Marifetnâme · Haziran 28, 2026

Sâliki ikinci makamda bulunan yol kesicilerden kurtaran dört şeyin geniş açıklamasını…

BEŞİNCİ BAB · İKİNCİ FASIL · Dokuzuncu Madde Dokuzuncu Madde Sâliki ikinci makamda bulunan yol kesicilerden kurtaran dört şeyin geniş açıklamasını, buradan üçüncü makama yükselip girmenin yollarını ve oradan da dördüncü …

BEŞİNCİ BAB · İKİNCİ FASIL · Dokuzuncu Madde

Dokuzuncu Madde

Sâliki ikinci makamda bulunan yol kesicilerden kurtaran dört şeyin geniş

açıklamasını, buradan üçüncü makama yükselip girmenin yollarını ve

oradan da dördüncü makama vâsıl olmanın keyfiyetini bildirir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Varlıkların hepsi

kıskançlık ve gayretlerinden dolayı sâliki kıskanırlar (haset). Bu sebeple

onu Hakk’ın huzuruna vâsıl edecek yoldan engelleyip önünü kesmeye

gayret gösterirler. Çünkü [331/a] Sultanlar Sultânı’nın yakınlığını (kurb)

sıdk ile talep eden seyr ü sülûk talibi, yeryüzünde Rabb’in halifesi olup her

şeyi egemenliği altına alır.

Hâli böyle olan kimseye elbette ki, bütün âlem haset eder. Ancak hasetten

hased edilene zarar gelmez, onun zararı haset edene olur. Hak yolunda seyr

ü sülûk eden sâlike lâzım olan, hiçbir şeye önem ve değer vermemektir. Hiç

kimseden çekinip korkmamaktır. Çünkü Hak Teala ona her şeyden yakındır,

karıncanın ayağı bile O’nun kudreti ve irâdesi dışında hareket etmez.

Yeryüzünde ve göklerde en ufak bir zerre bile O’nun bilgisinden

kaybolmaz. O, herkesin ve her şeyin içini, dışını bilir. O, kalplerin bütün

hallerini, tavırlarını bilir. Kalplerde şekillenen düşüncelerin en ince

ayrıntısına kadar her şeyini bilir. Hak Teala kuluna herkesten daha

merhametlidir ki, insan O’nu pederinden ve annesinden daha merhametli ve

daha şefkatli bulur. Allah’tan ancak iyilik (hayr) gelir. Bu sebepledir ki,

O’ndan gelen mutlaka kulun hayrına ve faydasınadır.

Kötülük (şer) olarak ortaya çıkanlar ise, dış görünüşü itibarıyla şer ve

kötü zannedilir. Hâlbuki işin iç yüzüne ve hakîkatına bakılsa, hepsinin birer

hayır yönü bulunduğu ve faydalı şeyler olduğu görülür. Kötülüğe şer, keder

ve zarar denilmesi, bu adlarla anılan şeyler genellikle tabiatlara (mutad

seyredişe) aykırı olduğu içindir. Hâlbuki haberde; “Hiçbir küçük şer yoktur

ki onda küllî hayır olmasın” hadisi nakledilmiştir. Nitekim o Hazret’ten

“Hayır, önce ve bizzat hükmolunmuştur. Şer ise (ona göre) ikinci ve ârızî

olarak hükmolunmuştur” rivayet edilmiştir. Şu halde sâlik bu sırra vâkıf

olmadan önce kalbinin tasfiyesine itina etsin. Ta ki bu muazzam sırrı zevk

ile müşâhede edebilsin. Kalbini o Hazret’in huzurundan alıkoyan engellerin

hepsini gidermek için, [aşağıda anlatacağımız] dört esası yakînen bilerek

onlara iltizam etmesi gerektiğini anlamış olsun.

Bu dört esasın birincisi, Hak tealanın her şeye kâdir olmasıdır. İkincisi,

Hak tealanın her şeyi bilmesidir. Üçüncüsü, Hak tealanın herkese karşı

esirgeyici ve bağışlayıcı olmasıdır. Dördüncüsü, Hak tealanın bütün

fiillerinin mahza hayr olmasıdır. Sâlik bu dört esası kabûl edip tereddütsüz

bunlara inanırsa, bütün korkulardan emin olup hiçbir hasetçinin kendisine

tuzak kurmasından çekinmez. Hasetçi ona ne yapabilir? Şeytan tînetli

insanların hîlelerinden ve cinlerin şeytanlarından çekinmez. Onun hiç

kimseye ve hiçbir şeye itibar ve iltifatı olmaz. Çünkü Hak tealanın her şeye

kadir olduğuna yakînen inanan kimsenin, O’nun tertemiz zâtına yönelmede

gayreti gün be gün artarak kuvvetlenir.

