Marifetnâme · Haziran 28, 2026

Susmanın kısımlarını, hâlleri ve makãmlarının ne olduğunu, irfân ehlinin kalp hallerini…

ÜÇÜNCÜ FEN · İKİNCİ BÂB · ÜÇÜNCÜ FASIL · Altıncı Madde Altıncı Madde Susmanın kısımlarını, hâlleri ve makãmlarının ne olduğunu, irfân ehlinin kalp hallerini rumuz ve işaretlerle gösterdiğini bildirir. Ey azîz! …

ÜÇÜNCÜ FEN · İKİNCİ BÂB · ÜÇÜNCÜ FASIL · Altıncı Madde

Altıncı Madde

Susmanın kısımlarını, hâlleri ve makãmlarının ne olduğunu, irfân ehlinin

kalp hallerini rumuz ve işaretlerle gösterdiğini bildirir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Dilin suskunluğu

gece uykusuzluğunun sonucudur. Çünkü gece uyumayıp ibadet eden

kimsede konuşma isteği olmadığı bilinen bir durumdur.

Suskunluk

iki

kısımdır.

Biri

dilin

suskunluğu,

diğeri

kalbin

suskunluğudur. Dilin suskunluğu; işe yaramayan faydasız şeyleri, işe

yaramayan faydasız şeylerle konuşmaktan tamamen vaz geçmektir. Kalbin

suskunluğu ise, havâtırı gönülden uzaklaştırmaktır. Şu halde dili susup kalbi

susmayanın günâhı az olup kendi rahat bulur. Hem dili hem de kalbi

susanın gönlü temiz olur, Mevlâ’sını bulur. Kalbi susup dili söyleyen kimse,

hikmet diliyle konuşur. Ne dili [220/b] ne de kalbi susmayan kimse

şeytanın maskarası olur.

Dilin susması seyr ü sülûk ehlinden ebrârın menzilleridir. Kalbin susması

müşâhade ehlinin sıfatıdır ki, onlar mukarrebûndur.

Susmanın mübtedîlerdeki hâli belâlardan kurtuluştur. Mukarrebûndaki

hâli Hakk’a yakınlığından duyduğu hitaptır. Bütün hallerinde susmayı tercih

edenin başka kimseyle bir konuşması olmaz. O ancak Rabbi’yle konuşur.

Çünkü kalbinde bir miktar, Allah’tan başka bir düşünce (mâsivâ) olan

insanın, o düşünce ile konuşmaktan Hak teala ile konuşmaya dönünceye

kadar susması imkânsızdır. Nice Hakk’a yakınlık bulan kişi, mâsivâyı

gönülden çıkardığında, konuşmasında mânen yardım alır. Konuştuğunda

doğruluk üzere konuşur. Çünkü o, Hak’tan konuşur, onun için doğru

sözlüdür. Demek ki doğrulukla konuşmak, yanlışlardan susmanın

sonucudur. Hakk’ın hârici konuşmak ise, her haliyle hatadır. Hak’tan başka

şeyleri konuşmak, her yönüyle boştur, faydasızdır.

Susmanın makãmı, vahyin çeşitleriyle olan makãmı (gibidir). Susmanın

bir özelliği de budur ki, kişiyi marifetullaha vâsıl eder. İrfan ehli kalplerinin

hallerini gayret ve hamiyetlerinden kendi aralarında işaretle söyleşmişler,

kitaplarında bile rumuz ile yazmışlardır. Ta ki bu konulara yabancı olan

nefis sahipleri onlara kendi noksan akıllarınca kötü zan ile bir şeyler

demesinler. Çünkü onlar, bu konuda çok azgınlık göstermişlerdir.

Beyt

Çu bi’şnevî sohen-i ehl-i dil me-gû ki hatâst

Sohen şinâs ne-î dilberâ hatâ incâst

Beyt (in tercümesi)

Gönül ehlinden bir söz işittiğinde, bu söz yanlıştır deme. Sen sözden

anlamazsın ey canım, hata buradadır.

