Marifetnâme · Haziran 28, 2026

On Dördüncü Madde İnsan ruhunun düşüş hâllerini, yükselişini ve kemâlini bildirir

ÜÇÜNCÜ FEN · BİRİNCİ BAB · DÖRDÜNCÜ FASIL · On Dördüncü Madde On Dördüncü Madde İnsan ruhunun düşüş hâllerini, yükselişini ve kemâlini bildirir. Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: İnsanî ruh olan …

ÜÇÜNCÜ FEN · BİRİNCİ BAB · DÖRDÜNCÜ FASIL · On Dördüncü Madde

On Dördüncü Madde

İnsan ruhunun düşüş hâllerini, yükselişini ve kemâlini bildirir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: İnsanî ruh olan

Rabbânî iş (emr-i Rabbânî), en yüce âlemden (a’lâ-yı illiyyîn-i amâ) bu

aşağıların en aşağısı bedene indiği için, o nurâniyet bu karanlığa, o letâfet

bu kesâfete, o kãbiliyet bu unutkanlığa, o muhabbet bu isyana dönüşüp ruh

Rahmân’ın yakınlık meclisinde iken, nefis ve şeytanın yakını ve

hayvanların hemcinsi olmuştur.

Doğu-batı (ne) kadar uzak! Hayvanlık, oyun ve eğlence nerede? İnsânî

ruh ve ilâhî aşk nerede?

İnsan ilk önce hayvan mertebesinden, sonra sırasıyla yırtıcı hayvan

mertebesinden,

şeytanlar

mertebesinden,

melekler

mertebesinden,

nefsâniyet mertebesinden geçmedikçe insaniyet mertebesine ulaşamaz.

Fenâ ile kendinden geçmedikçe izâfî ruhla bâki olamaz. Ahlâkını

düzeltmeyen kişi hayvan mertebesinde kalır, insan mertebesine gelemez.

Ârif-i billah olup muradını alamaz. Çünkü insanda üç ruh vardır ki (bu

anlamda) diğer hayvanlarla müşterektir. Birincisi, tabiî ruhtur. Onun yeri

bütün bedendir. İkincisi, bitkisel ruhtur. Onun yeri ciğerdir. Üçüncüsü,

hayvanî ruhtur. Onun yeri kalptir. Kızgınlık, şehvet ve ikisinden doğan kötü

ahlâkın hepsi hayvanî ruhun özellikleridir. İnsanın dördüncü ruhu, düşünen

özdür (nefs-i nâtıka) [279] ki bu, insana mahsustur. Onun yeri, kalpte olan

kara noktada (nokta-i sevdâ) bulunan hayvanî ruhtur. Onunla sıkı fıkı

olmak, bunun belirgin özelliğidir. Eğer hayvanî ruh, bu insanî ruh üzerine

galip gelip kızgınlık ve şehvetine bunu esir ettiyse, o kimse hayvan

derekesine iner.

Çünkü hüküm galip olana göre verilir. İnsanî ruhu hayvanî ruhunun

mağlubu olan kimsenin kalbi ölü ve nefsi diri olduğu için o kişi nefsânîdir.

Eğer Hak tealanın yardımıyla insanî ruh, hayvanî ruh üzerine galip gelir de

insan öfke ve şehvetine sahip olursa, kendi hayatını bulduğu için o

kimsenin nefsi ölü ve kalbi diri olduğundan, o rûhânîdir. Hatta zaman ve

mekândan soyutlanmış bir insân-ı kâmildir ve [206/b] kendi makãmından

daha yücelere ulaşır.

İnsan bu kimyâ-yı saadete [280] kãbiliyetine göre bir yılda ya da bir ayda

veya bir günde veyahut da bir saatte ulaşır. Hak teala Kelâm-ı Kadîm’inde;

“Ona kendi ruhumdan üfledim” (Hicr, 15/29) buyurarak kendi temiz

zâtına bağladığı izâfî ruha ulaşmış ve her muradını almış olur.

İzâfî ruhun pek çok isimleri vardır. Bunlar: Akl-ı küll, akl-ı evvel, cevher-

i evvel, kalem-i a’lâ, levh-i a’zam, arş-ı a’zam, kelime-i ehemm, melek-i

mukarreb, rûh-ı ekmel, rûh-ı efdal, rûh-ı lâ-yefnâ, rûh-ı ârif, rûh-ı nâtık,

rûh-ı kuds, rûh-ı Muhammedî, nûr-ı Muhammedî, Âdem-i ma’nâ, şems-i

bâtın, şems-i hakikat, nokta-i vahdet, nokta-i küll, nokta-i kübrâ, sırr-ı

a’zam, lâtîfe-i Rabbâniye, emr-i Rabbânî, cevher-i Rabbânî, hakîkat-i

Rabbâniyye, aşk-ı ilâhî, mebde-i evvel, menşe-i ervâh, sultân-ı hakîkat ve

sırr-ı ilâhîdir.

Bahsi geçen mertebelerden hangisinde bulunduğunu bilmek istersen,

hemen kendi durumuna bakmalısın. Eğer yiyip içip uyursan, şehvet isteğini

yerine getirirsen, (bunlardan) başka bir şeye istek duymazsan, görünen o ki

sen, hayvan mertebesindesin.

Eğer yiyip içip uyursan, şehvet isteğini yerine getirirsen, bunlarla beraber

kızgınlık gösterip düşmanlık, kavga, savaş, tartışma, çekişme ve sövüp

sayma ile düşmanlık, sertlik-kabalık, kaba kuvvet, dayak ve saldırganlık ile

halkı incitip (yerine göre) intikam alırsan, bil ki sen vahşi hayvan

mertebesindesin.

Eğer yiyip içip uyursan, şehvet isteğini yerine getirirsen, bunlarla birlikte

yalan söyleyerek halka tuzak kurarsan; hîle, aldatma ve yalancılık ile onları

kandırırsan, düzenlerle onları aldatıp (yeryüzünde) bozgunculukla yürürsen,

şüphesiz ki sen şeytan mertebesindesin.

Eğer az yiyip az içip az uyursan, şehvetinden ayrı kalıp isteklerinden

kurtulursan, aslâ kimseyi rencide etmezsen, kimseye hîle ve oyun ile yalan

söylemezsen, bütün varlıklara sürekli merhamet ile muamele edersen, bütün

insanlara iyilik (hayır) dileyerek üstüne düşen hizmetlerini görüp dua ve

senâ ile yumuşak söz söylersen, şüphesiz ki sen mübarek melekler

mertebesindesin.

Eğer denge üzere yiyip içip uyursan, öfke ve şehvetine sahip olursan,

marifetle Allah sevgisi yoluna gönülden yolcu (sâlik) olursan, kendi

sıfatlarından fânî ve helâk olursan, kendini yakîn üzere bilirsen ki hem ârif

hem de maruf olursun. Sen Hakk’ın ahlâkıyla ahlâklanmışsın. Allah’ın ilim

hazinesisin. Hakikatten haberdarsın. İnsan mertebesinde insân-ı kâmilsin.

En yüce makãma ulaşmışsın. Yakınlık ve huzur meclisine girmişsin. Her

isteğine ulaşmışsın. Her işini orta yol üzere yaparsın. Hep Hakk’a

yönelirsin.

Nazm

1-Ey rûh-ı pâk cism ile dünyâda hoş mısın

V’ey nûr-ı mahz dîde-i bînâda hoş mısın

2-Ey murg-ı Arş nice tutuldun bu dâma sen

Safrâ vü hûn ü balgam u sevdâda hoş mısın

3-Ger bu yürek değilse mekânın gönül, nedir

Çün bu yürekde sen bu süveydâda hoş mısın

4-Ol gülşeni koyup, niçe düşdün bu külhana

Külhancılarla hüsn-i mudârâ[d]a hoş mısın

5-Ol bezm-i ünsden o vatandan ırak mısın

Kalbinle, yâ o meclis-i ma‘nâda hoş mısın

6-Meşgûl-i resm ü ‘âdet olup gam çeker misin

Yâ hem huzûr-ı Hazret-i Mevlâ’da hoş mısın

7-Olmuş seninle mest ü mahabbet hezâr dil

Âşıklarınla rıfk u müvâsâda hoş mısın [207/a]

8-Âlem seninledir, nice âlemdesin aceb

Sen sende hüsn-i aşkı temâşâda hoş mısın

9-Hakkı sorar seni, sana ey nefs-i nâtıka

Dil haclesinde aşk ile tenhâda hoş mısın

Günümüz Türkçesiyle

1-Ey tertemiz ruh, bu cisimle dünyada hoş musun? Ve ey mahza nûr, şu

gören gözde hoş musun?

2-Ey Arş güvercini, sen bu tuzağa nasıl tutuldun? Safra, kan, irin ve

balgam içinde hoş musun?

3-Eğer bu yürek mekânın değilse gönül, nedir? Öyleyse bu yürekte sen,

bu kara yerde hoş musun?

4-O gülşeni koyup da nasıl düştün bu külhana? Külhancılarla iyi

geçinmekten hoş musun?

5-O dostluk meclisinden, o vatandan ırak mısın? Kalbinle yahut da o

mânâ meclisinde hoş musun?

6-Merâsim ve âdetlerle meşgul iken, gam çeker misin? Yahut Hazret-i

Mevlâ’nın huzurunda hoş musun?

7-Binlerce gönül seninle mest olup muhabbet doldu; âşıklarınla tatlı tatlı

eğlenmekte hoş musun?

8-Âlem seninledir, sen nice âlemdesin? Sen sende hüsn-i aşkı seyretmekte

hoş musun?

9-Hakkı sana seni sorar; ey konuşan nefis! Gönül gerdeğinde, aşk ile

yalnız kalmaktan hoş musun?

[231] . Bu mısrada “İsteyerek veya istemeyerek (buyruğuma) gelin”

dedi. “İsteyerek geldik” dediler.” (Fussilet sûresi 41/11) âyetine telmih

vardır.

[232] . “Rahmân Arş’a istivâ etmiştir.” (Tâhâ, 20/5) Bu âyetteki “istivâ”

kelimesinden çok çeşitli ve derin anlamlar çıkartılmıştır. İslâm âlimlerinin

kimisi zâhiriyle yetinip mânâsını Allah bilir derken kimisi de müteşâbih

âyetlerdendir, uygun bir tevili lâzımdır demiş ve çeşitli açıklamalarda

bulunmuşlardır. Sırr-ı İstivâ ise, Mevlevî tâbirlerindendir. Siyah bir şerit adı

olan istivâ yüksek bir alâmet sayılırdı. Cenâb-ı Mevlânâ’dan kalmış olup iki

yollu olan “külâh-ı seyfî” veya “kılıcî taç” yollarına takılan şeride sırr-ı

istivâ denilirdi. Bu tâcı ancak Rahmân’ın cezbesiyle “istivâ” nın sırrına

vâkıf olan mümtaz zatlar giyebilirdi. M. Zeki Pakalın, a.g.e., c. III., s. 207.

[233] . Siyah mânâsına gelen “sevâd” kelimesinden küçültme ismi olarak

siyahcık demektir. Mutasavvıflara göre kalpte mevcut olan siyah noktadır.

