BEŞİNCİ BAB · İKİNCİ FASIL · Dokuzuncu Madde
Dokuzuncu Madde
Sâliki ikinci makamda bulunan yol kesicilerden kurtaran dört şeyin geniş
açıklamasını, buradan üçüncü makama yükselip girmenin yollarını ve
oradan da dördüncü makama vâsıl olmanın keyfiyetini bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Varlıkların hepsi
kıskançlık ve gayretlerinden dolayı sâliki kıskanırlar (haset). Bu sebeple
onu Hakk’ın huzuruna vâsıl edecek yoldan engelleyip önünü kesmeye
gayret gösterirler. Çünkü [331/a] Sultanlar Sultânı’nın yakınlığını (kurb)
sıdk ile talep eden seyr ü sülûk talibi, yeryüzünde Rabb’in halifesi olup her
şeyi egemenliği altına alır.
Hâli böyle olan kimseye elbette ki, bütün âlem haset eder. Ancak hasetten
hased edilene zarar gelmez, onun zararı haset edene olur. Hak yolunda seyr
ü sülûk eden sâlike lâzım olan, hiçbir şeye önem ve değer vermemektir. Hiç
kimseden çekinip korkmamaktır. Çünkü Hak Teala ona her şeyden yakındır,
karıncanın ayağı bile O’nun kudreti ve irâdesi dışında hareket etmez.
Yeryüzünde ve göklerde en ufak bir zerre bile O’nun bilgisinden
kaybolmaz. O, herkesin ve her şeyin içini, dışını bilir. O, kalplerin bütün
hallerini, tavırlarını bilir. Kalplerde şekillenen düşüncelerin en ince
ayrıntısına kadar her şeyini bilir. Hak Teala kuluna herkesten daha
merhametlidir ki, insan O’nu pederinden ve annesinden daha merhametli ve
daha şefkatli bulur. Allah’tan ancak iyilik (hayr) gelir. Bu sebepledir ki,
O’ndan gelen mutlaka kulun hayrına ve faydasınadır.
Kötülük (şer) olarak ortaya çıkanlar ise, dış görünüşü itibarıyla şer ve
kötü zannedilir. Hâlbuki işin iç yüzüne ve hakîkatına bakılsa, hepsinin birer
hayır yönü bulunduğu ve faydalı şeyler olduğu görülür. Kötülüğe şer, keder
ve zarar denilmesi, bu adlarla anılan şeyler genellikle tabiatlara (mutad
seyredişe) aykırı olduğu içindir. Hâlbuki haberde; “Hiçbir küçük şer yoktur
ki onda küllî hayır olmasın” hadisi nakledilmiştir. Nitekim o Hazret’ten
“Hayır, önce ve bizzat hükmolunmuştur. Şer ise (ona göre) ikinci ve ârızî
olarak hükmolunmuştur” rivayet edilmiştir. Şu halde sâlik bu sırra vâkıf
olmadan önce kalbinin tasfiyesine itina etsin. Ta ki bu muazzam sırrı zevk
ile müşâhede edebilsin. Kalbini o Hazret’in huzurundan alıkoyan engellerin
hepsini gidermek için, [aşağıda anlatacağımız] dört esası yakînen bilerek
onlara iltizam etmesi gerektiğini anlamış olsun.
Bu dört esasın birincisi, Hak tealanın her şeye kâdir olmasıdır. İkincisi,
Hak tealanın her şeyi bilmesidir. Üçüncüsü, Hak tealanın herkese karşı
esirgeyici ve bağışlayıcı olmasıdır. Dördüncüsü, Hak tealanın bütün
fiillerinin mahza hayr olmasıdır. Sâlik bu dört esası kabûl edip tereddütsüz
bunlara inanırsa, bütün korkulardan emin olup hiçbir hasetçinin kendisine
tuzak kurmasından çekinmez. Hasetçi ona ne yapabilir? Şeytan tînetli
insanların hîlelerinden ve cinlerin şeytanlarından çekinmez. Onun hiç
kimseye ve hiçbir şeye itibar ve iltifatı olmaz. Çünkü Hak tealanın her şeye
kadir olduğuna yakînen inanan kimsenin, O’nun tertemiz zâtına yönelmede
gayreti gün be gün artarak kuvvetlenir.
