BEŞİNCİ BAB · ÜÇÜNCÜ FASIL · Dördüncü Madde
Dördüncü Madde
Şeriatın, hakikatın sırrı ve iç yüzü olduğunu; dinin âdâbına riâyet ederek
tarikat yoluna gidenin Allah’a mânen yakınlık makamına ulaştığını,
edepsizlik edenin dalâlete düşerek [manevî âlemin büyük nimetlerinden]
mahrum kaldığını ve her muradına erişenlerin buna ancak ibadetle
ulaştıklarını bir misalle bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle bir misal getirmişlerdir. Bu
üçüncü makamda bulunan sâlike hakîkatın müşâhedesi baskın gelip dinin
bağlayıcı hükümleri nazarında değersiz gibi kalınca, aşağıda vereceğimiz
misalle hakîkatın iç yüzü ve sırrının, şeriat olduğunu yakînen bilsin. Onun
hükümleriyle ve âdâbına uygun amel etsin. Bunu yaparak üçüncü makamda
başına gelebilecek kötülüklerden korunmuş olsun ve böylece dördüncü
makama ulaşsın.
Bahsi geçen misalimiz şudur: Bir pâdişah muhteşem bir saray yaptırır.
Öyle mükemmel bir saray ki, bir insanın dünyası ve âhireti için
isteyebileceği her şey orada mevcuttur. Hayır ve şerden isteyebileceği ya da
sakınacağı her ne varsa oraya konulmuştur.
Hayır çeşitlerinden her biri için ayrı bir kapı belirleyip her kapıda görev
verdiği kölesine şu tâlimatı vermiştir; “Burada geçerli olan âdetim şöyle
olacaktır. İyiliğin filanca çeşidini ancak bu kapıdan veririm, başka yerden
değil.” Şer çeşitlerinin her biri için de yine ayrı ayrı kapılar belirleyip her
kapıda görev verdiği kölesine şu tâlimatı vermiştir; “Burada geçerli olan
âdetim şöyle [334/b] olacaktır. Şerrin şu çeşidine ancak bu kapıdan yol
veririm, başka değil.”
Mesela su için bir kapı, ekmek için ayrı bir kapı, et için ayrı bir kapı.
Elbise isteyenlere her elbise çeşidi için ayrı bir kapı belirleyip tayin etmiştir.
Sonra kendisini görmek isteyenler için nice kapılar açmıştır. Hizmetinde
bulunmak isteyenler için nice kapılar, sohbetinde bulunmak isteyenler için
nice kapılar, rızâsına ermek isteyenler için nice kapılar açmıştır. Gazabına
açılan nice kapılar yaptırmış ve daha buna benzer nice haller için ayrı ayrı
olmak üzere pek çok kapılar yaptırmıştır. Sonra o sultan, emrinde çalışan
kölelerine bir vezir göndermiştir; o saray içinde mevcut olan hazîneleri
vermek ve çıkartmak için belirlediği kapıları onlara açıklayıp müjdelesin ki,
her kim hayır kapıları üzerinde durup hayrı istediyse, o kapılardan tayin
olunan hayır elbette ona erişir ve sultan ondan râzı olur.
Vezir o hizmetçiye şunu da söyleyip sakındırır ki, her kim de şer kapısı
üzerinde durup kötülüğü talep ederse o kapıdan çıkacağı belirtilen kötülük
kendisine isabet eder, sultan da ona gazaplanır.
Bu durumda bazı kullar gelip gayet mütevâzı bir halde fakirliklerini
söyleyerek hayır kapısı önünde dururlar. O sultandan cömertliği ve iyiliği
ile belirlediği hayrı isterler. Onlar, himmetlerini bahsi geçen kapılara teksif
etmemişler ancak sultan, hayrın oradan istenmesini murad ettiği için o
kapıya değer verip gelmişlerdir. Bu sınıfın söz konusu kapılara bu şekilde
değer vermeleri sultanı müşâhededen, O’na saygı göstermekten ve O’nun
büyüklüğüne
yakinen
inanmaktan
kendilerini
mahrum
etmemiştir.