Öte yandan kalpteki gizli günâha da süveydâ adı verilir. Kalpteki bu nokta

inanmayanlar için günah ve şekâvet, inananlar için ise basîret ve idrak

mahalli olarak bilinir. Tercüman, a.g.e., s. 648.

[234] . Nefs-i nâtıka: Bizâtihi maddeden mücerred, ama maddeyle

faaliyette bulunan cevher demektir.

[235] . Nokta: Tasavvufta çok önemli bir konu olarak kabul edilir.

Mutasavvıflara göre İlâhî ilim noktada toplanmıştır. Gerçek varlık Allah’tır.

Binâenaleyh her şey noktadan vücud bulmuştur. Bu cihetten nokta aynı

zamanda tevhîd-i ilâhîyi temsil etmektedir. Nokta hakîki birlik, tüm

çokluğun aslıdır. Noktanın hareket ettirilmesinden hat (çizgi) meydana

gelir. Hat ikinci teayyüne işaret eder. Nokta zâtın tecellîsidir. Bütün

harflerin, kelimelerin ve rakamların esasının nokta olması tek varlığın

çokluk şeklinde görünmesinin güzel bir örneğidir. Ayrıca Hz. Ali’ye nisbet

edilen bir sözde de şöyle buyrulmuştur: “ İlim bir noktadır. Onu câhiller

çoğaltmıştır.” (Uludağ, a.g.e., s. 375, Tercüman, a.g.e., s. 530.

[236] . Akl-ı evvel: İlk akıl, “ Allah’ın ilk yarattığı şey akıldır” hadîsi ile

bu akla işaret edilmiştir. Buna vahdet mertebesi, nur-ı Muhammedî, Cebrâil,

insanın hakikati, Arş gibi adlar da verilir. Sudûr nazariyesine göre akl-ı

evvel Allah’tan ilk zuhûr eden şeydir. Allah ilk önce onu, sonra onun

aracılığı ile tüm diğer şeyleri yaratmıştır.

[237] . Harf, çoğulu huruf: Tasavvufta akıl ve nefis gibi dış âlemde var

olan basit (yalın) hakikatlerdir. Harf ayrıca Hakk’ın kuluna açıkladığı ifade

anlamında da kullanılmıştır. Âlemde her şeyin harflerden zuhûr ettiğine

inanan Bâtınî bir akım olan Hurûfîlik de vardır.

[238] . Amâ: Bulut, yoğun ve karanlık bulut, hafif ve ince bulut ve körlük

anlamlarına gelir. Tasavvufta ahadiyet mertebesine denilir. Bu mertebede

ululuk (celâl) perdesinde bulunan Allah’ı ondan başkası ne bilir, ne de tanır.

Bu mertebeye “amâ-i mutlak” “gaybü’l-gayb” ve “hakîkatü’l-hakâik” gibi

isimler de verilir. Allah halkı yaratmadan evvel nerede idi sorusuna Hz.

Peygamber (s.a.v.) “ Amâda idi, bunun ne altında ne de üstünde hava vardı ”

buyurmuştur. (Uludağ, a.g.e., s.45.)

[239] . Âlem: Kâinât, bütün yaratılmış varlıklar, dünya, cihan, belli bir

sınıfı meydana getiren varlıkların ya da canlıların oluşturduğu varlık

toplulukları. Gayb âlemi- şehâdet âlemi: “ Allah gaybı ve şehâdeti bilir.”

(Haşr, 59/20) Bu âyette insanın duyu organları ile bilemeyeceği ve akılla

kavrayamayacağı varlıklara gayb, insanın bilme alanına giren varlıklara

şehâdet denilmiştir. (Uludağ, a.g.e. , s. 38-39.)

[240] . Bkz. Tâhâ sûresi 20/5. İstivâ; müsâvî olma, kasdetme, doğrulama,

hakim olma, kaplama ve kurulma mânâlarına gelir. Tasavvufta istivâ olunan

şey üzerinde zuhûr ve tecellî etmektir. Hak, istivâ eden, arş istivâ edilendir.

İki türlü istivâ vardır. İlâhî istivâ ve Rahmânî istivâ. Her ikisi de Hakk’ın

insan arşına (kalbine) istivâ etmesi yani onu kuşatmasıdır. Ancak ilahi

istivâda kalp daire Hak bu dairenin merkezi iken Rahmânî istivâda Hak

daire, arş onun merkezidir. Uludağ Süleyman, a.g.e ., s. 194.

[241] . Nâsır: Yardım edici, Allah teala. Burada, “Hak ve hakikati anlayıp

anlatmada kuluna yardımcı olan Allah Teala” mânâsı kast edilmiştir.

[242] . Mansûr: “Ene’l-Hak” dediği için idam edilen Hak âşığı Hallac-ı

Mansûr.

[243] . Vücûd-ı akdes: Varlık, var olmak, varlık fikri anlamlarına geldiği

gibi mevcûd (var olan) anlamına da gelir. Tasavvufta daha çok Allah’a

Mevcûd-ı hakiki, diğer varlıklara mevcûd, mevcûdât denir. Tasavvufta

Allah’tan başka varlık olmadığının idrak ve şuûruna sahip olmaya “vahdet-i

vücud” denilir. Bu düşünceye göre mutlak varlık olan Allah teala varlık

mertebeleri (merâtib-i vücud) denilen çeşitli mertebelere inerek (tenezzül)

tecellî etmektedir. Bu mertebeler itibârîdir. Vücud-i akdes, Hakk’ın mutlak

varlığını ifade eden mertebedir. Bu mertebede hiçbir ibâre ve tarif söz

konusu değildir. Kendisini ancak kendisi bilir. Bu mertebeye ahadiyyet

mertebesi denilir. Bazıları Allah’ın saf birliği anlamında âlem-i lâhût da

derler. (Daha fazla bilgi için bkz. Konuk, Fusûsu’l-Hikem Tercüme ve Şerhi ,

haz. Mustafa Tahralı-Selçuk Eraydın, İFAV., c. I. Mukaddime kısmı.

[244] . Feyz-Fuyûzât: Taşmak, coşmak anlamınadır. Tasavvufta, tasavvuf

yolcusunun çalışması ve çabalaması sözkonusu olmaksızın Allah tarafından

onun kalbine herhangi bir husûsun verilmesidir. Her an tecellî eden feyz

aracılığı ile meydana gelen varlıklar, özündeki imkân itibarıyla yok

olmakta, fakat tecellî eden Hakk’ın feyziyle aynı zamanda var olmaktadır.

Uludağ, a.g.e., s. 179.

[245] . Âlem-i ceberût: Allah’ın kudret ve irâdesinden başka hiçbir güç ve

irâdenin sözkonusu olmadığı âlem. Tasavvufta, mülk ve melekût, diğer bir

deyişle şehâdet ve gayb, yani maddî ve manevî âlemlerin arasında bulunan

orta âlem. Ceberût âlemi, cismanî âlemin de rûhânî âlemin de bazı

özelliklerine sahiptir. Uludağ, a.g.e., s. 110. Ceberût, birinci taayyün ve

şuhûd-ı mücmelden ibarettir ki, Allah diye isimlendirilir. Onun için “Hû”

isminin zikrine lâhûtî, Allah isminin zikrine ceberûtî derler. Konuk, a.g.e.,

c. Mukaddime kısmı.

[246] . Âlem-i ervâh: Ruhlar âlemi (âlem-i ervâh): Dünyaya gelmeden

önce ve öldükten sonra insan ruhlarının bulunduğu âlem.

[247] . Âlem-i Melekût: Arş’tan yeryüzüne kadar olan âleme, melekût

âlemi denir.

[248] . Nâsût âlemi: Şehâdet âlemi ile “hazret-i insan”ın toplamından

ibarettir.

[249] . İnsân-ı kâmil: Ergin kişi, olgun adam. Tasavvufta Allah’ın

yeryüzündeki halifesi olması itibarıyla O’nun bütün isim ve sıfatlarına

mazhar olan ve beş makãmı, yani varlığın esas mertebelerini tümüyle

kendisinde toplayan insan. Uludağ, a.g.e., s. 250.

[250] . Müslim, Kader, 1.

[251] . Himmet: Bir kemâl hâlini veya diğer bir şeyi elde etmek için bütün

rûhânî güçleriyle birlikte kalbin Hakk’a yönelmesi. Himmet, hâlis ve iyi

niyettir. İsâbetli ve sıhhatli karar her şeyden önde gelir. (Uludağ, a.g.e., s.

227.)

[252] . Tevekkül: Güvenme, bel bağlama, vekil tayin etme, havâle etme

demektir. Tasavvufta Allah’ın katında olana güvenip halkın elinde ve

avucunda olan şeye göz dikmemektir. Her hâlükârda sadece Allah’a

sığınma. (Uludağ, a.g.e., s. 488.)

[253] . Tefvîz: Teslim ve tevekküldür. Kulun, tüm işlerini Mevlâsına

havâle etmesi ve O’nun yaptığı her işi gönül hoşluğu ile karşılaması, hiçbir

hususta ne dil, ne de kalp ile O’na itiraz etmemesi, sızlanmaması, içinde

rahatsızlık dahi hissetmemesidir. (Uludağ, a.g.e., s. 477.)

[254] . Ferağ: Vazgeçme, çekilip bırakma; kalbi Allah’tan gayrıya

alakadan boşaltma.

[255] . Atvâr-ı seb’a: Yedi tavır, tabiat nefs, kalb, ruh, sır, hafî, ahfâ.

Allah’ın insanı yedi tavırda yarattığını (Bkz. Nuh, 71/14) dikkate alan bazı

mutasavvıflar bu tavırları yedi kat semâya, yedi gezegene, yedi vâdiye ve

yedi iklime benzetirler. Attâr’ın Mantıku’-Tayr’ ında bu yedi tavır ve yedi

vâdi şu şekilde tesbit edilmiştir: Aşk, marifet, istiğnâ, tevhid, hayret, fakr,

fenâ. Yedi tavrı daha başka şekillerde gösterenler de vardır. (Uludağ, a.g.e. ,

s. 65.

[256] . Sadr: Göğüs, sîne demektir. Tasavvufta kalbin bir mertebesidir.

Gönlünde İlâhî marifetin nurlarının ışıldamasıdır. (Uludağ, a.g.e ., s. 409.)

[257] . Şerh-i sadr da denilir. Hz. Peygamberin (a.s.) göğsünün açılması

mûcizesi. (Uludağ, a.g.e., s. 409.)

[258] . Şeğaf: Kalbin üzerini kaplayan ince zar. Tasavvufta aşk ve sevdâ

anlamındadır. Beş derecesi vardır. a) Sevgilinin arzusunu yerine getirme, b)

İçinde ondan başkasına yer vermeme, c) Hakk’ın düşmanına düşman olma,

d) Hakk’ın dostuna dost olma, e) Âşıkla mâşuk arasındaki halleri gizli

tutma. (Uludağ, a.g.e. , s. 448.)

