâda hoş mısın
3-Ger bu yürek değilse mekânın gönül, nedir
Çün bu yürekde sen bu süveydâda hoş mısın
4-Ol gülşeni koyup, niçe düşdün bu külhana
Külhancılarla hüsn-i mudârâ[d]a hoş mısın
5-Ol bezm-i ünsden o vatandan ırak mısın
Kalbinle, yâ o meclis-i ma‘nâda hoş mısın
6-Meşgûl-i resm ü ‘âdet olup gam çeker misin
Yâ hem huzûr-ı Hazret-i Mevlâ’da hoş mısın
7-Olmuş seninle mest ü mahabbet hezâr dil
Âşıklarınla rıfk u müvâsâda hoş mısın [207/a]
8-Âlem seninledir, nice âlemdesin aceb
Sen sende hüsn-i aşkı temâşâda hoş mısın
9-Hakkı sorar seni, sana ey nefs-i nâtıka
Dil haclesinde aşk ile tenhâda hoş mısın
Günümüz Türkçesiyle
1-Ey tertemiz ruh, bu cisimle dünyada hoş musun? Ve ey mahza nûr, şu
gören gözde hoş musun?
2-Ey Arş güvercini, sen bu tuzağa nasıl tutuldun? Safra, kan, irin ve
balgam içinde hoş musun?
3-Eğer bu yürek mekânın değilse gönül, nedir? Öyleyse bu yürekte sen,
bu kara yerde hoş musun?
4-O gülşeni koyup da nasıl düştün bu külhana? Külhancılarla iyi
geçinmekten hoş musun?
5-O dostluk meclisinden, o vatandan ırak mısın? Kalbinle yahut da o
mânâ meclisinde hoş musun?
6-Merâsim ve âdetlerle meşgul iken, gam çeker misin? Yahut Hazret-i
Mevlâ’nın huzurunda hoş musun?
7-Binlerce gönül seninle mest olup muhabbet doldu; âşıklarınla tatlı tatlı
eğlenmekte hoş musun?
8-Âlem seninledir, sen nice âlemdesin? Sen sende hüsn-i aşkı seyretmekte
hoş musun?
9-Hakkı sana seni sorar; ey konuşan nefis! Gönül gerdeğinde, aşk ile
yalnız kalmaktan hoş musun?
[231] . Bu mısrada “İsteyerek veya istemeyerek (buyruğuma) gelin”
dedi. “İsteyerek geldik” dediler.” (Fussilet sûresi 41/11) âyetine telmih
vardır.
[232] . “Rahmân Arş’a istivâ etmiştir.” (Tâhâ, 20/5) Bu âyetteki “istivâ”
kelimesinden çok çeşitli ve derin anlamlar çıkartılmıştır. İslâm âlimlerinin
kimisi zâhiriyle yetinip mânâsını Allah bilir derken kimisi de müteşâbih
âyetlerdendir, uygun bir tevili lâzımdır demiş ve çeşitli açıklamalarda
bulunmuşlardır. Sırr-ı İstivâ ise, Mevlevî tâbirlerindendir. Siyah bir şerit adı
olan istivâ yüksek bir alâmet sayılırdı. Cenâb-ı Mevlânâ’dan kalmış olup iki
yollu olan “külâh-ı seyfî” veya “kılıcî taç” yollarına takılan şeride sırr-ı
istivâ denilirdi. Bu tâcı ancak Rahmân’ın cezbesiyle “istivâ” nın sırrına
vâkıf olan mümtaz zatlar giyebilirdi. M. Zeki Pakalın, a.g.e., c. III., s. 207.
[233] . Siyah mânâsına gelen “sevâd” kelimesinden küçültme ismi olarak
siyahcık demektir. Mutasavvıflara göre kalpte mevcut olan siyah noktadır.
Öte yandan kalpteki gizli günâha da süveydâ adı verilir. Kalpteki bu nokta
inanmayanlar için günah ve şekâvet, inananlar için ise basîret ve idrak
mahalli olarak bilinir. Tercüman, a.g.e., s. 648.
[234] . Nefs-i nâtıka: Bizâtihi maddeden mücerred, ama maddeyle
faaliyette bulunan cevher demektir.
[235] . Nokta: Tasavvufta çok önemli bir konu olarak kabul edilir.
Mutasavvıflara göre İlâhî ilim noktada toplanmıştır. Gerçek varlık Allah’tır.
Binâenaleyh her şey noktadan vücud bulmuştur. Bu cihetten nokta aynı
zamanda tevhîd-i ilâhîyi temsil etmektedir. Nokta hakîki birlik, tüm
çokluğun aslıdır. Noktanın hareket ettirilmesinden hat (çizgi) meydana
gelir. Hat ikinci teayyüne işaret eder. Nokta zâtın tecellîsidir. Bütün
harflerin, kelimelerin ve rakamların esasının nokta olması tek varlığın
çokluk şeklinde görünmesinin güzel bir örneğidir. Ayrıca Hz. Ali’ye nisbet
edilen bir sözde de şöyle buyrulmuştur: “ İlim bir noktadır. Onu câhiller
çoğaltmıştır.” (Uludağ, a.g.e., s. 375, Tercüman, a.g.e., s. 530.
[236] . Akl-ı evvel: İlk akıl, “ Allah’ın ilk yarattığı şey akıldır” hadîsi ile
bu akla işaret edilmiştir. Buna vahdet mertebesi, nur-ı Muhammedî, Cebrâil,
insanın hakikati, Arş gibi adlar da verilir. Sudûr nazariyesine göre akl-ı
evvel Allah’tan ilk zuhûr eden şeydir. Allah ilk önce onu, sonra onun
aracılığı ile tüm diğer şeyleri yaratmıştır.
[237] . Harf, çoğulu huruf: Tasavvufta akıl ve nefis gibi dış âlemde var
olan basit (yalın) hakikatlerdir. Harf ayrıca Hakk’ın kuluna açıkladığı ifade
anlamında da kullanılmıştır. Âlemde her şeyin harflerden zuhûr ettiğine
inanan Bâtınî bir akım olan Hurûfîlik de vardır.
[238] . Amâ: Bulut, yoğun ve karanlık bulut, hafif ve ince bulut ve körlük
anlamlarına gelir. Tasavvufta ahadiyet mertebesine denilir. Bu mertebede
ululuk (celâl) perdesinde bulunan Allah’ı ondan başkası ne bilir, ne de tanır.
Bu mertebeye “amâ-i mutlak” “gaybü’l-gayb” ve “hakîkatü’l-hakâik” gibi
isimler de verilir. Allah halkı yaratmadan evvel nerede idi sorusuna Hz.
Peygamber (s.a.v.) “ Amâda idi, bunun ne altında ne de üstünde hava vardı ”
buyurmuştur. (Uludağ, a.g.e., s.45.)
[239] . Âlem: Kâinât, bütün yaratılmış varlıklar, dünya, cihan, belli bir
sınıfı meydana getiren varlıkların ya da canlıların oluşturduğu varlık
toplulukları. Gayb âlemi- şehâdet âlemi: “ Allah gaybı ve şehâdeti bilir.”
(Haşr, 59/20) Bu âyette insanın duyu organları ile bilemeyeceği ve akılla
kavrayamayacağı varlıklara gayb, insanın bilme alanına giren varlıklara
şehâdet denilmiştir. (Uludağ, a.g.e. , s. 38-39.)
[240] . Bkz. Tâhâ sûresi 20/5. İstivâ; müsâvî olma, kasdetme, doğrulama,
hakim olma, kaplama ve kurulma mânâlarına gelir. Tasavvufta istivâ olunan
şey üzerinde zuhûr ve tecellî etmektir. Hak, istivâ eden, arş istivâ edilendir.
İki türlü istivâ vardır. İlâhî istivâ ve Rahmânî istivâ. Her ikisi de Hakk’ın
insan arşına (kalbine) istivâ etmesi yani onu kuşatmasıdır. Ancak ilahi
istivâda kalp daire Hak bu dairenin merkezi iken Rahmânî istivâda Hak
daire, arş onun merkezidir. Uludağ Süleyman, a.g.e ., s. 194.
[241] . Nâsır: Yardım edici, Allah teala. Burada, “Hak ve hakikati anlayıp
anlatmada kuluna yardımcı olan Allah Teala” mânâsı kast edilmiştir.
[242] . Mansûr: “Ene’l-Hak” dediği için idam edilen Hak âşığı Hallac-ı
Mansûr.
[243] . Vücûd-ı akdes: Varlık, var olmak, varlık fikri anlamlarına geldiği
gibi mevcûd (var olan) anlamına da gelir. Tasavvufta daha çok Allah’a
Mevcûd-ı hakiki, diğer varlıklara mevcûd, mevcûdât denir. Tasavvufta
Allah’tan başka varlık olmadığının idrak ve şuûruna sahip olmaya “vahdet-i
vücud” denilir. Bu düşünceye göre mutlak varlık olan Allah teala varlık
mertebeleri (merâtib-i vücud) denilen çeşitli mertebelere inerek (tenezzül)
tecellî etmektedir. Bu mertebeler itibârîdir. Vücud-i akdes, Hakk’ın mutlak
varlığını ifade eden mertebedir. Bu mertebede hiçbir ibâre ve tarif söz
konusu değildir. Kendisini ancak kendisi bilir. Bu mertebeye ahadiyyet
mertebesi denilir. Bazıları Allah’ın saf birliği anlamında âlem-i lâhût da
derler. (Daha fazla bilgi için bkz. Konuk, Fusûsu’l-Hikem Tercüme ve Şerhi ,
haz. Mustafa Tahralı-Selçuk Eraydın, İFAV., c. I. Mukaddime kısmı.
[244] . Feyz-Fuyûzât: Taşmak, coşmak anlamınadır. Tasavvufta, tasavvuf
yolcusunun çalışması ve çabalaması sözkonusu olmaksızın Allah tarafından
onun kalbine herhangi bir husûsun verilmesidir. Her an tecellî eden feyz
aracılığı ile meydana gelen varlıklar, özündeki imkân itibarıyla yok
olmakta, fakat tecellî eden Hakk’ın feyziyle aynı zamanda var olmaktadır.
