Marifetnâme · Haziran 28, 2026

Şeriatın, hakikatın sırrı ve iç yüzü olduğunu; dinin âdâbına riâyet ederek tarikat yoluna…

BEŞİNCİ BAB · ÜÇÜNCÜ FASIL · Dördüncü Madde Dördüncü Madde Şeriatın, hakikatın sırrı ve iç yüzü olduğunu; dinin âdâbına riâyet ederek tarikat yoluna gidenin Allah’a mânen yakınlık makamına ulaştığını, edepsizlik edenin …

BEŞİNCİ BAB · ÜÇÜNCÜ FASIL · Dördüncü Madde

Dördüncü Madde

Şeriatın, hakikatın sırrı ve iç yüzü olduğunu; dinin âdâbına riâyet ederek

tarikat yoluna gidenin Allah’a mânen yakınlık makamına ulaştığını,

edepsizlik edenin dalâlete düşerek [manevî âlemin büyük nimetlerinden]

mahrum kaldığını ve her muradına erişenlerin buna ancak ibadetle

ulaştıklarını bir misalle bildirir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle bir misal getirmişlerdir. Bu

üçüncü makamda bulunan sâlike hakîkatın müşâhedesi baskın gelip dinin

bağlayıcı hükümleri nazarında değersiz gibi kalınca, aşağıda vereceğimiz

misalle hakîkatın iç yüzü ve sırrının, şeriat olduğunu yakînen bilsin. Onun

hükümleriyle ve âdâbına uygun amel etsin. Bunu yaparak üçüncü makamda

başına gelebilecek kötülüklerden korunmuş olsun ve böylece dördüncü

makama ulaşsın.

Bahsi geçen misalimiz şudur: Bir pâdişah muhteşem bir saray yaptırır.

Öyle mükemmel bir saray ki, bir insanın dünyası ve âhireti için

isteyebileceği her şey orada mevcuttur. Hayır ve şerden isteyebileceği ya da

sakınacağı her ne varsa oraya konulmuştur.

Hayır çeşitlerinden her biri için ayrı bir kapı belirleyip her kapıda görev

verdiği kölesine şu tâlimatı vermiştir; “Burada geçerli olan âdetim şöyle

olacaktır. İyiliğin filanca çeşidini ancak bu kapıdan veririm, başka yerden

değil.” Şer çeşitlerinin her biri için de yine ayrı ayrı kapılar belirleyip her

kapıda görev verdiği kölesine şu tâlimatı vermiştir; “Burada geçerli olan

âdetim şöyle [334/b] olacaktır. Şerrin şu çeşidine ancak bu kapıdan yol

veririm, başka değil.”

Mesela su için bir kapı, ekmek için ayrı bir kapı, et için ayrı bir kapı.

Elbise isteyenlere her elbise çeşidi için ayrı bir kapı belirleyip tayin etmiştir.

Sonra kendisini görmek isteyenler için nice kapılar açmıştır. Hizmetinde

bulunmak isteyenler için nice kapılar, sohbetinde bulunmak isteyenler için

nice kapılar, rızâsına ermek isteyenler için nice kapılar açmıştır. Gazabına

açılan nice kapılar yaptırmış ve daha buna benzer nice haller için ayrı ayrı

olmak üzere pek çok kapılar yaptırmıştır. Sonra o sultan, emrinde çalışan

kölelerine bir vezir göndermiştir; o saray içinde mevcut olan hazîneleri

vermek ve çıkartmak için belirlediği kapıları onlara açıklayıp müjdelesin ki,

her kim hayır kapıları üzerinde durup hayrı istediyse, o kapılardan tayin

olunan hayır elbette ona erişir ve sultan ondan râzı olur.

Vezir o hizmetçiye şunu da söyleyip sakındırır ki, her kim de şer kapısı

üzerinde durup kötülüğü talep ederse o kapıdan çıkacağı belirtilen kötülük

kendisine isabet eder, sultan da ona gazaplanır.

Bu durumda bazı kullar gelip gayet mütevâzı bir halde fakirliklerini

söyleyerek hayır kapısı önünde dururlar. O sultandan cömertliği ve iyiliği

ile belirlediği hayrı isterler. Onlar, himmetlerini bahsi geçen kapılara teksif

etmemişler ancak sultan, hayrın oradan istenmesini murad ettiği için o

kapıya değer verip gelmişlerdir. Bu sınıfın söz konusu kapılara bu şekilde

değer vermeleri sultanı müşâhededen, O’na saygı göstermekten ve O’nun

büyüklüğüne

yakinen

inanmaktan

kendilerini

mahrum

etmemiştir.

