DÖRDÜNCÜ BÂB · İKİNCİ FASIL · On üçüncü Madde
On üçüncü Madde
Fiillere ait muhabbeti bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Fiillere
muhabbet etmek, yaratılmışlarda tecellî eden yüksek sanatın perdesiyle
Mutlak Yaratıcı’ya muhabbet duymaktan mahrum kalanlar için söz konusu
olur ve bu muhabbeti, varlıktan kaynaklanan perde (vücud) engeliyle
vuslattan mahrum olanlar bulurlar. Onların engelleri şudur ki kendilerinde
bir varlık görürler. Bu yüzden nefisleriyle meşgul olup kalmışlardır. Tabiat
karanlığında
gecelemişlerdir.
Noksanlıklarının
aşağı
mertebelerine
kendilerini salmışlardır. Ancak işlerin değişmesini görüp hâllerin değiştiğini
anlamışlardır. Böylece, işlere aslı itibarıyla tesir eden gerçek tasarruf
sahibini aklî delillerle bulmuşlardır. Onların muhabbetlerinin kaynağı olan
akılları, enâniyet perdesinin gerisinde kalmıştır. Onlar, korku ile ümit
arasında yaşayan (havf ve recâ ehli) kişilerdir ki kendi muhabbetlerinin
rahat ortamlarda ve sıkıntılı anlarda değiştiğini görmüşlerdir. Onların
amelleri perdelerin gerisindedir ve gayretleri yaptıklarına karşılık
va’dedilen ceza ve mükâfâta göre değişkenlik arz eder. İbadette esas maksat
olan Mabûd’un rızasını istemezler. Bu sebeple onlar, sadece zata muhabbet
duyarak elde edilebilen müşâhade devletine kavuşamazlar.
Nitekim Hak teala bir kudsî hadiste şöyle buyurmuştur: “Katımda
dostların en sevimlisi, rızık verdiğim için değil, rubûbiyet hakkını yerine
getirmek üzere bana kulluk edenlerdir. Cennet ümidi veya cehennem
korkusuyla bana ibadet edenden daha zalim kim olabilir?”
Şu halde onlar, menfaatın kölesi olmuşlardır. Bu sebeple, Allah’ı
gereğince bilmenin hakikatinden ve O’na muhabbetin lezzetinden nasipsiz
kalmışlardır. Ancak onlar fiillere ait bir muhabbetle birbirlerini severler.
Onlara göre ayrılmak ve kavuşmak, derece derecedir. Böylelerinin sevgisi,
bağış ve ihsanın artmasıyla fazlalaşır, vermeyip engelleyince azalır. Çünkü
onların görüş açıları ve gayretleri, menfaat penceresinin darlığında sıkışıp
kalmıştır. Tabiatıyla onların sevgileri sadece menfaate bağlıdır. Onlardan
birisi Rabbine kulluk ederken bile O’ndan bir menfaat ve fayda elde etmeyi
düşünür. Eğer istediğini elde edemezse hemen şikâyet etmeye başlayıp
muhabbetinin derecesinde azalma olur, değişme başlar. Sevdiğinin
hukukunu hemen unutup ona karşı hürmetkâr davranmakta kusur edip belki
ona karşı en büyük düşman kesilir. Gerçi sevdiği sıfatlarının ve fiillerinin
olgunluğuyla bulunduğu hâl üzere kalır. Ancak o muhabbet menfaate
nispetle değişiklik gösterir. Şu halde, hakikatte o aslâ sevgili sayılmaz.
Çünkü şu terk olunduğu (menfaatperestlik) hâlinde sevgili olarak kalamaz.
Şüphesiz muhabbetin bu türlüsü arzu ve istekleri elde etmeye yöneliktir.
Dolayısıyla o zatı değil, menfaatı sevmek olup nefs-i emmârenin arzuları
cinsinden şiddetli bir hastalıktır. Bu türlü bir muhabbetten aslâ hayır
gelmez. Bu türlü muhabbet ehlinde vefâ ve safâ olmaz. Çünkü fiillere bağlı
muhabbet, hemen çabucak yok oluverir. Bağlı bulunduğu sebepler ortadan
kalkınca, söz konusu muhabbet de yok olup gider. Hâlbuki muhabbetin
böylesine nispetle, sıfatlara ait muhabbet, çok daha şerefli ve itibarlıdır.
Zata ait muhabbete gelince; elbette o [282/a] hepsinden üstündür. Çünkü o,
bütün sebeplerden ve bağlardan arınmıştır; yerinde sabit ve süreklidir,
şartların değişmesiyle değişmez.
Nazm
1. Şerh-i aşk-ı Hak’dır eş‘ârım şu‘ûr it bî-fusûs
Keşf olur çün aşk-ı rûhânîyi irşâd u durûs
2. Ehl-i vesvâs u garaz ol aşka dir ayb u maraz
Kim ilâc eyler ana şehvetle dâmâd u arûs
3. Aşk-ı rûhânî olur pâk ol karışmaz nesneye
Aşk-ı şehvetdir hemân ser-mâye-i âğûş u bûs
4. Aşk-ı şehvetdir o kim mecbûrız ihfâsında biz
Aşk-ı rûhânî çalar fevk-i felekte tabl u kûs
5. Mâsivâdan nûr-ı Hak meşhûd u aşkı pâk olur
Gerçi ma‘şûkundur ehl-i Hind ü Türk ü Rûm u Rûs
6. Gayr-i ma‘şûk isteyen ma‘şûkdan mağbûn olur
Ol bulur ancak cemelden sûf u mâhîden fulûs
7. Çün hakîkat ma‘nî-i aşk oldı meyl-i ittihâd
Meyl-i sa‘d olmuş su‘ûdu meyl-i nahs olmuş nuhûs
8. İttihâd-ı akl u ma‘kûlu bilür bürhân ile
Kim ki olmuş behre-mend-i hikmet-i Câlîniyûs
9. Hey’et-i Hâllâk-ı dil-dâr oldı ilm-i ehl-i dil
İlm-i hey’et oldı Hakkı san‘at-ı Batlîmiyûs
Günümüz Türkçesiyle
1. Şiirlerim, Hak aşkını açıklar; erinme düşün. Açılsın sana rûhânî aşk,
irşâd ve dersler.
2. Vesveseci garazkâr aşka «ayıp «der, «hastalık» der. Gelinler ve
damatlar, şehvetle ona ilaç yaparlar.
3. Rûhânî aşk tertemizdir; nesneler ona karışmaz. Şehvânî aşkın
sermayesi; kucaklama ve öpmelerdir.
4. Şehvânî aşk her neyse, mecburuz gizlemeye. Göklerde kös vurup davul
çalan rûhânî aşkı dinlemeye.
5. Masivadan Hakk’ın nûru görünür; tertemiz aşk olur. Hintlisi, Rum’u,
Türk’ü, Rus’u gerçi hep bu nûra âşıktır.
6. O’ndan başkasını isteyen, Sevgili’den mahrum kalır. O’nu isteyen ise
deveden yün, balıktan para kazanır.
7. Aşk hakikatinin mânâsı, birliğe yönelmektir. Mesudlar saadete,
uğursuzlar kötülüğe gelir.
8. Aklın ve makulün birliği, delillerle bulunur. Calinos’un hikmetinden
pay alan bunu bilir.
9. Gönül ehlinin ilmi, yaratılmışların mahiyetinden ibarettir. Ey Hakkı!
Bu sebeple Batlîmiyus›un ilmi, ilm-i hey›ettir.