Uludağ, a.g.e., s. 179.
[245] . Âlem-i ceberût: Allah’ın kudret ve irâdesinden başka hiçbir güç ve
irâdenin sözkonusu olmadığı âlem. Tasavvufta, mülk ve melekût, diğer bir
deyişle şehâdet ve gayb, yani maddî ve manevî âlemlerin arasında bulunan
orta âlem. Ceberût âlemi, cismanî âlemin de rûhânî âlemin de bazı
özelliklerine sahiptir. Uludağ, a.g.e., s. 110. Ceberût, birinci taayyün ve
şuhûd-ı mücmelden ibarettir ki, Allah diye isimlendirilir. Onun için “Hû”
isminin zikrine lâhûtî, Allah isminin zikrine ceberûtî derler. Konuk, a.g.e.,
c. Mukaddime kısmı.
[246] . Âlem-i ervâh: Ruhlar âlemi (âlem-i ervâh): Dünyaya gelmeden
önce ve öldükten sonra insan ruhlarının bulunduğu âlem.
[247] . Âlem-i Melekût: Arş’tan yeryüzüne kadar olan âleme, melekût
âlemi denir.
[248] . Nâsût âlemi: Şehâdet âlemi ile “hazret-i insan”ın toplamından
ibarettir.
[249] . İnsân-ı kâmil: Ergin kişi, olgun adam. Tasavvufta Allah’ın
yeryüzündeki halifesi olması itibarıyla O’nun bütün isim ve sıfatlarına
mazhar olan ve beş makãmı, yani varlığın esas mertebelerini tümüyle
kendisinde toplayan insan. Uludağ, a.g.e., s. 250.
[250] . Müslim, Kader, 1.
[251] . Himmet: Bir kemâl hâlini veya diğer bir şeyi elde etmek için bütün
rûhânî güçleriyle birlikte kalbin Hakk’a yönelmesi. Himmet, hâlis ve iyi
niyettir. İsâbetli ve sıhhatli karar her şeyden önde gelir. (Uludağ, a.g.e., s.
227.)
[252] . Tevekkül: Güvenme, bel bağlama, vekil tayin etme, havâle etme
demektir. Tasavvufta Allah’ın katında olana güvenip halkın elinde ve
avucunda olan şeye göz dikmemektir. Her hâlükârda sadece Allah’a
sığınma. (Uludağ, a.g.e., s. 488.)
[253] . Tefvîz: Teslim ve tevekküldür. Kulun, tüm işlerini Mevlâsına
havâle etmesi ve O’nun yaptığı her işi gönül hoşluğu ile karşılaması, hiçbir
hususta ne dil, ne de kalp ile O’na itiraz etmemesi, sızlanmaması, içinde
rahatsızlık dahi hissetmemesidir. (Uludağ, a.g.e., s. 477.)
[254] . Ferağ: Vazgeçme, çekilip bırakma; kalbi Allah’tan gayrıya
alakadan boşaltma.
[255] . Atvâr-ı seb’a: Yedi tavır, tabiat nefs, kalb, ruh, sır, hafî, ahfâ.
Allah’ın insanı yedi tavırda yarattığını (Bkz. Nuh, 71/14) dikkate alan bazı
mutasavvıflar bu tavırları yedi kat semâya, yedi gezegene, yedi vâdiye ve
yedi iklime benzetirler. Attâr’ın Mantıku’-Tayr’ ında bu yedi tavır ve yedi
vâdi şu şekilde tesbit edilmiştir: Aşk, marifet, istiğnâ, tevhid, hayret, fakr,
fenâ. Yedi tavrı daha başka şekillerde gösterenler de vardır. (Uludağ, a.g.e. ,
s. 65.
[256] . Sadr: Göğüs, sîne demektir. Tasavvufta kalbin bir mertebesidir.
Gönlünde İlâhî marifetin nurlarının ışıldamasıdır. (Uludağ, a.g.e ., s. 409.)
[257] . Şerh-i sadr da denilir. Hz. Peygamberin (a.s.) göğsünün açılması
mûcizesi. (Uludağ, a.g.e., s. 409.)
[258] . Şeğaf: Kalbin üzerini kaplayan ince zar. Tasavvufta aşk ve sevdâ
anlamındadır. Beş derecesi vardır. a) Sevgilinin arzusunu yerine getirme, b)
İçinde ondan başkasına yer vermeme, c) Hakk’ın düşmanına düşman olma,
d) Hakk’ın dostuna dost olma, e) Âşıkla mâşuk arasındaki halleri gizli
tutma. (Uludağ, a.g.e. , s. 448.)
[259] . Fuâd: Kalb, gönül demektir. Kalbin içi, kalb zarı anlamlarında da
kullanılır. Tasavvufta Hak ile bâtılı ayıran ayrıntılı bilgi demektir. Kimi
mutasavvıflara
göre
kalbin
derecelerinden
üçüncüsüdür.
“Gözün
gördüğünü gönül yalanlamadı.” (Necm, 53/11) âyetinde de fuâd kelimesi
geçer. (Uludağ, a.g.e ., s. 182.)
[260] . Burada, “ Allah’ım, bana eşyanın hakikatini göster ” buyuran
Peygamberimizin hadisine telmih vardır.
[261] . Yüce Allah’ın beyti, tecellî mahalli. Burada “Yere göğe sığmam,
mü’min kulumun kalbine sığarım” buyrulan kudsî hadise telmih vardır.
[262] . Ayne’l-yakîn: Gözle ve görerek elde edinilen bilgi. İlme’l-yakîn,
ayne’l-yakîn adı verilen üç yakîn mertebesinden ikincisi. Kalbin, müşâhade
yoluyla hakîki vahdeti görmesi. Nihayet bu haldeki sûfîye göre bu sözleri
söyleten kendisi değil, kudret dilidir. (Uludağ, a.g.e ., s. 73.)
[263] . Teveccüh: Yönelme, öz alâka. Tasavvufta şeyhin Hakk’a, mürîdin
mürşide yönelmesi, gönlünü ona bağlaması. (Uludağ, a.g.e., s.487.)
[264] . Keşf: Açığa çıkarma, perdenin açılması. Örtülü olanı açma, gizli
olanı meydana çıkarma. Tasavvufta perdenin ötesindeki gaybî hususlara ve
hakîki şeylere, bunları yaşayarak ve temâşâ ederek vâkıf olma. Beden ve his
perdesinin kalkması ve ruh âleminin seyredilmesi. (Uludağ, a.g.e., s.286.)
[265] . Riyâzet: İdman, eğitme, terbiye ve ıslah etme, boyun eğdirme,
çekici ama zararlı şeylerden uzak kalmaya, zor ama faydalı şeyleri yapmaya
kendini alıştırma. Sûfîler az yemeye, az konuşmaya, az uyumaya, yalnız
yaşamaya, sürekli zikir ve tefekkür etmeye alışan nefsin kurtulacağına
inanırlar. (Uludağ, a.g.e ., s.399.
[266] . Marifet: Bilgi, tecrübe ve amelî bilgi, tanımak, âşinâlık. Tasavvufta
sûfîlerin rûhânî halleri yaşayarak, manevî ve ilâhî hakikatleri tadarak (iç
tecrübe ile ve vasıtasız olarak) elde ettikleri bilgi, irfân. Bu yoldan Hakk’a
dair elde edilen bilgiye marifetullah, buna sahip olan kişiye ârif-i billah
(ârif, urefâ) denir. (Uludağ, a.g.e. , s.316.)
[267] . Mücâhede: Savaşmak, mücâdele etmek. Tasavvufta;
a) Şeriatça istenen fakat nefse zor gelen şeyleri nefs-i emmâreye
yükleyerek onunla savaşmaktır ki, nefse karşı açılan savaş cihâd-ı ekberdir.
b) Nefsi ezmek, etkisiz hâle getirmek, hatta ölmeden evvel öldürmek, çile
çekmek. (Uludağ, a.g.e ., s. 348.)
[268] . Tasfiye: Saflaştırma, arındırma, pak ve temiz hâle getirme.
Tasavvufta, şeriat ve marifet esasları dâhilinde kalbi temizleme.
Mutasavvıflara göre insan ruhu, bu âleme melekût âleminden tertemiz
gelmiş, fakat dünya ve madde kiriyle pislenmiştir. Eğer tasfiye-i nefs,
tezkiye-i kalb yapılırsa, ruhu ve kalbi örten kirler ve ezelî hakikatler
kavranır. (Uludağ, a.g.e ., s. 471.)
[269] . Tezkiye: Temizlenme. Tasavvufta nefsi, ona bulaşan kir ve pastan
temizleyerek onu nefs-i emmâre mertebesinden nefs-i mutmainne
mertebesine çıkarmak, ruhu manevî kirlerden arındırmak. “Nefsini
kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere gömen de
ziyan etmiştir.” (Şems, 91/9-10) (Uludağ, a.g.e ., s. 491.)
[270] . Vahdet-i vücuda erip kendi varlığından geçerek “Ene’l-Hak”
dediği için idam edilen Hallac-ı Mansûr’un sözü.
[271] . Fenâ-Bekâ: Geçici ve kalıcı olma. Fenâ, yokluk hiçlik demektir.
Bekâ ise, kalıcı olma demektir. Tasavvufta kötü huyların davranışların yok
olması fenâ, yerlerini güzel huyların ve iyi davranışların alması bekâdır.
Kulun kendi nefsanî sıfat ve vasıflarından sıyrılıp çıkması fenâ, Allah’ın
sıfat ve vasıflarıyla süslenmesi bekâdır. (Uludağ, a.g.e., s. 90.) Fenâ,
tasavvufta kulun fiilini görmemesi hâlidir. Bu mertebede bulunanlar “lâ
fâile illallah” derler. Üç türlü fenâ vardır. 1-Fenâ fi’l-kusûd: Kulun kendi
şahsî irâde ve arzusuna göre değil, Allah’ın irâde ve arzusuna göre hareket
etmesi, kendi irâdesini Allah’ın irâdesinde fânî kılması, yok etmesi. Bu
durumdaki sâlik “Lâ ma’bûde illallah”, “Lâ maksûde illallah”, “Lâ
matlûbe illallah”, “İlâhî ente maksûdî ve rızake matlûbî” der. 2-Fenâ fi’ş-
şuhûd: Allah’tan başka bir şey görmeme, aşk ve vecdin tesiriyle her şeyi
Allah’ın tecellîsi olarak görme. “Lâ- meşhûde illallah” bu haldeki
sâliklerin sözüdür. 3-Fenâ fi’l-vücûd: Varlıkta fânî olma, her şeyi hem Allah
olarak görme, hem Allah olarak bilme ve bu hâle zevkle ulaşma. Bu
mertebede bulunanlar: “Lâ mevcûde illallah” derler. (Uludağ, a.g.e., s.