Hak tealanın her şeye kâdir olup her nesneyi bildiğine, herkese karşı
bağışlayıcı ve merhametli olup her fiilinin mahza hayr ve faydalı olduğuna
şeksiz şüphesiz inanan kimse için tevekkül, tefvîz, teslim, rızâ, mârifet,
safâ, muhabbet, vefâ, fakr ü fenâ, Allah’a manevî yakınlık (kurb), lika,
vuslat ve beka gibi Allah’ın râzı olduğu haller ve yüksek makamlar
[kendiliğinden] hâsıl olur. Özellikle bunlar ikinci makamdan üçüncüye ve
oradan da dördüncü makama çıkmasına yardımcı olur ve oradan da iki
cihan saadetine ulaşır.
Gerçi Allah’ın kanunları (âdetullah) şöyle olmuştur ki, ikinci makamdan
üçüncü makama terakki etmek ancak mukarrabûnun makamlarını ve
hallerini bilen bir ârifin rehberliğinde mümkündür. Bununla birlikte yine de
mümkündür ki Hak teala (bazen) âdetini kaldırır ve Hak yolunda seyr ü
sülûka kabiliyeti yüksek olan zekî sâlik, bir ârif mürşid rehberliğinde
olmaksızın ikinci makamdan üçüncüye geçebilir. Özellikle bu faydalı
kitabın bu bölümlerini dikkatlice okuyup dua edip yalvarsa, kolaylıkla
yükselebilir. Çünkü burada işlenen konulardan her biri, kendinden sonraki
maddenin önsözü mahiyetindedir. Mesela sâlik, nefs-i emmâre konusunda
olan rûhânî gıdaları alıp nefsine uygulasa, kolaylıkla nefs-i levvâmeye
terakki edebilir. Bu minval üzere okuyup amel ederek yükselmeye devam
etse, bir makamdan diğerine geçerek yedinci makama kadar ulaşabilir ve
onda her muradına nâil olabilir.
Ancak üçüncü makamdan dördüncüye yükselmek, [331/b] bir ârifin
rehberliğinde bile mümkün olmayıp bir kâmil mürşidin nefesleri bereketiyle
olabilir. Çünkü üçüncü makamda nefs-i mülhime sâhibi olan dervişe ârif
denilir. Hâlbuki dördüncü makama terakki edip nefs-i mutmainne sâhibi
olmadıkça ona kâmil mürşid denilmez.
Şu halde her ârif kâmil değildir, fakat her kâmil âriftir ve bunların
arasındaki fark gayet açıktır. Dolayısıyla bu üçüncü makamdan dördüncüye
yükselmede kâmil mürşidin nefesleri onun için lâzımdır ki üçüncü makam
makamların en zor ve en tehlikeli olanıdır. Çünkü bu üçüncü makam hayır
ile şerrin, fayda ile zararın hepsini birlikte kuşatmış olduğundan, onda hak
ile bâtıl, tahkîk ehli ile zındıklar birbirinden ayırt edilemez. O makam,
karışıklık yeridir (iltibas) ki, sâlik birbirine çok benzeyen iki şeyi ayırmış
olsun.
Mevlâ’nın muhabbeti kendisine galip gelen ârife karışıklığın tuzakları
zarar vermez. Dinin âdâbıyla ve tarikatın esaslarıyla amel etmek onun huyu
ve âdeti olmuştur. Onun nefesi mübarek, anlayışı derin, fikri isabetli, keşfi
yakın, himmeti yüksek ve aslı kerîm olup bu sıfatı bulmuştur. Şu halde bu
ikramlarla bahtiyar olan ârif için bir kâmil mürşid olmasa da, o hakkı hak,
bâtılı bâtıl olarak görür. Yedinci makama kadar yükselerek nefs-i
mutmainne sâhibi olur. Ancak dördüncü makamdan beşinciye, beşinciden
altıncıya ve oradan da yedinci makama terakki etmede mürşidin
rehberliğine ihtiyaç olmaz. Eğer olursa da, nâdir olur.
Çünkü Hak teala sâlikin kalbinde kemâl kandilini yakınca o artık bütün
kemâlâtı görüp Hakk’ın himmetiyle o kemâl derecelerini bulur. Çünkü
dördüncü makam, kemâl derecelerinin başlangıcı ve her zaman en
aşağısıdır.
