Marifetnâme · Haziran 28, 2026

On ikinci Madde Sıfatlara ait muhabbeti bildirir

DÖRDÜNCÜ BÂB · İKİNCİ FASIL · On ikinci Madde On ikinci Madde Sıfatlara ait muhabbeti bildirir. Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Hazret-i Allah gizli bir hazine iken, cemâl ve celâl sıfatlarını …

DÖRDÜNCÜ BÂB · İKİNCİ FASIL · On ikinci Madde

On ikinci Madde

Sıfatlara ait muhabbeti bildirir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Hazret-i Allah

gizli bir hazine iken, cemâl ve celâl sıfatlarını aşikâr etmek sûretiyle

(tecellî) yüceliğini göstermeyi isteyip buna muhabbet duyduğunda

“ahadiyyet” mertebesinden “vâhidiyyet” mertebesine nüzûl edip [46] yüce

sıfatlarının örtüsüyle kendi temiz ve yüce vechini gizlemiştir. Ta ki vechinin

aydınlığı bütün kâinâtı mahvedip yok etmesin. Hiçbir kimse iyilikle

kötülüğü fark etmeyecek duruma düşmesin.

Çünkü sıfatların çokluğundan dolayı, O’nun isimleri de çok olmuştur.

Eşyanın Hak’tan zuhûr ve tecellî yolu ile çıkışları ve takdir edilişlerinin

(i’tibârât) sayısınca varlık da çoğalmıştır. Şu halde tesirlerin ve fiillerin

değişik olmasıyla zuhûr yerleri (mezâhir) ve gölge varlıklar ortaya

çıkmıştır. Zuhûrdaki kırılma ve çoğalma devam edip etkileme ve etkilenme

ortaya çıkmıştır. Sevilenler ve sevgiler çoğalıp sebepler ve sebep olmalar

değer kazanmıştır.

Yaratıcı olmakla (hâlikiyyet) ve yaratılmış olmak (mahlûkiyyet) birbirine

zıt olup âşık olmak (âşıkıyyet) ile kendisine âşık olunmak (mâşûkiyyet)

birbirinin zıddı olmuştur. Her ihtiyaç sahibi şiddetle muhtaç olduğu şeye

âşık olup bu isteğinde gerekli güç ve kuvvete erişmiştir. Nitekim bir kimse

ancak cemâlinden tanıyıp bildiği mâşuka âşık olur. Ancak bilinen bir varlığı

iyice ortaya çıkıp görünmesiyle görebilir. Ancak bilinen bir şeyi

kemâlinden görebilir, meydana gelmesi mümkün olanı görebilir. Herkesin

kendi kabiliyeti, Hakk’ın aynası olur. Hakk’ın mutlak cemâli onda

görünmez; kişi o aynada ancak, kendi ortaya çıkışının (taayyün) algıladığı

cemâli görebilir. Nitekim “(Yahudiler) Allah tealayı lâyıkınca takdir

edemediler ” (En’âm 6/91) âyet-i kerimesi bu mânâyı kuvvetlendirir. Çünkü

her ârif, kendi manevî yolculuğunda (tavr) kendi başınadır ve o sadece

kendi aynasında kendisine tecellî eden yüzü tanır. Bütün (ilâhî) isimler

içinde o, kendisini terbiye eden isme âşık olur. O isimden ayrılacağı anda

(kendisine tecellî eden) o yüzün güzelliği arzusunda kalır.

Ne zaman kendisini terbiye eden belirli yüzü (vech-i muayyen) görürse, o

zaman onun kavuşması tamamlanıp vuslat arzusu kemâle ulaşmış olur. Bu

muhabbet erbâbı genellikle kendi müşâhedeleriyle sınırlı kalmışlardır.

Bunların âbidleri, Allah’ın bizzat zatına ibadet etme derecesine eremeyip

sıfatlara kulluk mertebesinde kalmışlardır. Çünkü onlar ibadetlerini Mutlak

Mabûd’un bildirdiklerine tahsis etmişlerdir. Bu sebeple de, ancak görünen

isteğe kavuşma talebinde gitmişlerdir. Bu durumda onlara görünen tecellîler

farklı oldukça, muhabbetleri de değişime uğrar. Bildikleri sûretler ve sıfatlar

arasında değiştikçe, hepsi isimleri inkâr etme yoluna giderler. Mesela;

Allah’ın “Mün’im = nimetlendiren” ismine âşık olan, “Muntakim =

zalimden mazlumun intikamını alan” sıfatını inkâr eder. “Gaffâr = çok

bağışlayan” ismine muhabbet duyan, “Kahhâr = kahredici” isminden kaçar.