Hükümdarın belirlediği bu kapılardan yüz çevirip de, arzu ettikleri nimetleri

istemek üzere başka kapılara gitmemişlerdir.

Böylece edebe uygun davranıp hükümdarın amacına aykırı hareket

etmemişlerdir. Bu şekilde hizmet eden hizmetçiler sultan nazarında yakın

dost olmuşlardır. Çünkü bunlar, her işi yerli yerince işleyip âdâba titizlikle

riâyet ederek o yüce sultanın huzuruna gelmişlerdir.

O muhteşem sarayda bulunan söz konusu hizmetçilerin ikinci sınıfına

gelince, bunlar da birinci sınıfın yaptığı gibi yapmışlardır. Fakat nimetlerin

verileceği bildirilen kapılar önünde sultanın emrine uyarak durdukları

zaman, kapılara itimat ederek, sultanın huzuruna durmaktan mahrum

kalmışlardır. Nefislerinde bir varlık görüp kibir ve kendini beğenme ile

dolmuşlardır.

Çünkü onlar, sultanın emrine itaat etmeyen kölelerden kendilerini üstün

görmüşlerdir. Sultan, bunlarda kendini beğenme ve kibir olduğunu

hissedince o da bunları beğenmemiş ve önceki sınıf gibi onları huzuruna

alıp dostluğuna yakın kılmamıştır. Ancak bunlara da o kapılardan tayin

eylediği hayırları keremiyle ihsan eylemiştir.

Kölelerin üçüncü sınıfına gelince, onlar hayır kapılarında durmamışlar,

verileceği duyurulan hayırlardan bir şey bile çıkıp onlara ulaşmamıştır.

Çünkü onlar öyle zannetmişlerdir ki bu kapıların nimetin kendilerine

ulaşmasında bir etkisi yoktur. “Belki ortada kapılar bile yoktur. Nimeti

veren ancak sultanın kendisidir ki kapısız da onu kölesine verebilir”

demişlerdir. Bunlar sultanın hikmetinin gereği (olan) kapıları yok

zannetmişler ve bütünüyle edebi terk etmişlerdir. Şu halde onlar, sultanın

hikmetini anlamayıp [nimetlerin verildiği] kapıların üzerinde durmadıkları

için O’nun huzurundan uzağa düşmüşlerdir. Onlar öylesine şaşkın kalmışlar

ve öylesine yoldan çıkmışlardır ki huzurdan kovulduklarının farkında bile

olmayıp O’nun muhabbeti davasına düşmüşlerdir. Hâlbuki hükümdar onları

sevmemektedir ve onlar gerçekten haddi aşmışlardır. Bu şekilde sultanın

saraydaki köleleri üç sınıfa ayrılmıştır:

Birinci sınıf sultanı tayin ettiği kapılardan rızık verir diye bilmişlerdir.

İkinci sınıftan olanlar sultanı birinciler gibi görüp bilmişler, fakat bunlar

kendi nefislerinde bir varlık görmüşlerdir. Üçüncü sınıf ise sultandan başka

bir nesne görmeyip hayır kapılarının gayrısında durmuşlardır. Şimdi, bu

misaldeki sultan Allah tealaya misaldir ki âyet-i kerimede: “En yüce

sıfatlar Allah’a aittir” (en-Nahl, 16/60) buyurulmuştur.

Misal getirilen muhteşem saray, gayb âleminin hazîneleridir. Saraydaki

hayır ve şer kapıları, dinin emir ve yasaklarına misaldir. Sultandan haber

getiren baş vezir ise Habîb-i Ekrem (s.a.v.) [335/a] hazretlerine misaldir.

Sultanın köleleri Rasûl-i Kibriyâ’nın davetini kabul eden ümmetidir.

Rahmân’ın Elçisi’nin (s.a.v.) bize açıkladığı dînî konuların birisi, mesela

namazdır. O bize şöyle haber vermiştir ki, namazı bütün esaslarına ve

âdâbına (ta’dîl-i erkân) uygun olarak kılınız. Böylece namaz içinde bulunan

“göz nûru” size de verilsin, İzzet ve Celâl sâhibi Allah sizden râzı olsun.

