Marifetnâme · Haziran 28, 2026

Rızık konusunda Allah tealaya tevekkülün önemli ve gerekli olduğunu bildirir

ÜÇÜNCÜ FEN · ÜÇÜNCÜ BÂB · BİRİNCİ FASIL · Üçüncü Madde Üçüncü Madde Rızık konusunda Allah tealaya tevekkülün önemli ve gerekli olduğunu bildirir. Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Rızık ve diğer …

ÜÇÜNCÜ FEN · ÜÇÜNCÜ BÂB · BİRİNCİ FASIL · Üçüncü Madde

Üçüncü Madde

Rızık konusunda Allah tealaya tevekkülün önemli ve gerekli olduğunu

bildirir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Rızık ve diğer

ihtiyaçlarda Allah tealaya tevekkül etmek, herkese şu iki sebeple [243/a]

vacip ve lâzımdır.

Birincisi: Allah’a kulluk ve huzur için, her şeyi gönülden çıkartmaktır.

Çünkü Hakk’a tevekkül etmeyen, rızkını kazanma ve ihtiyaçlarını temin

etme ile uğraşırken ibadet ve huzurdan uzak olur. O meşguliyet kişinin ya

beden organlarıyla (zahir) olur ya da gönlüyle (bâtın) olur. Beden

organlarıyla meşguliyet, rızık talebine yönelenlerin çoğunda olduğu gibi

istemek, ticaretle meşgul olmak ve el emeğiyle çalışıp kazanmakla olur. Bu

meşguliyet insanın ya zahiri veya bâtını ile olur. Zahirî meşguliyet rızık

peşinde koşanlarda olduğu gibi alışverişle, el emeğiyle ve hizmet etmekle

olur. [371] Gönlüyle (bâtıni) meşguliyet, kalbi dünyaya bağlı olan zahidler

gibi, nefsin arzusuyla, kalbin düşünmesiyle ve aklın gerekli hazırlıklarıyla

olur. Hâlbuki ibadet ve huzur ancak, bedenin isteklerinden vazgeçmekle ve

Allah’ın huzurunda olma şuuru (ferâğ-ı cism ve huluvv-i bâl) ile elde edilir.

Bedenin isteklerini terk etme ve gönlü zararlı şeylerden temizleme ise,

ancak tevekkül ehline nasip olur.

Kalbi dünyaya bağlı olan zayıf kul, ağıla kapatılmış davar ve kümesinde

hapsedilmiş tavuk gibi ebediyyen şaşkınlık ve tereddütle, mihnet ve

meşakkat arasında sıkışıp kalır ve sahibinden alıştığı günlük vazifeleri

bekler. Bu vesveseler keşmekeşinden kurtulamayarak, o ruhi azapla ömrü

geçer. Mukaddes vazifeleri yerine getirmekten kendini uzaklaştırıp himmeti

kesilmiş olur. İbadet ve marifet gibi kutsal görevlere ulaşmaktan mahrum

kalmıştır.

Tevekkülü sağlam olan âbid, bütün ilgi ve bağlardan kalbini kurtarıp tam

ve mükemmel tevekkülü kendisine saadet sermayesi kılmıştır. Böylece

gönlünü mâsivâdan arındırıp özgürlüğüne kavuşarak, ibadet ve huzur

devletini elde etmiştir. Bunun sonucu olarak da ulvi işlerden sayılan ilim ve

irfân gibi kıymetli şeyleri elde etmeye muvaffak olmuştur. Nitekim hadis-i

şerifte şöyle buyrulmuştur:

“ İnsanlara muhtaç olmak istemeyen kişi, kendi elinde bulunandan çok,

Allah tealanın kudret elinde olan rızkına değer verip güvensin ki zenginlik

elde edebilsin.” [372]

Büyüklerden kâmil bir zat şöyle demiştir: “Allah’a sıdk ile tevekkül

edenlere, krallar ve amirler bile muhtaç olup gelir. O’nun Mevlâsı ganî ve

hamid iken o başkasına nasıl muhtaç olur? Hak teala kullarının rızkına,

kendisi kefil olmuştur ve tevekkül etmeyi herkese farz-ı ayn kılmıştır.”

