Marifetnâme · Haziran 28, 2026

On üçüncü Madde Fiillere ait muhabbeti bildirir

DÖRDÜNCÜ BÂB · İKİNCİ FASIL · On üçüncü Madde On üçüncü Madde Fiillere ait muhabbeti bildirir. Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Fiillere muhabbet etmek, yaratılmışlarda tecellî eden yüksek …

DÖRDÜNCÜ BÂB · İKİNCİ FASIL · On üçüncü Madde

On üçüncü Madde

Fiillere ait muhabbeti bildirir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Fiillere

muhabbet etmek, yaratılmışlarda tecellî eden yüksek sanatın perdesiyle

Mutlak Yaratıcı’ya muhabbet duymaktan mahrum kalanlar için söz konusu

olur ve bu muhabbeti, varlıktan kaynaklanan perde (vücud) engeliyle

vuslattan mahrum olanlar bulurlar. Onların engelleri şudur ki kendilerinde

bir varlık görürler. Bu yüzden nefisleriyle meşgul olup kalmışlardır. Tabiat

karanlığında

gecelemişlerdir.

Noksanlıklarının

aşağı

mertebelerine

kendilerini salmışlardır. Ancak işlerin değişmesini görüp hâllerin değiştiğini

anlamışlardır. Böylece, işlere aslı itibarıyla tesir eden gerçek tasarruf

sahibini aklî delillerle bulmuşlardır. Onların muhabbetlerinin kaynağı olan

akılları, enâniyet perdesinin gerisinde kalmıştır. Onlar, korku ile ümit

arasında yaşayan (havf ve recâ ehli) kişilerdir ki kendi muhabbetlerinin

rahat ortamlarda ve sıkıntılı anlarda değiştiğini görmüşlerdir. Onların

amelleri perdelerin gerisindedir ve gayretleri yaptıklarına karşılık

va’dedilen ceza ve mükâfâta göre değişkenlik arz eder. İbadette esas maksat

olan Mabûd’un rızasını istemezler. Bu sebeple onlar, sadece zata muhabbet

duyarak elde edilebilen müşâhade devletine kavuşamazlar.

Nitekim Hak teala bir kudsî hadiste şöyle buyurmuştur: “Katımda

dostların en sevimlisi, rızık verdiğim için değil, rubûbiyet hakkını yerine

getirmek üzere bana kulluk edenlerdir. Cennet ümidi veya cehennem

korkusuyla bana ibadet edenden daha zalim kim olabilir?”

Şu halde onlar, menfaatın kölesi olmuşlardır. Bu sebeple, Allah’ı

gereğince bilmenin hakikatinden ve O’na muhabbetin lezzetinden nasipsiz

kalmışlardır. Ancak onlar fiillere ait bir muhabbetle birbirlerini severler.

Onlara göre ayrılmak ve kavuşmak, derece derecedir. Böylelerinin sevgisi,

bağış ve ihsanın artmasıyla fazlalaşır, vermeyip engelleyince azalır. Çünkü

onların görüş açıları ve gayretleri, menfaat penceresinin darlığında sıkışıp

kalmıştır. Tabiatıyla onların sevgileri sadece menfaate bağlıdır. Onlardan

birisi Rabbine kulluk ederken bile O’ndan bir menfaat ve fayda elde etmeyi

düşünür. Eğer istediğini elde edemezse hemen şikâyet etmeye başlayıp

muhabbetinin derecesinde azalma olur, değişme başlar. Sevdiğinin

hukukunu hemen unutup ona karşı hürmetkâr davranmakta kusur edip belki

ona karşı en büyük düşman kesilir. Gerçi sevdiği sıfatlarının ve fiillerinin

olgunluğuyla bulunduğu hâl üzere kalır. Ancak o muhabbet menfaate

nispetle değişiklik gösterir. Şu halde, hakikatte o aslâ sevgili sayılmaz.

Çünkü şu terk olunduğu (menfaatperestlik) hâlinde sevgili olarak kalamaz.