174.)
[272] . Şuhûd: Görme, müşâhade, temâşâ demektir. Tasavvufta, İlâhî
tecellîleri temâşâ, mânâ âlemini seyretme. (Uludağ, a.g.e ., s. 458.)
[273] . Amâ: Bulut, yoğun ve karanlık bulut, hafif ve ince bulut, körlük.
Tasavvufta, ehadiyet mertebesi. Bu mertebede ululuk (celâl) perdesinde
bulunan Allah’ı ondan başkası ne bilir, ne de tanır. (Uludağ, a.g.e ., s. 45.
[274] . Ehadiyet mertebesi: Tasavvufta zât mertebesine verilen isim. Bu
mertebede teklik (ehadiyet) sıfatı müstesna hiçbir sıfat, isim ve nisbet
dikkate alınmaz. Hakk’ın ehadiyet mertebesinde ismi Ehad’dır. (Uludağ,
a.g.e ., s. 27.)
[275] . Mevâlîd-i selâse: Maden, bitki ve hayvan olmak üzere tabiatın üç
âleminden bahseden ilim, tabiat ilmi.
[276] . Tecrid: Arapça’da tefrîd ile beraber olunca yalnız başına kalmak,
tek tek yapmak mânâlarına gelen iki kelime. Tasavvufta, sâlikin dışını mal
mülk arzusundan, içini de karşılık bekleme anlayışından arındırmasıdır.
(Cebecioğlu, a.g.e ., s. 641.)
[277] . Tecerrüd: Arapça’da soyunmak mânâsına bir kelime. Tasavvuf
ıstılahında, Allah’tan başka her şeyden sıyrılıp Allah’a yönelmektir.
(Cebecioğlu; a.g.e. , s. 641.)
[278] . Burada şu âyet-i kerimeye telmih vardır :“Aralarındaki mesafe iki
yay uzunluğu kadar veya daha azdı.” Bkz. Necm sûresi 53/9.
[279] . Nefs-i nâtıka: İnsan ruhu, insanın canlılar arasındaki yerini belli
eden cevher.
[280] . Kimyâ-yı saâdet: Rûhun maddiyattan ayrılarak maneviyâta
geçmesi.
Meğer o kimseler ola ki, Hakk’ın ezelî yardımı ve bitmeyen hidayetine
nâil olup gözlerinden gaflet perdesini kaldırıp atmışlardır. Gerçi onlar her
ne kadar bu cisimler âlemiyle bir alâka kurmuşlarsa da bazılarından ruhlar
âlemi aslâ örtülü kalmamıştır. Bazılarında örtülü olmuş ise de en az bir
teveccüh ile keşf olunup gaflet perdesinde takılıp kalmamıştır.
5-Madem ki Hakk’a erdi; her ne sıfatla bulduysa O’nu. Secde edip O’na
isteyerek der ki; sana yakınım.
Siyah noktanın sırr-ı istivâsı; cisimlerden, şekillerden ve renklerden uzak
bir fert ve mücerret bir noktadır. Bu mücerret nokta, o ilk akıl (akl-ı evvel)
ve mükemmel ruh (rûh-ı ekmel) olan büyük noktanın (nokta-i kübrâ)
karşılığında mükemmel bir ayna ve tam bir zuhûr yeridir (mazhar-ı tam).
Âhireti düşünen akıl (akl-ı meâd) o büyük noktanın eseridir ki kimi kalplere
gelmiştir. Nitekim hadis-i şerifte; “ Akıl kalpteki bir nurdur ” şeklinde
buyurulmuştur. Yani maneviyât güneşinin (şems-i bâtın) ışığı mü’minlerin
kalplerine dolmuştur. Nitekim cihanın büyük noktası devamlı bir şekilde
her an mürekkep harfleri ve mevâlîdi (maden, bitki ve hayvan) ortaya
çıkarmaktan geri durmaz. Aynı şekilde insanî hakikatin noktası da gece
gündüz kesintisiz olarak harflerin havatırını ortaya çıkartmaktan bir an bile
geri durmaz. Çünkü hayvanî ruh (rûh-ı hayvanî) uykuya varıp bedenin
hisleri etkisiz kaldığında rüya gören nokta uyku bilmez ve tesirini yitirmez,
gündüz ise düşünceleriyle türlü türlü işler yapmaktan ayrı kalmaz. [199/b]
1-Tecrîd ve tecerrüd gönül hânesine varan yoldur. Bir hâne ki virânedir, o
hâne gönüldür.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Vücûd-ı akdes
(en kutsal varlık) olan âlem-i lâhûttan (ilâhî âlem) gelen her feyz, vücûd-ı
mukaddes (temiz varlık) olan [200/b] âlem-i ceberûta (ilâhî kudret), oradan
da âlem-i ervâh (ruhlar âlemi) olan âlem-i melekûta (bâtın âlemi) iner.
Oradan âlem-i ecsâm (cisimler âlemi) olan âlem-i nâsûta (insanlık âlemi)
iner. Buna âlem-i mülk, âlem-i zahir, âlem-i şehâdet, âlem-i dünya, âlem-i
kevn ü fesâd ve âlem-i sûret de denilir.
Kalbin ilk derecesinde aklını kullanıp hakkı bâtıldan ayırarak mü’min
olursun. İkinci derecesi sadru’l-kalptir. Bu mertebede düşünce ehlinden
göğsün açılması (inşirâh-ı sadr) zevkini bulursun. Üçüncü derecesi kalbin
sevgisi (hubbetü’l-kalp) mertebesidir. Bu mertebede üzüntü ve sevinçleri
unutup manevî âlemin isteklerine göre uçarsın, o şevk ile konakları
geçersin. Dördüncü derecesi kalbin ruhu ve canıdır (mühcetü’l-kalb).
Rahmân’dan gelen cemâlî sıfatların ilhamları ile nefisten gelen celâlî
sıfatların ilhamlarını bulup sezgi gücü (firâset) ile aralarındaki farkı bilirsin.
Beşinci derecesi şeğaftır. Bu mertebede seni Hakk’ın cezbesi alır ve dünya
sevgisinden tamamen geçerek az gülersin. Altıncı derecesi fuâd’dır. Bu
mertebede Rahmân’dan kalbe gelen mânâlar (vâridat) hâsıl olup nefsin
vesveselerinden kurtularak cemâle mazhar olursun. Yedinci derecesi
süveydâdır. Bu dereceyi doğruluk ve sadâkatle elde ederek sıddıklardan
olursun. Kalbini cemâl aynası ve Hakk’ın nazargâhı olarak bulursun. Nurla,
huzurla ve sevinçle dolarsın. Zaman ve mekândan dışarı çıkarsın. Makãmın
olan en yüce göğe (semâ-yı amâ) yükselirsin. Her şeye gücü yeten Allah’ın
katında peygamberler ile birlikte doğruluk durağına (mak’ad-ı sıdk)
gidersin. Sonsuz olarak orada huzur bulup zevk alırsın.
İnsan kalbinin yedi derecesini (etvâr-ı seb’a) ve hallerini bildirir.
6-Eğer eşyanın hakikatini keşfedebilirsen, hakikat zeminine sağlam
binalar kurdun demektir.
Buradan da asıl kãbiliyetleri olan (istîdâd-ı aslî) insan âleminin içine
(âlem-i bâtın-ı insan) iner. “Saîd anasının karnında saîddir ” hadisi bu toplu
mânânın açıklaması mahiyetindedir. Yukarıda bahsi geçen yol, iniş yoludur
ki Rab’den kullarına (merbûb) gelen yoldur. O halde âlemlerin Rabb’inin
feyzi hangi yol ve hangi vasıf ile inerek kuluna geldiyse, yine o yoldan o
hâl üzere aynı şekilde âlemlerin Rabbi’ne dönüş yapar. Hakk’ın benzersiz
yardımının kendisini cezb etmesiyle makãmına yükselir. “ Allah’a giden
yollar, mahlûkatın nefeslerinin adedi kadardır” sözünün mânâsı budur.
6-Kibri bırak; o aşağıların da aşağısıdır ki, sevgilinin “ev ednâ”
yakınlığına böyle erişilir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: İnsanın kalbi
olan ruhu, ruhlar âleminde iken kendi yaratıcısını perdesiz olarak görmüş,
bilmiş ve ne hizmet için yaratıldığını anlamıştı. “Kâlû belâ” (“Evet”
dediler) meclisinde “e-lestü bi-Rabbiküm” (Ben sizin Rabbiniz değil
miyim?) bâdesiyle mest olmuştu. Orada herkesin müşâhadesi, şüphesiz
“ayne’l-yakîn” mertebesini bulmuştu. Hz. Âdem’in (a.s.) bütün zürriyeti
peygamberler ile beraber muradını almıştı. Sonra gönül, o kavuşma
âleminden bu ayrılık dünyasına, o muhabbet meclisinden bu sıkıntı
menziline, o ruhâniyetten bu cismâniyete inmekle gizlice hisler perdesine
girip beden sınırıyla sınırlanmış oldu. Cismânî istekler ona üstün gelip
hayvanî sıfatlarla doldu. Bu halde insan kalbi gaflet elbisesi ile örtülü
olduğundan, o yakınlık (üns) meclisini unutup bu geçici durağı (dünya)
sonsuz sanıp bu cehennemi (dâru’l-bevâr) durup yerleşme yeri olarak tercih
etti.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: İrfan yolunun
yolcusu, insan kalbinin hakikatini ve değerli ruhun ilgi ve alâkasını
nitelikleriyle bilmelidir. Kalbin makãmı ve merkezi, işte bu yürektir.