Tevekkül sahibi birine “Geçimini nereden sağlarsın?” diye sorulduğunda,

“Belli bir yerden değil. Çünkü rızkımı belli bir yerden temin etmiş olsaydım

şimdiye kadar tükenirdi” diyerek “ Yeryüzü ve gökyüzünün bütün

hazineleri Allah’ındır. ” (Münafikûn 63/7) âyetini okumuştur.

Yine tevekkül sahibi bir zata “Bu kadar sahraları bineğin ve yiyeceğin

olmadan nasıl geçip gidiyorsun?” denildiğinde o şöyle cevap vermiştir:

“Benim azığım dört şeydir: Birincisi, iki cihanı Allah’ın ülkesi görürüm.

İkincisi, bütün halkı Allah’ın iyali ve kulu olarak görürüm. Üçüncüsü,

bütün rızıkları ve sebepleri Allah’ın kudret elinde görürüm. Dördüncüsü,

Allah’ın kazasının bütün insanlar için arz ve semasında geçerli olduğunu

görürüm.”

Şunları söyleyen, gerçekten doğru söylemiştir.

Şiir

1- Erâ’z-zuhhâde fî ravhin ve râha

Kulûbuhum ani’d-dunyâ merâha

2- İzâ ebsartehum ebsarte kavmen

Mulûke’l-ardi, sîmetuhum semâha

Şiir (in tercümesi)

1- Zahidlerin rahat ve huzur içinde olduklarını görüyorum. Kalpleri

dünyadan geçmiş rahat içinde.

2- Onları öyle bir topluluk olarak görürsün ki yeryüzünün sultanları sanki;

sanatları cömertlik.

İkincisi: Tevekkül eden kişinin rızkı konusunda yapması gereken ilk şey

şudur: Tevekkülü terk etmenin kendisi için büyük günah ve büyük tehlike

olduğunu bilmelidir. Çünkü Allah teala canlıları rızıklarıyla birlikte

yarattığını duyurmuştur.

Nitekim Kur’ân-ı Kerim’inde: “ Sizi yarattı ve rızkınızı verdi.” (Rûm,

30/40) buyurmuştur. Bu mânâ göstermektedir ki rızık vermek de yaratmak

gibi Hak tealadandır, başkasından değil. Bununla birlikte Allah va’d ile

yetinmeyip rızka kefil olduğunu da duyurmuştur. Nitekim Kur’ân-ı

Kerim’de “Yeryüzünde kımıldayan hiçbir canlı yoktur ki onun rızkı

Allah’a ait olmasın.” (Hûd, 11/ 6) buyurmuştur. Sonra (bu konuda)

kefillikle de yetinmeyip [243/b] yemin ederek: “Göğün ve yerin Rabb’ine

yemin olsun ki bu va’d, tıpkı sizin konuşmanızın sabit olduğu gibi bir

gerçektir.” (Zâriyât, 51/23) buyurmuştur. Ardından bu âyette belirtilen

hususla da yetinmeyip tevekkülü emrederek vurgulamış ve bunu terk edeni

uyarmıştır: “Öyleyse sen ölmeyen o mutlak hayat sahibi Allah’a

tevekkül et” (Furkan, 25/ 58) buyurmuş, başka bir âyette ise “Gerçekten

inanmış iseniz Allah’a tevekkül edin.” (Mâide, 5/23) diye emretmiştir.

Kim Hak tealanın sözüne güvenmez, O’nun va’diyle yetinmez, O’nun

rızka kefil olmasıyla mutmain olmaz ve O’nun yeminine kanaat etmeyip

tevekkül konusundaki emir ve vurguyu umursamaz, laubali davranır ve tam

bir itimat göstermezse, onun durumu ne kadar zor olacaktır! Ne sıkıntılar

çekip ne belâlar bulacaktır! Vallahi bu büyük bir musibettir ki bundan gâfil

olanın kalbi kördür.