Bu şekilde sıfatlara muhabbet duymakla birbirini sevenlerin şikâyetleri çok

olur; sızlanmaları tükenmez. Bunlarda karşılıklı hasım olma ve birbirine

hükmetme arzuları belirgin halde bulunur.

Nitekim bir kimse, günahsız bir veliye Allah dostu olduğu ve günahsızlığı

(velayet ve ismet) için muhabbet duyar ve o sebeple hizmetinde bulunur.

Ondan bir gaflet sâdır olduğunu görür veya küçük bir günahına şahit olursa,

hemen onu yermeye başlar; gözünden düşer, gönlünden silinir. Yahut da bir

kimse bir âbid ve zahid kişiye sırf zühd ve takvâsı uğruna muhabbet duyar

ve bu sebeple ona dost olur da; onun her hangi bir şeye tamah ettiğine şahit

olur veya ibadetinde bir gevşeklik görürse derhal o zahidden yüz çevirip

ona itiraz eder. Yahut da bir kimse lütufkâr bir zengine sırf makamı ve

serveti için muhabbet duysa; onun yoksul ve zelil bir hâle düştüğünü

görürse; hemen ondan yüz çevirir, yanından uzaklaşır ya da görmezden

gelir. Yahut da bir kimse alımlı güzel bir kadına sırf güzelliği ve zarafeti

için meyledip muhabbet duysa; sonra onun hastalandığını görse veya

yaşlanıp gençliğindeki endamının kaybolduğunu görse, hemen ondan yüz

çevirip onu terk eder.

Şiir

1. İzâ tegayyera ehlu’l-hubbi fe-huva hevâ

Min âlemi’l-halkı lâ min-Hazreti’l-ahad

2. Ve küllü âşıkın vasfın lâ-habîbe lehû

Inda’l-hakîkati gayru’n-nefsi ve’l-cild

Şiir (in tercümesi)

1. Muhabbet ehli değişirse, belli ki havasındandır. Bir olan Mevlâ’dan

değil, yaratılmışlardandır.

2. Sevdiğinden başkasına vasfedilen her âşık; hakikatte onun nefsinden ve

cildinden başkası yoktur.

Zatî muhabbet mertebesindekilere gelince; onlar sevdiklerinden sıfatları

inkâr ederlerse de, sevdiklerinin zatlarına muhabbet ve itibar ederler.

[281/b] Ve bir takım fiillerden hoşlanmasalar da, yine onu işleyene

muhabbet duymaktan geri durmazlar. Böylece onlar, bir karar üzere

istikrarla gitmiş olurlar.

Mısra

Alâ külli hâlin Umm-i Amr’in cemîletun

Mısra (ın tercümesi)

Amr’a göre, annesi her hâliyle güzeldir.

Nazm

1. Çü sensin akl-ı kül ey aşk-ı a‘lâ

Ukûlun rûhı sen ervâha ma‘nâ

2. Seninle ka’im olmuş cümle âlem

Ki senden cümle eşyâdır hüveydâ

3. Kamu âyîne-i vechindir ey rûh

İdersin cümleden kendin temâşâ

4. Yüzün âyîneye sığmak ne mümkin

Ki nûrından olur lâ cümle eşyâ

5. Cefâ-yı saykalı görmez o mir’ât

Ki olmuşdur cemâlinle musaffâ

6. Seni cânımda buldum râhat oldum

Yüzün aksiyle dolmuş zîr ü bâlâ

7. Cihânı aks bil fer‘ anla Hakkı

Gönülde aslı bul yorulma aslâ

Günümüz Türkçesiyle

1. Akl-ı kül [47] sensin, ey yüce aşk! Aklın ruhusun, ruhlara mânâsın.

2. Seninle ayaktadır cümle âlem. Ki bütün eşya senden ortaya çıkmıştır.

3. Vechin [48] her şeye aynadır ey ruh! Her şeyden kendini temâşâ edersin.

4. Ne mümkün vechin aynaya sığması? Nûrunla görünmez olur bütün

eşya.

5. Ayna ki yaldız cefâsını çekmez. Çünmü güzelliğinle parlamaktadır.

6. Seni canımda buldum, rahat ettim. Yeryüzü ve gökler, vechinin aksiyle

dolmuş.

7. Cihanı aynadaki akis bil, Hakkı! Aslı gönülde bul, yorulma aslâ.