Yukarıda açıklandığı üzere yüreğin ortasında siyah bir nokta vardır ki o,
“süveydâ”nın yeridir. Bu siyah nokta, cihanın ruhu ve insan âleminin arşı
olan maneviyât güneşinin doğuş yeridir ki o, ismi kalp ve yürek anlamına
gelen “cenân”dır. İnsan ruhunun çıkış yeri olan en büyük noktanın
aynasıdır. Bu siyah noktayla alâkalı olan can, beden ikliminde sultan olan
nefs-i nâtıkadır. Büyük gizli nokta olan (nokta-i kibriyâ-yı nihân) akl-ı
küll’ün (tüm akıl) halifesidir. Bu siyah noktanın büyüklük ve şânı dış
görünüşünde değildir. Onun büyüklüğü ancak sırr-ı istivâsında ortaya çıkar.
Bu sırra insanlıktan geçerek, meleklik makãmına varmış kimse erebilir. O
kimse, gözlerin görmediğini görür. Huzur ve üns meclisini bulur.
Şu halde bu faydalı açıklama kalbi tanımak (mârifet) için yeterlidir.
Nitekim Hak teala bir kudsî hadisinde insan kalbinin yüceliğini kullarına
duyurmak için şöyle buyurmuştur: “ Benim Arş’tan büyük, Kürsî’den geniş,
melekûttan süslü, Cennet’ten temiz bir hazinem vardır. Onun yeri iman,
göğü marifet, güneşi şevk, ayı muhabbet, yıldızları düşüncelerdir. Bulutu
akıl, yağmuru merhamet, nehirleri hizmet, ağaçları ibadet, meyveleri güzel
huylar, köşkleri ise himmettir. Onun dört direği vardır: Tevekkül, tefvîz ,
sabır ve rıza. Dört kapısı vardır: İlim, yumuşak huyluluk (hilm), zikir ve
üns. Dikkat ediniz; İşte o, kâmil ve ârif olan kulun kalbidir.”
Şu halde, insanî hakikat (hakikat-ı insâniyye) o süveydânın sırrıdır ki her
zaman endişe duyar ve rüya icad eder. O, his ve kuvvetlerin özünün özüdür.
Bu seslerle söylenilen harflerden (hurûf-ı esvât) ortaya çıkan kelimeler, o
noktanın harfleri olan düşünce ve fikirlerin dış kabuğu ve zarflarıdır. O
nokta, mânânın özüdür. Süveydâya takılıp kalan bir fert ve bir nokta olup
güneş yuvarlağının mânâsıdır. Onun manevî ışığı âhireti düşünen akıldır
(akl-ı meâd) ki o kalpten beyne aksetmek suretiyle ışık salar. Nitekim güneş
gökte iken onun ışıkları yeryüzüne gelir. Oradan havaya akseder ve bu
şekilde dünyayı ışıklandırır, eşyaya hayat ve kuvvet verir. Aynı şekilde
maneviyât güneşi de ahadiyet mertebesinden (amâ semâsı) insanî hakikat
mertebesine (hakikat-i insânîye) ışık saçarken onun ışığı süveydâ noktasına
dolup oradan beyne aksedip bu şekilde insan bedenine ait hisleri ve
kuvvetleri ışıklandırarak âzâlara hayat ve kuvvet verir ve her biri kendi
işiyle meşgul olur; yani dil söyler, kulak dinler ve göz görür. Hepsine o
manevî nurun ışığı ve etkisi erişir ki bedenin her bölümünde başka bir fiil
ve başka bir isim ile kendi işini yapar.
6-Nâsır ve Mansûr vardı ve Mansûr dedi ki; “Ben apaçık Hakk’ım.” Bu
cümleyi esas söyleyen Nâsır’dır, ona tercüman olan ise Mansûr.
Çünkü Hak tealanın ilminde, yaratılmış olan bütün şeylerin suretleri
vardır. Bu, bir tür bizim akletmemiz (taakkül) ve zihinde kurmamız
(tasavvurumuz) gibidir. Gerçi Allah’ın ilmi zâtının gayrı değildir, fakat ilmî
kayıtlar itibarıyla ona “amâ âlemi” ve mânâlar âlemi denilmiştir. Amâ
âleminin aslı, “lâhût âlemi”dir ki evliyâ arasında “en kutsal varlık” (vücûd-ı
akdes) olarak bilinir. Ahadiyyet mertebesine işarettir.
5-Olmasa (içinde) kibirle riyâ; sensin (o zaman) Beyt-i Kibriyâ. Gizli
hazineler hep seninledir; tarif edemem gönül seni.
Kalbin ilk derecesinde aklını kullanıp hakkı bâtıldan ayırarak mü’min
olursun. İkinci derecesi sadru’l-kalptir. Bu mertebede düşünce ehlinden
göğsün açılması (inşirâh-ı sadr) zevkini bulursun. Üçüncü derecesi kalbin
sevgisi (hubbetü’l-kalp) mertebesidir. Bu mertebede üzüntü ve sevinçleri
unutup manevî âlemin isteklerine göre uçarsın, o şevk ile konakları
geçersin. Dördüncü derecesi kalbin ruhu ve canıdır (mühcetü’l-kalb).
Rahmân’dan gelen cemâlî sıfatların ilhamları ile nefisten gelen celâlî
sıfatların ilhamlarını bulup sezgi gücü (firâset) ile aralarındaki farkı bilirsin.
Beşinci derecesi şeğaftır. Bu mertebede seni Hakk’ın cezbesi alır ve dünya
sevgisinden tamamen geçerek az gülersin. Altıncı derecesi fuâd’dır. Bu
mertebede Rahmân’dan kalbe gelen mânâlar (vâridat) hâsıl olup nefsin
vesveselerinden kurtularak cemâle mazhar olursun. Yedinci derecesi
süveydâdır. Bu dereceyi doğruluk ve sadâkatle elde ederek sıddıklardan
olursun. Kalbini cemâl aynası ve Hakk’ın nazargâhı olarak bulursun. Nurla,
huzurla ve sevinçle dolarsın. Zaman ve mekândan dışarı çıkarsın. Makãmın
olan en yüce göğe (semâ-yı amâ) yükselirsin. Her şeye gücü yeten Allah’ın
katında peygamberler ile birlikte doğruluk durağına (mak’ad-ı sıdk)
gidersin. Sonsuz olarak orada huzur bulup zevk alırsın.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Vücûd-ı akdes
(en kutsal varlık) olan âlem-i lâhûttan (ilâhî âlem) gelen her feyz, vücûd-ı
mukaddes (temiz varlık) olan [200/b] âlem-i ceberûta (ilâhî kudret), oradan
da âlem-i ervâh (ruhlar âlemi) olan âlem-i melekûta (bâtın âlemi) iner.
Oradan âlem-i ecsâm (cisimler âlemi) olan âlem-i nâsûta (insanlık âlemi)
iner. Buna âlem-i mülk, âlem-i zahir, âlem-i şehâdet, âlem-i dünya, âlem-i
kevn ü fesâd ve âlem-i sûret de denilir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Marifetullahı
isteyen (tâlib) eğer bir tenhaya çekilip günlerce orada kalarak beş dış duyu
organını etkisiz kılar ve can u gönülden ism-i celâl (Allah) zikrine sessizce
devam ederse, nefsine haklarını verip hazlarından men ederek onunla
mücâdele (mücâhede) ederse, kalbinden kötü ahlâkı tasfiye edip güzel ahlâk
ile süslerse sözleri, davranışları ve ahlâkı ile Habîb-i Ekrem’in (s.a.v.)
izinde giderse, bir gün bir gecede yüz dirhem yiyecekle iktifa edip dört saat
uyku ile yetinerek bu eğitimini (riyâzet) tamamlarsa; onun kalbi melekût
âlemi ile öyle bir derece münasebet elde eder ki, cisimler âleminden
habersiz olup gider. Göklerin melekûtunu seyran eder ve marifet devletine
erişir.
8-Sana şu hâl ola ki; “Zâtımı tesbih ederim, şânım ne yücedir! ” Kimin bu
hâl ile âyinesini sorarsın sen?
3-Gönülde bu devlet varken, feleğe minneti yoktur. Ârifin Allah’tan
başkasına meyli yoktur, ferağı vardır.
İnsan bu kimyâ-yı saadete kãbiliyetine göre bir yılda ya da bir ayda veya
bir günde veyahut da bir saatte ulaşır. Hak teala Kelâm-ı Kadîm’inde; “Ona
kendi ruhumdan üfledim” (Hicr, 15/29) buyurarak kendi temiz zâtına
bağladığı izâfî ruha ulaşmış ve her muradını almış olur.
1-Tecrîd ve tecerrüd gönül hânesine varan yoldur. Bir hâne ki virânedir, o
hâne gönüldür.
Şu halde, eğer Hak tealanın hidayeti sana da yol gösterici olursa, sen de
Hakk’a yakınlık meclisini unutmayıp orasını arzu edersin. Bu temiz ruhu,
dünya alâkalarından ve Allah’ı unutturan engellerden kurtarıp gönülden
O’na yönelirsin. Böylece o yüce sevgi ve dostluk ile aslını bulursun. Yani
gönül, kendi âleminde fenâsız bekaya, sıkıntısız safâya, şüphesiz irfâna,
engelsiz cemâle ve sonsuz nimete kavuşursun.
Kalbin ilk derecesinde aklını kullanıp hakkı bâtıldan ayırarak mü’min
olursun. İkinci derecesi sadru’l-kalptir. Bu mertebede düşünce ehlinden
göğsün açılması (inşirâh-ı sadr) zevkini bulursun. Üçüncü derecesi kalbin
sevgisi (hubbetü’l-kalp) mertebesidir. Bu mertebede üzüntü ve sevinçleri
unutup manevî âlemin isteklerine göre uçarsın, o şevk ile konakları
geçersin. Dördüncü derecesi kalbin ruhu ve canıdır (mühcetü’l-kalb).
Rahmân’dan gelen cemâlî sıfatların ilhamları ile nefisten gelen celâlî
sıfatların ilhamlarını bulup sezgi gücü (firâset) ile aralarındaki farkı bilirsin.