[259] . Fuâd: Kalb, gönül demektir. Kalbin içi, kalb zarı anlamlarında da

kullanılır. Tasavvufta Hak ile bâtılı ayıran ayrıntılı bilgi demektir. Kimi

mutasavvıflara

göre

kalbin

derecelerinden

üçüncüsüdür.

“Gözün

gördüğünü gönül yalanlamadı.” (Necm, 53/11) âyetinde de fuâd kelimesi

geçer. (Uludağ, a.g.e ., s. 182.)

[260] . Burada, “ Allah’ım, bana eşyanın hakikatini göster ” buyuran

Peygamberimizin hadisine telmih vardır.

[261] . Yüce Allah’ın beyti, tecellî mahalli. Burada “Yere göğe sığmam,

mü’min kulumun kalbine sığarım” buyrulan kudsî hadise telmih vardır.

[262] . Ayne’l-yakîn: Gözle ve görerek elde edinilen bilgi. İlme’l-yakîn,

ayne’l-yakîn adı verilen üç yakîn mertebesinden ikincisi. Kalbin, müşâhade

yoluyla hakîki vahdeti görmesi. Nihayet bu haldeki sûfîye göre bu sözleri

söyleten kendisi değil, kudret dilidir. (Uludağ, a.g.e ., s. 73.)

[263] . Teveccüh: Yönelme, öz alâka. Tasavvufta şeyhin Hakk’a, mürîdin

mürşide yönelmesi, gönlünü ona bağlaması. (Uludağ, a.g.e., s.487.)

[264] . Keşf: Açığa çıkarma, perdenin açılması. Örtülü olanı açma, gizli

olanı meydana çıkarma. Tasavvufta perdenin ötesindeki gaybî hususlara ve

hakîki şeylere, bunları yaşayarak ve temâşâ ederek vâkıf olma. Beden ve his

perdesinin kalkması ve ruh âleminin seyredilmesi. (Uludağ, a.g.e., s.286.)

[265] . Riyâzet: İdman, eğitme, terbiye ve ıslah etme, boyun eğdirme,

çekici ama zararlı şeylerden uzak kalmaya, zor ama faydalı şeyleri yapmaya

kendini alıştırma. Sûfîler az yemeye, az konuşmaya, az uyumaya, yalnız

yaşamaya, sürekli zikir ve tefekkür etmeye alışan nefsin kurtulacağına

inanırlar. (Uludağ, a.g.e ., s.399.

[266] . Marifet: Bilgi, tecrübe ve amelî bilgi, tanımak, âşinâlık. Tasavvufta

sûfîlerin rûhânî halleri yaşayarak, manevî ve ilâhî hakikatleri tadarak (iç

tecrübe ile ve vasıtasız olarak) elde ettikleri bilgi, irfân. Bu yoldan Hakk’a

dair elde edilen bilgiye marifetullah, buna sahip olan kişiye ârif-i billah

(ârif, urefâ) denir. (Uludağ, a.g.e. , s.316.)

[267] . Mücâhede: Savaşmak, mücâdele etmek. Tasavvufta;

a) Şeriatça istenen fakat nefse zor gelen şeyleri nefs-i emmâreye

yükleyerek onunla savaşmaktır ki, nefse karşı açılan savaş cihâd-ı ekberdir.

b) Nefsi ezmek, etkisiz hâle getirmek, hatta ölmeden evvel öldürmek, çile

çekmek. (Uludağ, a.g.e ., s. 348.)

[268] . Tasfiye: Saflaştırma, arındırma, pak ve temiz hâle getirme.

Tasavvufta, şeriat ve marifet esasları dâhilinde kalbi temizleme.

Mutasavvıflara göre insan ruhu, bu âleme melekût âleminden tertemiz

gelmiş, fakat dünya ve madde kiriyle pislenmiştir. Eğer tasfiye-i nefs,

tezkiye-i kalb yapılırsa, ruhu ve kalbi örten kirler ve ezelî hakikatler

kavranır. (Uludağ, a.g.e ., s. 471.)

[269] . Tezkiye: Temizlenme. Tasavvufta nefsi, ona bulaşan kir ve pastan

temizleyerek onu nefs-i emmâre mertebesinden nefs-i mutmainne

mertebesine çıkarmak, ruhu manevî kirlerden arındırmak. “Nefsini

kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere gömen de

ziyan etmiştir.” (Şems, 91/9-10) (Uludağ, a.g.e ., s. 491.)

[270] . Vahdet-i vücuda erip kendi varlığından geçerek “Ene’l-Hak”

dediği için idam edilen Hallac-ı Mansûr’un sözü.

[271] . Fenâ-Bekâ: Geçici ve kalıcı olma. Fenâ, yokluk hiçlik demektir.

Bekâ ise, kalıcı olma demektir. Tasavvufta kötü huyların davranışların yok

olması fenâ, yerlerini güzel huyların ve iyi davranışların alması bekâdır.

Kulun kendi nefsanî sıfat ve vasıflarından sıyrılıp çıkması fenâ, Allah’ın

sıfat ve vasıflarıyla süslenmesi bekâdır. (Uludağ, a.g.e., s. 90.) Fenâ,

tasavvufta kulun fiilini görmemesi hâlidir. Bu mertebede bulunanlar “lâ

fâile illallah” derler. Üç türlü fenâ vardır. 1-Fenâ fi’l-kusûd: Kulun kendi

şahsî irâde ve arzusuna göre değil, Allah’ın irâde ve arzusuna göre hareket

etmesi, kendi irâdesini Allah’ın irâdesinde fânî kılması, yok etmesi. Bu

durumdaki sâlik “Lâ ma’bûde illallah”, “Lâ maksûde illallah”, “Lâ

matlûbe illallah”, “İlâhî ente maksûdî ve rızake matlûbî” der. 2-Fenâ fi’ş-

şuhûd: Allah’tan başka bir şey görmeme, aşk ve vecdin tesiriyle her şeyi

Allah’ın tecellîsi olarak görme. “Lâ- meşhûde illallah” bu haldeki

sâliklerin sözüdür. 3-Fenâ fi’l-vücûd: Varlıkta fânî olma, her şeyi hem Allah

olarak görme, hem Allah olarak bilme ve bu hâle zevkle ulaşma. Bu

mertebede bulunanlar: “Lâ mevcûde illallah” derler. (Uludağ, a.g.e., s.

174.)

[272] . Şuhûd: Görme, müşâhade, temâşâ demektir. Tasavvufta, İlâhî

tecellîleri temâşâ, mânâ âlemini seyretme. (Uludağ, a.g.e ., s. 458.)

[273] . Amâ: Bulut, yoğun ve karanlık bulut, hafif ve ince bulut, körlük.

Tasavvufta, ehadiyet mertebesi. Bu mertebede ululuk (celâl) perdesinde

bulunan Allah’ı ondan başkası ne bilir, ne de tanır. (Uludağ, a.g.e ., s. 45.

[274] . Ehadiyet mertebesi: Tasavvufta zât mertebesine verilen isim. Bu

mertebede teklik (ehadiyet) sıfatı müstesna hiçbir sıfat, isim ve nisbet

dikkate alınmaz. Hakk’ın ehadiyet mertebesinde ismi Ehad’dır. (Uludağ,

a.g.e ., s. 27.)

[275] . Mevâlîd-i selâse: Maden, bitki ve hayvan olmak üzere tabiatın üç

âleminden bahseden ilim, tabiat ilmi.

[276] . Tecrid: Arapça’da tefrîd ile beraber olunca yalnız başına kalmak,

tek tek yapmak mânâlarına gelen iki kelime. Tasavvufta, sâlikin dışını mal

mülk arzusundan, içini de karşılık bekleme anlayışından arındırmasıdır.

(Cebecioğlu, a.g.e ., s. 641.)

[277] . Tecerrüd: Arapça’da soyunmak mânâsına bir kelime. Tasavvuf

ıstılahında, Allah’tan başka her şeyden sıyrılıp Allah’a yönelmektir.

(Cebecioğlu; a.g.e. , s. 641.)

[278] . Burada şu âyet-i kerimeye telmih vardır :“Aralarındaki mesafe iki

yay uzunluğu kadar veya daha azdı.” Bkz. Necm sûresi 53/9.

[279] . Nefs-i nâtıka: İnsan ruhu, insanın canlılar arasındaki yerini belli

eden cevher.

[280] . Kimyâ-yı saâdet: Rûhun maddiyattan ayrılarak maneviyâta

geçmesi.

Meğer o kimseler ola ki, Hakk’ın ezelî yardımı ve bitmeyen hidayetine

nâil olup gözlerinden gaflet perdesini kaldırıp atmışlardır. Gerçi onlar her

ne kadar bu cisimler âlemiyle bir alâka kurmuşlarsa da bazılarından ruhlar

âlemi aslâ örtülü kalmamıştır. Bazılarında örtülü olmuş ise de en az bir

teveccüh ile keşf olunup gaflet perdesinde takılıp kalmamıştır.

5-Madem ki Hakk’a erdi; her ne sıfatla bulduysa O’nu. Secde edip O’na

isteyerek der ki; sana yakınım.

Siyah noktanın sırr-ı istivâsı; cisimlerden, şekillerden ve renklerden uzak

bir fert ve mücerret bir noktadır. Bu mücerret nokta, o ilk akıl (akl-ı evvel)

ve mükemmel ruh (rûh-ı ekmel) olan büyük noktanın (nokta-i kübrâ)

karşılığında mükemmel bir ayna ve tam bir zuhûr yeridir (mazhar-ı tam).

Âhireti düşünen akıl (akl-ı meâd) o büyük noktanın eseridir ki kimi kalplere

gelmiştir. Nitekim hadis-i şerifte; “ Akıl kalpteki bir nurdur ” şeklinde

buyurulmuştur. Yani maneviyât güneşinin (şems-i bâtın) ışığı mü’minlerin

kalplerine dolmuştur. Nitekim cihanın büyük noktası devamlı bir şekilde

her an mürekkep harfleri ve mevâlîdi (maden, bitki ve hayvan) ortaya

çıkarmaktan geri durmaz. Aynı şekilde insanî hakikatin noktası da gece

gündüz kesintisiz olarak harflerin havatırını ortaya çıkartmaktan bir an bile

geri durmaz. Çünkü hayvanî ruh (rûh-ı hayvanî) uykuya varıp bedenin

hisleri etkisiz kaldığında rüya gören nokta uyku bilmez ve tesirini yitirmez,

gündüz ise düşünceleriyle türlü türlü işler yapmaktan ayrı kalmaz. [199/b]

1-Tecrîd ve tecerrüd gönül hânesine varan yoldur. Bir hâne ki virânedir, o

hâne gönüldür.

Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Vücûd-ı akdes

(en kutsal varlık) olan âlem-i lâhûttan (ilâhî âlem) gelen her feyz, vücûd-ı

mukaddes (temiz varlık) olan [200/b] âlem-i ceberûta (ilâhî kudret), oradan

da âlem-i ervâh (ruhlar âlemi) olan âlem-i melekûta (bâtın âlemi) iner.

