Rızanın faydalarını, hünerlerini ve hoşnutsuzluğun türlü türlü zararlarını bildirir
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Kazaya rızayı elde etmek için iki hususu çok iyi tefekkür etmek lazımdır.
Birincisi; rızada olan şimdiki hâle ve ileriye ait faydalardır. Rızanın içinde yaşadığın zamana ait faydası kalbin üzüntülerden ve havatırdan kurtulmasıdır. Onun için kâmil bir zat şöyle demiştir: “Kaza ve kader haktır. O halde ihtimam ve korkuya gerek yoktur.” Hazret-i Habib-i Ekrem (s.a.v.) İbn-i Mes’ûd’a (r. a.) şöyle buyurmuştur: “Üzüntün az olsun. Çünkü takdir edilen ne ise o olacaktır. Kaderde olmayan ise olmayacaktır.” Bu sözü birçok hikmet ve faydayı hâizdir. Lafzı az, mânâsı çok derindir.
Sabrın gelecek zamana yönelik faydası ise, Hak tealanın vereceği nihayetsiz sevap ile O’nun güzel rızasıdır. Nitekim Hak teala: “Allah onlardan râzı olmuştur. Onlar da Allah’tan râzı olmuşlardır.” (Beyyine, 98/8) buyurmuştur.
Hâlbuki kazaya râzı olmamakta sıkıntı, üzüntü ve kasvet hâlleri vardır. Bu durumun hiçbir faydası olmadığı gibi, pek ağır vebali ve cezası vardır. Çünkü kaza, tesiri olan bir iştir ki rızasızlık ve gam keder ile reddolunup geri gitmez. Âkil olan Hakk’ın rızası ile olan gönül rahatlığını, günahlarla ve gereksiz gam kederle değişmez.
İkincisi, kadere rızasızlıkta bulunmak büyük bir tehlikedir. Meğer Hak teala bu âyet-i kerimenin mânâsını tefekkür eden kullarına yardım etmiş olsun. “Hayır, Rabb’ine and olsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık konusunda, seni hakem yapıp sonra da verdiğin hükümde kendileri için hiçbir darlık duymadan sana boyun eğmedikçe tam iman etmiş olmazlar.” (Nisâ, 4/65) Çünkü Hak teala, Rasûlü’nün vereceği hükme râzı olmayanlardan ve onun vereceği hükümden dolayı nefsinde bir darlık hissedenlerden imanı kaldırmıştır. Öyleyse, kendi hükmüne râzı olmayanlar hakkında hükmü nasıl olur? Hak teala buyurmuştur ki: “Kazama râzı olmayan, belâlara sabretmeyen ve bahşettiğim nimetlere şükretmeyen kendine başka bir Rab arasın.” O halde bu, Hak tealadan gâfil olanlar için çok şiddetli bir tehdit ve korkunç bir ikazdır.
Bir kâmil şöyle demiştir: “Âlemlerin Rabb’ine lâyık olan hükmetmektir. Kula yakışan ise verilen hükme râzı olmaktır. Ne zaman ki Rab hükmetse de, kul bu hükümden râzı olmasa, o takdirde ne rububiyetten ve ne de ubudiyetten söz edilebilir.” Sen bu iki esası çok iyi düşün ki kazaya râzı olasın. Velhasıl sana her halde lâzım olan odur ki tam bir itimatla Allah’a güvenerek, her işini O’na ısmarlayıp bütün belâlarına tahammül edesin. Her zaman emrine, fermânına boyun eğip her ne işlerse O’ndan hoşnut olasın.
Şunu yakînen bilesin ki Hak teala ezelde senin için her ne takdir etmiş ise, muhakkak senin iyiliğin ve kurtuluşun ondadır. Çünkü O, kendi kullarını terbiye edici Rab’dir, onları çok sever, merhametli ve şefkatlidir. O halde sevgili Mevlâ’dan ancak şefkat ve merhamet gelir. Hadis-i şerifte “Hak tealanın kazasına râzı olan ebedî saadete kavuşur” buyurulmuştur.