Hak tealanın her şeye kâdir olup her nesneyi bildiğine, herkese karşı

bağışlayıcı ve merhametli olup her fiilinin mahza hayr ve faydalı olduğuna

şeksiz şüphesiz inanan kimse için tevekkül, tefvîz, teslim, rızâ, mârifet,

safâ, muhabbet, vefâ, fakr ü fenâ, Allah’a manevî yakınlık (kurb), lika,

vuslat ve beka gibi Allah’ın râzı olduğu haller ve yüksek makamlar

[kendiliğinden] hâsıl olur. Özellikle bunlar ikinci makamdan üçüncüye ve

oradan da dördüncü makama çıkmasına yardımcı olur ve oradan da iki

cihan saadetine ulaşır.

Gerçi Allah’ın kanunları (âdetullah) şöyle olmuştur ki, ikinci makamdan

üçüncü makama terakki etmek ancak mukarrabûnun makamlarını ve

hallerini bilen bir ârifin rehberliğinde mümkündür. Bununla birlikte yine de

mümkündür ki Hak teala (bazen) âdetini kaldırır ve Hak yolunda seyr ü

sülûka kabiliyeti yüksek olan zekî sâlik, bir ârif mürşid rehberliğinde

olmaksızın ikinci makamdan üçüncüye geçebilir. Özellikle bu faydalı

kitabın bu bölümlerini dikkatlice okuyup dua edip yalvarsa, kolaylıkla

yükselebilir. Çünkü burada işlenen konulardan her biri, kendinden sonraki

maddenin önsözü mahiyetindedir. Mesela sâlik, nefs-i emmâre konusunda

olan rûhânî gıdaları alıp nefsine uygulasa, kolaylıkla nefs-i levvâmeye

terakki edebilir. Bu minval üzere okuyup amel ederek yükselmeye devam

etse, bir makamdan diğerine geçerek yedinci makama kadar ulaşabilir ve

onda her muradına nâil olabilir.

Ancak üçüncü makamdan dördüncüye yükselmek, [331/b] bir ârifin

rehberliğinde bile mümkün olmayıp bir kâmil mürşidin nefesleri bereketiyle

olabilir. Çünkü üçüncü makamda nefs-i mülhime sâhibi olan dervişe ârif

denilir. Hâlbuki dördüncü makama terakki edip nefs-i mutmainne sâhibi

olmadıkça ona kâmil mürşid denilmez.

Şu halde her ârif kâmil değildir, fakat her kâmil âriftir ve bunların

arasındaki fark gayet açıktır. Dolayısıyla bu üçüncü makamdan dördüncüye

yükselmede kâmil mürşidin nefesleri onun için lâzımdır ki üçüncü makam

makamların en zor ve en tehlikeli olanıdır. Çünkü bu üçüncü makam hayır

ile şerrin, fayda ile zararın hepsini birlikte kuşatmış olduğundan, onda hak

ile bâtıl, tahkîk ehli ile zındıklar birbirinden ayırt edilemez. O makam,

karışıklık yeridir (iltibas) ki, sâlik birbirine çok benzeyen iki şeyi ayırmış

olsun.

Mevlâ’nın muhabbeti kendisine galip gelen ârife karışıklığın tuzakları

zarar vermez. Dinin âdâbıyla ve tarikatın esaslarıyla amel etmek onun huyu

ve âdeti olmuştur. Onun nefesi mübarek, anlayışı derin, fikri isabetli, keşfi

yakın, himmeti yüksek ve aslı kerîm olup bu sıfatı bulmuştur. Şu halde bu

ikramlarla bahtiyar olan ârif için bir kâmil mürşid olmasa da, o hakkı hak,

bâtılı bâtıl olarak görür. Yedinci makama kadar yükselerek nefs-i

mutmainne sâhibi olur. Ancak dördüncü makamdan beşinciye, beşinciden

altıncıya ve oradan da yedinci makama terakki etmede mürşidin

rehberliğine ihtiyaç olmaz. Eğer olursa da, nâdir olur.

