ÜÇÜNCÜ FEN · ÜÇÜNCÜ BÂB · BİRİNCİ FASIL · Üçüncü Madde
Üçüncü Madde
Rızık konusunda Allah tealaya tevekkülün önemli ve gerekli olduğunu
bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Rızık ve diğer
ihtiyaçlarda Allah tealaya tevekkül etmek, herkese şu iki sebeple [243/a]
vacip ve lâzımdır.
Birincisi: Allah’a kulluk ve huzur için, her şeyi gönülden çıkartmaktır.
Çünkü Hakk’a tevekkül etmeyen, rızkını kazanma ve ihtiyaçlarını temin
etme ile uğraşırken ibadet ve huzurdan uzak olur. O meşguliyet kişinin ya
beden organlarıyla (zahir) olur ya da gönlüyle (bâtın) olur. Beden
organlarıyla meşguliyet, rızık talebine yönelenlerin çoğunda olduğu gibi
istemek, ticaretle meşgul olmak ve el emeğiyle çalışıp kazanmakla olur. Bu
meşguliyet insanın ya zahiri veya bâtını ile olur. Zahirî meşguliyet rızık
peşinde koşanlarda olduğu gibi alışverişle, el emeğiyle ve hizmet etmekle
olur. [371] Gönlüyle (bâtıni) meşguliyet, kalbi dünyaya bağlı olan zahidler
gibi, nefsin arzusuyla, kalbin düşünmesiyle ve aklın gerekli hazırlıklarıyla
olur. Hâlbuki ibadet ve huzur ancak, bedenin isteklerinden vazgeçmekle ve
Allah’ın huzurunda olma şuuru (ferâğ-ı cism ve huluvv-i bâl) ile elde edilir.
Bedenin isteklerini terk etme ve gönlü zararlı şeylerden temizleme ise,
ancak tevekkül ehline nasip olur.
Kalbi dünyaya bağlı olan zayıf kul, ağıla kapatılmış davar ve kümesinde
hapsedilmiş tavuk gibi ebediyyen şaşkınlık ve tereddütle, mihnet ve
meşakkat arasında sıkışıp kalır ve sahibinden alıştığı günlük vazifeleri
bekler. Bu vesveseler keşmekeşinden kurtulamayarak, o ruhi azapla ömrü
geçer. Mukaddes vazifeleri yerine getirmekten kendini uzaklaştırıp himmeti
kesilmiş olur. İbadet ve marifet gibi kutsal görevlere ulaşmaktan mahrum
kalmıştır.
Tevekkülü sağlam olan âbid, bütün ilgi ve bağlardan kalbini kurtarıp tam
ve mükemmel tevekkülü kendisine saadet sermayesi kılmıştır. Böylece
gönlünü mâsivâdan arındırıp özgürlüğüne kavuşarak, ibadet ve huzur
devletini elde etmiştir. Bunun sonucu olarak da ulvi işlerden sayılan ilim ve
irfân gibi kıymetli şeyleri elde etmeye muvaffak olmuştur. Nitekim hadis-i
şerifte şöyle buyrulmuştur:
“ İnsanlara muhtaç olmak istemeyen kişi, kendi elinde bulunandan çok,
Allah tealanın kudret elinde olan rızkına değer verip güvensin ki zenginlik
elde edebilsin.” [372]
Büyüklerden kâmil bir zat şöyle demiştir: “Allah’a sıdk ile tevekkül
edenlere, krallar ve amirler bile muhtaç olup gelir. O’nun Mevlâsı ganî ve
hamid iken o başkasına nasıl muhtaç olur? Hak teala kullarının rızkına,
kendisi kefil olmuştur ve tevekkül etmeyi herkese farz-ı ayn kılmıştır.”
Tevekkül sahibi birine “Geçimini nereden sağlarsın?” diye sorulduğunda,
“Belli bir yerden değil. Çünkü rızkımı belli bir yerden temin etmiş olsaydım
şimdiye kadar tükenirdi” diyerek “ Yeryüzü ve gökyüzünün bütün
hazineleri Allah’ındır. ” (Münafikûn 63/7) âyetini okumuştur.
Yine tevekkül sahibi bir zata “Bu kadar sahraları bineğin ve yiyeceğin
olmadan nasıl geçip gidiyorsun?” denildiğinde o şöyle cevap vermiştir:
“Benim azığım dört şeydir: Birincisi, iki cihanı Allah’ın ülkesi görürüm.
İkincisi, bütün halkı Allah’ın iyali ve kulu olarak görürüm. Üçüncüsü,
bütün rızıkları ve sebepleri Allah’ın kudret elinde görürüm. Dördüncüsü,
Allah’ın kazasının bütün insanlar için arz ve semasında geçerli olduğunu
görürüm.”
Şunları söyleyen, gerçekten doğru söylemiştir.
Şiir
1- Erâ’z-zuhhâde fî ravhin ve râha
Kulûbuhum ani’d-dunyâ merâha
2- İzâ ebsartehum ebsarte kavmen
Mulûke’l-ardi, sîmetuhum semâha
Şiir (in tercümesi)
1- Zahidlerin rahat ve huzur içinde olduklarını görüyorum. Kalpleri
dünyadan geçmiş rahat içinde.
2- Onları öyle bir topluluk olarak görürsün ki yeryüzünün sultanları sanki;
sanatları cömertlik.
İkincisi: Tevekkül eden kişinin rızkı konusunda yapması gereken ilk şey
şudur: Tevekkülü terk etmenin kendisi için büyük günah ve büyük tehlike
olduğunu bilmelidir. Çünkü Allah teala canlıları rızıklarıyla birlikte
yarattığını duyurmuştur.
