Marifetnâme · Haziran 28, 2026

Tabiat, gölge (zıll) ve rahmânî nefes; bu üçünün bir cevher olduğunu bildirir

BEŞİNCİ BAB · ALTINCI FASIL · Üçüncü Madde Üçüncü Madde Tabiat, gölge (zıll) ve rahmânî nefes; bu üçünün bir cevher olduğunu bildirir. Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Filozofların tabiat …

BEŞİNCİ BAB · ALTINCI FASIL · Üçüncü Madde

Üçüncü Madde

Tabiat, gölge (zıll) ve rahmânî nefes; bu üçünün bir cevher olduğunu

bildirir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Filozofların

tabiat dedikleri öyle bir kuvvettir ki bütün bedene sirâyet eder ve cisim

onunla tabiî olgunluğa ulaşır. Biz buna gölge varlık (zıll) deriz. Çünkü bu,

görece (izâfî) bir varlıktır ki nefsinde olmayan mümkün varlıklar

(mümkinât) ile hükümleri üzerine yayılmıştır. Nitekim Hak teala Kelâm-ı

Kadîm’inde; “Rabbinin, gölgeyi nasıl uzattığını görmedin mi?” (Furkan

25/45) buyurmuştur. Yâni vücûdu mümkün varlıklar üzerine yaydığını

kullarına duyurmuştur.

Nazm

1-Bu âlem aşkdan dolmuş mekândır

Bu sahrâ cümle güldür, ergavândır

2-Ceres feryâd u figân eyler andan

Ki ol Leylâ bu mahmilde nihândır

3-Bu sadr-ı mahmili seyr eyle cândan

Ki bu rif‘atle bu sakf-ı cinândır

4-Peşîmân olsa aklın aşk-ı Hak’dan

Sözün tutma ki düzd-i kârbândır

5-Sana sen perde olmuşsun ve illâ

Cemâl-i aşk her yüzden iyândır

6-Bu eflâk-i anâsır aşka ancak

Mezâhirdir, velî nâmı cihândır

7-Cihânı sûret-i aşk anlayan cân

Bilür nefsin ki ol bir gizli kândır

8-Kamu âyîneden zâhirdir ol yüz

Egerçi kalb-i câhil pür-gümândır

9-Cihânı aşk bil seyr eyle Hakkı

Ki andan cümlesi nâm ü nişândır

Günümüz Türkçesiyle

1-Bu âlem aşkla dolmuş bir mekândır. Bu sahrânın hepsi güldür,

erguvandır.

2-Can feryâd figân eder şundan ki, Leylâ bu mekânda gizlidir.

3-Bu göğsün yükünü seyreyle candan ki, bu yücelikle bu cennetlerin

tavanıdır.

4-Aklın, Hak aşkından pişman olursa; sözünü tutma ki o kervan hırsızıdır.

5-Sana sen perde olmuşsun; illâ ki her yüzden yansıyan aşk güzelliğidir.

6-Bu göklerle dört unsur; aşka ancak, adı cihan olan yansımalardır.

7-Cihanı aşkın sûreti anlayan can; nefsini bilir ki gizli bir hazinedir.

8-Bütün aynalardan görünür o yüz. Cahilin kalbi gerçi, şüphe doludur.

9-Cihanı aşk bil, seyr eyle Hakkı! Ne varsa onda, isim ve şândır.

Yukarıda bahsi geçen tabiat, kendi nefsinde temiz ve ârî bir hava üzerinde

(ber-hevâ-yı sâzec ve ârî) olup harflerin şekilleriyle farklı (kalıplarda)

bulunan insan nefesine benzediği için ve cihanda bulunan varlıkların özü de

insanın kelimelerine [345/b] benzer bulunduğu için Allah dostları ona gölge

dedikleri gibi, bazen de rahmânî nefes demişlerdir.