Hükümdarın belirlediği bu kapılardan yüz çevirip de, arzu ettikleri nimetleri
istemek üzere başka kapılara gitmemişlerdir.
Böylece edebe uygun davranıp hükümdarın amacına aykırı hareket
etmemişlerdir. Bu şekilde hizmet eden hizmetçiler sultan nazarında yakın
dost olmuşlardır. Çünkü bunlar, her işi yerli yerince işleyip âdâba titizlikle
riâyet ederek o yüce sultanın huzuruna gelmişlerdir.
O muhteşem sarayda bulunan söz konusu hizmetçilerin ikinci sınıfına
gelince, bunlar da birinci sınıfın yaptığı gibi yapmışlardır. Fakat nimetlerin
verileceği bildirilen kapılar önünde sultanın emrine uyarak durdukları
zaman, kapılara itimat ederek, sultanın huzuruna durmaktan mahrum
kalmışlardır. Nefislerinde bir varlık görüp kibir ve kendini beğenme ile
dolmuşlardır.
Çünkü onlar, sultanın emrine itaat etmeyen kölelerden kendilerini üstün
görmüşlerdir. Sultan, bunlarda kendini beğenme ve kibir olduğunu
hissedince o da bunları beğenmemiş ve önceki sınıf gibi onları huzuruna
alıp dostluğuna yakın kılmamıştır. Ancak bunlara da o kapılardan tayin
eylediği hayırları keremiyle ihsan eylemiştir.
Kölelerin üçüncü sınıfına gelince, onlar hayır kapılarında durmamışlar,
verileceği duyurulan hayırlardan bir şey bile çıkıp onlara ulaşmamıştır.
Çünkü onlar öyle zannetmişlerdir ki bu kapıların nimetin kendilerine
ulaşmasında bir etkisi yoktur. “Belki ortada kapılar bile yoktur. Nimeti
veren ancak sultanın kendisidir ki kapısız da onu kölesine verebilir”
demişlerdir. Bunlar sultanın hikmetinin gereği (olan) kapıları yok
zannetmişler ve bütünüyle edebi terk etmişlerdir. Şu halde onlar, sultanın
hikmetini anlamayıp [nimetlerin verildiği] kapıların üzerinde durmadıkları
için O’nun huzurundan uzağa düşmüşlerdir. Onlar öylesine şaşkın kalmışlar
ve öylesine yoldan çıkmışlardır ki huzurdan kovulduklarının farkında bile
olmayıp O’nun muhabbeti davasına düşmüşlerdir. Hâlbuki hükümdar onları
sevmemektedir ve onlar gerçekten haddi aşmışlardır. Bu şekilde sultanın
saraydaki köleleri üç sınıfa ayrılmıştır:
Birinci sınıf sultanı tayin ettiği kapılardan rızık verir diye bilmişlerdir.
İkinci sınıftan olanlar sultanı birinciler gibi görüp bilmişler, fakat bunlar
kendi nefislerinde bir varlık görmüşlerdir. Üçüncü sınıf ise sultandan başka
bir nesne görmeyip hayır kapılarının gayrısında durmuşlardır. Şimdi, bu
misaldeki sultan Allah tealaya misaldir ki âyet-i kerimede: “En yüce
sıfatlar Allah’a aittir” (en-Nahl, 16/60) buyurulmuştur.
Misal getirilen muhteşem saray, gayb âleminin hazîneleridir. Saraydaki
hayır ve şer kapıları, dinin emir ve yasaklarına misaldir. Sultandan haber
getiren baş vezir ise Habîb-i Ekrem (s.a.v.) [335/a] hazretlerine misaldir.
Sultanın köleleri Rasûl-i Kibriyâ’nın davetini kabul eden ümmetidir.
Rahmân’ın Elçisi’nin (s.a.v.) bize açıkladığı dînî konuların birisi, mesela
namazdır. O bize şöyle haber vermiştir ki, namazı bütün esaslarına ve
âdâbına (ta’dîl-i erkân) uygun olarak kılınız. Böylece namaz içinde bulunan
“göz nûru” size de verilsin, İzzet ve Celâl sâhibi Allah sizden râzı olsun.