Çünkü Hak teala sâlikin kalbinde kemâl kandilini yakınca o artık bütün

kemâlâtı görüp Hakk’ın himmetiyle o kemâl derecelerini bulur. Çünkü

dördüncü makam, kemâl derecelerinin başlangıcı ve her zaman en

aşağısıdır.

Nazm

1-Ey pâdişâh-ı akl u cân

V’ey cân gözine tûtiyâ

Bir sürme ihsân kıl hemân

Tâ çeşm-i cân bulsun safâ

2-Sen cânı peydâ eyledin

Mecnûn ü şeydâ eyledin

Geh mest-i Leylâ eyledin

Geh mest-i Mecnûn ü likâ

3-Aşkın misâli savlecân

Çün gûy ser-gerdân bu cân

Andan döner dil her zamân

Geh râhat ü geh mübtelâ

4-Geh cânib-i hâba gider

Geh semt-i esbâba gider

Geh cânib-i şehr-i bekâ

Geh semt-i sahrâ-yı fenâ

5-Geh kasdı tâc üzredir

Geh meyli esb ü hardadır

Geh göktedir geh yerdedir

Geh pâdişâh ü geh gedâ

6-Geh hâr olur dil gâh gül

Geh şîre gâhî hall ü mül

Gâhî dühül-zen geh dühül

Tâ kim bula zahm-i asâ

7-Kalb olmuş öyle bir şecer

Kim virmiş envâ‘-ı semer

Geh mîvesidir gül-şeker

Geh derd ü gam gâhî safâ

8-Nehr-i acîb olmuş derûn

Geh su görünür gâh hûn

Geh bâde olmuş la‘l-gûn

Geh şîr ü geh şehd ü şifâ

9-Hakkı! Bu telvîden uyan

Teslîm ü yek-reng ol hemân

Hoş “sıbgatullâh”a boyan

Çün “yef‘alullâh mâ-yeşâ”

Günümüz Türkçesiyle

1-Ey aklın ve cânın pâdişâhı! Ey can gözünün ender madeni! Bir sürme

bağışla hemen, cân gözüm bulsun safâ.

2-Sen cânı ortaya koydun, deli divâne eyledin. Leylâ uğruna mest eyledin

ki kavuşmaya hasret eyledin.

3-Aşkın cirit sopası solucan misali; yuvarlanır önünde bu cân. Gönül

onunla döner her an; bazen rahat, bazen mübtelâ.

4-Bazen uykuya gider, bazen sebeplere gider. Bazen ebediyet yurduna

gider, bazen de fânîlik sahrasına.

5-Bazen gaye taç ve altındır, bazen de bineklerdir. Bazen gökte bazen

yerdedir, bazen sultan, bazen dilencidir.

6-Gönül bazen diken, bazen gül, bazen tatlı şerbet, bazen acı sirke. Bazen

davulcudur, bazen davul; tâ ki tokmağın zahmetini çeksin.

7-Kalp öyle bir ağaç olmuştur ki türlü türlü meyve vermiştir. Bazen

meyvesidir gülşeker, bazen dert ve gam, bazen de safâ.

8-Bir garip nehir olmuş içimiz, bazen su görünür bazen kan. Bazen bâde

olmuş gül rengi, bazen süt, bazen şerbet ve şifâ.

9-Hakkı! Bu renklerden uyan; teslim ol, tek renk ol hemen. Hoş, Allah’ın

boyasına boyan; çünkü O, dilediğini yapar.

[115] . Beyhakî, Şuabu’l-Îmân, V, 345

[116] . Aclûnî, Keşfü’l-hafâ , II, 384, H. No: 2669.

[117] . Matbu nüshada “tendir” şeklinde.

[118] . Buhârî, Ahkâm 21; Müslim, Selâm 24.

[119] . Bkz: Aclûnî , Keşfü’l-hafâ , I/256, H.No: 671.

[120] . Müslim, Zühd, 1; Ahmed b. Hanbel, Müsned , VI/338, H. No: 6855.

[121] . Aslında “hor” şeklinde olan bu kelime, vezin zaruretinden dolayı

“her” şeklinde okunmuştur.

[122] . Bir dirhem yaklaşık 3 gramdır.

[123] . Beyhakî, Şu’abü’l-Îmân, VI/99, H. No: 7603; Müttakî el-Hindî ,

Kenzü’l-Ummâl , III/66, H. No: 5523.