Nitekim Kur’ân-ı Kerim’inde: “ Sizi yarattı ve rızkınızı verdi.” (Rûm,
30/40) buyurmuştur. Bu mânâ göstermektedir ki rızık vermek de yaratmak
gibi Hak tealadandır, başkasından değil. Bununla birlikte Allah va’d ile
yetinmeyip rızka kefil olduğunu da duyurmuştur. Nitekim Kur’ân-ı
Kerim’de “Yeryüzünde kımıldayan hiçbir canlı yoktur ki onun rızkı
Allah’a ait olmasın.” (Hûd, 11/ 6) buyurmuştur. Sonra (bu konuda)
kefillikle de yetinmeyip [243/b] yemin ederek: “Göğün ve yerin Rabb’ine
yemin olsun ki bu va’d, tıpkı sizin konuşmanızın sabit olduğu gibi bir
gerçektir.” (Zâriyât, 51/23) buyurmuştur. Ardından bu âyette belirtilen
hususla da yetinmeyip tevekkülü emrederek vurgulamış ve bunu terk edeni
uyarmıştır: “Öyleyse sen ölmeyen o mutlak hayat sahibi Allah’a
tevekkül et” (Furkan, 25/ 58) buyurmuş, başka bir âyette ise “Gerçekten
inanmış iseniz Allah’a tevekkül edin.” (Mâide, 5/23) diye emretmiştir.
Kim Hak tealanın sözüne güvenmez, O’nun va’diyle yetinmez, O’nun
rızka kefil olmasıyla mutmain olmaz ve O’nun yeminine kanaat etmeyip
tevekkül konusundaki emir ve vurguyu umursamaz, laubali davranır ve tam
bir itimat göstermezse, onun durumu ne kadar zor olacaktır! Ne sıkıntılar
çekip ne belâlar bulacaktır! Vallahi bu büyük bir musibettir ki bundan gâfil
olanın kalbi kördür.
Veysel Karanî (rahmetullahi aleyh) hazretleri bir dostuna demiştir ki;
“Hak tealayı tasdik etmedikçe, arz ve semâ ehli kadar ibadet etsen de, onu
senden kabul etmez.”
“O’nu tasdik etmek nasıl olur?” diye sorulduğunda şöyle cevap vermiştir:
“Hak tealanın rızkına kefil olduğuna itimat edip bedenini ve kalbini O’na
ibadet ve huzur için mâsivâdan arındır ki O’nu tasdik etmiş olasın.”
Herm bin Hıbbân [373] Veysel Karanî hazretlerine demiştir ki: “Benim
ikamet etmem için nereyi emredersiniz?”
Veysel Karanî mübarek eliyle Şam-ı Şerif ’i işaret edince Herm demiştir
ki: “ Şam ’da geçimimi nasıl temin edeceğim?”
Üveys bu söze şaşırıp şöyle demiştir; “İçi şek ve şüphe ile dolu olan
gönüllere yazıklar olsun. Bunlara nasihat de tesir etmez, çünkü şüphenin
karanlığı içinde kalmışlardır. Yakîn nuru ile dolmuş olan gönül ise, bütün
işlerinde ve her durumda sebepleri yaratan Allah’a tevekkül etmiş ve
işlerini O’na havâle ederek rahata ermiştir.”
Nazm
1- Egerçi hâb-nâkız devlet-i bidârımız sensin
Bizi bî-kâr ü kesb itdin revân dînârımız sensin
2- Dükânı âşıkın bilmez ki sensin kân-ı dükkânı
Ne hâcet seyr-i bâzâr-ı cihân bâzârımız sensin
3- Bizim cân-bahşımızsın ol sebebden gönlümüz hoşdur
Anın çün böyle ser-mestiz ki hem ser-dârımız sensin
4- Gıdâmızdır şeker tûtî gibi çün kân-ı sükkersin
Çü bülbül eyleriz feryâd kim gülzârımız sensin
5- Anın çün gülşen olduk kim kulûbu nev-bahâr itdin
Seninle sîne rûşendir ki hem dil-dârımız sensin
6- Senin bahrinde seyyârız çü keştî bî-ser ü pâyız
Sükûn ü cünbiş ü reftâr u hem güftârımız sensin
7- Gehî Hakkı gümân eyler ki bizdendir [374] kamu işler
Bu hem senden gelür kim perde-i pindârımız sensin
Günümüz Türkçesiyle
1- Uykudayız gerçi, uyanık talihimiz sensin. İşsiz ve kârsız bıraktın ama
bizim geçer akçemiz sensin.
2- Senin âşığın dükkân nedir bilmez; çünkü onun madeni ve dükkânı
sensin. Cihan çarşısını dolaşmaya ne hacet! Pazarımız sensin.
3- Bize can veren sensin, bu sebeple gönlümüz hoştur. Onun için böyle
sarhoşuz; hem ser-dârımız [375] sensin.
4- Dudu kuşu gibi bizim gıdamız da şekerdir. Şeker kaynağımız ise
sensin. Bülbül gibi feryâd ederiz, çünkü gül bahçemiz sensin.
5- Gül bahçesine dönmemizin sebebi, gönülleri bahar kılmandır.
Gönlümüz seninle şenlendi, hem sevdiğimiz sensin.
6- Senin deryanda, gemi gibi elsiz ayaksız yüzmekteyiz. Durmamız,
eğlenmemiz, seyrimiz, hem sözümüz sensin.
7- Hakkı bazen “Bütün işler bizden midir?” diye şüphelenir. Hâşâ! Bu
şüphe de senden gelir, çünkü zan perdemiz de sensin.