Veysel Karanî (rahmetullahi aleyh) hazretleri bir dostuna demiştir ki;

“Hak tealayı tasdik etmedikçe, arz ve semâ ehli kadar ibadet etsen de, onu

senden kabul etmez.”

“O’nu tasdik etmek nasıl olur?” diye sorulduğunda şöyle cevap vermiştir:

“Hak tealanın rızkına kefil olduğuna itimat edip bedenini ve kalbini O’na

ibadet ve huzur için mâsivâdan arındır ki O’nu tasdik etmiş olasın.”

Herm bin Hıbbân [373] Veysel Karanî hazretlerine demiştir ki: “Benim

ikamet etmem için nereyi emredersiniz?”

Veysel Karanî mübarek eliyle Şam-ı Şerif ’i işaret edince Herm demiştir

ki: “ Şam ’da geçimimi nasıl temin edeceğim?”

Üveys bu söze şaşırıp şöyle demiştir; “İçi şek ve şüphe ile dolu olan

gönüllere yazıklar olsun. Bunlara nasihat de tesir etmez, çünkü şüphenin

karanlığı içinde kalmışlardır. Yakîn nuru ile dolmuş olan gönül ise, bütün

işlerinde ve her durumda sebepleri yaratan Allah’a tevekkül etmiş ve

işlerini O’na havâle ederek rahata ermiştir.”

Nazm

1- Egerçi hâb-nâkız devlet-i bidârımız sensin

Bizi bî-kâr ü kesb itdin revân dînârımız sensin

2- Dükânı âşıkın bilmez ki sensin kân-ı dükkânı

Ne hâcet seyr-i bâzâr-ı cihân bâzârımız sensin

3- Bizim cân-bahşımızsın ol sebebden gönlümüz hoşdur

Anın çün böyle ser-mestiz ki hem ser-dârımız sensin

4- Gıdâmızdır şeker tûtî gibi çün kân-ı sükkersin

Çü bülbül eyleriz feryâd kim gülzârımız sensin

5- Anın çün gülşen olduk kim kulûbu nev-bahâr itdin

Seninle sîne rûşendir ki hem dil-dârımız sensin

6- Senin bahrinde seyyârız çü keştî bî-ser ü pâyız

Sükûn ü cünbiş ü reftâr u hem güftârımız sensin

7- Gehî Hakkı gümân eyler ki bizdendir [374] kamu işler

Bu hem senden gelür kim perde-i pindârımız sensin

Günümüz Türkçesiyle

1- Uykudayız gerçi, uyanık talihimiz sensin. İşsiz ve kârsız bıraktın ama

bizim geçer akçemiz sensin.

2- Senin âşığın dükkân nedir bilmez; çünkü onun madeni ve dükkânı

sensin. Cihan çarşısını dolaşmaya ne hacet! Pazarımız sensin.

3- Bize can veren sensin, bu sebeple gönlümüz hoştur. Onun için böyle

sarhoşuz; hem ser-dârımız [375] sensin.

4- Dudu kuşu gibi bizim gıdamız da şekerdir. Şeker kaynağımız ise

sensin. Bülbül gibi feryâd ederiz, çünkü gül bahçemiz sensin.

5- Gül bahçesine dönmemizin sebebi, gönülleri bahar kılmandır.

Gönlümüz seninle şenlendi, hem sevdiğimiz sensin.

6- Senin deryanda, gemi gibi elsiz ayaksız yüzmekteyiz. Durmamız,

eğlenmemiz, seyrimiz, hem sözümüz sensin.

7- Hakkı bazen “Bütün işler bizden midir?” diye şüphelenir. Hâşâ! Bu

şüphe de senden gelir, çünkü zan perdemiz de sensin.