Şu halde her kim, o Elçi’nin doğru haberi üzerine Hakk’ın emrini yerine

getirip o kerem sâhibinin yüce vâdi olan “göz nûru”nu, iki cihan saadetini

ve O’nun rızâsını ümit ederek namazını şartlarına uygun olarak kılarsa

şüphesiz mukarrabûn zümresine dahil olur. Ümit ettiğinden fazlasıyla

ikramlara nâil olur.

Bir kimse namazı yukarıda tarif edildiği şekilde kıldığı halde, ancak

namazını görüp Hakk’ın emrine itaat ettiğinden nefsine kendini beğenme

hâli gelirse, Hakk’ın huzuruna yakın olmaya lâyık olamaz ve ebrâr

zümresinde kalır.

Her kim de namazı terk edip “Aslında Hak tealanın tecellîleri, muhabbet

tezahürleri, dostluğu ve merhamet tecellîleri, cenneti, nimetleri ve cennetlik

kullara tahsis eylediği hizmetkârları, lütuf ve ihsanıyla sâir ikramları

doğrudan namaza bağlı değildir. O’nun ihsanlarına mâni olacak hiçbir engel

yoktur ve O’nun [rahmet deryası] herkese şâmildir” gibi iddialarda

bulunursa; böyle diyen câhil, sarayın kapısını bırakıp da duvarından içeri

girmeye çalışmaktadır.

Eğer namazı terk ederse -Allah muhafaza buyursun- o zındık olur ve

namaz içinde bulunan “göz nûru” ikramından mahrum kalır. Eğer namaz

kapısından mukarrabûn için va‘d edilen tecellîler o kovulmuş kişiye [bir

kez olsun] verilseydi ömrü oldukça aslâ namazı terk etmezdi. [Sözleri ve

davranışlarıyla] dinin sınırlarından bir adım dışarı çıkmazdı.

Emir ve yasaklarla ilgili dinin diğer hükümleri de namaza kıyas edilerek

bilinir. Çünkü Hak Tealanın tecellîleri ve rızâsı kula ancak ibadet ve tâat

kapısından gelir. Gazabı ve huzurundan kovması da, ancak günah ve

isyanlara dalmakla isabet eder. Şu halde ârif olan sâlike gereken şeriat

kapısı önünde tevâzu ile durup âcizliğini itiraf etmesidir. Celâl sahibi

Mevlâ’sından muhtaç olduğu rızâsını ve kavuşma arzusunu dile

getirmesidir. Çünkü Hak teala onu her halde ümitsiz bırakmaz ve elbette

ona rızasını buldurur.

Nazm

1-Çün geçdi nefsim ten sûzeninden

Gülşen göründi dil revzeninden

2-Sığmam didi Hak arz u semâya

Kenzim bilindim dil mahzeninden

3-Kevn ü mekândan geç kalbe gel

Seyr eyle aşkı dil meskeninden

4-Kılsan temâşâ dîdâr-ı aşkı

Kevserler akar dil gülşeninden

5-Genc-i nihândır bî-hadd ü pâyân

Olmuş nümâyân dil ma‘deninden

6-Sâkî vü mey hem mahbûb u mutrib

Dildir kamu, tut dil-i dâmeninden

7-Hakkı! Nazar kıl kim cümle âlem

Çör-çöp gibidir dil hırmeninden

Günümüz Türkçesiyle

1-Ne zaman nefsim, ten iğnesinden süzüldü. Gönül penceresinden gül

bahçesi göründü.

2-Sığmam dedi Hak; yeryüzüne, göklere. Bir hazineydim bilindim, gönül

mahzeninden.

3-Varlığı mekânı bırak, kalbine gel. Seyreyle aşkı gönül penceresinden.

4-Aşkın yüzünü seyredebilsen. Kevserler akardı, gönül gülşeninden.

5-O gizli hazinedir, sonsuz ve sınırsızdır. Çünkü gönül madeninden

fışkırıyor.

6-Sâkî, kadeh, sevgili ve çalgıcı hep birden. Gönüldür bunlar; tutuver

onun eteğinden.

7-Hakkı! Nazar et cümle âleme; çer çöp misali hepsi, gönül harmanından.