Beşinci derecesi şeğaftır. Bu mertebede seni Hakk’ın cezbesi alır ve dünya
sevgisinden tamamen geçerek az gülersin. Altıncı derecesi fuâd’dır. Bu
mertebede Rahmân’dan kalbe gelen mânâlar (vâridat) hâsıl olup nefsin
vesveselerinden kurtularak cemâle mazhar olursun. Yedinci derecesi
süveydâdır. Bu dereceyi doğruluk ve sadâkatle elde ederek sıddıklardan
olursun. Kalbini cemâl aynası ve Hakk’ın nazargâhı olarak bulursun. Nurla,
huzurla ve sevinçle dolarsın. Zaman ve mekândan dışarı çıkarsın. Makãmın
olan en yüce göğe (semâ-yı amâ) yükselirsin. Her şeye gücü yeten Allah’ın
katında peygamberler ile birlikte doğruluk durağına (mak’ad-ı sıdk)
gidersin. Sonsuz olarak orada huzur bulup zevk alırsın.
Şu halde bu faydalı açıklama kalbi tanımak (mârifet) için yeterlidir.
Nitekim Hak teala bir kudsî hadisinde insan kalbinin yüceliğini kullarına
duyurmak için şöyle buyurmuştur: “ Benim Arş’tan büyük, Kürsî’den geniş,
melekûttan süslü, Cennet’ten temiz bir hazinem vardır. Onun yeri iman,
göğü marifet, güneşi şevk, ayı muhabbet, yıldızları düşüncelerdir. Bulutu
akıl, yağmuru merhamet, nehirleri hizmet, ağaçları ibadet, meyveleri güzel
huylar, köşkleri ise himmettir. Onun dört direği vardır: Tevekkül, tefvîz ,
sabır ve rıza. Dört kapısı vardır: İlim, yumuşak huyluluk (hilm), zikir ve
üns. Dikkat ediniz; İşte o, kâmil ve ârif olan kulun kalbidir.”
. Mansûr: “Ene’l-Hak” dediği için idam edilen Hak âşığı Hallac-ı Mansûr.
. Vücûd-ı akdes: Varlık, var olmak, varlık fikri anlamlarına geldiği gibi
mevcûd (var olan) anlamına da gelir. Tasavvufta daha çok Allah’a Mevcûd-
ı hakiki, diğer varlıklara mevcûd, mevcûdât denir. Tasavvufta Allah’tan
başka varlık olmadığının idrak ve şuûruna sahip olmaya “vahdet-i vücud”
denilir. Bu düşünceye göre mutlak varlık olan Allah teala varlık mertebeleri
(merâtib-i vücud) denilen çeşitli mertebelere inerek (tenezzül) tecellî
etmektedir. Bu mertebeler itibârîdir. Vücud-i akdes, Hakk’ın mutlak
varlığını ifade eden mertebedir. Bu mertebede hiçbir ibâre ve tarif söz
konusu değildir. Kendisini ancak kendisi bilir. Bu mertebeye ahadiyyet
mertebesi denilir. Bazıları Allah’ın saf birliği anlamında âlem-i lâhût da
derler. (Daha fazla bilgi için bkz. Konuk, Fusûsu’l-Hikem Tercüme ve Şerhi ,
haz. Mustafa Tahralı-Selçuk Eraydın, İFAV., c. I. Mukaddime kısmı.
. Feyz-Fuyûzât: Taşmak, coşmak anlamınadır. Tasavvufta, tasavvuf
yolcusunun çalışması ve çabalaması sözkonusu olmaksızın Allah tarafından
onun kalbine herhangi bir husûsun verilmesidir. Her an tecellî eden feyz
aracılığı ile meydana gelen varlıklar, özündeki imkân itibarıyla yok
olmakta, fakat tecellî eden Hakk’ın feyziyle aynı zamanda var olmaktadır.
Uludağ, a.g.e., s. 179.
. Âlem-i ceberût: Allah’ın kudret ve irâdesinden başka hiçbir güç ve
irâdenin sözkonusu olmadığı âlem. Tasavvufta, mülk ve melekût, diğer bir
deyişle şehâdet ve gayb, yani maddî ve manevî âlemlerin arasında bulunan
orta âlem. Ceberût âlemi, cismanî âlemin de rûhânî âlemin de bazı
özelliklerine sahiptir. Uludağ, a.g.e., s. 110. Ceberût, birinci taayyün ve
şuhûd-ı mücmelden ibarettir ki, Allah diye isimlendirilir. Onun için “Hû”
isminin zikrine lâhûtî, Allah isminin zikrine ceberûtî derler. Konuk, a.g.e.,
c. Mukaddime kısmı.
. Âlem-i ervâh: Ruhlar âlemi (âlem-i ervâh): Dünyaya gelmeden önce ve
öldükten sonra insan ruhlarının bulunduğu âlem.
. Âlem-i Melekût: Arş’tan yeryüzüne kadar olan âleme, melekût âlemi
denir.
. Nâsût âlemi: Şehâdet âlemi ile “hazret-i insan”ın toplamından ibarettir.
. İnsân-ı kâmil: Ergin kişi, olgun adam. Tasavvufta Allah’ın yeryüzündeki
halifesi olması itibarıyla O’nun bütün isim ve sıfatlarına mazhar olan ve beş
makãmı, yani varlığın esas mertebelerini tümüyle kendisinde toplayan
insan. Uludağ, a.g.e., s. 250.
. Müslim, Kader, 1.
. Himmet: Bir kemâl hâlini veya diğer bir şeyi elde etmek için bütün
rûhânî güçleriyle birlikte kalbin Hakk’a yönelmesi. Himmet, hâlis ve iyi
niyettir. İsâbetli ve sıhhatli karar her şeyden önde gelir. (Uludağ, a.g.e., s.
227.)
. Tevekkül: Güvenme, bel bağlama, vekil tayin etme, havâle etme
demektir. Tasavvufta Allah’ın katında olana güvenip halkın elinde ve
avucunda olan şeye göz dikmemektir. Her hâlükârda sadece Allah’a
sığınma. (Uludağ, a.g.e., s. 488.)
. Bu mısrada “İsteyerek veya istemeyerek (buyruğuma) gelin” dedi.
“İsteyerek geldik” dediler.” (Fussilet sûresi 41/11) âyetine telmih vardır.
. “Rahmân Arş’a istivâ etmiştir.” (Tâhâ, 20/5) Bu âyetteki “istivâ”
kelimesinden çok çeşitli ve derin anlamlar çıkartılmıştır. İslâm âlimlerinin
kimisi zâhiriyle yetinip mânâsını Allah bilir derken kimisi de müteşâbih
âyetlerdendir, uygun bir tevili lâzımdır demiş ve çeşitli açıklamalarda
bulunmuşlardır. Sırr-ı İstivâ ise, Mevlevî tâbirlerindendir. Siyah bir şerit adı
olan istivâ yüksek bir alâmet sayılırdı. Cenâb-ı Mevlânâ’dan kalmış olup iki
yollu olan “külâh-ı seyfî” veya “kılıcî taç” yollarına takılan şeride sırr-ı
istivâ denilirdi. Bu tâcı ancak Rahmân’ın cezbesiyle “istivâ” nın sırrına
vâkıf olan mümtaz zatlar giyebilirdi. M. Zeki Pakalın, a.g.e., c. III., s. 207.
. Siyah mânâsına gelen “sevâd” kelimesinden küçültme ismi olarak
siyahcık demektir. Mutasavvıflara göre kalpte mevcut olan siyah noktadır.
Öte yandan kalpteki gizli günâha da süveydâ adı verilir. Kalpteki bu nokta
inanmayanlar için günah ve şekâvet, inananlar için ise basîret ve idrak
mahalli olarak bilinir. Tercüman, a.g.e., s. 648.
. Nefs-i nâtıka: Bizâtihi maddeden mücerred, ama maddeyle faaliyette
bulunan cevher demektir.
. Nokta: Tasavvufta çok önemli bir konu olarak kabul edilir.
Mutasavvıflara göre İlâhî ilim noktada toplanmıştır. Gerçek varlık Allah’tır.
Binâenaleyh her şey noktadan vücud bulmuştur. Bu cihetten nokta aynı
zamanda tevhîd-i ilâhîyi temsil etmektedir. Nokta hakîki birlik, tüm
çokluğun aslıdır. Noktanın hareket ettirilmesinden hat (çizgi) meydana
gelir. Hat ikinci teayyüne işaret eder. Nokta zâtın tecellîsidir. Bütün
harflerin, kelimelerin ve rakamların esasının nokta olması tek varlığın
çokluk şeklinde görünmesinin güzel bir örneğidir. Ayrıca Hz. Ali’ye nisbet
edilen bir sözde de şöyle buyrulmuştur: “ İlim bir noktadır. Onu câhiller
çoğaltmıştır.” (Uludağ, a.g.e., s. 375, Tercüman, a.g.e., s. 530.
. Akl-ı evvel: İlk akıl, “ Allah’ın ilk yarattığı şey akıldır” hadîsi ile bu akla
işaret edilmiştir. Buna vahdet mertebesi, nur-ı Muhammedî, Cebrâil, insanın
hakikati, Arş gibi adlar da verilir. Sudûr nazariyesine göre akl-ı evvel
Allah’tan ilk zuhûr eden şeydir. Allah ilk önce onu, sonra onun aracılığı ile
tüm diğer şeyleri yaratmıştır.
. Harf, çoğulu huruf: Tasavvufta akıl ve nefis gibi dış âlemde var olan
basit (yalın) hakikatlerdir. Harf ayrıca Hakk’ın kuluna açıkladığı ifade
anlamında da kullanılmıştır. Âlemde her şeyin harflerden zuhûr ettiğine
inanan Bâtınî bir akım olan Hurûfîlik de vardır.
. Amâ: Bulut, yoğun ve karanlık bulut, hafif ve ince bulut ve körlük
anlamlarına gelir. Tasavvufta ahadiyet mertebesine denilir. Bu mertebede
ululuk (celâl) perdesinde bulunan Allah’ı ondan başkası ne bilir, ne de tanır.
Bu mertebeye “amâ-i mutlak” “gaybü’l-gayb” ve “hakîkatü’l-hakâik” gibi
isimler de verilir. Allah halkı yaratmadan evvel nerede idi sorusuna Hz.