Nazm
1-Ey pâdişâh-ı akl u cân
V’ey cân gözine tûtiyâ
Bir sürme ihsân kıl hemân
Tâ çeşm-i cân bulsun safâ
2-Sen cânı peydâ eyledin
Mecnûn ü şeydâ eyledin
Geh mest-i Leylâ eyledin
Geh mest-i Mecnûn ü likâ
3-Aşkın misâli savlecân
Çün gûy ser-gerdân bu cân
Andan döner dil her zamân
Geh râhat ü geh mübtelâ
4-Geh cânib-i hâba gider
Geh semt-i esbâba gider
Geh cânib-i şehr-i bekâ
Geh semt-i sahrâ-yı fenâ
5-Geh kasdı tâc üzredir
Geh meyli esb ü hardadır
Geh göktedir geh yerdedir
Geh pâdişâh ü geh gedâ
6-Geh hâr olur dil gâh gül
Geh şîre gâhî hall ü mül
Gâhî dühül-zen geh dühül
Tâ kim bula zahm-i asâ
7-Kalb olmuş öyle bir şecer
Kim virmiş envâ‘-ı semer
Geh mîvesidir gül-şeker
Geh derd ü gam gâhî safâ
8-Nehr-i acîb olmuş derûn
Geh su görünür gâh hûn
Geh bâde olmuş la‘l-gûn
Geh şîr ü geh şehd ü şifâ
9-Hakkı! Bu telvîden uyan
Teslîm ü yek-reng ol hemân
Hoş “sıbgatullâh”a boyan
Çün “yef‘alullâh mâ-yeşâ”
Günümüz Türkçesiyle
1-Ey aklın ve cânın pâdişâhı! Ey can gözünün ender madeni! Bir sürme
bağışla hemen, cân gözüm bulsun safâ.
2-Sen cânı ortaya koydun, deli divâne eyledin. Leylâ uğruna mest eyledin
ki kavuşmaya hasret eyledin.
3-Aşkın cirit sopası solucan misali; yuvarlanır önünde bu cân. Gönül
onunla döner her an; bazen rahat, bazen mübtelâ.
4-Bazen uykuya gider, bazen sebeplere gider. Bazen ebediyet yurduna
gider, bazen de fânîlik sahrasına.
5-Bazen gaye taç ve altındır, bazen de bineklerdir. Bazen gökte bazen
yerdedir, bazen sultan, bazen dilencidir.
6-Gönül bazen diken, bazen gül, bazen tatlı şerbet, bazen acı sirke. Bazen
davulcudur, bazen davul; tâ ki tokmağın zahmetini çeksin.
7-Kalp öyle bir ağaç olmuştur ki türlü türlü meyve vermiştir. Bazen
meyvesidir gülşeker, bazen dert ve gam, bazen de safâ.
8-Bir garip nehir olmuş içimiz, bazen su görünür bazen kan. Bazen bâde
olmuş gül rengi, bazen süt, bazen şerbet ve şifâ.
9-Hakkı! Bu renklerden uyan; teslim ol, tek renk ol hemen. Hoş, Allah’ın
boyasına boyan; çünkü O, dilediğini yapar.
[115] . Beyhakî, Şuabu’l-Îmân, V, 345
[116] . Aclûnî, Keşfü’l-hafâ , II, 384, H. No: 2669.
[117] . Matbu nüshada “tendir” şeklinde.
[118] . Buhârî, Ahkâm 21; Müslim, Selâm 24.
[119] . Bkz: Aclûnî , Keşfü’l-hafâ , I/256, H.No: 671.
[120] . Müslim, Zühd, 1; Ahmed b. Hanbel, Müsned , VI/338, H. No: 6855.
[121] . Aslında “hor” şeklinde olan bu kelime, vezin zaruretinden dolayı
“her” şeklinde okunmuştur.
[122] . Bir dirhem yaklaşık 3 gramdır.
[123] . Beyhakî, Şu’abü’l-Îmân, VI/99, H. No: 7603; Müttakî el-Hindî ,
Kenzü’l-Ummâl , III/66, H. No: 5523.
[124] . Müslim, Kader 17. Ayrıca bk. Ahmed b. Hanbel, Müsned , II, 168
[125] . Tirmizî, Kader, 7, Daavât 90, 124. Ayrıca bk. Ahmed İbn-i Hanbel,
Müsned , IV, 182, VI, 91, 251, 294, 302, 315.