İrfan ehli, kitaplarının ehil olanın da ehil olmayanın da eline düşeceğini,

kendi nefsini bilmeyen bir takım câhillerin o ibâreler ile irfân iddiasında

bulunacaklarını sezmişlerdir. İşte bunun için hak yolun âdâbı unutulmasın,

belli olsun diye ve kendilerinden sonra irfâna tâlip olanlara yol göstersin

diye, dünyada bir vekil kalması maksadıyla o konuda nice kitap yazarak

terimlerini (ıstılah) inciler gibi dizmişlerdir. Konuyu bilenler onun parlak

incilerinden nasiplerini alsınlar ki, dünya çölünde kalmayıp gönül ve ruh

denizine dalıp yüzsünler. Çünkü her ilmin temel kavramları ehlinden işitilip

öğrenilmeden bilinemez iken, irfân yolunun yolcuları bu kalp ilimlerinin

tabirlerini gönül ehlinden öğrenmeden, üzerinde yaptıkları araştırmanın

zevki ile tamamen sezmişlerdir ki, sanki kendileri bu tabiri bulup

yazmışlardır.

Beyt

Mürşid-i kâmil olunca nâ-yâb

Sana mürşid yetişir şimdi kitâb

Günümüz Türkçesiyle

Kâmil mürşid bulamazsan çaresiz, sana mürşid olarak Kitab yetişir.

Gönlün hâllerini rumuz ve işaretlerle söylemeyen ve yazmayan irfân

ehlinin yazdığının çoğunu avâm anlamamış, onlara küfür ve dinden çıkma

gibi suçlar isnad ederek, muhabbetlerinden mahrum olup kitaplarından el

çekmişlerdir. Hâlbuki onlar, iman nurunu bulup doğru ile yanlışı birbirinden

ayırt etmişlerdir. Nefislerini ve Mevlâ’larını bilip aşk içeceğiyle dolmuşlar,

aşk ateşiyle yanmışlardır. Câhiller, irfân ehlini bazen red ve inkâr, bazen de

kabul etmişlerdir. Onların bu inkâr ve muhabbetinde nice sırlar ve hikmetler

vardır ki, gönül ehli onları bilir.

Ârifin muhabbet sırlarını bir câhile söylemesi doğru değildir. Ancak öyle

bir dostuna söyleyebilir ki, kendi kolunu yaraladığında onun kolundan da

kan aksın. O derece olan muhabbette, kendi ilim ve irfânıı, halleri ve ruhu,

gönül yolundan aldığı manevî cezbe [304] ve manevî zevk ile meydana

gelmiştir. Çünkü kalp ilimleri ancak hâl ilmidir ki, Allah’ı zikir ve tezekkür

kalplere dolmuştur. Aklî ilimler ise öğrenme ve akletme ile hâsıl olmuştur.

Sırların saklanmasını Şeyh Attâr (rh. a.) sekiz rubâi ile tembih etmiştir.

Rubâiyât

1-Ey dil şarâb-ı ma‘rifet kerdî nûş

Leb ber hem nih sırr-ı İlâhî me-furûş

Der-her suhanî ço çeşme-i kûh me-cûş

Deryâ gerdî ger benişînî hâmûş

2-Çun levh-i dil ez-dû kevn be-sitordem men

Dû kevn be-zîr-i pây be-sipordem men

Ey bes suhanî-râ ki sırram kerdî gûy

Âmed be-kelûyem u furû bordem men

3-Çun ber fikenend ez-heme çîzî ser pûş

Çun dîk der âyed heme âlem der-cûş [221/a]

