ÜÇÜNCÜ FEN · İKİNCİ BÂB · ÜÇÜNCÜ FASIL · Altıncı Madde
Altıncı Madde
Susmanın kısımlarını, hâlleri ve makãmlarının ne olduğunu, irfân ehlinin
kalp hallerini rumuz ve işaretlerle gösterdiğini bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Dilin suskunluğu
gece uykusuzluğunun sonucudur. Çünkü gece uyumayıp ibadet eden
kimsede konuşma isteği olmadığı bilinen bir durumdur.
Suskunluk
iki
kısımdır.
Biri
dilin
suskunluğu,
diğeri
kalbin
suskunluğudur. Dilin suskunluğu; işe yaramayan faydasız şeyleri, işe
yaramayan faydasız şeylerle konuşmaktan tamamen vaz geçmektir. Kalbin
suskunluğu ise, havâtırı gönülden uzaklaştırmaktır. Şu halde dili susup kalbi
susmayanın günâhı az olup kendi rahat bulur. Hem dili hem de kalbi
susanın gönlü temiz olur, Mevlâ’sını bulur. Kalbi susup dili söyleyen kimse,
hikmet diliyle konuşur. Ne dili [220/b] ne de kalbi susmayan kimse
şeytanın maskarası olur.
Dilin susması seyr ü sülûk ehlinden ebrârın menzilleridir. Kalbin susması
müşâhade ehlinin sıfatıdır ki, onlar mukarrebûndur.
Susmanın mübtedîlerdeki hâli belâlardan kurtuluştur. Mukarrebûndaki
hâli Hakk’a yakınlığından duyduğu hitaptır. Bütün hallerinde susmayı tercih
edenin başka kimseyle bir konuşması olmaz. O ancak Rabbi’yle konuşur.
Çünkü kalbinde bir miktar, Allah’tan başka bir düşünce (mâsivâ) olan
insanın, o düşünce ile konuşmaktan Hak teala ile konuşmaya dönünceye
kadar susması imkânsızdır. Nice Hakk’a yakınlık bulan kişi, mâsivâyı
gönülden çıkardığında, konuşmasında mânen yardım alır. Konuştuğunda
doğruluk üzere konuşur. Çünkü o, Hak’tan konuşur, onun için doğru
sözlüdür. Demek ki doğrulukla konuşmak, yanlışlardan susmanın
sonucudur. Hakk’ın hârici konuşmak ise, her haliyle hatadır. Hak’tan başka
şeyleri konuşmak, her yönüyle boştur, faydasızdır.
Susmanın makãmı, vahyin çeşitleriyle olan makãmı (gibidir). Susmanın
bir özelliği de budur ki, kişiyi marifetullaha vâsıl eder. İrfan ehli kalplerinin
hallerini gayret ve hamiyetlerinden kendi aralarında işaretle söyleşmişler,
kitaplarında bile rumuz ile yazmışlardır. Ta ki bu konulara yabancı olan
nefis sahipleri onlara kendi noksan akıllarınca kötü zan ile bir şeyler
demesinler. Çünkü onlar, bu konuda çok azgınlık göstermişlerdir.
Beyt
Çu bi’şnevî sohen-i ehl-i dil me-gû ki hatâst
Sohen şinâs ne-î dilberâ hatâ incâst
Beyt (in tercümesi)
Gönül ehlinden bir söz işittiğinde, bu söz yanlıştır deme. Sen sözden
anlamazsın ey canım, hata buradadır.
İrfan ehli, kitaplarının ehil olanın da ehil olmayanın da eline düşeceğini,
kendi nefsini bilmeyen bir takım câhillerin o ibâreler ile irfân iddiasında
bulunacaklarını sezmişlerdir. İşte bunun için hak yolun âdâbı unutulmasın,
belli olsun diye ve kendilerinden sonra irfâna tâlip olanlara yol göstersin
diye, dünyada bir vekil kalması maksadıyla o konuda nice kitap yazarak
terimlerini (ıstılah) inciler gibi dizmişlerdir. Konuyu bilenler onun parlak
incilerinden nasiplerini alsınlar ki, dünya çölünde kalmayıp gönül ve ruh
denizine dalıp yüzsünler. Çünkü her ilmin temel kavramları ehlinden işitilip
öğrenilmeden bilinemez iken, irfân yolunun yolcuları bu kalp ilimlerinin
tabirlerini gönül ehlinden öğrenmeden, üzerinde yaptıkları araştırmanın
zevki ile tamamen sezmişlerdir ki, sanki kendileri bu tabiri bulup
yazmışlardır.
Beyt
Mürşid-i kâmil olunca nâ-yâb
Sana mürşid yetişir şimdi kitâb
Günümüz Türkçesiyle
Kâmil mürşid bulamazsan çaresiz, sana mürşid olarak Kitab yetişir.