Şayet dünyada sana herhangi bir meşakkat erişirse çok muhabbetli (Vedûd) olan Rabb’inin rahmet ve merhametini hatırlamalısın ki O, seni öyle meşakkat içinde bırakmayıp tedbirini alandır. Bugün başına gelen olayların tamamı senin için ezelde takdir olunmuş olan şeylerdir. Hâlbuki Hak tealanın takdiri değişmez. O kullarıyla beraberdir ve hiçbir zaman onlardan ayrılmaz. Nitekim Kelâm-ı Kadîm’inde: “Nerede olursanız olun O sizinle beraberdir.” (Hadîd, 57/4) buyurmuş ve her halde bizimle olduğunu duyurmuştur. Öyleyse bu beraberlikten haberi olan belâlardan şikâyetçi olmaz.
Mesnevî’de şunlar vardır:
Ger hezârân dâm bâşed der-kadem
Çun to bâ mâyî ne-bâşed hiç gam
Her şebî ez-dâm-ı ten ervâh-râ
Mî rehânî mî kenî elvâh-râ
Mî rehend ervâh her şeb z’în kafes
Fâriğân nî hâkim u mahkûm-i kes
Şeb zi-zindân bî-haber zindâniyân
Şeb zi-devlet bî-haber sultâniyân
Nî gam u endîşe-i sûd u ziyân
Nî hayâl-i în fulân u ân fulân
Hâl-ı ârif în buved bî-hâb hem
Goft îzed hum rukûdun z’în merem
Hofte ez ahvâl-i dunyâ rûz u şeb
Çun kalem der-pençe-i taklîb-i rab
Ân ki û pençe ne-bîned der-rakam
Fi‘l pindâred be-conbiş ez-kalem
Şemme-î z’în hâl-i ârif vû-numûd
Akl-râ hem hâb-i hissî der-rubûd
Refte der sahrâ-yı bî-çûn cân-işân
Rûh-işân âsûde vu ebdân-işân
Çunki nûr-ı subhdem ser ber zened
Kerkes-i zerrîn-i gerdûn per zened
“Fâlıkul-ısbâh” İsrâfîl vâr
Cumle-râ der-sûret âred z’ân diyâr
Rûhhâ-yı munbasıt-râ ten koned
Her tenî-râ bâz âbisten koned
Esb-i canhâ-râ koned ârî zi-zeyn
Sırru’n-nevmi ehu’l-mevtest în
Lîk behr-i ânki rûz âyend bâz
Ber nihed ber pâyişân bend-i dırâz
Tâ ki rûzeş vâ keşed z’ân murğzâr
V’ez çerâgâh âredeş der-zîr-i bâr
Kâş çun Ashâb-ı Kehf în rûh-râ
Hıfz kerdî yâ çu keştî Nûh-râ
Tâ ez-în tûfân-ı bîdârî vu hûş
Vâ rehîdî în zamîr u çeşm u gûş
Çun be hakk bîdâr ne-bved cân-ı mâ
Hest bîdârî çu der bendân-ı mâ
Evliyâ-râ çun şeker bâşed ecel
Cân-ı îşân mest ne-bved der vedel
Telh ne-bved pîş-i îşân merg-i ten
Çun revend ez-çâh u zindân der-çemen
Vâ-rehîdend ez-cihân-ı pîç pîç
Kes ne-giryed ber fevât-ı hîç hîç
Burc-ı zindân-râ şikest erkânîyî
Hîç ez-û renced dil-i zindânîyî
K’ey derîğ în seng-i mermer-râ şikest
Tâ revân u cân-ı mâ ez-habs rest
Telh key bâşed kesî-râ kiş berend
Ez-miyân-i zehr-i mârân sûy-i kand
Cân mücerred geşte ez-gavgâ-yı ten
Mî pered bâ-perr-i dil bî-pây-ı ten
Hemçu zindânî-yi çeh k’ander şebân
Hosped u bîned be-hâb û gulsitân
Gûyed ey Yezdân merâ der ten me-ber
Tâ derîn gulşen konem men kerr u fer
Gûyedeş Yezdân du‘â şod mustecâb
Vâ merov vallâhu a‘lem bi’s-savâb
În çonîn hâbî be-bîn çun hoş buved
Merg nâ-dîde be-cennet der reved
Hîç o hasret hored ber intibâh
Ber ten-u bâ-silsile der-ka‘r-ı çâh
Ân yekî mî goft hoş bûdî cihân
Ger ne-bûdî pây-ı merg ender-miyân
V’ân diger goft er ne-bûdî merg hîç
Keh neyerzîdî cihân-ı pîç pîç