Oradan âlem-i ecsâm (cisimler âlemi) olan âlem-i nâsûta (insanlık âlemi)

iner. Buna âlem-i mülk, âlem-i zahir, âlem-i şehâdet, âlem-i dünya, âlem-i

kevn ü fesâd ve âlem-i sûret de denilir.

Kalbin ilk derecesinde aklını kullanıp hakkı bâtıldan ayırarak mü’min

olursun. İkinci derecesi sadru’l-kalptir. Bu mertebede düşünce ehlinden

göğsün açılması (inşirâh-ı sadr) zevkini bulursun. Üçüncü derecesi kalbin

sevgisi (hubbetü’l-kalp) mertebesidir. Bu mertebede üzüntü ve sevinçleri

unutup manevî âlemin isteklerine göre uçarsın, o şevk ile konakları

geçersin. Dördüncü derecesi kalbin ruhu ve canıdır (mühcetü’l-kalb).

Rahmân’dan gelen cemâlî sıfatların ilhamları ile nefisten gelen celâlî

sıfatların ilhamlarını bulup sezgi gücü (firâset) ile aralarındaki farkı bilirsin.

Beşinci derecesi şeğaftır. Bu mertebede seni Hakk’ın cezbesi alır ve dünya

sevgisinden tamamen geçerek az gülersin. Altıncı derecesi fuâd’dır. Bu

mertebede Rahmân’dan kalbe gelen mânâlar (vâridat) hâsıl olup nefsin

vesveselerinden kurtularak cemâle mazhar olursun. Yedinci derecesi

süveydâdır. Bu dereceyi doğruluk ve sadâkatle elde ederek sıddıklardan

olursun. Kalbini cemâl aynası ve Hakk’ın nazargâhı olarak bulursun. Nurla,

huzurla ve sevinçle dolarsın. Zaman ve mekândan dışarı çıkarsın. Makãmın

olan en yüce göğe (semâ-yı amâ) yükselirsin. Her şeye gücü yeten Allah’ın

katında peygamberler ile birlikte doğruluk durağına (mak’ad-ı sıdk)

gidersin. Sonsuz olarak orada huzur bulup zevk alırsın.

İnsan kalbinin yedi derecesini (etvâr-ı seb’a) ve hallerini bildirir.

6-Eğer eşyanın hakikatini keşfedebilirsen, hakikat zeminine sağlam

binalar kurdun demektir.

Buradan da asıl kãbiliyetleri olan (istîdâd-ı aslî) insan âleminin içine

(âlem-i bâtın-ı insan) iner. “Saîd anasının karnında saîddir ” hadisi bu toplu

mânânın açıklaması mahiyetindedir. Yukarıda bahsi geçen yol, iniş yoludur

ki Rab’den kullarına (merbûb) gelen yoldur. O halde âlemlerin Rabb’inin

feyzi hangi yol ve hangi vasıf ile inerek kuluna geldiyse, yine o yoldan o

hâl üzere aynı şekilde âlemlerin Rabbi’ne dönüş yapar. Hakk’ın benzersiz

yardımının kendisini cezb etmesiyle makãmına yükselir. “ Allah’a giden

yollar, mahlûkatın nefeslerinin adedi kadardır” sözünün mânâsı budur.

6-Kibri bırak; o aşağıların da aşağısıdır ki, sevgilinin “ev ednâ”

yakınlığına böyle erişilir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: İnsanın kalbi

olan ruhu, ruhlar âleminde iken kendi yaratıcısını perdesiz olarak görmüş,

bilmiş ve ne hizmet için yaratıldığını anlamıştı. “Kâlû belâ” (“Evet”

dediler) meclisinde “e-lestü bi-Rabbiküm” (Ben sizin Rabbiniz değil

miyim?) bâdesiyle mest olmuştu. Orada herkesin müşâhadesi, şüphesiz

“ayne’l-yakîn” mertebesini bulmuştu. Hz. Âdem’in (a.s.) bütün zürriyeti

peygamberler ile beraber muradını almıştı. Sonra gönül, o kavuşma

âleminden bu ayrılık dünyasına, o muhabbet meclisinden bu sıkıntı

menziline, o ruhâniyetten bu cismâniyete inmekle gizlice hisler perdesine

girip beden sınırıyla sınırlanmış oldu. Cismânî istekler ona üstün gelip

hayvanî sıfatlarla doldu. Bu halde insan kalbi gaflet elbisesi ile örtülü

olduğundan, o yakınlık (üns) meclisini unutup bu geçici durağı (dünya)

sonsuz sanıp bu cehennemi (dâru’l-bevâr) durup yerleşme yeri olarak tercih

etti.

Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: İrfan yolunun

yolcusu, insan kalbinin hakikatini ve değerli ruhun ilgi ve alâkasını

nitelikleriyle bilmelidir. Kalbin makãmı ve merkezi, işte bu yürektir.

Yukarıda açıklandığı üzere yüreğin ortasında siyah bir nokta vardır ki o,

“süveydâ”nın yeridir. Bu siyah nokta, cihanın ruhu ve insan âleminin arşı

olan maneviyât güneşinin doğuş yeridir ki o, ismi kalp ve yürek anlamına

gelen “cenân”dır. İnsan ruhunun çıkış yeri olan en büyük noktanın

aynasıdır. Bu siyah noktayla alâkalı olan can, beden ikliminde sultan olan

nefs-i nâtıkadır. Büyük gizli nokta olan (nokta-i kibriyâ-yı nihân) akl-ı

küll’ün (tüm akıl) halifesidir. Bu siyah noktanın büyüklük ve şânı dış

görünüşünde değildir. Onun büyüklüğü ancak sırr-ı istivâsında ortaya çıkar.

Bu sırra insanlıktan geçerek, meleklik makãmına varmış kimse erebilir. O

kimse, gözlerin görmediğini görür. Huzur ve üns meclisini bulur.

Şu halde bu faydalı açıklama kalbi tanımak (mârifet) için yeterlidir.

Nitekim Hak teala bir kudsî hadisinde insan kalbinin yüceliğini kullarına

duyurmak için şöyle buyurmuştur: “ Benim Arş’tan büyük, Kürsî’den geniş,

melekûttan süslü, Cennet’ten temiz bir hazinem vardır. Onun yeri iman,

göğü marifet, güneşi şevk, ayı muhabbet, yıldızları düşüncelerdir. Bulutu

akıl, yağmuru merhamet, nehirleri hizmet, ağaçları ibadet, meyveleri güzel

huylar, köşkleri ise himmettir. Onun dört direği vardır: Tevekkül, tefvîz ,

sabır ve rıza. Dört kapısı vardır: İlim, yumuşak huyluluk (hilm), zikir ve

üns. Dikkat ediniz; İşte o, kâmil ve ârif olan kulun kalbidir.”

Şu halde, insanî hakikat (hakikat-ı insâniyye) o süveydânın sırrıdır ki her

zaman endişe duyar ve rüya icad eder. O, his ve kuvvetlerin özünün özüdür.

Bu seslerle söylenilen harflerden (hurûf-ı esvât) ortaya çıkan kelimeler, o

noktanın harfleri olan düşünce ve fikirlerin dış kabuğu ve zarflarıdır. O

nokta, mânânın özüdür. Süveydâya takılıp kalan bir fert ve bir nokta olup

güneş yuvarlağının mânâsıdır. Onun manevî ışığı âhireti düşünen akıldır

(akl-ı meâd) ki o kalpten beyne aksetmek suretiyle ışık salar. Nitekim güneş

gökte iken onun ışıkları yeryüzüne gelir. Oradan havaya akseder ve bu

şekilde dünyayı ışıklandırır, eşyaya hayat ve kuvvet verir. Aynı şekilde

maneviyât güneşi de ahadiyet mertebesinden (amâ semâsı) insanî hakikat

mertebesine (hakikat-i insânîye) ışık saçarken onun ışığı süveydâ noktasına

dolup oradan beyne aksedip bu şekilde insan bedenine ait hisleri ve

kuvvetleri ışıklandırarak âzâlara hayat ve kuvvet verir ve her biri kendi

işiyle meşgul olur; yani dil söyler, kulak dinler ve göz görür. Hepsine o

manevî nurun ışığı ve etkisi erişir ki bedenin her bölümünde başka bir fiil

ve başka bir isim ile kendi işini yapar.

6-Nâsır ve Mansûr vardı ve Mansûr dedi ki; “Ben apaçık Hakk’ım.” Bu

cümleyi esas söyleyen Nâsır’dır, ona tercüman olan ise Mansûr.

Çünkü Hak tealanın ilminde, yaratılmış olan bütün şeylerin suretleri

vardır. Bu, bir tür bizim akletmemiz (taakkül) ve zihinde kurmamız

(tasavvurumuz) gibidir. Gerçi Allah’ın ilmi zâtının gayrı değildir, fakat ilmî

kayıtlar itibarıyla ona “amâ âlemi” ve mânâlar âlemi denilmiştir. Amâ

âleminin aslı, “lâhût âlemi”dir ki evliyâ arasında “en kutsal varlık” (vücûd-ı

akdes) olarak bilinir. Ahadiyyet mertebesine işarettir.

5-Olmasa (içinde) kibirle riyâ; sensin (o zaman) Beyt-i Kibriyâ. Gizli

hazineler hep seninledir; tarif edemem gönül seni.

Kalbin ilk derecesinde aklını kullanıp hakkı bâtıldan ayırarak mü’min

olursun. İkinci derecesi sadru’l-kalptir. Bu mertebede düşünce ehlinden

göğsün açılması (inşirâh-ı sadr) zevkini bulursun. Üçüncü derecesi kalbin

sevgisi (hubbetü’l-kalp) mertebesidir. Bu mertebede üzüntü ve sevinçleri

unutup manevî âlemin isteklerine göre uçarsın, o şevk ile konakları

geçersin. Dördüncü derecesi kalbin ruhu ve canıdır (mühcetü’l-kalb).

Rahmân’dan gelen cemâlî sıfatların ilhamları ile nefisten gelen celâlî

sıfatların ilhamlarını bulup sezgi gücü (firâset) ile aralarındaki farkı bilirsin.

Beşinci derecesi şeğaftır. Bu mertebede seni Hakk’ın cezbesi alır ve dünya

sevgisinden tamamen geçerek az gülersin. Altıncı derecesi fuâd’dır. Bu

mertebede Rahmân’dan kalbe gelen mânâlar (vâridat) hâsıl olup nefsin

vesveselerinden kurtularak cemâle mazhar olursun. Yedinci derecesi

süveydâdır. Bu dereceyi doğruluk ve sadâkatle elde ederek sıddıklardan

olursun. Kalbini cemâl aynası ve Hakk’ın nazargâhı olarak bulursun. Nurla,

huzurla ve sevinçle dolarsın. Zaman ve mekândan dışarı çıkarsın. Makãmın

olan en yüce göğe (semâ-yı amâ) yükselirsin. Her şeye gücü yeten Allah’ın

katında peygamberler ile birlikte doğruluk durağına (mak’ad-ı sıdk)

gidersin. Sonsuz olarak orada huzur bulup zevk alırsın.

Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Vücûd-ı akdes

(en kutsal varlık) olan âlem-i lâhûttan (ilâhî âlem) gelen her feyz, vücûd-ı

mukaddes (temiz varlık) olan [200/b] âlem-i ceberûta (ilâhî kudret), oradan

da âlem-i ervâh (ruhlar âlemi) olan âlem-i melekûta (bâtın âlemi) iner.

Oradan âlem-i ecsâm (cisimler âlemi) olan âlem-i nâsûta (insanlık âlemi)

iner. Buna âlem-i mülk, âlem-i zahir, âlem-i şehâdet, âlem-i dünya, âlem-i

kevn ü fesâd ve âlem-i sûret de denilir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Marifetullahı

isteyen (tâlib) eğer bir tenhaya çekilip günlerce orada kalarak beş dış duyu

organını etkisiz kılar ve can u gönülden ism-i celâl (Allah) zikrine sessizce

devam ederse, nefsine haklarını verip hazlarından men ederek onunla

mücâdele (mücâhede) ederse, kalbinden kötü ahlâkı tasfiye edip güzel ahlâk

ile süslerse sözleri, davranışları ve ahlâkı ile Habîb-i Ekrem’in (s.a.v.)

izinde giderse, bir gün bir gecede yüz dirhem yiyecekle iktifa edip dört saat

uyku ile yetinerek bu eğitimini (riyâzet) tamamlarsa; onun kalbi melekût

âlemi ile öyle bir derece münasebet elde eder ki, cisimler âleminden

habersiz olup gider. Göklerin melekûtunu seyran eder ve marifet devletine

erişir.

8-Sana şu hâl ola ki; “Zâtımı tesbih ederim, şânım ne yücedir! ” Kimin bu

hâl ile âyinesini sorarsın sen?

3-Gönülde bu devlet varken, feleğe minneti yoktur. Ârifin Allah’tan

başkasına meyli yoktur, ferağı vardır.

İnsan bu kimyâ-yı saadete kãbiliyetine göre bir yılda ya da bir ayda veya

bir günde veyahut da bir saatte ulaşır. Hak teala Kelâm-ı Kadîm’inde; “Ona

kendi ruhumdan üfledim” (Hicr, 15/29) buyurarak kendi temiz zâtına

bağladığı izâfî ruha ulaşmış ve her muradını almış olur.

1-Tecrîd ve tecerrüd gönül hânesine varan yoldur. Bir hâne ki virânedir, o

hâne gönüldür.

Şu halde, eğer Hak tealanın hidayeti sana da yol gösterici olursa, sen de

Hakk’a yakınlık meclisini unutmayıp orasını arzu edersin. Bu temiz ruhu,

dünya alâkalarından ve Allah’ı unutturan engellerden kurtarıp gönülden

O’na yönelirsin. Böylece o yüce sevgi ve dostluk ile aslını bulursun. Yani

gönül, kendi âleminde fenâsız bekaya, sıkıntısız safâya, şüphesiz irfâna,

engelsiz cemâle ve sonsuz nimete kavuşursun.

Kalbin ilk derecesinde aklını kullanıp hakkı bâtıldan ayırarak mü’min

olursun. İkinci derecesi sadru’l-kalptir. Bu mertebede düşünce ehlinden

göğsün açılması (inşirâh-ı sadr) zevkini bulursun. Üçüncü derecesi kalbin

sevgisi (hubbetü’l-kalp) mertebesidir. Bu mertebede üzüntü ve sevinçleri

unutup manevî âlemin isteklerine göre uçarsın, o şevk ile konakları

geçersin. Dördüncü derecesi kalbin ruhu ve canıdır (mühcetü’l-kalb).

Rahmân’dan gelen cemâlî sıfatların ilhamları ile nefisten gelen celâlî

sıfatların ilhamlarını bulup sezgi gücü (firâset) ile aralarındaki farkı bilirsin.

Beşinci derecesi şeğaftır. Bu mertebede seni Hakk’ın cezbesi alır ve dünya

sevgisinden tamamen geçerek az gülersin. Altıncı derecesi fuâd’dır. Bu

mertebede Rahmân’dan kalbe gelen mânâlar (vâridat) hâsıl olup nefsin

vesveselerinden kurtularak cemâle mazhar olursun. Yedinci derecesi

süveydâdır. Bu dereceyi doğruluk ve sadâkatle elde ederek sıddıklardan

olursun. Kalbini cemâl aynası ve Hakk’ın nazargâhı olarak bulursun. Nurla,

huzurla ve sevinçle dolarsın. Zaman ve mekândan dışarı çıkarsın. Makãmın

olan en yüce göğe (semâ-yı amâ) yükselirsin. Her şeye gücü yeten Allah’ın

katında peygamberler ile birlikte doğruluk durağına (mak’ad-ı sıdk)

gidersin. Sonsuz olarak orada huzur bulup zevk alırsın.

Şu halde bu faydalı açıklama kalbi tanımak (mârifet) için yeterlidir.

Nitekim Hak teala bir kudsî hadisinde insan kalbinin yüceliğini kullarına

duyurmak için şöyle buyurmuştur: “ Benim Arş’tan büyük, Kürsî’den geniş,

melekûttan süslü, Cennet’ten temiz bir hazinem vardır. Onun yeri iman,

göğü marifet, güneşi şevk, ayı muhabbet, yıldızları düşüncelerdir. Bulutu

akıl, yağmuru merhamet, nehirleri hizmet, ağaçları ibadet, meyveleri güzel

huylar, köşkleri ise himmettir. Onun dört direği vardır: Tevekkül, tefvîz ,

sabır ve rıza. Dört kapısı vardır: İlim, yumuşak huyluluk (hilm), zikir ve

üns. Dikkat ediniz; İşte o, kâmil ve ârif olan kulun kalbidir.”

. Mansûr: “Ene’l-Hak” dediği için idam edilen Hak âşığı Hallac-ı Mansûr.

. Vücûd-ı akdes: Varlık, var olmak, varlık fikri anlamlarına geldiği gibi

mevcûd (var olan) anlamına da gelir. Tasavvufta daha çok Allah’a Mevcûd-

ı hakiki, diğer varlıklara mevcûd, mevcûdât denir. Tasavvufta Allah’tan

başka varlık olmadığının idrak ve şuûruna sahip olmaya “vahdet-i vücud”

denilir. Bu düşünceye göre mutlak varlık olan Allah teala varlık mertebeleri

(merâtib-i vücud) denilen çeşitli mertebelere inerek (tenezzül) tecellî

etmektedir. Bu mertebeler itibârîdir. Vücud-i akdes, Hakk’ın mutlak

varlığını ifade eden mertebedir. Bu mertebede hiçbir ibâre ve tarif söz

konusu değildir. Kendisini ancak kendisi bilir. Bu mertebeye ahadiyyet

mertebesi denilir. Bazıları Allah’ın saf birliği anlamında âlem-i lâhût da

derler. (Daha fazla bilgi için bkz. Konuk, Fusûsu’l-Hikem Tercüme ve Şerhi ,

haz. Mustafa Tahralı-Selçuk Eraydın, İFAV., c. I. Mukaddime kısmı.

. Feyz-Fuyûzât: Taşmak, coşmak anlamınadır. Tasavvufta, tasavvuf

yolcusunun çalışması ve çabalaması sözkonusu olmaksızın Allah tarafından

onun kalbine herhangi bir husûsun verilmesidir. Her an tecellî eden feyz

aracılığı ile meydana gelen varlıklar, özündeki imkân itibarıyla yok

olmakta, fakat tecellî eden Hakk’ın feyziyle aynı zamanda var olmaktadır.

Uludağ, a.g.e., s. 179.

. Âlem-i ceberût: Allah’ın kudret ve irâdesinden başka hiçbir güç ve

irâdenin sözkonusu olmadığı âlem. Tasavvufta, mülk ve melekût, diğer bir

deyişle şehâdet ve gayb, yani maddî ve manevî âlemlerin arasında bulunan

orta âlem. Ceberût âlemi, cismanî âlemin de rûhânî âlemin de bazı

özelliklerine sahiptir. Uludağ, a.g.e., s. 110. Ceberût, birinci taayyün ve

şuhûd-ı mücmelden ibarettir ki, Allah diye isimlendirilir. Onun için “Hû”

isminin zikrine lâhûtî, Allah isminin zikrine ceberûtî derler. Konuk, a.g.e.,

c. Mukaddime kısmı.

. Âlem-i ervâh: Ruhlar âlemi (âlem-i ervâh): Dünyaya gelmeden önce ve

öldükten sonra insan ruhlarının bulunduğu âlem.

. Âlem-i Melekût: Arş’tan yeryüzüne kadar olan âleme, melekût âlemi

denir.

. Nâsût âlemi: Şehâdet âlemi ile “hazret-i insan”ın toplamından ibarettir.

. İnsân-ı kâmil: Ergin kişi, olgun adam. Tasavvufta Allah’ın yeryüzündeki

halifesi olması itibarıyla O’nun bütün isim ve sıfatlarına mazhar olan ve beş

makãmı, yani varlığın esas mertebelerini tümüyle kendisinde toplayan

insan. Uludağ, a.g.e., s. 250.

. Müslim, Kader, 1.

. Himmet: Bir kemâl hâlini veya diğer bir şeyi elde etmek için bütün

rûhânî güçleriyle birlikte kalbin Hakk’a yönelmesi. Himmet, hâlis ve iyi

niyettir. İsâbetli ve sıhhatli karar her şeyden önde gelir. (Uludağ, a.g.e., s.

227.)

. Tevekkül: Güvenme, bel bağlama, vekil tayin etme, havâle etme

demektir. Tasavvufta Allah’ın katında olana güvenip halkın elinde ve

avucunda olan şeye göz dikmemektir. Her hâlükârda sadece Allah’a

sığınma. (Uludağ, a.g.e., s. 488.)

. Bu mısrada “İsteyerek veya istemeyerek (buyruğuma) gelin” dedi.

“İsteyerek geldik” dediler.” (Fussilet sûresi 41/11) âyetine telmih vardır.

. “Rahmân Arş’a istivâ etmiştir.” (Tâhâ, 20/5) Bu âyetteki “istivâ”

kelimesinden çok çeşitli ve derin anlamlar çıkartılmıştır. İslâm âlimlerinin

kimisi zâhiriyle yetinip mânâsını Allah bilir derken kimisi de müteşâbih

âyetlerdendir, uygun bir tevili lâzımdır demiş ve çeşitli açıklamalarda

bulunmuşlardır. Sırr-ı İstivâ ise, Mevlevî tâbirlerindendir. Siyah bir şerit adı

olan istivâ yüksek bir alâmet sayılırdı. Cenâb-ı Mevlânâ’dan kalmış olup iki

yollu olan “külâh-ı seyfî” veya “kılıcî taç” yollarına takılan şeride sırr-ı

istivâ denilirdi. Bu tâcı ancak Rahmân’ın cezbesiyle “istivâ” nın sırrına

vâkıf olan mümtaz zatlar giyebilirdi. M. Zeki Pakalın, a.g.e., c. III., s. 207.

. Siyah mânâsına gelen “sevâd” kelimesinden küçültme ismi olarak

siyahcık demektir. Mutasavvıflara göre kalpte mevcut olan siyah noktadır.

