DÖRDÜNCÜ BÂB · İKİNCİ FASIL · On ikinci Madde
On ikinci Madde
Sıfatlara ait muhabbeti bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Hazret-i Allah
gizli bir hazine iken, cemâl ve celâl sıfatlarını aşikâr etmek sûretiyle
(tecellî) yüceliğini göstermeyi isteyip buna muhabbet duyduğunda
“ahadiyyet” mertebesinden “vâhidiyyet” mertebesine nüzûl edip [46] yüce
sıfatlarının örtüsüyle kendi temiz ve yüce vechini gizlemiştir. Ta ki vechinin
aydınlığı bütün kâinâtı mahvedip yok etmesin. Hiçbir kimse iyilikle
kötülüğü fark etmeyecek duruma düşmesin.
Çünkü sıfatların çokluğundan dolayı, O’nun isimleri de çok olmuştur.
Eşyanın Hak’tan zuhûr ve tecellî yolu ile çıkışları ve takdir edilişlerinin
(i’tibârât) sayısınca varlık da çoğalmıştır. Şu halde tesirlerin ve fiillerin
değişik olmasıyla zuhûr yerleri (mezâhir) ve gölge varlıklar ortaya
çıkmıştır. Zuhûrdaki kırılma ve çoğalma devam edip etkileme ve etkilenme
ortaya çıkmıştır. Sevilenler ve sevgiler çoğalıp sebepler ve sebep olmalar
değer kazanmıştır.
Yaratıcı olmakla (hâlikiyyet) ve yaratılmış olmak (mahlûkiyyet) birbirine
zıt olup âşık olmak (âşıkıyyet) ile kendisine âşık olunmak (mâşûkiyyet)
birbirinin zıddı olmuştur. Her ihtiyaç sahibi şiddetle muhtaç olduğu şeye
âşık olup bu isteğinde gerekli güç ve kuvvete erişmiştir. Nitekim bir kimse
ancak cemâlinden tanıyıp bildiği mâşuka âşık olur. Ancak bilinen bir varlığı
iyice ortaya çıkıp görünmesiyle görebilir. Ancak bilinen bir şeyi
kemâlinden görebilir, meydana gelmesi mümkün olanı görebilir. Herkesin
kendi kabiliyeti, Hakk’ın aynası olur. Hakk’ın mutlak cemâli onda
görünmez; kişi o aynada ancak, kendi ortaya çıkışının (taayyün) algıladığı
cemâli görebilir. Nitekim “(Yahudiler) Allah tealayı lâyıkınca takdir
edemediler ” (En’âm 6/91) âyet-i kerimesi bu mânâyı kuvvetlendirir. Çünkü
her ârif, kendi manevî yolculuğunda (tavr) kendi başınadır ve o sadece
kendi aynasında kendisine tecellî eden yüzü tanır. Bütün (ilâhî) isimler
içinde o, kendisini terbiye eden isme âşık olur. O isimden ayrılacağı anda
(kendisine tecellî eden) o yüzün güzelliği arzusunda kalır.
Ne zaman kendisini terbiye eden belirli yüzü (vech-i muayyen) görürse, o
zaman onun kavuşması tamamlanıp vuslat arzusu kemâle ulaşmış olur. Bu
muhabbet erbâbı genellikle kendi müşâhedeleriyle sınırlı kalmışlardır.
Bunların âbidleri, Allah’ın bizzat zatına ibadet etme derecesine eremeyip
sıfatlara kulluk mertebesinde kalmışlardır. Çünkü onlar ibadetlerini Mutlak
Mabûd’un bildirdiklerine tahsis etmişlerdir. Bu sebeple de, ancak görünen
isteğe kavuşma talebinde gitmişlerdir. Bu durumda onlara görünen tecellîler
farklı oldukça, muhabbetleri de değişime uğrar. Bildikleri sûretler ve sıfatlar
arasında değiştikçe, hepsi isimleri inkâr etme yoluna giderler. Mesela;
Allah’ın “Mün’im = nimetlendiren” ismine âşık olan, “Muntakim =
zalimden mazlumun intikamını alan” sıfatını inkâr eder. “Gaffâr = çok
bağışlayan” ismine muhabbet duyan, “Kahhâr = kahredici” isminden kaçar.
