ÜÇÜNCÜ FEN · BİRİNCİ BAB · DÖRDÜNCÜ FASIL · On ikinci Madde
On ikinci Madde
İnsan ruhunun pek çok âlemlerden gelip gittiğini (seyr ü sefer) ve beden
âlemine gelip onda kemâl [205/a] ve marifet bulduğunu bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: İnsanî ruh
cisimler âlemine gelmeden önce ruhlar âleminde idi. Ruhlar âlemine
gelmeden önce “âlem-i amâ” [273] da idi. Bu “âlem-i amâ” mânâlar
âleminden kinâyedir ki, Hak tealanın zamanla mukayyet olmayan ilmindeki
(ilm-i ezelî) suretlerden ibarettir.
Çünkü Hak tealanın ilminde, yaratılmış olan bütün şeylerin suretleri
vardır. Bu, bir tür bizim akletmemiz (taakkül) ve zihinde kurmamız
(tasavvurumuz) gibidir. Gerçi Allah’ın ilmi zâtının gayrı değildir, fakat ilmî
kayıtlar itibarıyla ona “amâ âlemi” ve mânâlar âlemi denilmiştir. Amâ
âleminin aslı, “lâhût âlemi”dir ki evliyâ arasında “en kutsal varlık” (vücûd-ı
akdes) olarak bilinir. Ahadiyyet mertebesine [274] işarettir.
Şu halde “amâ âlemi”nde Allah’ın sıfatları ile insanî ruh arasında alâka
olması büyük bir şeref, yüce bir rütbe, nimet ve saadettir; tezekkür eden
ârife büyük bir nimet, hidayet ve Allah’ın yardımıdır. Kendi hâli olan
kâmile, sonsuz zevk, safâ ve lezzettir. Bu insanî ruh, o mânâlar âleminden
melekût âlemine gelmiştir ki ruhlar âlemidir. Ona gayb âlemi de denilir.
Onun ehli melâike-i kerrubiyyûn, akıllar, nefisler ve ruhlardır. İnsânî ruh,
oradan mülk âlemine gelmiştir ki şehâdet âlemidir. Buna felekler ve
yıldızlar âlemi, unsurlar ve varlıklar âlemi (mevâlîd) de derler.
Melekût âlemi ile mülk âlemi arasında iki âlem daha vardır ki biri misal
âlemi, diğeri mukayyed hayal âlemidir. Misal âlemi, mutlak hayaldir. Ona
“berzah” da derler. Bu âlemde, keşif ehlinden olanlar bütün ruhları görürler.
Vâkıa denilen sâlih rüyâ, aynen vâki ve zâhir olur, hepsini bu misal
âleminde görürler.
Mukayyed hayal âlemine gelince, buna insanın hayal kurma merkezi
mütehayyile kuvveti derler. Bu bir âlemdir ki aslı, misal âlemidir.
Mülk âlemi iki kısımdır. Birinci kısmı, melekût âlemine bağlanmıştır. Arş,
Kürsî ve yedi kat göklerdir. Ona ulvî âlem de derler. İkinci kısmı mülk
âlemine bağlanmıştır. Dört unsurdur. Onlardan doğan kâinât, gök boşluğu
ve üç asıldır (mevâlîd-i selâse. [275] ) Buna en değersiz âlem (âlem-i süflâ),
oluş ve bozuluş (kevn ü fesâd) âlemi de derler.
İnsânî ruhların hepsi yüce ve nurlu olup Hazret-i Allah’a âşinâ iken,
mâlum makãmları mertebelerine göre Arş, Kürsî, yedi gökler iken, o yüce
âlemden bu aşağı ve değersiz âleme inmişlerdir. Böylece burada kemâl elde
edip asıl makãmlarına yükselirler yahut kendi makãmlarından daha üstün
makãmlara giderler. Kemâl elde etmek, vasıtasız olmadığından, Hak teala
lütfuyla yardım edip yüce âlemden olan ruhlara, aşağı ve değersiz âlemden
olan bedenleri vasıta edindirip insan vücudunu ruh ve cisimden meydana
getirmiştir. Yani insana iki âlemden bileşik (mürekkeb) olma özelliği ihsan
ederek onu en güzel ve en mükemmel kılmıştır. Böylece yüce ruhlar, bu
aşağı ve değersiz âlemde beden develerine binip kemâl kazanarak yüce
mertebeleri geçerler ve asıl makãmlarından yükselerek daha ötelere
giderler. Çünkü ruhların başlangıcı o yüce âlemdir.
Şu halde bu aşağı ve değersiz âlemde kemâl kazananların, yani
peygamberlerin yoluna girenlerin varacağı yer, yine yüce âlemdir. Kemâl
kazanmayıp bayağı isteklere meyilli olanlar, yani “ Allah’ın ahlâkı ile
ahlâklanınız” emrine uymayıp ahlâkını düzeltmeyerek hayvanî vasıflarıyla
noksanlıkta kalanlar; nefsini terbiye edip temizlemekten, kalbini arındırıp
süslemekten âciz olanlar, yüce âleme çıkamazlar. Bilinen makãmlarına
yükselip gidemezler. Allah korusun onlar, bu süflî âlemde kalırlar.
Hayvanlar gibi hiçbir şey elde edemezler. Velhasıl her şeyin aslı gönüldür ki
onun içine giren, aslına ulaşır. Allah’ı unutturan şeylerden (mâsivâ)
temizlenen gönül sahibi, insân-ı kâmildir.
Nazm
1-Tecrîd ü tecerrüd reh-i kâşâne-i dildir
Her hâne ki, vîrânedir ol hâne-i dildir [205/b]
2-Cân sem‘in açup dinle, semâ‘ı ki, hemîşe
Âfâk, dolu nağme-i mestâne-i dildir
3-Mecnûndur içen Leylî yüzünden mey-i aşkı
Eflâk mey-i vahdete peymâne-i dildir
4-Ol şu‘le ki, pervânesidir cümle-i zerrât
Devr eyler o şevk ile ki, pervâne-i dildir
5-Her câna cihân içre nihân bâde virür aşk
Ol hamr ile âlem dolu mey-hâne-i dildir
6-Asl-ı dü cihân dildir odur revnak-ı eşyâ
Ma‘mûre-i âlem heme vîrâne-i dildir
7-Ey Hakkı gönül sâhibidir mahrem-i dildâr
Mahrûm-ı likâdır o ki bîgâne-i dildir
Günümüz Türkçesiyle
1-Tecrîd [276] ve tecerrüd [277] gönül hânesine varan yoldur. Bir hâne ki
virânedir, o hâne gönüldür.
2-Cân kulağını açıp dinle semâı ki her zaman, ufuklar dolusu gönlün mest
edici nağmeleri vardır.
3-Leylâ yüzünden aşk şarabını içen Mecnûn’dur. Felekler, vahdet şarabına
gönül kadehidir.
4-O ateş ki bütün zerreler onun pervânesidir. O şevk ile döner ki gönül
pervânesidir.
5-Aşk, her cana cihan içinde gizli kadeh verir. O şarapla âlem dolu, gönül
meyhânesidir.
6-İki cihanın aslı gönüldür, eşyanın ziyneti odur. Âlemin mamurluğu
hemen, gönlün virân oluşundadır.
7-Ey Hakkı, sevgiliye mahrem olan, ancak gönül sahibidir. Kavuşmaktan
mahrumdur o ki gönülden habersizdir.