Peygamber (s.a.v.) “ Amâda idi, bunun ne altında ne de üstünde hava vardı ”
buyurmuştur. (Uludağ, a.g.e., s.45.)
. Âlem: Kâinât, bütün yaratılmış varlıklar, dünya, cihan, belli bir sınıfı
meydana getiren varlıkların ya da canlıların oluşturduğu varlık toplulukları.
Gayb âlemi- şehâdet âlemi: “ Allah gaybı ve şehâdeti bilir.” (Haşr, 59/20)
Bu
âyette
insanın
duyu
organları
ile
bilemeyeceği
ve
akılla
kavrayamayacağı varlıklara gayb, insanın bilme alanına giren varlıklara
şehâdet denilmiştir. (Uludağ, a.g.e. , s. 38-39.)
. Bkz. Tâhâ sûresi 20/5. İstivâ; müsâvî olma, kasdetme, doğrulama, hakim
olma, kaplama ve kurulma mânâlarına gelir. Tasavvufta istivâ olunan şey
üzerinde zuhûr ve tecellî etmektir. Hak, istivâ eden, arş istivâ edilendir. İki
türlü istivâ vardır. İlâhî istivâ ve Rahmânî istivâ. Her ikisi de Hakk’ın insan
arşına (kalbine) istivâ etmesi yani onu kuşatmasıdır. Ancak ilahi istivâda
kalp daire Hak bu dairenin merkezi iken Rahmânî istivâda Hak daire, arş
onun merkezidir. Uludağ Süleyman, a.g.e ., s. 194.
Eğer insan o temiz özü, bu kötü huylu lezzetlere müptelâ etmediyse, bir
isteğini alabilmek için yüz yerde rezaletler ile namerd olmadıysa ve her
muradını terk edip kendini dünyada misafir bildiyse, gönülden içeri girip
kendi asıl vatanına yöneldiyse, kötü ahlâktan temizlenerek sıhhat bulduysa,
tabiat hapishanesinden çıkıp özgür kaldıysa, elbette o kimse gönül
ülkesinde ruh tahtının üzerine oturur, kendi âleminde sultan olur. Allah’tan
başka her şeyi unutup şühûd denizine dalar, Mevlâ’sını bulur.
. Nâsır: Yardım edici, Allah teala. Burada, “Hak ve hakikati anlayıp
anlatmada kuluna yardımcı olan Allah Teala” mânâsı kast edilmiştir.
Siyah noktanın sırr-ı istivâsı; cisimlerden, şekillerden ve renklerden uzak
bir fert ve mücerret bir noktadır. Bu mücerret nokta, o ilk akıl (akl-ı evvel)
ve mükemmel ruh (rûh-ı ekmel) olan büyük noktanın (nokta-i kübrâ)
karşılığında mükemmel bir ayna ve tam bir zuhûr yeridir (mazhar-ı tam).
Âhireti düşünen akıl (akl-ı meâd) o büyük noktanın eseridir ki kimi kalplere
gelmiştir. Nitekim hadis-i şerifte; “ Akıl kalpteki bir nurdur ” şeklinde
buyurulmuştur. Yani maneviyât güneşinin (şems-i bâtın) ışığı mü’minlerin
kalplerine dolmuştur. Nitekim cihanın büyük noktası devamlı bir şekilde
her an mürekkep harfleri ve mevâlîdi (maden, bitki ve hayvan) ortaya
çıkarmaktan geri durmaz. Aynı şekilde insanî hakikatin noktası da gece
gündüz kesintisiz olarak harflerin havatırını ortaya çıkartmaktan bir an bile
geri durmaz. Çünkü hayvanî ruh (rûh-ı hayvanî) uykuya varıp bedenin
hisleri etkisiz kaldığında rüya gören nokta uyku bilmez ve tesirini yitirmez,
gündüz ise düşünceleriyle türlü türlü işler yapmaktan ayrı kalmaz. [199/b]
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Vücûd-ı akdes
(en kutsal varlık) olan âlem-i lâhûttan (ilâhî âlem) gelen her feyz, vücûd-ı
mukaddes (temiz varlık) olan [200/b] âlem-i ceberûta (ilâhî kudret), oradan
da âlem-i ervâh (ruhlar âlemi) olan âlem-i melekûta (bâtın âlemi) iner.
Oradan âlem-i ecsâm (cisimler âlemi) olan âlem-i nâsûta (insanlık âlemi)
iner. Buna âlem-i mülk, âlem-i zahir, âlem-i şehâdet, âlem-i dünya, âlem-i
kevn ü fesâd ve âlem-i sûret de denilir.
Meğer o kimseler ola ki, Hakk’ın ezelî yardımı ve bitmeyen hidayetine
nâil olup gözlerinden gaflet perdesini kaldırıp atmışlardır. Gerçi onlar her
ne kadar bu cisimler âlemiyle bir alâka kurmuşlarsa da bazılarından ruhlar
âlemi aslâ örtülü kalmamıştır. Bazılarında örtülü olmuş ise de en az bir
teveccüh ile keşf olunup gaflet perdesinde takılıp kalmamıştır.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Vücûd-ı akdes
(en kutsal varlık) olan âlem-i lâhûttan (ilâhî âlem) gelen her feyz, vücûd-ı
mukaddes (temiz varlık) olan [200/b] âlem-i ceberûta (ilâhî kudret), oradan
da âlem-i ervâh (ruhlar âlemi) olan âlem-i melekûta (bâtın âlemi) iner.
Oradan âlem-i ecsâm (cisimler âlemi) olan âlem-i nâsûta (insanlık âlemi)
iner. Buna âlem-i mülk, âlem-i zahir, âlem-i şehâdet, âlem-i dünya, âlem-i
kevn ü fesâd ve âlem-i sûret de denilir.
Mülk âlemi iki kısımdır. Birinci kısmı, melekût âlemine bağlanmıştır. Arş,
Kürsî ve yedi kat göklerdir. Ona ulvî âlem de derler. İkinci kısmı mülk
âlemine bağlanmıştır. Dört unsurdur. Onlardan doğan kâinât, gök boşluğu
ve üç asıldır (mevâlîd-i selâse.) Buna en değersiz âlem (âlem-i süflâ), oluş
ve bozuluş (kevn ü fesâd) âlemi de derler.
İnsan kalbinin mânâlarının hakikatını ve sırr-ı istivâsını bildirir.
6-Nâsır ve Mansûr vardı ve Mansûr dedi ki; “Ben apaçık Hakk’ım.” Bu
cümleyi esas söyleyen Nâsır’dır, ona tercüman olan ise Mansûr.
Tasfiye-i kalp ve tezkiye isteyen kimseye lazımdır ki ilk önce, beş duyu
organının yollarını kapatsın. Böylece işitilenlerden, görülenlerden,
koklananlardan, tadılanlardan ve giyilenlerden herhangi bir şeyin kalbe
girmeyip sonra zararlı düşünceleri (havâtır) uzaklaştırarak hafiyyen ism-i
celâl (Allah) zikrine devam etsin. Sonunda, gönlünde birlik (ahadiyet)
denizinden hikmet pınarları kaynasın. Havatırı, keduratı ve masivayı oradan
çıkartmış olsun. Gönlü Allah’tan uzaklaştıran şeylerden (mâsivâ)
temizlenerek kalp bilgisinde (ilm-i sudûr) hüner sahibi olmuş olsun.
Siyah noktanın sırr-ı istivâsı; cisimlerden, şekillerden ve renklerden uzak
bir fert ve mücerret bir noktadır. Bu mücerret nokta, o ilk akıl (akl-ı evvel)
ve mükemmel ruh (rûh-ı ekmel) olan büyük noktanın (nokta-i kübrâ)
karşılığında mükemmel bir ayna ve tam bir zuhûr yeridir (mazhar-ı tam).
Âhireti düşünen akıl (akl-ı meâd) o büyük noktanın eseridir ki kimi kalplere
gelmiştir. Nitekim hadis-i şerifte; “ Akıl kalpteki bir nurdur ” şeklinde
buyurulmuştur. Yani maneviyât güneşinin (şems-i bâtın) ışığı mü’minlerin
kalplerine dolmuştur. Nitekim cihanın büyük noktası devamlı bir şekilde
her an mürekkep harfleri ve mevâlîdi (maden, bitki ve hayvan) ortaya
çıkarmaktan geri durmaz. Aynı şekilde insanî hakikatin noktası da gece
gündüz kesintisiz olarak harflerin havatırını ortaya çıkartmaktan bir an bile
geri durmaz. Çünkü hayvanî ruh (rûh-ı hayvanî) uykuya varıp bedenin
hisleri etkisiz kaldığında rüya gören nokta uyku bilmez ve tesirini yitirmez,
gündüz ise düşünceleriyle türlü türlü işler yapmaktan ayrı kalmaz. [199/b]
Gönül tahtı heveslerden arınıp bayındır olunca, “Rahmân arşa istivâ
etti” âyetini gör.
İnsan kalbinin nefis eğitimi (riyâzet) ile kendi âlemine yolculuk yaptığını,
akl-ı küllden istifade ederek hikmet ilmiyle dolduğunu bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: İrfan yolunun
yolcusu, insan kalbinin hakikatini ve değerli ruhun ilgi ve alâkasını
nitelikleriyle bilmelidir. Kalbin makãmı ve merkezi, işte bu yürektir.
Yukarıda açıklandığı üzere yüreğin ortasında siyah bir nokta vardır ki o,
“süveydâ”nın yeridir. Bu siyah nokta, cihanın ruhu ve insan âleminin arşı
olan maneviyât güneşinin doğuş yeridir ki o, ismi kalp ve yürek anlamına
gelen “cenân”dır. İnsan ruhunun çıkış yeri olan en büyük noktanın
aynasıdır. Bu siyah noktayla alâkalı olan can, beden ikliminde sultan olan
nefs-i nâtıkadır. Büyük gizli nokta olan (nokta-i kibriyâ-yı nihân) akl-ı
küll’ün (tüm akıl) halifesidir. Bu siyah noktanın büyüklük ve şânı dış
görünüşünde değildir. Onun büyüklüğü ancak sırr-ı istivâsında ortaya çıkar.