Gönlün hâllerini rumuz ve işaretlerle söylemeyen ve yazmayan irfân
ehlinin yazdığının çoğunu avâm anlamamış, onlara küfür ve dinden çıkma
gibi suçlar isnad ederek, muhabbetlerinden mahrum olup kitaplarından el
çekmişlerdir. Hâlbuki onlar, iman nurunu bulup doğru ile yanlışı birbirinden
ayırt etmişlerdir. Nefislerini ve Mevlâ’larını bilip aşk içeceğiyle dolmuşlar,
aşk ateşiyle yanmışlardır. Câhiller, irfân ehlini bazen red ve inkâr, bazen de
kabul etmişlerdir. Onların bu inkâr ve muhabbetinde nice sırlar ve hikmetler
vardır ki, gönül ehli onları bilir.
Ârifin muhabbet sırlarını bir câhile söylemesi doğru değildir. Ancak öyle
bir dostuna söyleyebilir ki, kendi kolunu yaraladığında onun kolundan da
kan aksın. O derece olan muhabbette, kendi ilim ve irfânıı, halleri ve ruhu,
gönül yolundan aldığı manevî cezbe [304] ve manevî zevk ile meydana
gelmiştir. Çünkü kalp ilimleri ancak hâl ilmidir ki, Allah’ı zikir ve tezekkür
kalplere dolmuştur. Aklî ilimler ise öğrenme ve akletme ile hâsıl olmuştur.
Sırların saklanmasını Şeyh Attâr (rh. a.) sekiz rubâi ile tembih etmiştir.
Rubâiyât
1-Ey dil şarâb-ı ma‘rifet kerdî nûş
Leb ber hem nih sırr-ı İlâhî me-furûş
Der-her suhanî ço çeşme-i kûh me-cûş
Deryâ gerdî ger benişînî hâmûş
2-Çun levh-i dil ez-dû kevn be-sitordem men
Dû kevn be-zîr-i pây be-sipordem men
Ey bes suhanî-râ ki sırram kerdî gûy
Âmed be-kelûyem u furû bordem men
3-Çun ber fikenend ez-heme çîzî ser pûş
Çun dîk der âyed heme âlem der-cûş [221/a]
Çun mî ne-tuvân kerd be-enguşt nişân
Enguşt be-leb bâz hemî dâr u hamûş
4-Dil der-pey-i râz-ı ışk pûyân mî-dâr
Cân mî-ken u râz-ı ışk der-câ mî-dâr
Sırrî ki seret der sırr-ı ân bâhte-î
Çun peydâ şod zi-hîş pinhân mî-dâr
5-Tâ ber câyî be câyi mî bâş u hamûş
Ser mî-nih u hâk-pây mî-bâş u hamûş
Bâ halk-ı Hudâ rıfk u mudârâ mî-kon
Nezzâre-ger-i Hudây mî-bâş u hamûş
6-Her çend to-râ mahrem-i esrârî nîst
Sâbir mî-şev ki omr-i to bisyârî nîst
Ger hem-dem-i mâ-î vu to-râ yârî nîst
Dem der-keş u bâ hîç keset kârî nîst
7-Ez-halk-ı cihân tâ bâyed rûy be-pûş
Bî-zahmet-i leb şarâb-ı tahkîk be-nûş
Tâ çend zenî ey dil ber hâste cûş
Der-mâtem-i în hadîs-i be-nişîn u hamûş
8-Ân bih ki nefs zi-kâr-ı âlem ne-zenî
Vu zi-dest-i zamâne dest ber ne-zenî
Hem ğussa-i rûzigâr u hem kussa-i hîş
Merdâne furû mî-horî vu dem ne-zenî
Rubâiyât (ın tercümesi)
1-Ey gönül marifet şarabını içince ağzını tut, ilâhî sırları açığa vurma. Her
konuşmada dağdan fışkıran pınar gibi coşma. Eğer susup oturursan, derya
olursun.
2-Gönül levhasını iki dünya sevgisinden arındırınca, iki âlemi de
ayaklarımın altına attım. Sırrımı söylemek için boğazıma kadar gelen nice
sözleri, yuttum da söylemedim ben.
3-Her şeyin üzerindeki perde kaldırılacak olsa, tencere gibi bütün âlem
coşmaya başlar. Parmakla gösterilemiyorsa bir şey, parmağı ağza koymak
ve susmak gerekir.
4-Gönlü aşk sırrının peşinden koştur; canı at ve aşk sırrını onun yerine
koy. Başını uğruna kaybettiğin sırrın ortaya çıktığında hemen onu gizle.
5-Gidebildiğin yere kadar git ve sus; başını öne eğ, ayağının tozu ol ve
sus. Allah’ın kullarına iyi davran, onlarla iyi geçin; Hudâ’yı seyret ve sus.
6-Sana sırdaş olacak kimse yoksa sabret, çünkü ömrün uzun değildir.
Bizim dostumuzsan ve yârin yoksa eğer, sus, kimsenin seninle işi yoktur.
7-Dünya insanlarından yüz çevir; dudağa zahmet vermeden hakikat
şarabını iç. Ey gönül, ne zamana kadar coşup duracaksın? Bu sözün
mâtemini tut ve sus.