Çun mî ne-tuvân kerd be-enguşt nişân

Enguşt be-leb bâz hemî dâr u hamûş

4-Dil der-pey-i râz-ı ışk pûyân mî-dâr

Cân mî-ken u râz-ı ışk der-câ mî-dâr

Sırrî ki seret der sırr-ı ân bâhte-î

Çun peydâ şod zi-hîş pinhân mî-dâr

5-Tâ ber câyî be câyi mî bâş u hamûş

Ser mî-nih u hâk-pây mî-bâş u hamûş

Bâ halk-ı Hudâ rıfk u mudârâ mî-kon

Nezzâre-ger-i Hudây mî-bâş u hamûş

6-Her çend to-râ mahrem-i esrârî nîst

Sâbir mî-şev ki omr-i to bisyârî nîst

Ger hem-dem-i mâ-î vu to-râ yârî nîst

Dem der-keş u bâ hîç keset kârî nîst

7-Ez-halk-ı cihân tâ bâyed rûy be-pûş

Bî-zahmet-i leb şarâb-ı tahkîk be-nûş

Tâ çend zenî ey dil ber hâste cûş

Der-mâtem-i în hadîs-i be-nişîn u hamûş

8-Ân bih ki nefs zi-kâr-ı âlem ne-zenî

Vu zi-dest-i zamâne dest ber ne-zenî

Hem ğussa-i rûzigâr u hem kussa-i hîş

Merdâne furû mî-horî vu dem ne-zenî

Rubâiyât (ın tercümesi)

1-Ey gönül marifet şarabını içince ağzını tut, ilâhî sırları açığa vurma. Her

konuşmada dağdan fışkıran pınar gibi coşma. Eğer susup oturursan, derya

olursun.

2-Gönül levhasını iki dünya sevgisinden arındırınca, iki âlemi de

ayaklarımın altına attım. Sırrımı söylemek için boğazıma kadar gelen nice

sözleri, yuttum da söylemedim ben.

3-Her şeyin üzerindeki perde kaldırılacak olsa, tencere gibi bütün âlem

coşmaya başlar. Parmakla gösterilemiyorsa bir şey, parmağı ağza koymak

ve susmak gerekir.

4-Gönlü aşk sırrının peşinden koştur; canı at ve aşk sırrını onun yerine

koy. Başını uğruna kaybettiğin sırrın ortaya çıktığında hemen onu gizle.

5-Gidebildiğin yere kadar git ve sus; başını öne eğ, ayağının tozu ol ve

sus. Allah’ın kullarına iyi davran, onlarla iyi geçin; Hudâ’yı seyret ve sus.

6-Sana sırdaş olacak kimse yoksa sabret, çünkü ömrün uzun değildir.

Bizim dostumuzsan ve yârin yoksa eğer, sus, kimsenin seninle işi yoktur.

7-Dünya insanlarından yüz çevir; dudağa zahmet vermeden hakikat

şarabını iç. Ey gönül, ne zamana kadar coşup duracaksın? Bu sözün

mâtemini tut ve sus.

8-Dünya işlerinden bahsedip durma, zamânenin yüzünden pişmanlık

duyma. «Hem zamânenin gamı hem de kendi kederin» dercesine bunları

yen ve sus.

[299] . Şiir [in yazma nüshadaki yazılışı ise şöyledir]: 1-Ve izâ-hememte

bi’l-havzı fi’l-bâtıli / Fec‘al mekânehû zikran ev tesbîhan / 2-Ve’ğtimâmu’s-

sukûti efdalü nutkın / Ve in-kunte fi’l-kelâmi beliğan ve fasîhan

[300] . Bu cümle yazma nüshada mevcut değil.

[301] . Matbu metinde “kalbi” şeklinde. Fakat anlam gereği “kalb-i”

şeklinde alındı.

[302] . Ağyâr: Arapça “gayr” kelimesinin çoğulu olup, luğatta yabancı, el,

başkası gibi mânâları ihtiva eder. Tasavvufta ise hakikate yabancı olanlar,

vakıf olmayanlar makãmında kullanılır. (Cebecioğlu, a.g.e, s.)

[303] . İlm-i ledün: Tasavvufta Allah’tan vasıtasız olarak gelen bilgi,

ilham. (Bkz; Kehf sûresi 18/85.) (Uludağ, a.g.e., s. 306.)