Bu sırra insanlıktan geçerek, meleklik makãmına varmış kimse erebilir. O
kimse, gözlerin görmediğini görür. Huzur ve üns meclisini bulur.
İnsan ilk önce hayvan mertebesinden, sonra sırasıyla yırtıcı hayvan
mertebesinden,
şeytanlar
mertebesinden,
melekler
mertebesinden,
nefsâniyet mertebesinden geçmedikçe insaniyet mertebesine ulaşamaz.
Fenâ ile kendinden geçmedikçe izâfî ruhla bâki olamaz. Ahlâkını
düzeltmeyen kişi hayvan mertebesinde kalır, insan mertebesine gelemez.
Ârif-i billah olup muradını alamaz. Çünkü insanda üç ruh vardır ki (bu
anlamda) diğer hayvanlarla müşterektir. Birincisi, tabiî ruhtur. Onun yeri
bütün bedendir. İkincisi, bitkisel ruhtur. Onun yeri ciğerdir. Üçüncüsü,
hayvanî ruhtur. Onun yeri kalptir. Kızgınlık, şehvet ve ikisinden doğan kötü
ahlâkın hepsi hayvanî ruhun özellikleridir. İnsanın dördüncü ruhu, düşünen
özdür (nefs-i nâtıka) ki bu, insana mahsustur. Onun yeri, kalpte olan kara
noktada (nokta-i sevdâ) bulunan hayvanî ruhtur. Onunla sıkı fıkı olmak,
bunun belirgin özelliğidir. Eğer hayvanî ruh, bu insanî ruh üzerine galip
gelip kızgınlık ve şehvetine bunu esir ettiyse, o kimse hayvan derekesine
iner.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Marifetullahı
isteyen (tâlib) eğer bir tenhaya çekilip günlerce orada kalarak beş dış duyu
organını etkisiz kılar ve can u gönülden ism-i celâl (Allah) zikrine sessizce
devam ederse, nefsine haklarını verip hazlarından men ederek onunla
mücâdele (mücâhede) ederse, kalbinden kötü ahlâkı tasfiye edip güzel ahlâk
ile süslerse sözleri, davranışları ve ahlâkı ile Habîb-i Ekrem’in (s.a.v.)
izinde giderse, bir gün bir gecede yüz dirhem yiyecekle iktifa edip dört saat
uyku ile yetinerek bu eğitimini (riyâzet) tamamlarsa; onun kalbi melekût
âlemi ile öyle bir derece münasebet elde eder ki, cisimler âleminden
habersiz olup gider. Göklerin melekûtunu seyran eder ve marifet devletine
erişir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: İnsanî ruh
cisimler âlemine gelmeden önce ruhlar âleminde idi. Ruhlar âlemine
gelmeden önce “âlem-i amâ” da idi. Bu “âlem-i amâ” mânâlar âleminden
kinâyedir ki, Hak tealanın zamanla mukayyet olmayan ilmindeki (ilm-i
ezelî) suretlerden ibarettir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Kalpte olan
siyah noktanın sırr-ı istivâsı, insanın hakikatidir ki (hakîkat-i insaniyye),
onun hayat veren ruhudur. Nitekim Hak teala, Kelâm-ı Kadîm’inde
Habîbi’ne; “De ki: Ruh, Rabbimin emrindendir” (İsrâ, 17/85) buyurmuş
ve bu insanî [200/a] ruhun bir Rabbânî emr olduğunu duyurmuştur. İş (emr)
ise, canlı bir idrak kuvvetidir (hayy-i müdrike) ki onda başkasına hayat ve
idrak verme kãbiliyeti vardır. Bu işin (emr) makãm ve merkezi, o siyah
noktadır ki, ikiyüzlü ayna gibi yuvarlak ve cilâlıdır. Yani gayb âlemine de
şehâdet âlemine de yönelik olarak yaratılmıştır. Eğer bu ayna cilâlı ve
parlak olursa, onda gaybın nurları görünür. Manevî sırlar onda suret bulur.
Buradan da asıl kãbiliyetleri olan (istîdâd-ı aslî) insan âleminin içine
(âlem-i bâtın-ı insan) iner. “Saîd anasının karnında saîddir ” hadisi bu toplu
mânânın açıklaması mahiyetindedir. Yukarıda bahsi geçen yol, iniş yoludur
ki Rab’den kullarına (merbûb) gelen yoldur. O halde âlemlerin Rabb’inin
feyzi hangi yol ve hangi vasıf ile inerek kuluna geldiyse, yine o yoldan o
hâl üzere aynı şekilde âlemlerin Rabbi’ne dönüş yapar. Hakk’ın benzersiz
yardımının kendisini cezb etmesiyle makãmına yükselir. “ Allah’a giden
yollar, mahlûkatın nefeslerinin adedi kadardır” sözünün mânâsı budur.
. Keşf: Açığa çıkarma, perdenin açılması. Örtülü olanı açma, gizli olanı
meydana çıkarma. Tasavvufta perdenin ötesindeki gaybî hususlara ve hakîki
şeylere, bunları yaşayarak ve temâşâ ederek vâkıf olma. Beden ve his
perdesinin kalkması ve ruh âleminin seyredilmesi. (Uludağ, a.g.e., s.286.)
. Riyâzet: İdman, eğitme, terbiye ve ıslah etme, boyun eğdirme, çekici
ama zararlı şeylerden uzak kalmaya, zor ama faydalı şeyleri yapmaya
kendini alıştırma. Sûfîler az yemeye, az konuşmaya, az uyumaya, yalnız
yaşamaya, sürekli zikir ve tefekkür etmeye alışan nefsin kurtulacağına
inanırlar. (Uludağ, a.g.e ., s.399.
. Marifet: Bilgi, tecrübe ve amelî bilgi, tanımak, âşinâlık. Tasavvufta
sûfîlerin rûhânî halleri yaşayarak, manevî ve ilâhî hakikatleri tadarak (iç
tecrübe ile ve vasıtasız olarak) elde ettikleri bilgi, irfân. Bu yoldan Hakk’a
dair elde edilen bilgiye marifetullah, buna sahip olan kişiye ârif-i billah
(ârif, urefâ) denir. (Uludağ, a.g.e. , s.316.)
. Mücâhede: Savaşmak, mücâdele etmek. Tasavvufta;
a) Şeriatça istenen fakat nefse zor gelen şeyleri nefs-i emmâreye
yükleyerek onunla savaşmaktır ki, nefse karşı açılan savaş cihâd-ı ekberdir.
b) Nefsi ezmek, etkisiz hâle getirmek, hatta ölmeden evvel öldürmek, çile
çekmek. (Uludağ, a.g.e ., s. 348.)
. Tasfiye: Saflaştırma, arındırma, pak ve temiz hâle getirme. Tasavvufta,
şeriat ve marifet esasları dâhilinde kalbi temizleme. Mutasavvıflara göre
insan ruhu, bu âleme melekût âleminden tertemiz gelmiş, fakat dünya ve
madde kiriyle pislenmiştir. Eğer tasfiye-i nefs, tezkiye-i kalb yapılırsa, ruhu
ve kalbi örten kirler ve ezelî hakikatler kavranır. (Uludağ, a.g.e ., s. 471.)
. Tezkiye: Temizlenme. Tasavvufta nefsi, ona bulaşan kir ve pastan
temizleyerek onu nefs-i emmâre mertebesinden nefs-i mutmainne
mertebesine çıkarmak, ruhu manevî kirlerden arındırmak. “Nefsini
kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere gömen de
ziyan etmiştir.” (Şems, 91/9-10) (Uludağ, a.g.e ., s. 491.)
. Vahdet-i vücuda erip kendi varlığından geçerek “Ene’l-Hak” dediği için
idam edilen Hallac-ı Mansûr’un sözü.
Şu halde bu faydalı açıklama kalbi tanımak (mârifet) için yeterlidir.
Nitekim Hak teala bir kudsî hadisinde insan kalbinin yüceliğini kullarına
duyurmak için şöyle buyurmuştur: “ Benim Arş’tan büyük, Kürsî’den geniş,
melekûttan süslü, Cennet’ten temiz bir hazinem vardır. Onun yeri iman,
göğü marifet, güneşi şevk, ayı muhabbet, yıldızları düşüncelerdir. Bulutu
akıl, yağmuru merhamet, nehirleri hizmet, ağaçları ibadet, meyveleri güzel
huylar, köşkleri ise himmettir. Onun dört direği vardır: Tevekkül, tefvîz ,
sabır ve rıza. Dört kapısı vardır: İlim, yumuşak huyluluk (hilm), zikir ve
üns. Dikkat ediniz; İşte o, kâmil ve ârif olan kulun kalbidir.”
. Fenâ-Bekâ: Geçici ve kalıcı olma. Fenâ, yokluk hiçlik demektir. Bekâ
ise, kalıcı olma demektir. Tasavvufta kötü huyların davranışların yok olması
fenâ, yerlerini güzel huyların ve iyi davranışların alması bekâdır. Kulun
kendi nefsanî sıfat ve vasıflarından sıyrılıp çıkması fenâ, Allah’ın sıfat ve
vasıflarıyla süslenmesi bekâdır. (Uludağ, a.g.e., s. 90.) Fenâ, tasavvufta
kulun fiilini görmemesi hâlidir. Bu mertebede bulunanlar “lâ fâile illallah”
derler. Üç türlü fenâ vardır. 1-Fenâ fi’l-kusûd: Kulun kendi şahsî irâde ve
arzusuna göre değil, Allah’ın irâde ve arzusuna göre hareket etmesi, kendi
irâdesini Allah’ın irâdesinde fânî kılması, yok etmesi. Bu durumdaki sâlik
“Lâ ma’bûde illallah”, “Lâ maksûde illallah”, “Lâ matlûbe illallah”,
“İlâhî ente maksûdî ve rızake matlûbî” der. 2-Fenâ fi’ş-şuhûd: Allah’tan
başka bir şey görmeme, aşk ve vecdin tesiriyle her şeyi Allah’ın tecellîsi
olarak görme. “Lâ- meşhûde illallah” bu haldeki sâliklerin sözüdür. 3-Fenâ
fi’l-vücûd: Varlıkta fânî olma, her şeyi hem Allah olarak görme, hem Allah
olarak bilme ve bu hâle zevkle ulaşma. Bu mertebede bulunanlar: “Lâ
mevcûde illallah” derler. (Uludağ, a.g.e., s. 174.)