Nitekim, insanın kelimeleri de nice mânâlara delâlet eder. Bunun gibi

varlıkların özleri de kendisini yaratana, O’nun isimlerine ve sıfatlarına

delâlet ederler. Çünkü Hak teala Kelâm-ı Kadîm’inde; “De ki Rabbimin

sözleri (ni yazmak) için deniz mürekkep olsa, Rabbimin sözleri bitmeden

önce deniz tükenir.” (Kehf 18/109) buyurmuş ve Rabbin kelimelerinden

maksadın, varlıkların özleri olduğunu duyurmuştur.

Nitekim insanın söylediği sözlerin her birinde bir mânâ vardır ki

diğerinde olan mânâdan farklıdır. Aynı şekilde varlıkların özlerinin her

birinde bir sır vardır ki diğer özde olan sırdan farklıdır. Hak teala söz

konusu sırları, nefsini bilen ârif kullarına bildirmiş, ancak ârif olmayan

kullarından bunu gizlemiştir. Mesela bu kitap içinde yazılan kelimeler gibi

ki ilim ehli olanlar bunlara baksa, okuyup mânâsını anlayabilir. Cahiller ona

bakınca ne okurlar, ne anlayabilirler, ne de okuduklarından bir lezzet alırlar.

Bilakis onu birbirine karışmış yazılarla şekillerden ibâret bulurlar.

“Dilediğini istediğine veren, vermeyi murad etmediğine mâni olan Allah

tealanın şânı yücedir.”

Beyt

Çendân ki der-kitâb-ı cihân mî-konem nazar

Yek harf bîş nîst ki tekrâr mî-şeved

Beyt (in tercümesi)

Ne kadar baksam da, şu cihan kitabına; bir harfin tekrarından başkasını

bulamam.

Nazm

1-Ey mühendis nedir ol tefrika-i nokta vü hat

Bi’l-hatt-ı kevn ü mekân nokta-i aşk oldı fakat

2-Nokta hatt oldı ve hat harf olup ol oldı hurûf

Çünki tebdîl-i suver kıldı ve tağyîr-i nukat

3-Noktadan gayrı ne kim levh-i şühûdun üzre

Nakş olınmış anı mahv it ki odur sehv ü galat

4-Nokta bil noktaya bak nokta ol andan gayrı

Her ne kim eylesin oldur sebeb-i ba‘d ü sahat

5-Bahrdan dûr iken enhâr Fırât u Şat’dır

Yine su bahre irişse ne Fırât ola ne Şat

6-Ne olur tenbel o ârif, ne seğirdip yorulur

Ehl-i irfân revîş ü râhı olur seyr-i vasat

7-Çıksa Hakkı, çeh-i tab’ından olur zâhir âna

Sırr-ı lev dulıyye hablun le-ala›llâhi hebat

Günümüz Türkçesiyle

1-Ey mühendis, noktayla hattın farkı nedir sence? Kâinât hattının noktası,

aşktır sadece.

2-Nokta çizgi oldu, harf oldu. Çünkü sonra harfler ve şekiller değişti,

noktalar başkalaştı.

3- Şuhûd levhasında noktadan başka ne varsa nakşolunmuş. Onu yok et

ki, odur yanlış ve galat.

4-Noktayı bil, noktaya bak ki ondan başka her kiminle olursan, odur

ayrılık ve gazap sebebi.

5-Nehirler denizden uzakken adı Fırat’tır, Şat’tır. Su denize karışınca ne

Fırat kalır ne de Şat.

6-Ârif ne tembel olur, ne seğirdip yorulur. İrfan ehlinin her hâl ve hareketi

orta yoldur.

7-Hakkı kendi tabiatından çıksa ona görünür. Umulur ki «ipi boşaltan

sırr»ı Allah bildirir ona.

[141] . Hafî: Gizli, örtülü, kapalı demektir. Tasavvufta beş manevî

latîfeden dördüncüsüdür.

[142] . Burada Kaf suresinin 50/16’ncı âyetine atıfta bulunulmuştur.

[143] . Burada Peygamber Efendimiz’in: “Allah’ım, eşyayı bana olduğu

gibi göster” duasına atıfta bulunulmuştur.