Öte yandan kalpteki gizli günâha da süveydâ adı verilir. Kalpteki bu nokta

inanmayanlar için günah ve şekâvet, inananlar için ise basîret ve idrak

mahalli olarak bilinir. Tercüman, a.g.e., s. 648.

. Nefs-i nâtıka: Bizâtihi maddeden mücerred, ama maddeyle faaliyette

bulunan cevher demektir.

. Nokta: Tasavvufta çok önemli bir konu olarak kabul edilir.

Mutasavvıflara göre İlâhî ilim noktada toplanmıştır. Gerçek varlık Allah’tır.

Binâenaleyh her şey noktadan vücud bulmuştur. Bu cihetten nokta aynı

zamanda tevhîd-i ilâhîyi temsil etmektedir. Nokta hakîki birlik, tüm

çokluğun aslıdır. Noktanın hareket ettirilmesinden hat (çizgi) meydana

gelir. Hat ikinci teayyüne işaret eder. Nokta zâtın tecellîsidir. Bütün

harflerin, kelimelerin ve rakamların esasının nokta olması tek varlığın

çokluk şeklinde görünmesinin güzel bir örneğidir. Ayrıca Hz. Ali’ye nisbet

edilen bir sözde de şöyle buyrulmuştur: “ İlim bir noktadır. Onu câhiller

çoğaltmıştır.” (Uludağ, a.g.e., s. 375, Tercüman, a.g.e., s. 530.

. Akl-ı evvel: İlk akıl, “ Allah’ın ilk yarattığı şey akıldır” hadîsi ile bu akla

işaret edilmiştir. Buna vahdet mertebesi, nur-ı Muhammedî, Cebrâil, insanın

hakikati, Arş gibi adlar da verilir. Sudûr nazariyesine göre akl-ı evvel

Allah’tan ilk zuhûr eden şeydir. Allah ilk önce onu, sonra onun aracılığı ile

tüm diğer şeyleri yaratmıştır.

. Harf, çoğulu huruf: Tasavvufta akıl ve nefis gibi dış âlemde var olan

basit (yalın) hakikatlerdir. Harf ayrıca Hakk’ın kuluna açıkladığı ifade

anlamında da kullanılmıştır. Âlemde her şeyin harflerden zuhûr ettiğine

inanan Bâtınî bir akım olan Hurûfîlik de vardır.

. Amâ: Bulut, yoğun ve karanlık bulut, hafif ve ince bulut ve körlük

anlamlarına gelir. Tasavvufta ahadiyet mertebesine denilir. Bu mertebede

ululuk (celâl) perdesinde bulunan Allah’ı ondan başkası ne bilir, ne de tanır.

Bu mertebeye “amâ-i mutlak” “gaybü’l-gayb” ve “hakîkatü’l-hakâik” gibi

isimler de verilir. Allah halkı yaratmadan evvel nerede idi sorusuna Hz.

Peygamber (s.a.v.) “ Amâda idi, bunun ne altında ne de üstünde hava vardı ”

buyurmuştur. (Uludağ, a.g.e., s.45.)

. Âlem: Kâinât, bütün yaratılmış varlıklar, dünya, cihan, belli bir sınıfı

meydana getiren varlıkların ya da canlıların oluşturduğu varlık toplulukları.

Gayb âlemi- şehâdet âlemi: “ Allah gaybı ve şehâdeti bilir.” (Haşr, 59/20)

Bu

âyette

insanın

duyu

organları

ile

bilemeyeceği

ve

akılla

kavrayamayacağı varlıklara gayb, insanın bilme alanına giren varlıklara

şehâdet denilmiştir. (Uludağ, a.g.e. , s. 38-39.)

. Bkz. Tâhâ sûresi 20/5. İstivâ; müsâvî olma, kasdetme, doğrulama, hakim

olma, kaplama ve kurulma mânâlarına gelir. Tasavvufta istivâ olunan şey

üzerinde zuhûr ve tecellî etmektir. Hak, istivâ eden, arş istivâ edilendir. İki

türlü istivâ vardır. İlâhî istivâ ve Rahmânî istivâ. Her ikisi de Hakk’ın insan

arşına (kalbine) istivâ etmesi yani onu kuşatmasıdır. Ancak ilahi istivâda

kalp daire Hak bu dairenin merkezi iken Rahmânî istivâda Hak daire, arş

onun merkezidir. Uludağ Süleyman, a.g.e ., s. 194.

Eğer insan o temiz özü, bu kötü huylu lezzetlere müptelâ etmediyse, bir

isteğini alabilmek için yüz yerde rezaletler ile namerd olmadıysa ve her

muradını terk edip kendini dünyada misafir bildiyse, gönülden içeri girip

kendi asıl vatanına yöneldiyse, kötü ahlâktan temizlenerek sıhhat bulduysa,

tabiat hapishanesinden çıkıp özgür kaldıysa, elbette o kimse gönül

ülkesinde ruh tahtının üzerine oturur, kendi âleminde sultan olur. Allah’tan

başka her şeyi unutup şühûd denizine dalar, Mevlâ’sını bulur.

. Nâsır: Yardım edici, Allah teala. Burada, “Hak ve hakikati anlayıp

anlatmada kuluna yardımcı olan Allah Teala” mânâsı kast edilmiştir.

Siyah noktanın sırr-ı istivâsı; cisimlerden, şekillerden ve renklerden uzak

bir fert ve mücerret bir noktadır. Bu mücerret nokta, o ilk akıl (akl-ı evvel)

ve mükemmel ruh (rûh-ı ekmel) olan büyük noktanın (nokta-i kübrâ)

karşılığında mükemmel bir ayna ve tam bir zuhûr yeridir (mazhar-ı tam).

Âhireti düşünen akıl (akl-ı meâd) o büyük noktanın eseridir ki kimi kalplere

gelmiştir. Nitekim hadis-i şerifte; “ Akıl kalpteki bir nurdur ” şeklinde

buyurulmuştur. Yani maneviyât güneşinin (şems-i bâtın) ışığı mü’minlerin

kalplerine dolmuştur. Nitekim cihanın büyük noktası devamlı bir şekilde

her an mürekkep harfleri ve mevâlîdi (maden, bitki ve hayvan) ortaya

çıkarmaktan geri durmaz. Aynı şekilde insanî hakikatin noktası da gece

gündüz kesintisiz olarak harflerin havatırını ortaya çıkartmaktan bir an bile

geri durmaz. Çünkü hayvanî ruh (rûh-ı hayvanî) uykuya varıp bedenin

hisleri etkisiz kaldığında rüya gören nokta uyku bilmez ve tesirini yitirmez,

gündüz ise düşünceleriyle türlü türlü işler yapmaktan ayrı kalmaz. [199/b]

Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Vücûd-ı akdes

(en kutsal varlık) olan âlem-i lâhûttan (ilâhî âlem) gelen her feyz, vücûd-ı

mukaddes (temiz varlık) olan [200/b] âlem-i ceberûta (ilâhî kudret), oradan

da âlem-i ervâh (ruhlar âlemi) olan âlem-i melekûta (bâtın âlemi) iner.

Oradan âlem-i ecsâm (cisimler âlemi) olan âlem-i nâsûta (insanlık âlemi)

iner. Buna âlem-i mülk, âlem-i zahir, âlem-i şehâdet, âlem-i dünya, âlem-i

kevn ü fesâd ve âlem-i sûret de denilir.

Meğer o kimseler ola ki, Hakk’ın ezelî yardımı ve bitmeyen hidayetine

nâil olup gözlerinden gaflet perdesini kaldırıp atmışlardır. Gerçi onlar her

ne kadar bu cisimler âlemiyle bir alâka kurmuşlarsa da bazılarından ruhlar

âlemi aslâ örtülü kalmamıştır. Bazılarında örtülü olmuş ise de en az bir

teveccüh ile keşf olunup gaflet perdesinde takılıp kalmamıştır.

Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Vücûd-ı akdes

(en kutsal varlık) olan âlem-i lâhûttan (ilâhî âlem) gelen her feyz, vücûd-ı

mukaddes (temiz varlık) olan [200/b] âlem-i ceberûta (ilâhî kudret), oradan

da âlem-i ervâh (ruhlar âlemi) olan âlem-i melekûta (bâtın âlemi) iner.

Oradan âlem-i ecsâm (cisimler âlemi) olan âlem-i nâsûta (insanlık âlemi)

iner. Buna âlem-i mülk, âlem-i zahir, âlem-i şehâdet, âlem-i dünya, âlem-i

kevn ü fesâd ve âlem-i sûret de denilir.

Mülk âlemi iki kısımdır. Birinci kısmı, melekût âlemine bağlanmıştır. Arş,

Kürsî ve yedi kat göklerdir. Ona ulvî âlem de derler. İkinci kısmı mülk

âlemine bağlanmıştır. Dört unsurdur. Onlardan doğan kâinât, gök boşluğu

ve üç asıldır (mevâlîd-i selâse.) Buna en değersiz âlem (âlem-i süflâ), oluş

ve bozuluş (kevn ü fesâd) âlemi de derler.

İnsan kalbinin mânâlarının hakikatını ve sırr-ı istivâsını bildirir.

6-Nâsır ve Mansûr vardı ve Mansûr dedi ki; “Ben apaçık Hakk’ım.” Bu

cümleyi esas söyleyen Nâsır’dır, ona tercüman olan ise Mansûr.

Tasfiye-i kalp ve tezkiye isteyen kimseye lazımdır ki ilk önce, beş duyu

organının yollarını kapatsın. Böylece işitilenlerden, görülenlerden,

koklananlardan, tadılanlardan ve giyilenlerden herhangi bir şeyin kalbe

girmeyip sonra zararlı düşünceleri (havâtır) uzaklaştırarak hafiyyen ism-i

celâl (Allah) zikrine devam etsin. Sonunda, gönlünde birlik (ahadiyet)

denizinden hikmet pınarları kaynasın. Havatırı, keduratı ve masivayı oradan

çıkartmış olsun. Gönlü Allah’tan uzaklaştıran şeylerden (mâsivâ)

temizlenerek kalp bilgisinde (ilm-i sudûr) hüner sahibi olmuş olsun.

Siyah noktanın sırr-ı istivâsı; cisimlerden, şekillerden ve renklerden uzak

bir fert ve mücerret bir noktadır. Bu mücerret nokta, o ilk akıl (akl-ı evvel)

ve mükemmel ruh (rûh-ı ekmel) olan büyük noktanın (nokta-i kübrâ)

karşılığında mükemmel bir ayna ve tam bir zuhûr yeridir (mazhar-ı tam).