8-Dünya işlerinden bahsedip durma, zamânenin yüzünden pişmanlık
duyma. «Hem zamânenin gamı hem de kendi kederin» dercesine bunları
yen ve sus.
[299] . Şiir [in yazma nüshadaki yazılışı ise şöyledir]: 1-Ve izâ-hememte
bi’l-havzı fi’l-bâtıli / Fec‘al mekânehû zikran ev tesbîhan / 2-Ve’ğtimâmu’s-
sukûti efdalü nutkın / Ve in-kunte fi’l-kelâmi beliğan ve fasîhan
[300] . Bu cümle yazma nüshada mevcut değil.
[301] . Matbu metinde “kalbi” şeklinde. Fakat anlam gereği “kalb-i”
şeklinde alındı.
[302] . Ağyâr: Arapça “gayr” kelimesinin çoğulu olup, luğatta yabancı, el,
başkası gibi mânâları ihtiva eder. Tasavvufta ise hakikate yabancı olanlar,
vakıf olmayanlar makãmında kullanılır. (Cebecioğlu, a.g.e, s.)
[303] . İlm-i ledün: Tasavvufta Allah’tan vasıtasız olarak gelen bilgi,
ilham. (Bkz; Kehf sûresi 18/85.) (Uludağ, a.g.e., s. 306.)
[304] . Cezbe: Celb etme, çekme. Tasavvufta ilahî inayetin gereği olarak
Cenâb-ı Hakk’ın, kendisine giden yolda ihtiyaç duyulan her şeyi kuluna
bahşedip çabası ve çalışması olmaksızın onu kendisine yaklaştırması.
(Uludağ, a.g.e ., s. 117.)
2-Âşık o yâr ile ağyârdan sıyrılmıştır. Bunca ağyâra o sözler söylenmez
aslâ.
Şiir [in matbu nüshadaki yazılışı]
. Şiir [in yazma nüshadaki yazılışı ise şöyledir]: 1-Ve izâ-hememte bi’l-
havzı fi’l-bâtıli / Fec‘al mekânehû zikran ev tesbîhan / 2-Ve’ğtimâmu’s-
sukûti efdalü nutkın / Ve in-kunte fi’l-kelâmi beliğan ve fasîhan
. Ağyâr: Arapça “gayr” kelimesinin çoğulu olup, luğatta yabancı, el,
başkası gibi mânâları ihtiva eder. Tasavvufta ise hakikate yabancı olanlar,
vakıf olmayanlar makãmında kullanılır. (Cebecioğlu, a.g.e, s.)
. Bu cümle yazma nüshada mevcut değil.
. Matbu metinde “kalbi” şeklinde. Fakat anlam gereği “kalb-i” şeklinde
alındı.
Ârifin muhabbet sırlarını bir câhile söylemesi doğru değildir. Ancak öyle
bir dostuna söyleyebilir ki, kendi kolunu yaraladığında onun kolundan da
kan aksın. O derece olan muhabbette, kendi ilim ve irfânıı, halleri ve ruhu,
gönül yolundan aldığı manevî cezbe ve manevî zevk ile meydana gelmiştir.
Çünkü kalp ilimleri ancak hâl ilmidir ki, Allah’ı zikir ve tezekkür kalplere
dolmuştur. Aklî ilimler ise öğrenme ve akletme ile hâsıl olmuştur. Sırların
saklanmasını Şeyh Attâr (rh. a.) sekiz rubâi ile tembih etmiştir.
Dünyayı seven, evliyâyı inkâr eden münafıklara havâssın hikmetinden bir
kelime ya da bir harf söyleyen onlara kuvvet, ümit ve hoşluk vermiş olup
onları sevindirmiş olur. Çünkü evliyânın ilmi, ledünnî olup açıklanması
yasaktır. Havâssın sırlarını avâma açıklamak doğru değildir. Bunları
açıklayanın sözüne itibar edilmez.
. İlm-i ledün: Tasavvufta Allah’tan vasıtasız olarak gelen bilgi, ilham.
(Bkz; Kehf sûresi 18/85.) (Uludağ, a.g.e., s. 306.)
. Cezbe: Celb etme, çekme. Tasavvufta ilahî inayetin gereği olarak Cenâb-
ı Hakk’ın, kendisine giden yolda ihtiyaç duyulan her şeyi kuluna bahşedip
çabası ve çalışması olmaksızın onu kendisine yaklaştırması. (Uludağ, a.g.e .,
s. 117.)
Nice faydasız söz, sahibine bir kusurdur. Nice dil, sahibine düşmandır.
Meclis emanettir, mecliste (konuşulanları) dışarıya aktarmak ihanettir.
İnsanın selâmeti dilini tutmasında ve insanlara iyilik yapmasındadır. Önce
düşün, sonra söyle. Âkilin dili kalbinde olur, ahmağın kalbi ise ağzında
olur. Doğruyu söyle ki, ganimet bulursun. Gerçek olmayan konuda sus ki,
emniyette olasın. Her insan diliyle hesâba çekilir ve sır saklama ile her
muradına kavuşur.
Ki kalb-i sâfî pür-esrâr olandır