Şu halde her kim, o Elçi’nin doğru haberi üzerine Hakk’ın emrini yerine
getirip o kerem sâhibinin yüce vâdi olan “göz nûru”nu, iki cihan saadetini
ve O’nun rızâsını ümit ederek namazını şartlarına uygun olarak kılarsa
şüphesiz mukarrabûn zümresine dahil olur. Ümit ettiğinden fazlasıyla
ikramlara nâil olur.
Bir kimse namazı yukarıda tarif edildiği şekilde kıldığı halde, ancak
namazını görüp Hakk’ın emrine itaat ettiğinden nefsine kendini beğenme
hâli gelirse, Hakk’ın huzuruna yakın olmaya lâyık olamaz ve ebrâr
zümresinde kalır.
Her kim de namazı terk edip “Aslında Hak tealanın tecellîleri, muhabbet
tezahürleri, dostluğu ve merhamet tecellîleri, cenneti, nimetleri ve cennetlik
kullara tahsis eylediği hizmetkârları, lütuf ve ihsanıyla sâir ikramları
doğrudan namaza bağlı değildir. O’nun ihsanlarına mâni olacak hiçbir engel
yoktur ve O’nun [rahmet deryası] herkese şâmildir” gibi iddialarda
bulunursa; böyle diyen câhil, sarayın kapısını bırakıp da duvarından içeri
girmeye çalışmaktadır.
Eğer namazı terk ederse -Allah muhafaza buyursun- o zındık olur ve
namaz içinde bulunan “göz nûru” ikramından mahrum kalır. Eğer namaz
kapısından mukarrabûn için va‘d edilen tecellîler o kovulmuş kişiye [bir
kez olsun] verilseydi ömrü oldukça aslâ namazı terk etmezdi. [Sözleri ve
davranışlarıyla] dinin sınırlarından bir adım dışarı çıkmazdı.
Emir ve yasaklarla ilgili dinin diğer hükümleri de namaza kıyas edilerek
bilinir. Çünkü Hak Tealanın tecellîleri ve rızâsı kula ancak ibadet ve tâat
kapısından gelir. Gazabı ve huzurundan kovması da, ancak günah ve
isyanlara dalmakla isabet eder. Şu halde ârif olan sâlike gereken şeriat
kapısı önünde tevâzu ile durup âcizliğini itiraf etmesidir. Celâl sahibi
Mevlâ’sından muhtaç olduğu rızâsını ve kavuşma arzusunu dile
getirmesidir. Çünkü Hak teala onu her halde ümitsiz bırakmaz ve elbette
ona rızasını buldurur.
Nazm
1-Çün geçdi nefsim ten sûzeninden
Gülşen göründi dil revzeninden
2-Sığmam didi Hak arz u semâya
Kenzim bilindim dil mahzeninden
3-Kevn ü mekândan geç kalbe gel
Seyr eyle aşkı dil meskeninden
4-Kılsan temâşâ dîdâr-ı aşkı
Kevserler akar dil gülşeninden
5-Genc-i nihândır bî-hadd ü pâyân
Olmuş nümâyân dil ma‘deninden
6-Sâkî vü mey hem mahbûb u mutrib
Dildir kamu, tut dil-i dâmeninden
7-Hakkı! Nazar kıl kim cümle âlem
Çör-çöp gibidir dil hırmeninden
Günümüz Türkçesiyle
1-Ne zaman nefsim, ten iğnesinden süzüldü. Gönül penceresinden gül
bahçesi göründü.
2-Sığmam dedi Hak; yeryüzüne, göklere. Bir hazineydim bilindim, gönül
mahzeninden.
3-Varlığı mekânı bırak, kalbine gel. Seyreyle aşkı gönül penceresinden.
4-Aşkın yüzünü seyredebilsen. Kevserler akardı, gönül gülşeninden.
5-O gizli hazinedir, sonsuz ve sınırsızdır. Çünkü gönül madeninden
fışkırıyor.
6-Sâkî, kadeh, sevgili ve çalgıcı hep birden. Gönüldür bunlar; tutuver
onun eteğinden.
7-Hakkı! Nazar et cümle âleme; çer çöp misali hepsi, gönül harmanından.