Âhireti düşünen akıl (akl-ı meâd) o büyük noktanın eseridir ki kimi kalplere

gelmiştir. Nitekim hadis-i şerifte; “ Akıl kalpteki bir nurdur ” şeklinde

buyurulmuştur. Yani maneviyât güneşinin (şems-i bâtın) ışığı mü’minlerin

kalplerine dolmuştur. Nitekim cihanın büyük noktası devamlı bir şekilde

her an mürekkep harfleri ve mevâlîdi (maden, bitki ve hayvan) ortaya

çıkarmaktan geri durmaz. Aynı şekilde insanî hakikatin noktası da gece

gündüz kesintisiz olarak harflerin havatırını ortaya çıkartmaktan bir an bile

geri durmaz. Çünkü hayvanî ruh (rûh-ı hayvanî) uykuya varıp bedenin

hisleri etkisiz kaldığında rüya gören nokta uyku bilmez ve tesirini yitirmez,

gündüz ise düşünceleriyle türlü türlü işler yapmaktan ayrı kalmaz. [199/b]

Gönül tahtı heveslerden arınıp bayındır olunca, “Rahmân arşa istivâ

etti” âyetini gör.

İnsan kalbinin nefis eğitimi (riyâzet) ile kendi âlemine yolculuk yaptığını,

akl-ı küllden istifade ederek hikmet ilmiyle dolduğunu bildirir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: İrfan yolunun

yolcusu, insan kalbinin hakikatini ve değerli ruhun ilgi ve alâkasını

nitelikleriyle bilmelidir. Kalbin makãmı ve merkezi, işte bu yürektir.

Yukarıda açıklandığı üzere yüreğin ortasında siyah bir nokta vardır ki o,

“süveydâ”nın yeridir. Bu siyah nokta, cihanın ruhu ve insan âleminin arşı

olan maneviyât güneşinin doğuş yeridir ki o, ismi kalp ve yürek anlamına

gelen “cenân”dır. İnsan ruhunun çıkış yeri olan en büyük noktanın

aynasıdır. Bu siyah noktayla alâkalı olan can, beden ikliminde sultan olan

nefs-i nâtıkadır. Büyük gizli nokta olan (nokta-i kibriyâ-yı nihân) akl-ı

küll’ün (tüm akıl) halifesidir. Bu siyah noktanın büyüklük ve şânı dış

görünüşünde değildir. Onun büyüklüğü ancak sırr-ı istivâsında ortaya çıkar.

Bu sırra insanlıktan geçerek, meleklik makãmına varmış kimse erebilir. O

kimse, gözlerin görmediğini görür. Huzur ve üns meclisini bulur.

İnsan ilk önce hayvan mertebesinden, sonra sırasıyla yırtıcı hayvan

mertebesinden,

şeytanlar

mertebesinden,

melekler

mertebesinden,

nefsâniyet mertebesinden geçmedikçe insaniyet mertebesine ulaşamaz.

Fenâ ile kendinden geçmedikçe izâfî ruhla bâki olamaz. Ahlâkını

düzeltmeyen kişi hayvan mertebesinde kalır, insan mertebesine gelemez.

Ârif-i billah olup muradını alamaz. Çünkü insanda üç ruh vardır ki (bu

anlamda) diğer hayvanlarla müşterektir. Birincisi, tabiî ruhtur. Onun yeri

bütün bedendir. İkincisi, bitkisel ruhtur. Onun yeri ciğerdir. Üçüncüsü,

hayvanî ruhtur. Onun yeri kalptir. Kızgınlık, şehvet ve ikisinden doğan kötü

ahlâkın hepsi hayvanî ruhun özellikleridir. İnsanın dördüncü ruhu, düşünen

özdür (nefs-i nâtıka) ki bu, insana mahsustur. Onun yeri, kalpte olan kara

noktada (nokta-i sevdâ) bulunan hayvanî ruhtur. Onunla sıkı fıkı olmak,

bunun belirgin özelliğidir. Eğer hayvanî ruh, bu insanî ruh üzerine galip

gelip kızgınlık ve şehvetine bunu esir ettiyse, o kimse hayvan derekesine

iner.

Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Marifetullahı

isteyen (tâlib) eğer bir tenhaya çekilip günlerce orada kalarak beş dış duyu

organını etkisiz kılar ve can u gönülden ism-i celâl (Allah) zikrine sessizce

devam ederse, nefsine haklarını verip hazlarından men ederek onunla

mücâdele (mücâhede) ederse, kalbinden kötü ahlâkı tasfiye edip güzel ahlâk

ile süslerse sözleri, davranışları ve ahlâkı ile Habîb-i Ekrem’in (s.a.v.)

izinde giderse, bir gün bir gecede yüz dirhem yiyecekle iktifa edip dört saat

uyku ile yetinerek bu eğitimini (riyâzet) tamamlarsa; onun kalbi melekût

âlemi ile öyle bir derece münasebet elde eder ki, cisimler âleminden

habersiz olup gider. Göklerin melekûtunu seyran eder ve marifet devletine

erişir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: İnsanî ruh

cisimler âlemine gelmeden önce ruhlar âleminde idi. Ruhlar âlemine

gelmeden önce “âlem-i amâ” da idi. Bu “âlem-i amâ” mânâlar âleminden

kinâyedir ki, Hak tealanın zamanla mukayyet olmayan ilmindeki (ilm-i

ezelî) suretlerden ibarettir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Kalpte olan

siyah noktanın sırr-ı istivâsı, insanın hakikatidir ki (hakîkat-i insaniyye),

onun hayat veren ruhudur. Nitekim Hak teala, Kelâm-ı Kadîm’inde

Habîbi’ne; “De ki: Ruh, Rabbimin emrindendir” (İsrâ, 17/85) buyurmuş

ve bu insanî [200/a] ruhun bir Rabbânî emr olduğunu duyurmuştur. İş (emr)

ise, canlı bir idrak kuvvetidir (hayy-i müdrike) ki onda başkasına hayat ve

idrak verme kãbiliyeti vardır. Bu işin (emr) makãm ve merkezi, o siyah

noktadır ki, ikiyüzlü ayna gibi yuvarlak ve cilâlıdır. Yani gayb âlemine de

şehâdet âlemine de yönelik olarak yaratılmıştır. Eğer bu ayna cilâlı ve

parlak olursa, onda gaybın nurları görünür. Manevî sırlar onda suret bulur.

Buradan da asıl kãbiliyetleri olan (istîdâd-ı aslî) insan âleminin içine

(âlem-i bâtın-ı insan) iner. “Saîd anasının karnında saîddir ” hadisi bu toplu

mânânın açıklaması mahiyetindedir. Yukarıda bahsi geçen yol, iniş yoludur

ki Rab’den kullarına (merbûb) gelen yoldur. O halde âlemlerin Rabb’inin

feyzi hangi yol ve hangi vasıf ile inerek kuluna geldiyse, yine o yoldan o

hâl üzere aynı şekilde âlemlerin Rabbi’ne dönüş yapar. Hakk’ın benzersiz

yardımının kendisini cezb etmesiyle makãmına yükselir. “ Allah’a giden

yollar, mahlûkatın nefeslerinin adedi kadardır” sözünün mânâsı budur.

. Keşf: Açığa çıkarma, perdenin açılması. Örtülü olanı açma, gizli olanı

meydana çıkarma. Tasavvufta perdenin ötesindeki gaybî hususlara ve hakîki

şeylere, bunları yaşayarak ve temâşâ ederek vâkıf olma. Beden ve his

perdesinin kalkması ve ruh âleminin seyredilmesi. (Uludağ, a.g.e., s.286.)

. Riyâzet: İdman, eğitme, terbiye ve ıslah etme, boyun eğdirme, çekici

ama zararlı şeylerden uzak kalmaya, zor ama faydalı şeyleri yapmaya

kendini alıştırma. Sûfîler az yemeye, az konuşmaya, az uyumaya, yalnız

yaşamaya, sürekli zikir ve tefekkür etmeye alışan nefsin kurtulacağına

inanırlar. (Uludağ, a.g.e ., s.399.

. Marifet: Bilgi, tecrübe ve amelî bilgi, tanımak, âşinâlık. Tasavvufta

sûfîlerin rûhânî halleri yaşayarak, manevî ve ilâhî hakikatleri tadarak (iç

tecrübe ile ve vasıtasız olarak) elde ettikleri bilgi, irfân. Bu yoldan Hakk’a

dair elde edilen bilgiye marifetullah, buna sahip olan kişiye ârif-i billah

(ârif, urefâ) denir. (Uludağ, a.g.e. , s.316.)

. Mücâhede: Savaşmak, mücâdele etmek. Tasavvufta;

a) Şeriatça istenen fakat nefse zor gelen şeyleri nefs-i emmâreye

yükleyerek onunla savaşmaktır ki, nefse karşı açılan savaş cihâd-ı ekberdir.

b) Nefsi ezmek, etkisiz hâle getirmek, hatta ölmeden evvel öldürmek, çile

çekmek. (Uludağ, a.g.e ., s. 348.)

. Tasfiye: Saflaştırma, arındırma, pak ve temiz hâle getirme. Tasavvufta,

şeriat ve marifet esasları dâhilinde kalbi temizleme. Mutasavvıflara göre

insan ruhu, bu âleme melekût âleminden tertemiz gelmiş, fakat dünya ve

madde kiriyle pislenmiştir. Eğer tasfiye-i nefs, tezkiye-i kalb yapılırsa, ruhu

ve kalbi örten kirler ve ezelî hakikatler kavranır. (Uludağ, a.g.e ., s. 471.)

. Tezkiye: Temizlenme. Tasavvufta nefsi, ona bulaşan kir ve pastan

temizleyerek onu nefs-i emmâre mertebesinden nefs-i mutmainne

mertebesine çıkarmak, ruhu manevî kirlerden arındırmak. “Nefsini

kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere gömen de

ziyan etmiştir.” (Şems, 91/9-10) (Uludağ, a.g.e ., s. 491.)

. Vahdet-i vücuda erip kendi varlığından geçerek “Ene’l-Hak” dediği için

idam edilen Hallac-ı Mansûr’un sözü.

Şu halde bu faydalı açıklama kalbi tanımak (mârifet) için yeterlidir.

Nitekim Hak teala bir kudsî hadisinde insan kalbinin yüceliğini kullarına

duyurmak için şöyle buyurmuştur: “ Benim Arş’tan büyük, Kürsî’den geniş,

melekûttan süslü, Cennet’ten temiz bir hazinem vardır. Onun yeri iman,

göğü marifet, güneşi şevk, ayı muhabbet, yıldızları düşüncelerdir. Bulutu

akıl, yağmuru merhamet, nehirleri hizmet, ağaçları ibadet, meyveleri güzel

huylar, köşkleri ise himmettir. Onun dört direği vardır: Tevekkül, tefvîz ,

sabır ve rıza. Dört kapısı vardır: İlim, yumuşak huyluluk (hilm), zikir ve

üns. Dikkat ediniz; İşte o, kâmil ve ârif olan kulun kalbidir.”