[144] . Buhârî, Rikâk, 38; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, II, 248

[145] . Kurb-i nevâfil: Kuldan beşerî sıfatların gidip yerine ilâhî vasıfların

gelmesidir. Bu halde fâil kul, Hak onun âletidir. Allah kendisine yakın olan

kulunun gören gözü, işiten kulağı, duyan kalbi ve tutan eli olur. Dileğini

kabul edip onu korur. Velîsine işkence edene savaş ilan eder. (Uludağ,

a.g.e ., s. 297.

[146] . Hakîkat-i Muhammediyye: Tasavvufta bütün güzel isimleri

kendinde barındıran ve bulunduran ilk taayyünle birlikte olan zât. Her şey

bu hakîkattan ve bu hakîkat için yaratılmıştır. (Uludağ, a.g.e., s.203.

[147] . Bkz. Ahmed b. Hanbel, Kitâbü’z-zühd, trc: Mehmet Emin

İhsanoğlu, İstanbul: İz Yayıncılık, 1993, c.1, s.130.

. Burada Kaf suresinin 50/16’ncı âyetine atıfta bulunulmuştur.

Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Altıncı makamın

başlangıcında bulunan kâmile büyük halifelik (hilâfet-i kübrâ) işaretleri

görünmeye başlar. Bu makamın sonunda ise bahsi geçen halifeliğin

kaftanları (hil’atleri) verilir. O hil’atler; “(Ben azîmü’ş-şân) kulumun işiten

kulağı, gören gözü, söyleyen lisanı, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. Artık o

benimle işitir, benimle görür, benimle konuşur, benimle tutar ve benimle

yürür ” kudsî hadisinin mânâsıdır ki bu, nâfile ibadetlerle kulun Allah’a

yakınlaşmasının (kurb-i nevâfil) neticesidir.

. Burada Peygamber Efendimiz’in: “Allah’ım, eşyayı bana olduğu gibi

göster” duasına atıfta bulunulmuştur.

. Buhârî, Rikâk, 38; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, II, 248

. Kurb-i nevâfil: Kuldan beşerî sıfatların gidip yerine ilâhî vasıfların

gelmesidir. Bu halde fâil kul, Hak onun âletidir. Allah kendisine yakın olan

kulunun gören gözü, işiten kulağı, duyan kalbi ve tutan eli olur. Dileğini

kabul edip onu korur. Velîsine işkence edene savaş ilan eder. (Uludağ,

a.g.e ., s. 297.

. Hakîkat-i Muhammediyye: Tasavvufta bütün güzel isimleri kendinde

barındıran ve bulunduran ilk taayyünle birlikte olan zât. Her şey bu

hakîkattan ve bu hakîkat için yaratılmıştır. (Uludağ, a.g.e., s.203.

. Bkz. Ahmed b. Hanbel, Kitâbü’z-zühd, trc: Mehmet Emin İhsanoğlu,

İstanbul: İz Yayıncılık, 1993, c.1, s.130.

Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Altıncı makamın

başlangıcında bulunan kâmile büyük halifelik (hilâfet-i kübrâ) işaretleri

görünmeye başlar. Bu makamın sonunda ise bahsi geçen halifeliğin

kaftanları (hil’atleri) verilir. O hil’atler; “(Ben azîmü’ş-şân) kulumun işiten

kulağı, gören gözü, söyleyen lisanı, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. Artık o

benimle işitir, benimle görür, benimle konuşur, benimle tutar ve benimle

yürür ” kudsî hadisinin mânâsıdır ki bu, nâfile ibadetlerle kulun Allah’a

yakınlaşmasının (kurb-i nevâfil) neticesidir.

6-Ârif olan eşyayı olduğu gibi seyreder. Onun gözüne “gayn”ın noktası

galebe çalmaz.

. Hafî: Gizli, örtülü, kapalı demektir. Tasavvufta beş manevî latîfeden

dördüncüsüdür.