[304] . Cezbe: Celb etme, çekme. Tasavvufta ilahî inayetin gereği olarak

Cenâb-ı Hakk’ın, kendisine giden yolda ihtiyaç duyulan her şeyi kuluna

bahşedip çabası ve çalışması olmaksızın onu kendisine yaklaştırması.

(Uludağ, a.g.e ., s. 117.)

2-Âşık o yâr ile ağyârdan sıyrılmıştır. Bunca ağyâra o sözler söylenmez

aslâ.

Şiir [in matbu nüshadaki yazılışı]

. Şiir [in yazma nüshadaki yazılışı ise şöyledir]: 1-Ve izâ-hememte bi’l-

havzı fi’l-bâtıli / Fec‘al mekânehû zikran ev tesbîhan / 2-Ve’ğtimâmu’s-

sukûti efdalü nutkın / Ve in-kunte fi’l-kelâmi beliğan ve fasîhan

. Ağyâr: Arapça “gayr” kelimesinin çoğulu olup, luğatta yabancı, el,

başkası gibi mânâları ihtiva eder. Tasavvufta ise hakikate yabancı olanlar,

vakıf olmayanlar makãmında kullanılır. (Cebecioğlu, a.g.e, s.)

. Bu cümle yazma nüshada mevcut değil.

. Matbu metinde “kalbi” şeklinde. Fakat anlam gereği “kalb-i” şeklinde

alındı.

Ârifin muhabbet sırlarını bir câhile söylemesi doğru değildir. Ancak öyle

bir dostuna söyleyebilir ki, kendi kolunu yaraladığında onun kolundan da

kan aksın. O derece olan muhabbette, kendi ilim ve irfânıı, halleri ve ruhu,

gönül yolundan aldığı manevî cezbe ve manevî zevk ile meydana gelmiştir.

Çünkü kalp ilimleri ancak hâl ilmidir ki, Allah’ı zikir ve tezekkür kalplere

dolmuştur. Aklî ilimler ise öğrenme ve akletme ile hâsıl olmuştur. Sırların

saklanmasını Şeyh Attâr (rh. a.) sekiz rubâi ile tembih etmiştir.

Dünyayı seven, evliyâyı inkâr eden münafıklara havâssın hikmetinden bir

kelime ya da bir harf söyleyen onlara kuvvet, ümit ve hoşluk vermiş olup

onları sevindirmiş olur. Çünkü evliyânın ilmi, ledünnî olup açıklanması

yasaktır. Havâssın sırlarını avâma açıklamak doğru değildir. Bunları

açıklayanın sözüne itibar edilmez.

. İlm-i ledün: Tasavvufta Allah’tan vasıtasız olarak gelen bilgi, ilham.

(Bkz; Kehf sûresi 18/85.) (Uludağ, a.g.e., s. 306.)

. Cezbe: Celb etme, çekme. Tasavvufta ilahî inayetin gereği olarak Cenâb-

ı Hakk’ın, kendisine giden yolda ihtiyaç duyulan her şeyi kuluna bahşedip

çabası ve çalışması olmaksızın onu kendisine yaklaştırması. (Uludağ, a.g.e .,

s. 117.)

Nice faydasız söz, sahibine bir kusurdur. Nice dil, sahibine düşmandır.

Meclis emanettir, mecliste (konuşulanları) dışarıya aktarmak ihanettir.

İnsanın selâmeti dilini tutmasında ve insanlara iyilik yapmasındadır. Önce

düşün, sonra söyle. Âkilin dili kalbinde olur, ahmağın kalbi ise ağzında

olur. Doğruyu söyle ki, ganimet bulursun. Gerçek olmayan konuda sus ki,

emniyette olasın. Her insan diliyle hesâba çekilir ve sır saklama ile her

muradına kavuşur.

Ki kalb-i sâfî pür-esrâr olandır