[126] . Tirmizî, Kader, 7.
[127] . Aclûnî, Keşfü’l-hafâ , II/148, H. No: 1884, 1885.
[128] . Müslim, Sıfatü’l-Münâfıkîn, 70.
[129] . Müttakî el-Hindî , Kenzü’l-ummâl , II/202, H. No: 3757.
[130] . Erham: Merhamet edenlerin en merhametlisi; Allah Teala.
Beğenilmeyen çirkin sıfatların biri de öfkedir ki (gazap), nefsi görmekten
kaynaklanır ve sâhibine galip gelir. Öfke aklın yönetimi altına ve dinin
gösterdiği yöne girmezse sahibi onunla azap çeker ve ona yenik düşer.
Kişinin dış görünüşü bozulur, çirkinleşir. Şüphesiz iç âlemi dışından da
çirkin olur. Çünkü öfke (gazap), lânetli şeytanın yaratıldığı ateşten
yaratılmıştır. Nitekim Hazret-i Âişe anamızın gazaplandığı sırada
Efendimiz’in kendisine; “Şeytanın geldi” buyurması bu ateşe işarettir. Hak
teala [künhünü bilmediğimiz] nice hikmetlere bağlı olarak bu ateşi insanın
içine koymuştur. Bu ateş herhangi bir sebeple tutuşursa yüreğin kanı
galeyâna gelip damarlara dağılır ve bundan sonra içten dışa doğru çıkarak
bedenine hücum eder.
Onun için sen bunlardan birini görsen anlarsın ki gam ve keder namına
bütün dertlerden kurtulup gönül huzurunu bulmuşlardır. Zevk, sürûr ve neşe
ile dolmuşlardır. Onlar hiç kimseden incinmeyip insanlar içinde gönüllerin
sevgilisi olmuşlardır. Çünkü onlardan iyilik ve hayırdan başka bir şey
meydana gelmez. İşte onların durumu böyle iken yine de hasetçiler onları
kıskanıp zarara uğramaları için çeşitli hîle ve tuzaklar kurmuşlardır. Ancak
hasetçilerin hasedinden berikilere ne bir zarar gelir ne de onların
hasetleriyle hîle ve tuzaklarından haberleri olur. Çünkü onlar şuhûd
deryâsına dalmışlardır ve hasetçiler bunlar için kazdıkları kuyulara
kendileri düşerek belâlarını bulmuşlardır. Hasetçiler bu halde iken,
mukarrabûn Mevlâ tealanın korumasında emniyet içinde selâmeti bulmuşlar
ve iki cihân saadetini elde edip isteklerine nâil olmuşlardır. Nitekim Hak
teala; [325/b] “Bilesiniz ki Allah’ın dostlarına korku yoktur; onlar
üzülmeyecekler de.” (Yûnus 10/62) buyurmuş ve mukarrabûnun âhiret
üzüntüsünden âzâde olduklarını duyurmuştur. Eğer bu ilâhî kelâm Hazret-i
Peygamber aleyhisselâmın “Dünya mü’minin zindanıdır” hadis-i şerifiyle
bu mânâya gelen benzer ifadelerine aykırı değil midir diye sorarsan
vereceğimiz şu şifâlı cevap sana yeterlidir deriz. Bu hadis-i şerif ile birlikte
Rasûlullah’ın buna benzer ne kadar beyânı varsa, bunların hepsi de ebrârın
ileri gelenleri hakkında söylenmiştir. Nitekim onların halleri de -yukarıda
açıkladıklarımızla- hoş, sana artık açıktır.
Yine de bu makam mukarrabûnun yoluna nisbetle ikincidir. Çünkü onlar
(yâni mukarrabûn), kendi nefislerinden geçip Mevlâ ile bâki olmayı
istemişler ve ecelleri gelmeden önce irâdî mevt ile ölmekle emrolunup
fânîlik yolunu tutmuşlardır. Çünkü Efendilerinin onlara; “Ölmeden önce
(irâdî ölümle) ölünüz” buyurmasıyla, nefislerini(n kötü arzularını kırıp
onları mânen) öldürmeye gayret etmişlerdir.