. Fenâ-Bekâ: Geçici ve kalıcı olma. Fenâ, yokluk hiçlik demektir. Bekâ

ise, kalıcı olma demektir. Tasavvufta kötü huyların davranışların yok olması

fenâ, yerlerini güzel huyların ve iyi davranışların alması bekâdır. Kulun

kendi nefsanî sıfat ve vasıflarından sıyrılıp çıkması fenâ, Allah’ın sıfat ve

vasıflarıyla süslenmesi bekâdır. (Uludağ, a.g.e., s. 90.) Fenâ, tasavvufta

kulun fiilini görmemesi hâlidir. Bu mertebede bulunanlar “lâ fâile illallah”

derler. Üç türlü fenâ vardır. 1-Fenâ fi’l-kusûd: Kulun kendi şahsî irâde ve

arzusuna göre değil, Allah’ın irâde ve arzusuna göre hareket etmesi, kendi

irâdesini Allah’ın irâdesinde fânî kılması, yok etmesi. Bu durumdaki sâlik

“Lâ ma’bûde illallah”, “Lâ maksûde illallah”, “Lâ matlûbe illallah”,

“İlâhî ente maksûdî ve rızake matlûbî” der. 2-Fenâ fi’ş-şuhûd: Allah’tan

başka bir şey görmeme, aşk ve vecdin tesiriyle her şeyi Allah’ın tecellîsi

olarak görme. “Lâ- meşhûde illallah” bu haldeki sâliklerin sözüdür. 3-Fenâ

fi’l-vücûd: Varlıkta fânî olma, her şeyi hem Allah olarak görme, hem Allah

olarak bilme ve bu hâle zevkle ulaşma. Bu mertebede bulunanlar: “Lâ

mevcûde illallah” derler. (Uludağ, a.g.e., s. 174.)

. Şuhûd: Görme, müşâhade, temâşâ demektir. Tasavvufta, İlâhî tecellîleri

temâşâ, mânâ âlemini seyretme. (Uludağ, a.g.e ., s. 458.)

. Amâ: Bulut, yoğun ve karanlık bulut, hafif ve ince bulut, körlük.

Tasavvufta, ehadiyet mertebesi. Bu mertebede ululuk (celâl) perdesinde

bulunan Allah’ı ondan başkası ne bilir, ne de tanır. (Uludağ, a.g.e ., s. 45.

. Ehadiyet mertebesi: Tasavvufta zât mertebesine verilen isim. Bu

mertebede teklik (ehadiyet) sıfatı müstesna hiçbir sıfat, isim ve nisbet

dikkate alınmaz. Hakk’ın ehadiyet mertebesinde ismi Ehad’dır. (Uludağ,

a.g.e ., s. 27.)

. Tefvîz: Teslim ve tevekküldür. Kulun, tüm işlerini Mevlâsına havâle

etmesi ve O’nun yaptığı her işi gönül hoşluğu ile karşılaması, hiçbir hususta

ne dil, ne de kalp ile O’na itiraz etmemesi, sızlanmaması, içinde rahatsızlık

dahi hissetmemesidir. (Uludağ, a.g.e., s. 477.)

. Ferağ: Vazgeçme, çekilip bırakma; kalbi Allah’tan gayrıya alakadan

boşaltma.

. Atvâr-ı seb’a: Yedi tavır, tabiat nefs, kalb, ruh, sır, hafî, ahfâ. Allah’ın

insanı yedi tavırda yarattığını (Bkz. Nuh, 71/14) dikkate alan bazı

mutasavvıflar bu tavırları yedi kat semâya, yedi gezegene, yedi vâdiye ve

yedi iklime benzetirler. Attâr’ın Mantıku’-Tayr’ ında bu yedi tavır ve yedi

vâdi şu şekilde tesbit edilmiştir: Aşk, marifet, istiğnâ, tevhid, hayret, fakr,

fenâ. Yedi tavrı daha başka şekillerde gösterenler de vardır. (Uludağ, a.g.e. ,

s. 65.

. Sadr: Göğüs, sîne demektir. Tasavvufta kalbin bir mertebesidir.

Gönlünde İlâhî marifetin nurlarının ışıldamasıdır. (Uludağ, a.g.e ., s. 409.)

. Şerh-i sadr da denilir. Hz. Peygamberin (a.s.) göğsünün açılması

mûcizesi. (Uludağ, a.g.e., s. 409.)

. Şeğaf: Kalbin üzerini kaplayan ince zar. Tasavvufta aşk ve sevdâ

anlamındadır. Beş derecesi vardır. a) Sevgilinin arzusunu yerine getirme, b)

İçinde ondan başkasına yer vermeme, c) Hakk’ın düşmanına düşman olma,

d) Hakk’ın dostuna dost olma, e) Âşıkla mâşuk arasındaki halleri gizli

tutma. (Uludağ, a.g.e. , s. 448.)

. Fuâd: Kalb, gönül demektir. Kalbin içi, kalb zarı anlamlarında da

kullanılır. Tasavvufta Hak ile bâtılı ayıran ayrıntılı bilgi demektir. Kimi

mutasavvıflara

göre

kalbin

derecelerinden

üçüncüsüdür.

“Gözün

gördüğünü gönül yalanlamadı.” (Necm, 53/11) âyetinde de fuâd kelimesi

geçer. (Uludağ, a.g.e ., s. 182.)

. Burada, “ Allah’ım, bana eşyanın hakikatini göster ” buyuran

Peygamberimizin hadisine telmih vardır.

Tasfiye-i kalp ve tezkiye isteyen kimseye lazımdır ki ilk önce, beş duyu

organının yollarını kapatsın. Böylece işitilenlerden, görülenlerden,

koklananlardan, tadılanlardan ve giyilenlerden herhangi bir şeyin kalbe

girmeyip sonra zararlı düşünceleri (havâtır) uzaklaştırarak hafiyyen ism-i

celâl (Allah) zikrine devam etsin. Sonunda, gönlünde birlik (ahadiyet)

denizinden hikmet pınarları kaynasın. Havatırı, keduratı ve masivayı oradan

çıkartmış olsun. Gönlü Allah’tan uzaklaştıran şeylerden (mâsivâ)

temizlenerek kalp bilgisinde (ilm-i sudûr) hüner sahibi olmuş olsun.

. Yüce Allah’ın beyti, tecellî mahalli. Burada “Yere göğe sığmam, mü’min

kulumun kalbine sığarım” buyrulan kudsî hadise telmih vardır.

. Ayne’l-yakîn: Gözle ve görerek elde edinilen bilgi. İlme’l-yakîn, ayne’l-

yakîn adı verilen üç yakîn mertebesinden ikincisi. Kalbin, müşâhade

yoluyla hakîki vahdeti görmesi. Nihayet bu haldeki sûfîye göre bu sözleri

söyleten kendisi değil, kudret dilidir. (Uludağ, a.g.e ., s. 73.)

. Teveccüh: Yönelme, öz alâka. Tasavvufta şeyhin Hakk’a, mürîdin

mürşide yönelmesi, gönlünü ona bağlaması. (Uludağ, a.g.e., s.487.)

Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Vücûd-ı akdes

(en kutsal varlık) olan âlem-i lâhûttan (ilâhî âlem) gelen her feyz, vücûd-ı

mukaddes (temiz varlık) olan [200/b] âlem-i ceberûta (ilâhî kudret), oradan

da âlem-i ervâh (ruhlar âlemi) olan âlem-i melekûta (bâtın âlemi) iner.

Oradan âlem-i ecsâm (cisimler âlemi) olan âlem-i nâsûta (insanlık âlemi)

iner. Buna âlem-i mülk, âlem-i zahir, âlem-i şehâdet, âlem-i dünya, âlem-i

kevn ü fesâd ve âlem-i sûret de denilir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Vücûd-ı akdes

(en kutsal varlık) olan âlem-i lâhûttan (ilâhî âlem) gelen her feyz, vücûd-ı

mukaddes (temiz varlık) olan [200/b] âlem-i ceberûta (ilâhî kudret), oradan

da âlem-i ervâh (ruhlar âlemi) olan âlem-i melekûta (bâtın âlemi) iner.

Oradan âlem-i ecsâm (cisimler âlemi) olan âlem-i nâsûta (insanlık âlemi)

iner. Buna âlem-i mülk, âlem-i zahir, âlem-i şehâdet, âlem-i dünya, âlem-i

kevn ü fesâd ve âlem-i sûret de denilir.

. Mevâlîd-i selâse: Maden, bitki ve hayvan olmak üzere tabiatın üç

âleminden bahseden ilim, tabiat ilmi.

. Tecrid: Arapça’da tefrîd ile beraber olunca yalnız başına kalmak, tek tek

yapmak mânâlarına gelen iki kelime. Tasavvufta, sâlikin dışını mal mülk

arzusundan, içini de karşılık bekleme anlayışından arındırmasıdır.

(Cebecioğlu, a.g.e ., s. 641.)

. Tecerrüd: Arapça’da soyunmak mânâsına bir kelime. Tasavvuf

ıstılahında, Allah’tan başka her şeyden sıyrılıp Allah’a yönelmektir.

(Cebecioğlu; a.g.e. , s. 641.)

. Burada şu âyet-i kerimeye telmih vardır :“Aralarındaki mesafe iki yay

uzunluğu kadar veya daha azdı.” Bkz. Necm sûresi 53/9.

. Nefs-i nâtıka: İnsan ruhu, insanın canlılar arasındaki yerini belli eden

cevher.

. Kimyâ-yı saâdet: Rûhun maddiyattan ayrılarak maneviyâta geçmesi.

Kalbin ilk derecesinde aklını kullanıp hakkı bâtıldan ayırarak mü’min

olursun. İkinci derecesi sadru’l-kalptir. Bu mertebede düşünce ehlinden

göğsün açılması (inşirâh-ı sadr) zevkini bulursun. Üçüncü derecesi kalbin

sevgisi (hubbetü’l-kalp) mertebesidir. Bu mertebede üzüntü ve sevinçleri

unutup manevî âlemin isteklerine göre uçarsın, o şevk ile konakları

geçersin. Dördüncü derecesi kalbin ruhu ve canıdır (mühcetü’l-kalb).

Rahmân’dan gelen cemâlî sıfatların ilhamları ile nefisten gelen celâlî

sıfatların ilhamlarını bulup sezgi gücü (firâset) ile aralarındaki farkı bilirsin.

Beşinci derecesi şeğaftır. Bu mertebede seni Hakk’ın cezbesi alır ve dünya

sevgisinden tamamen geçerek az gülersin. Altıncı derecesi fuâd’dır. Bu

mertebede Rahmân’dan kalbe gelen mânâlar (vâridat) hâsıl olup nefsin

vesveselerinden kurtularak cemâle mazhar olursun. Yedinci derecesi

süveydâdır. Bu dereceyi doğruluk ve sadâkatle elde ederek sıddıklardan

olursun. Kalbini cemâl aynası ve Hakk’ın nazargâhı olarak bulursun. Nurla,

huzurla ve sevinçle dolarsın. Zaman ve mekândan dışarı çıkarsın. Makãmın

olan en yüce göğe (semâ-yı amâ) yükselirsin. Her şeye gücü yeten Allah’ın

katında peygamberler ile birlikte doğruluk durağına (mak’ad-ı sıdk)

gidersin. Sonsuz olarak orada huzur bulup zevk alırsın.

İrfan yolunun esasları olan az yeme, az uyuma, az konuşma, insanlardan

ayrı kalma (uzlet-i nâs), daima zikir hâlinde olma ve tefekkürü altı fasıl ile

açıklar.