Çünkü hak yolun yolcusunun makamlarının en sonuncusu ve en yücesi,

meleklerin kıblesi olan Âdem sûretine ulaşmasıdır. Bu öyle bir sûrettir ki

onun hakîkatı, hakîkat-ı Muhammediyye ve Rabbânî latîfedir. En büyük sır

“hû” lafzıdır ki Mevlâ’ya manevî yakınlığın en son derecesidir. Sâlik bu

makama yükseldiğinde halis kullukla zillet, acziyet ve miskinlikle muttasıf

olup kemâle ulaşır. Nefsini bu özellikleriyle bilirse, Rabbini rubûbiyetin

vasıflarıyla bilir. Çünkü bu makamda bulunan kâmil, nefsini zillet ve fenâ

haliyle bulduğundan, Rabbini izzet ve beka ile bulur. Kulluk aynası

rubûbiyet aynasına karşı durur. Aynaların birinde ne varsa, öbürüne akseder.

Nitekim Hak Teala; “Azametim ve şânım hakkı için yer ve gökler beni

kuşatamaz da, mü’min kulumun kalbine sığarım” buyurmuştur. (Bu sebeple

altıncı makamda bulunan) hâlis kul, bütün eşyânın hakîkatında bulunan

hassas sırları ilâhî ilim sâyesinde bilir. Nitekim Hak Teala: “Adem’e bütün

isimleri öğretti” (Bakara 2/31) buyurmuş ve bu sırları işaretle kullarına

duyurmuştur.

2-O bize en yakın olandır; şaha damarımızdan da yakın. İki cihanda

âlemin maksudu sensin!

Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Altıncı

makamda nefs-i nâtıkadan Hak teala râzı olduğu için ismi marzıyye

(memnun olunan) olmuştur. Nitekim Hak teala bu nefse; “ Sen O’ndan

hoşnut, O da senden râzı olarak Rabbine dön!” (el-Fecr, 89/28)

kelâmıyla hitap [344/a] etmiştir. Nefs-i marzıyyenin yolculuğu Allah’tandır

(seyr-i anillah). Âlemi, şehâdet âlemi, mahalli hafî, hâli hayrettir. Kalbe

doğan vâridâtı dinin emirleri gereğince yaşamaktır (şeriat). Sıfatları

Hakk’ın ahlâkıyla ahlâklanmak ve beşerî sıfatları terk edip güzel ahlâk ile

ahlâklanmaktır. Hataları affedip kusurları örtmektir. Hüsn-i zan sahibi olup

herkese yumuşaklıkla ve şefkatle muamele etmektir.

Çünkü hak yolun yolcusunun makamlarının en sonuncusu ve en yücesi,

meleklerin kıblesi olan Âdem sûretine ulaşmasıdır. Bu öyle bir sûrettir ki

onun hakîkatı, hakîkat-ı Muhammediyye ve Rabbânî latîfedir. En büyük sır

“hû” lafzıdır ki Mevlâ’ya manevî yakınlığın en son derecesidir. Sâlik bu

makama yükseldiğinde halis kullukla zillet, acziyet ve miskinlikle muttasıf

olup kemâle ulaşır. Nefsini bu özellikleriyle bilirse, Rabbini rubûbiyetin

vasıflarıyla bilir. Çünkü bu makamda bulunan kâmil, nefsini zillet ve fenâ

haliyle bulduğundan, Rabbini izzet ve beka ile bulur. Kulluk aynası

rubûbiyet aynasına karşı durur. Aynaların birinde ne varsa, öbürüne akseder.

Nitekim Hak Teala; “Azametim ve şânım hakkı için yer ve gökler beni

kuşatamaz da, mü’min kulumun kalbine sığarım” buyurmuştur. (Bu sebeple

altıncı makamda bulunan) hâlis kul, bütün eşyânın hakîkatında bulunan

hassas sırları ilâhî ilim sâyesinde bilir. Nitekim Hak Teala: “Adem’e bütün

isimleri öğretti” (Bakara 2/31) buyurmuş ve bu sırları işaretle kullarına

duyurmuştur.