Öfkenin bir ilacı da şudur ki, öfkelendiği sırada ayakta olan hemen
otursun, oturmakta olan arkası üzerine hafifçe yaslanıp şu duayı okusun:
“Allah’ım! Beni ilimle zengin kıl. (Ahlâkımı) hilmle süsle. Bana takvânı
ikram eyle ve benim hâlimi âfiyetle güzelleştir. Âmin!”
. Matbu nüshada “tendir” şeklinde.
. Buhârî, Ahkâm 21; Müslim, Selâm 24.
. Bkz: Aclûnî , Keşfü’l-hafâ , I/256, H.No: 671.
. Müslim, Zühd, 1; Ahmed b. Hanbel, Müsned , VI/338, H. No: 6855.
. Aslında “hor” şeklinde olan bu kelime, vezin zaruretinden dolayı “her”
şeklinde okunmuştur.
. Bir dirhem yaklaşık 3 gramdır.
. Beyhakî, Şu’abü’l-Îmân, VI/99, H. No: 7603; Müttakî el-Hindî , Kenzü’l-
Ummâl , III/66, H. No: 5523.
. Müslim, Kader 17. Ayrıca bk. Ahmed b. Hanbel, Müsned , II, 168
. Beyhakî, Şuabu’l-Îmân, V, 345
. Aclûnî, Keşfü’l-hafâ , II, 384, H. No: 2669.
. Müslim, Sıfatü’l-Münâfıkîn, 70.
. Müttakî el-Hindî , Kenzü’l-ummâl , II/202, H. No: 3757.
. Erham: Merhamet edenlerin en merhametlisi; Allah Teala.
Kalbi temizlemek her işten önceliklidir. Ve bu makamda bulunan sâlikin
sabah güneş doğmadan ve akşam batmadan evvel kalbini tasfiye etmeden
önce “Ey kalpleri evirip çeviren [Allah’ım!] Kalbimi senin tâatine doğru
çevir” duasını okuması lâzımdır. Tasfiyeden sonra ise “Ey kalpleri halden
hale döndüren [Allah’ım!] Kalbimi dinin ve tâatın üzere sâbit kıl” duasını
okumalıdır.
. Tirmizî, Kader, 7, Daavât 90, 124. Ayrıca bk. Ahmed İbn-i Hanbel,
Müsned , IV, 182, VI, 91, 251, 294, 302, 315.
. Tirmizî, Kader, 7.
. Aclûnî, Keşfü’l-hafâ , II/148, H. No: 1884, 1885.
Kalbi temizlemek her işten önceliklidir. Ve bu makamda bulunan sâlikin
sabah güneş doğmadan ve akşam batmadan evvel kalbini tasfiye etmeden
önce “Ey kalpleri evirip çeviren [Allah’ım!] Kalbimi senin tâatine doğru
çevir” duasını okuması lâzımdır. Tasfiyeden sonra ise “Ey kalpleri halden
hale döndüren [Allah’ım!] Kalbimi dinin ve tâatın üzere sâbit kıl” duasını
okumalıdır.
İmdi bundan böyle zühdi koy müdâm ol bâde-her
“İnsanların hepsi [günahları sebebiyle] helâk olacaklardır; âlimler
müstesna. Âlimler de helâk olacaklardır; ilmi ile amel edenler müstesna.
Bildiği ile amel edenler de helâk olacaklardır; ihlâslı olanlar müstesna.
İhlaslı olanlar ise büyük bir tehlike üzeredirler.”
Çünkü ebrârın ileri gelenleri, yerilen ahlâkî sıfatların insanı neticede
helâke götürdüğünü, iki âlemde belâlara saldığını aklî delillerle ve naklî
haberlerle bilmişlerdir. Onlar bu çirkin sıfatları birer birer temizleyip
gidermeye gayret etmişlerdir. Ancak bu sıfatlardan bütünüyle kurtulmaya
muvaffak olamayıp ahlâkı güzelleştirmekten (tezhîb-i ahlâk) âciz
kalmışlardır. Çünkü onlar, bir gün bir sıfattan kurtulsalar, başka vakit
bakarlar ki ondan beterine çatmışlardır. İşte onlar bu minval üzere gayret
ederken, ömürlerinin sonuna kadar meşakkatte kalmışlardır. Çünkü onların
mideleri dolup insânî vasıfları kuvvet bulmuştur. Damarlarında kanları çok
olduğu için şeytan onlara üstün gelip gönüllerini vesvese ile doldurmuştur.