Şüphesiz muhabbetin bu türlüsü arzu ve istekleri elde etmeye yöneliktir.

Dolayısıyla o zatı değil, menfaatı sevmek olup nefs-i emmârenin arzuları

cinsinden şiddetli bir hastalıktır. Bu türlü bir muhabbetten aslâ hayır

gelmez. Bu türlü muhabbet ehlinde vefâ ve safâ olmaz. Çünkü fiillere bağlı

muhabbet, hemen çabucak yok oluverir. Bağlı bulunduğu sebepler ortadan

kalkınca, söz konusu muhabbet de yok olup gider. Hâlbuki muhabbetin

böylesine nispetle, sıfatlara ait muhabbet, çok daha şerefli ve itibarlıdır.

Zata ait muhabbete gelince; elbette o [282/a] hepsinden üstündür. Çünkü o,

bütün sebeplerden ve bağlardan arınmıştır; yerinde sabit ve süreklidir,

şartların değişmesiyle değişmez.

Nazm

1. Şerh-i aşk-ı Hak’dır eş‘ârım şu‘ûr it bî-fusûs

Keşf olur çün aşk-ı rûhânîyi irşâd u durûs

2. Ehl-i vesvâs u garaz ol aşka dir ayb u maraz

Kim ilâc eyler ana şehvetle dâmâd u arûs

3. Aşk-ı rûhânî olur pâk ol karışmaz nesneye

Aşk-ı şehvetdir hemân ser-mâye-i âğûş u bûs

4. Aşk-ı şehvetdir o kim mecbûrız ihfâsında biz

Aşk-ı rûhânî çalar fevk-i felekte tabl u kûs

5. Mâsivâdan nûr-ı Hak meşhûd u aşkı pâk olur

Gerçi ma‘şûkundur ehl-i Hind ü Türk ü Rûm u Rûs

6. Gayr-i ma‘şûk isteyen ma‘şûkdan mağbûn olur

Ol bulur ancak cemelden sûf u mâhîden fulûs

7. Çün hakîkat ma‘nî-i aşk oldı meyl-i ittihâd

Meyl-i sa‘d olmuş su‘ûdu meyl-i nahs olmuş nuhûs

8. İttihâd-ı akl u ma‘kûlu bilür bürhân ile

Kim ki olmuş behre-mend-i hikmet-i Câlîniyûs

9. Hey’et-i Hâllâk-ı dil-dâr oldı ilm-i ehl-i dil

İlm-i hey’et oldı Hakkı san‘at-ı Batlîmiyûs

Günümüz Türkçesiyle

1. Şiirlerim, Hak aşkını açıklar; erinme düşün. Açılsın sana rûhânî aşk,

irşâd ve dersler.

2. Vesveseci garazkâr aşka «ayıp «der, «hastalık» der. Gelinler ve

damatlar, şehvetle ona ilaç yaparlar.

3. Rûhânî aşk tertemizdir; nesneler ona karışmaz. Şehvânî aşkın

sermayesi; kucaklama ve öpmelerdir.

4. Şehvânî aşk her neyse, mecburuz gizlemeye. Göklerde kös vurup davul

çalan rûhânî aşkı dinlemeye.

5. Masivadan Hakk’ın nûru görünür; tertemiz aşk olur. Hintlisi, Rum’u,

Türk’ü, Rus’u gerçi hep bu nûra âşıktır.

6. O’ndan başkasını isteyen, Sevgili’den mahrum kalır. O’nu isteyen ise

deveden yün, balıktan para kazanır.

7. Aşk hakikatinin mânâsı, birliğe yönelmektir. Mesudlar saadete,

uğursuzlar kötülüğe gelir.

8. Aklın ve makulün birliği, delillerle bulunur. Calinos’un hikmetinden

pay alan bunu bilir.

9. Gönül ehlinin ilmi, yaratılmışların mahiyetinden ibarettir. Ey Hakkı!

Bu sebeple Batlîmiyus›un ilmi, ilm-i hey›ettir.