. Şuhûd: Görme, müşâhade, temâşâ demektir. Tasavvufta, İlâhî tecellîleri
temâşâ, mânâ âlemini seyretme. (Uludağ, a.g.e ., s. 458.)
. Amâ: Bulut, yoğun ve karanlık bulut, hafif ve ince bulut, körlük.
Tasavvufta, ehadiyet mertebesi. Bu mertebede ululuk (celâl) perdesinde
bulunan Allah’ı ondan başkası ne bilir, ne de tanır. (Uludağ, a.g.e ., s. 45.
. Ehadiyet mertebesi: Tasavvufta zât mertebesine verilen isim. Bu
mertebede teklik (ehadiyet) sıfatı müstesna hiçbir sıfat, isim ve nisbet
dikkate alınmaz. Hakk’ın ehadiyet mertebesinde ismi Ehad’dır. (Uludağ,
a.g.e ., s. 27.)
. Tefvîz: Teslim ve tevekküldür. Kulun, tüm işlerini Mevlâsına havâle
etmesi ve O’nun yaptığı her işi gönül hoşluğu ile karşılaması, hiçbir hususta
ne dil, ne de kalp ile O’na itiraz etmemesi, sızlanmaması, içinde rahatsızlık
dahi hissetmemesidir. (Uludağ, a.g.e., s. 477.)
. Ferağ: Vazgeçme, çekilip bırakma; kalbi Allah’tan gayrıya alakadan
boşaltma.
. Atvâr-ı seb’a: Yedi tavır, tabiat nefs, kalb, ruh, sır, hafî, ahfâ. Allah’ın
insanı yedi tavırda yarattığını (Bkz. Nuh, 71/14) dikkate alan bazı
mutasavvıflar bu tavırları yedi kat semâya, yedi gezegene, yedi vâdiye ve
yedi iklime benzetirler. Attâr’ın Mantıku’-Tayr’ ında bu yedi tavır ve yedi
vâdi şu şekilde tesbit edilmiştir: Aşk, marifet, istiğnâ, tevhid, hayret, fakr,
fenâ. Yedi tavrı daha başka şekillerde gösterenler de vardır. (Uludağ, a.g.e. ,
s. 65.
. Sadr: Göğüs, sîne demektir. Tasavvufta kalbin bir mertebesidir.
Gönlünde İlâhî marifetin nurlarının ışıldamasıdır. (Uludağ, a.g.e ., s. 409.)
. Şerh-i sadr da denilir. Hz. Peygamberin (a.s.) göğsünün açılması
mûcizesi. (Uludağ, a.g.e., s. 409.)
. Şeğaf: Kalbin üzerini kaplayan ince zar. Tasavvufta aşk ve sevdâ
anlamındadır. Beş derecesi vardır. a) Sevgilinin arzusunu yerine getirme, b)
İçinde ondan başkasına yer vermeme, c) Hakk’ın düşmanına düşman olma,
d) Hakk’ın dostuna dost olma, e) Âşıkla mâşuk arasındaki halleri gizli
tutma. (Uludağ, a.g.e. , s. 448.)
. Fuâd: Kalb, gönül demektir. Kalbin içi, kalb zarı anlamlarında da
kullanılır. Tasavvufta Hak ile bâtılı ayıran ayrıntılı bilgi demektir. Kimi
mutasavvıflara
göre
kalbin
derecelerinden
üçüncüsüdür.
“Gözün
gördüğünü gönül yalanlamadı.” (Necm, 53/11) âyetinde de fuâd kelimesi
geçer. (Uludağ, a.g.e ., s. 182.)
. Burada, “ Allah’ım, bana eşyanın hakikatini göster ” buyuran
Peygamberimizin hadisine telmih vardır.
Tasfiye-i kalp ve tezkiye isteyen kimseye lazımdır ki ilk önce, beş duyu
organının yollarını kapatsın. Böylece işitilenlerden, görülenlerden,
koklananlardan, tadılanlardan ve giyilenlerden herhangi bir şeyin kalbe
girmeyip sonra zararlı düşünceleri (havâtır) uzaklaştırarak hafiyyen ism-i
celâl (Allah) zikrine devam etsin. Sonunda, gönlünde birlik (ahadiyet)
denizinden hikmet pınarları kaynasın. Havatırı, keduratı ve masivayı oradan
çıkartmış olsun. Gönlü Allah’tan uzaklaştıran şeylerden (mâsivâ)
temizlenerek kalp bilgisinde (ilm-i sudûr) hüner sahibi olmuş olsun.
. Yüce Allah’ın beyti, tecellî mahalli. Burada “Yere göğe sığmam, mü’min
kulumun kalbine sığarım” buyrulan kudsî hadise telmih vardır.
. Ayne’l-yakîn: Gözle ve görerek elde edinilen bilgi. İlme’l-yakîn, ayne’l-
yakîn adı verilen üç yakîn mertebesinden ikincisi. Kalbin, müşâhade
yoluyla hakîki vahdeti görmesi. Nihayet bu haldeki sûfîye göre bu sözleri
söyleten kendisi değil, kudret dilidir. (Uludağ, a.g.e ., s. 73.)
. Teveccüh: Yönelme, öz alâka. Tasavvufta şeyhin Hakk’a, mürîdin
mürşide yönelmesi, gönlünü ona bağlaması. (Uludağ, a.g.e., s.487.)
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Vücûd-ı akdes
(en kutsal varlık) olan âlem-i lâhûttan (ilâhî âlem) gelen her feyz, vücûd-ı
mukaddes (temiz varlık) olan [200/b] âlem-i ceberûta (ilâhî kudret), oradan
da âlem-i ervâh (ruhlar âlemi) olan âlem-i melekûta (bâtın âlemi) iner.
Oradan âlem-i ecsâm (cisimler âlemi) olan âlem-i nâsûta (insanlık âlemi)
iner. Buna âlem-i mülk, âlem-i zahir, âlem-i şehâdet, âlem-i dünya, âlem-i
kevn ü fesâd ve âlem-i sûret de denilir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Vücûd-ı akdes
(en kutsal varlık) olan âlem-i lâhûttan (ilâhî âlem) gelen her feyz, vücûd-ı
mukaddes (temiz varlık) olan [200/b] âlem-i ceberûta (ilâhî kudret), oradan
da âlem-i ervâh (ruhlar âlemi) olan âlem-i melekûta (bâtın âlemi) iner.
Oradan âlem-i ecsâm (cisimler âlemi) olan âlem-i nâsûta (insanlık âlemi)
iner. Buna âlem-i mülk, âlem-i zahir, âlem-i şehâdet, âlem-i dünya, âlem-i
kevn ü fesâd ve âlem-i sûret de denilir.
. Mevâlîd-i selâse: Maden, bitki ve hayvan olmak üzere tabiatın üç
âleminden bahseden ilim, tabiat ilmi.
. Tecrid: Arapça’da tefrîd ile beraber olunca yalnız başına kalmak, tek tek
yapmak mânâlarına gelen iki kelime. Tasavvufta, sâlikin dışını mal mülk
arzusundan, içini de karşılık bekleme anlayışından arındırmasıdır.
(Cebecioğlu, a.g.e ., s. 641.)
. Tecerrüd: Arapça’da soyunmak mânâsına bir kelime. Tasavvuf
ıstılahında, Allah’tan başka her şeyden sıyrılıp Allah’a yönelmektir.
(Cebecioğlu; a.g.e. , s. 641.)
. Burada şu âyet-i kerimeye telmih vardır :“Aralarındaki mesafe iki yay
uzunluğu kadar veya daha azdı.” Bkz. Necm sûresi 53/9.
. Nefs-i nâtıka: İnsan ruhu, insanın canlılar arasındaki yerini belli eden
cevher.
. Kimyâ-yı saâdet: Rûhun maddiyattan ayrılarak maneviyâta geçmesi.
Kalbin ilk derecesinde aklını kullanıp hakkı bâtıldan ayırarak mü’min
olursun. İkinci derecesi sadru’l-kalptir. Bu mertebede düşünce ehlinden
göğsün açılması (inşirâh-ı sadr) zevkini bulursun. Üçüncü derecesi kalbin
sevgisi (hubbetü’l-kalp) mertebesidir. Bu mertebede üzüntü ve sevinçleri
unutup manevî âlemin isteklerine göre uçarsın, o şevk ile konakları
geçersin. Dördüncü derecesi kalbin ruhu ve canıdır (mühcetü’l-kalb).
Rahmân’dan gelen cemâlî sıfatların ilhamları ile nefisten gelen celâlî
sıfatların ilhamlarını bulup sezgi gücü (firâset) ile aralarındaki farkı bilirsin.
Beşinci derecesi şeğaftır. Bu mertebede seni Hakk’ın cezbesi alır ve dünya
sevgisinden tamamen geçerek az gülersin. Altıncı derecesi fuâd’dır. Bu
mertebede Rahmân’dan kalbe gelen mânâlar (vâridat) hâsıl olup nefsin
vesveselerinden kurtularak cemâle mazhar olursun. Yedinci derecesi
süveydâdır. Bu dereceyi doğruluk ve sadâkatle elde ederek sıddıklardan
olursun. Kalbini cemâl aynası ve Hakk’ın nazargâhı olarak bulursun. Nurla,
huzurla ve sevinçle dolarsın. Zaman ve mekândan dışarı çıkarsın. Makãmın
olan en yüce göğe (semâ-yı amâ) yükselirsin. Her şeye gücü yeten Allah’ın
katında peygamberler ile birlikte doğruluk durağına (mak’ad-ı sıdk)
gidersin. Sonsuz olarak orada huzur bulup zevk alırsın.
İrfan yolunun esasları olan az yeme, az uyuma, az konuşma, insanlardan
ayrı kalma (uzlet-i nâs), daima zikir hâlinde olma ve tefekkürü altı fasıl ile
açıklar.