Nitekim haberde; “Şeytan sizin damarlarınızdaki kanla beraber dolaşır.
Onun yolunu açlıkla daraltınız” buyurulmuştur.
Bu duadan maksat bu yolda dosdoğru (istikamet üzere) bulunmaktır.
Nitekim bu ikinci makamda “Kulların kalpleri Rahmân’ın iki (kudret)
parmağı arasındadır ki onları istediği yöne döndürür” hadis-i şerifinin sırrı
bu dervişe zevkiyle beraber açık olur. Bu da sâlikin seyr ü sülûka rağbetini
artırıp mücâhede esnasında çektiği sıkıntıları unutturur. Kalbin hallerine
vâkıf edip mâsivâdan uzaklaştırır.
Ona emr-i bi’l-ma’rûf nehy-i ani’l-münker (iyiliği tavsiye edip kötülükten
sakındırmak) gerekmez. Çünkü iyiliği emretmek, emredilene yumuşaklıkla
yaklaşmayı, tevâzu ile davranmayı gerektirir ki tesiri olsun. Hâlbuki sâlik
bu makamda yumuşaklık ve tevâzu gösteremez. Nitekim hadis-i şerifte;
“İyiliği emr eden, bunu güzellikle yapmalıdır” rivayeti gelmiştir.
6-Misâl-i hâne tendir şikâfı emrâzın
Misal âlemi, mukarrabûnun makamlarının başlangıcıdır ki görünürdeki
beş duyu organıyla idrak olunamayan bir takım işleri sâdık derviş onda işitir
ve görür. Hazret-i Habîb-i Ekrem (s.a.v.) “Mü’minin kalbi (sanki)
Beytullah’tır” buyurmuş ve gönlün ilâhî sırların mahzeni olduğunu
duyurmuştur.
Çünkü ebrârın ileri gelenleri, yerilen ahlâkî sıfatların insanı neticede
helâke götürdüğünü, iki âlemde belâlara saldığını aklî delillerle ve naklî
haberlerle bilmişlerdir. Onlar bu çirkin sıfatları birer birer temizleyip
gidermeye gayret etmişlerdir. Ancak bu sıfatlardan bütünüyle kurtulmaya
muvaffak olamayıp ahlâkı güzelleştirmekten (tezhîb-i ahlâk) âciz
kalmışlardır. Çünkü onlar, bir gün bir sıfattan kurtulsalar, başka vakit
bakarlar ki ondan beterine çatmışlardır. İşte onlar bu minval üzere gayret
ederken, ömürlerinin sonuna kadar meşakkatte kalmışlardır. Çünkü onların
mideleri dolup insânî vasıfları kuvvet bulmuştur. Damarlarında kanları çok
olduğu için şeytan onlara üstün gelip gönüllerini vesvese ile doldurmuştur.
Nitekim haberde; “Şeytan sizin damarlarınızdaki kanla beraber dolaşır.
Onun yolunu açlıkla daraltınız” buyurulmuştur.
Nitekim Hazret-i Habîb-i Ekrem (s.a.v.) gündüz bir şeyler yemişse, akşam
yemezdi, akşam yemişse gündüz bir şey yemezdi. Şu halde bu sâlik, o
Rasûl’e (s.a.v.) uysun. Yine onun bir öğünde bir çok çeşit yemeyip bir
çeşitle yetinmesi gerekir. Nefsinin hakkını da versin. Yâni elli dirhemle yüz
dirhem arası bir şey yesin. Ancak nefsin yemekten haz almasına mâni
olsun. Eğer bu orta hâl, daha yolun başındaki sâlike zor gelip nefsi bu
hakkını aştıysa ve hazlarıyla aşırılığa gittiyse, nefsini terbiye etmek için ona
hakkını bile vermemesin. Yani yirmi dört saatte dört saat uyku uyutmayıp
elli dirhem bile yemek yedirmesin. O derece açlığa ve uykusuzluğa onu
alıştırsın ki, nefsi terbiye olup yukarıda bahsedilen hakkı kadarıyla kanaat
edip mesud olsun. Dinin emirlerine itaatkâr olup boyun eğsin.
5-Suyu, azığı terk etsen, görmezsin aslâ düşmanı. Her an bulursun
Erham’ı. Sabır ferahın anahtarı.