[124] . Müslim, Kader 17. Ayrıca bk. Ahmed b. Hanbel, Müsned , II, 168

[125] . Tirmizî, Kader, 7, Daavât 90, 124. Ayrıca bk. Ahmed İbn-i Hanbel,

Müsned , IV, 182, VI, 91, 251, 294, 302, 315.

[126] . Tirmizî, Kader, 7.

[127] . Aclûnî, Keşfü’l-hafâ , II/148, H. No: 1884, 1885.

[128] . Müslim, Sıfatü’l-Münâfıkîn, 70.

[129] . Müttakî el-Hindî , Kenzü’l-ummâl , II/202, H. No: 3757.

[130] . Erham: Merhamet edenlerin en merhametlisi; Allah Teala.

Beğenilmeyen çirkin sıfatların biri de öfkedir ki (gazap), nefsi görmekten

kaynaklanır ve sâhibine galip gelir. Öfke aklın yönetimi altına ve dinin

gösterdiği yöne girmezse sahibi onunla azap çeker ve ona yenik düşer.

Kişinin dış görünüşü bozulur, çirkinleşir. Şüphesiz iç âlemi dışından da

çirkin olur. Çünkü öfke (gazap), lânetli şeytanın yaratıldığı ateşten

yaratılmıştır. Nitekim Hazret-i Âişe anamızın gazaplandığı sırada

Efendimiz’in kendisine; “Şeytanın geldi” buyurması bu ateşe işarettir. Hak

teala [künhünü bilmediğimiz] nice hikmetlere bağlı olarak bu ateşi insanın

içine koymuştur. Bu ateş herhangi bir sebeple tutuşursa yüreğin kanı

galeyâna gelip damarlara dağılır ve bundan sonra içten dışa doğru çıkarak

bedenine hücum eder.

Onun için sen bunlardan birini görsen anlarsın ki gam ve keder namına

bütün dertlerden kurtulup gönül huzurunu bulmuşlardır. Zevk, sürûr ve neşe

ile dolmuşlardır. Onlar hiç kimseden incinmeyip insanlar içinde gönüllerin

sevgilisi olmuşlardır. Çünkü onlardan iyilik ve hayırdan başka bir şey

meydana gelmez. İşte onların durumu böyle iken yine de hasetçiler onları

kıskanıp zarara uğramaları için çeşitli hîle ve tuzaklar kurmuşlardır. Ancak

hasetçilerin hasedinden berikilere ne bir zarar gelir ne de onların

hasetleriyle hîle ve tuzaklarından haberleri olur. Çünkü onlar şuhûd

deryâsına dalmışlardır ve hasetçiler bunlar için kazdıkları kuyulara

kendileri düşerek belâlarını bulmuşlardır. Hasetçiler bu halde iken,

mukarrabûn Mevlâ tealanın korumasında emniyet içinde selâmeti bulmuşlar

ve iki cihân saadetini elde edip isteklerine nâil olmuşlardır. Nitekim Hak

teala; [325/b] “Bilesiniz ki Allah’ın dostlarına korku yoktur; onlar

üzülmeyecekler de.” (Yûnus 10/62) buyurmuş ve mukarrabûnun âhiret

üzüntüsünden âzâde olduklarını duyurmuştur. Eğer bu ilâhî kelâm Hazret-i

Peygamber aleyhisselâmın “Dünya mü’minin zindanıdır” hadis-i şerifiyle

bu mânâya gelen benzer ifadelerine aykırı değil midir diye sorarsan

vereceğimiz şu şifâlı cevap sana yeterlidir deriz. Bu hadis-i şerif ile birlikte

Rasûlullah’ın buna benzer ne kadar beyânı varsa, bunların hepsi de ebrârın

ileri gelenleri hakkında söylenmiştir. Nitekim onların halleri de -yukarıda

açıkladıklarımızla- hoş, sana artık açıktır.

Yine de bu makam mukarrabûnun yoluna nisbetle ikincidir. Çünkü onlar

(yâni mukarrabûn), kendi nefislerinden geçip Mevlâ ile bâki olmayı

istemişler ve ecelleri gelmeden önce irâdî mevt ile ölmekle emrolunup

fânîlik yolunu tutmuşlardır. Çünkü Efendilerinin onlara; “Ölmeden önce

(irâdî ölümle) ölünüz” buyurmasıyla, nefislerini(n kötü arzularını kırıp

onları mânen) öldürmeye gayret etmişlerdir.