Bu şekilde sıfatlara muhabbet duymakla birbirini sevenlerin şikâyetleri çok
olur; sızlanmaları tükenmez. Bunlarda karşılıklı hasım olma ve birbirine
hükmetme arzuları belirgin halde bulunur.
Nitekim bir kimse, günahsız bir veliye Allah dostu olduğu ve günahsızlığı
(velayet ve ismet) için muhabbet duyar ve o sebeple hizmetinde bulunur.
Ondan bir gaflet sâdır olduğunu görür veya küçük bir günahına şahit olursa,
hemen onu yermeye başlar; gözünden düşer, gönlünden silinir. Yahut da bir
kimse bir âbid ve zahid kişiye sırf zühd ve takvâsı uğruna muhabbet duyar
ve bu sebeple ona dost olur da; onun her hangi bir şeye tamah ettiğine şahit
olur veya ibadetinde bir gevşeklik görürse derhal o zahidden yüz çevirip
ona itiraz eder. Yahut da bir kimse lütufkâr bir zengine sırf makamı ve
serveti için muhabbet duysa; onun yoksul ve zelil bir hâle düştüğünü
görürse; hemen ondan yüz çevirir, yanından uzaklaşır ya da görmezden
gelir. Yahut da bir kimse alımlı güzel bir kadına sırf güzelliği ve zarafeti
için meyledip muhabbet duysa; sonra onun hastalandığını görse veya
yaşlanıp gençliğindeki endamının kaybolduğunu görse, hemen ondan yüz
çevirip onu terk eder.
Şiir
1. İzâ tegayyera ehlu’l-hubbi fe-huva hevâ
Min âlemi’l-halkı lâ min-Hazreti’l-ahad
2. Ve küllü âşıkın vasfın lâ-habîbe lehû
Inda’l-hakîkati gayru’n-nefsi ve’l-cild
Şiir (in tercümesi)
1. Muhabbet ehli değişirse, belli ki havasındandır. Bir olan Mevlâ’dan
değil, yaratılmışlardandır.
2. Sevdiğinden başkasına vasfedilen her âşık; hakikatte onun nefsinden ve
cildinden başkası yoktur.
Zatî muhabbet mertebesindekilere gelince; onlar sevdiklerinden sıfatları
inkâr ederlerse de, sevdiklerinin zatlarına muhabbet ve itibar ederler.
[281/b] Ve bir takım fiillerden hoşlanmasalar da, yine onu işleyene
muhabbet duymaktan geri durmazlar. Böylece onlar, bir karar üzere
istikrarla gitmiş olurlar.
Mısra
Alâ külli hâlin Umm-i Amr’in cemîletun
Mısra (ın tercümesi)
Amr’a göre, annesi her hâliyle güzeldir.
Nazm
1. Çü sensin akl-ı kül ey aşk-ı a‘lâ
Ukûlun rûhı sen ervâha ma‘nâ
2. Seninle ka’im olmuş cümle âlem
Ki senden cümle eşyâdır hüveydâ
3. Kamu âyîne-i vechindir ey rûh
İdersin cümleden kendin temâşâ
4. Yüzün âyîneye sığmak ne mümkin
Ki nûrından olur lâ cümle eşyâ
5. Cefâ-yı saykalı görmez o mir’ât
Ki olmuşdur cemâlinle musaffâ
6. Seni cânımda buldum râhat oldum
Yüzün aksiyle dolmuş zîr ü bâlâ
7. Cihânı aks bil fer‘ anla Hakkı
Gönülde aslı bul yorulma aslâ
Günümüz Türkçesiyle
1. Akl-ı kül [47] sensin, ey yüce aşk! Aklın ruhusun, ruhlara mânâsın.
2. Seninle ayaktadır cümle âlem. Ki bütün eşya senden ortaya çıkmıştır.
3. Vechin [48] her şeye aynadır ey ruh! Her şeyden kendini temâşâ edersin.
4. Ne mümkün vechin aynaya sığması? Nûrunla görünmez olur bütün
eşya.
5. Ayna ki yaldız cefâsını çekmez. Çünmü güzelliğinle parlamaktadır.
6. Seni canımda buldum, rahat ettim. Yeryüzü ve gökler, vechinin aksiyle
dolmuş.
7. Cihanı aynadaki akis bil, Hakkı! Aslı gönülde bul, yorulma aslâ.