Öfkenin bir ilacı da şudur ki, öfkelendiği sırada ayakta olan hemen

otursun, oturmakta olan arkası üzerine hafifçe yaslanıp şu duayı okusun:

“Allah’ım! Beni ilimle zengin kıl. (Ahlâkımı) hilmle süsle. Bana takvânı

ikram eyle ve benim hâlimi âfiyetle güzelleştir. Âmin!”

. Matbu nüshada “tendir” şeklinde.

. Buhârî, Ahkâm 21; Müslim, Selâm 24.

. Bkz: Aclûnî , Keşfü’l-hafâ , I/256, H.No: 671.

. Müslim, Zühd, 1; Ahmed b. Hanbel, Müsned , VI/338, H. No: 6855.

. Aslında “hor” şeklinde olan bu kelime, vezin zaruretinden dolayı “her”

şeklinde okunmuştur.

. Bir dirhem yaklaşık 3 gramdır.

. Beyhakî, Şu’abü’l-Îmân, VI/99, H. No: 7603; Müttakî el-Hindî , Kenzü’l-

Ummâl , III/66, H. No: 5523.

. Müslim, Kader 17. Ayrıca bk. Ahmed b. Hanbel, Müsned , II, 168

. Beyhakî, Şuabu’l-Îmân, V, 345

. Aclûnî, Keşfü’l-hafâ , II, 384, H. No: 2669.

. Müslim, Sıfatü’l-Münâfıkîn, 70.

. Müttakî el-Hindî , Kenzü’l-ummâl , II/202, H. No: 3757.

. Erham: Merhamet edenlerin en merhametlisi; Allah Teala.

Kalbi temizlemek her işten önceliklidir. Ve bu makamda bulunan sâlikin

sabah güneş doğmadan ve akşam batmadan evvel kalbini tasfiye etmeden

önce “Ey kalpleri evirip çeviren [Allah’ım!] Kalbimi senin tâatine doğru

çevir” duasını okuması lâzımdır. Tasfiyeden sonra ise “Ey kalpleri halden

hale döndüren [Allah’ım!] Kalbimi dinin ve tâatın üzere sâbit kıl” duasını

okumalıdır.

. Tirmizî, Kader, 7, Daavât 90, 124. Ayrıca bk. Ahmed İbn-i Hanbel,

Müsned , IV, 182, VI, 91, 251, 294, 302, 315.

. Tirmizî, Kader, 7.

. Aclûnî, Keşfü’l-hafâ , II/148, H. No: 1884, 1885.

Kalbi temizlemek her işten önceliklidir. Ve bu makamda bulunan sâlikin

sabah güneş doğmadan ve akşam batmadan evvel kalbini tasfiye etmeden

önce “Ey kalpleri evirip çeviren [Allah’ım!] Kalbimi senin tâatine doğru

çevir” duasını okuması lâzımdır. Tasfiyeden sonra ise “Ey kalpleri halden

hale döndüren [Allah’ım!] Kalbimi dinin ve tâatın üzere sâbit kıl” duasını

okumalıdır.

İmdi bundan böyle zühdi koy müdâm ol bâde-her

“İnsanların hepsi [günahları sebebiyle] helâk olacaklardır; âlimler

müstesna. Âlimler de helâk olacaklardır; ilmi ile amel edenler müstesna.

Bildiği ile amel edenler de helâk olacaklardır; ihlâslı olanlar müstesna.

İhlaslı olanlar ise büyük bir tehlike üzeredirler.”

Çünkü ebrârın ileri gelenleri, yerilen ahlâkî sıfatların insanı neticede

helâke götürdüğünü, iki âlemde belâlara saldığını aklî delillerle ve naklî

haberlerle bilmişlerdir. Onlar bu çirkin sıfatları birer birer temizleyip

gidermeye gayret etmişlerdir. Ancak bu sıfatlardan bütünüyle kurtulmaya

muvaffak olamayıp ahlâkı güzelleştirmekten (tezhîb-i ahlâk) âciz

kalmışlardır. Çünkü onlar, bir gün bir sıfattan kurtulsalar, başka vakit

bakarlar ki ondan beterine çatmışlardır. İşte onlar bu minval üzere gayret

ederken, ömürlerinin sonuna kadar meşakkatte kalmışlardır. Çünkü onların

mideleri dolup insânî vasıfları kuvvet bulmuştur. Damarlarında kanları çok

olduğu için şeytan onlara üstün gelip gönüllerini vesvese ile doldurmuştur.

Nitekim haberde; “Şeytan sizin damarlarınızdaki kanla beraber dolaşır.

Onun yolunu açlıkla daraltınız” buyurulmuştur.

Bu duadan maksat bu yolda dosdoğru (istikamet üzere) bulunmaktır.

Nitekim bu ikinci makamda “Kulların kalpleri Rahmân’ın iki (kudret)

parmağı arasındadır ki onları istediği yöne döndürür” hadis-i şerifinin sırrı

bu dervişe zevkiyle beraber açık olur. Bu da sâlikin seyr ü sülûka rağbetini

artırıp mücâhede esnasında çektiği sıkıntıları unutturur. Kalbin hallerine

vâkıf edip mâsivâdan uzaklaştırır.

Ona emr-i bi’l-ma’rûf nehy-i ani’l-münker (iyiliği tavsiye edip kötülükten

sakındırmak) gerekmez. Çünkü iyiliği emretmek, emredilene yumuşaklıkla

yaklaşmayı, tevâzu ile davranmayı gerektirir ki tesiri olsun. Hâlbuki sâlik

bu makamda yumuşaklık ve tevâzu gösteremez. Nitekim hadis-i şerifte;

“İyiliği emr eden, bunu güzellikle yapmalıdır” rivayeti gelmiştir.

6-Misâl-i hâne tendir şikâfı emrâzın

Misal âlemi, mukarrabûnun makamlarının başlangıcıdır ki görünürdeki

beş duyu organıyla idrak olunamayan bir takım işleri sâdık derviş onda işitir

ve görür. Hazret-i Habîb-i Ekrem (s.a.v.) “Mü’minin kalbi (sanki)

Beytullah’tır” buyurmuş ve gönlün ilâhî sırların mahzeni olduğunu

duyurmuştur.

Çünkü ebrârın ileri gelenleri, yerilen ahlâkî sıfatların insanı neticede

helâke götürdüğünü, iki âlemde belâlara saldığını aklî delillerle ve naklî

haberlerle bilmişlerdir. Onlar bu çirkin sıfatları birer birer temizleyip

gidermeye gayret etmişlerdir. Ancak bu sıfatlardan bütünüyle kurtulmaya

muvaffak olamayıp ahlâkı güzelleştirmekten (tezhîb-i ahlâk) âciz

kalmışlardır. Çünkü onlar, bir gün bir sıfattan kurtulsalar, başka vakit

bakarlar ki ondan beterine çatmışlardır. İşte onlar bu minval üzere gayret

ederken, ömürlerinin sonuna kadar meşakkatte kalmışlardır. Çünkü onların

mideleri dolup insânî vasıfları kuvvet bulmuştur. Damarlarında kanları çok

olduğu için şeytan onlara üstün gelip gönüllerini vesvese ile doldurmuştur.

Nitekim haberde; “Şeytan sizin damarlarınızdaki kanla beraber dolaşır.

Onun yolunu açlıkla daraltınız” buyurulmuştur.

Nitekim Hazret-i Habîb-i Ekrem (s.a.v.) gündüz bir şeyler yemişse, akşam

yemezdi, akşam yemişse gündüz bir şey yemezdi. Şu halde bu sâlik, o

Rasûl’e (s.a.v.) uysun. Yine onun bir öğünde bir çok çeşit yemeyip bir

çeşitle yetinmesi gerekir. Nefsinin hakkını da versin. Yâni elli dirhemle yüz

dirhem arası bir şey yesin. Ancak nefsin yemekten haz almasına mâni

olsun. Eğer bu orta hâl, daha yolun başındaki sâlike zor gelip nefsi bu

hakkını aştıysa ve hazlarıyla aşırılığa gittiyse, nefsini terbiye etmek için ona

hakkını bile vermemesin. Yani yirmi dört saatte dört saat uyku uyutmayıp

elli dirhem bile yemek yedirmesin. O derece açlığa ve uykusuzluğa onu

alıştırsın ki, nefsi terbiye olup yukarıda bahsedilen hakkı kadarıyla kanaat

edip mesud olsun. Dinin emirlerine itaatkâr olup boyun eğsin.

5-Suyu, azığı terk etsen, görmezsin aslâ düşmanı. Her an bulursun

Erham’ı. Sabır ferahın anahtarı.