BEŞİNCİ BAB · ALTINCI FASIL · Üçüncü Madde
Üçüncü Madde
Tabiat, gölge (zıll) ve rahmânî nefes; bu üçünün bir cevher olduğunu
bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Filozofların
tabiat dedikleri öyle bir kuvvettir ki bütün bedene sirâyet eder ve cisim
onunla tabiî olgunluğa ulaşır. Biz buna gölge varlık (zıll) deriz. Çünkü bu,
görece (izâfî) bir varlıktır ki nefsinde olmayan mümkün varlıklar
(mümkinât) ile hükümleri üzerine yayılmıştır. Nitekim Hak teala Kelâm-ı
Kadîm’inde; “Rabbinin, gölgeyi nasıl uzattığını görmedin mi?” (Furkan
25/45) buyurmuştur. Yâni vücûdu mümkün varlıklar üzerine yaydığını
kullarına duyurmuştur.
Nazm
1-Bu âlem aşkdan dolmuş mekândır
Bu sahrâ cümle güldür, ergavândır
2-Ceres feryâd u figân eyler andan
Ki ol Leylâ bu mahmilde nihândır
3-Bu sadr-ı mahmili seyr eyle cândan
Ki bu rif‘atle bu sakf-ı cinândır
4-Peşîmân olsa aklın aşk-ı Hak’dan
Sözün tutma ki düzd-i kârbândır
5-Sana sen perde olmuşsun ve illâ
Cemâl-i aşk her yüzden iyândır
6-Bu eflâk-i anâsır aşka ancak
Mezâhirdir, velî nâmı cihândır
7-Cihânı sûret-i aşk anlayan cân
Bilür nefsin ki ol bir gizli kândır
8-Kamu âyîneden zâhirdir ol yüz
Egerçi kalb-i câhil pür-gümândır
9-Cihânı aşk bil seyr eyle Hakkı
Ki andan cümlesi nâm ü nişândır
Günümüz Türkçesiyle
1-Bu âlem aşkla dolmuş bir mekândır. Bu sahrânın hepsi güldür,
erguvandır.
2-Can feryâd figân eder şundan ki, Leylâ bu mekânda gizlidir.
3-Bu göğsün yükünü seyreyle candan ki, bu yücelikle bu cennetlerin
tavanıdır.
4-Aklın, Hak aşkından pişman olursa; sözünü tutma ki o kervan hırsızıdır.
5-Sana sen perde olmuşsun; illâ ki her yüzden yansıyan aşk güzelliğidir.
6-Bu göklerle dört unsur; aşka ancak, adı cihan olan yansımalardır.
7-Cihanı aşkın sûreti anlayan can; nefsini bilir ki gizli bir hazinedir.
8-Bütün aynalardan görünür o yüz. Cahilin kalbi gerçi, şüphe doludur.
9-Cihanı aşk bil, seyr eyle Hakkı! Ne varsa onda, isim ve şândır.
Yukarıda bahsi geçen tabiat, kendi nefsinde temiz ve ârî bir hava üzerinde
(ber-hevâ-yı sâzec ve ârî) olup harflerin şekilleriyle farklı (kalıplarda)
bulunan insan nefesine benzediği için ve cihanda bulunan varlıkların özü de
insanın kelimelerine [345/b] benzer bulunduğu için Allah dostları ona gölge
dedikleri gibi, bazen de rahmânî nefes demişlerdir.
Nitekim, insanın kelimeleri de nice mânâlara delâlet eder. Bunun gibi
varlıkların özleri de kendisini yaratana, O’nun isimlerine ve sıfatlarına
delâlet ederler. Çünkü Hak teala Kelâm-ı Kadîm’inde; “De ki Rabbimin
sözleri (ni yazmak) için deniz mürekkep olsa, Rabbimin sözleri bitmeden
önce deniz tükenir.” (Kehf 18/109) buyurmuş ve Rabbin kelimelerinden
maksadın, varlıkların özleri olduğunu duyurmuştur.
Nitekim insanın söylediği sözlerin her birinde bir mânâ vardır ki
diğerinde olan mânâdan farklıdır. Aynı şekilde varlıkların özlerinin her
birinde bir sır vardır ki diğer özde olan sırdan farklıdır. Hak teala söz
konusu sırları, nefsini bilen ârif kullarına bildirmiş, ancak ârif olmayan
kullarından bunu gizlemiştir. Mesela bu kitap içinde yazılan kelimeler gibi
ki ilim ehli olanlar bunlara baksa, okuyup mânâsını anlayabilir. Cahiller ona
bakınca ne okurlar, ne anlayabilirler, ne de okuduklarından bir lezzet alırlar.
Bilakis onu birbirine karışmış yazılarla şekillerden ibâret bulurlar.
“Dilediğini istediğine veren, vermeyi murad etmediğine mâni olan Allah
tealanın şânı yücedir.”
Beyt
Çendân ki der-kitâb-ı cihân mî-konem nazar
Yek harf bîş nîst ki tekrâr mî-şeved
Beyt (in tercümesi)
Ne kadar baksam da, şu cihan kitabına; bir harfin tekrarından başkasını
bulamam.
Nazm
1-Ey mühendis nedir ol tefrika-i nokta vü hat
Bi’l-hatt-ı kevn ü mekân nokta-i aşk oldı fakat
2-Nokta hatt oldı ve hat harf olup ol oldı hurûf
Çünki tebdîl-i suver kıldı ve tağyîr-i nukat
3-Noktadan gayrı ne kim levh-i şühûdun üzre
Nakş olınmış anı mahv it ki odur sehv ü galat
4-Nokta bil noktaya bak nokta ol andan gayrı
Her ne kim eylesin oldur sebeb-i ba‘d ü sahat
5-Bahrdan dûr iken enhâr Fırât u Şat’dır
Yine su bahre irişse ne Fırât ola ne Şat
6-Ne olur tenbel o ârif, ne seğirdip yorulur
Ehl-i irfân revîş ü râhı olur seyr-i vasat
7-Çıksa Hakkı, çeh-i tab’ından olur zâhir âna
Sırr-ı lev dulıyye hablun le-ala›llâhi hebat
Günümüz Türkçesiyle
1-Ey mühendis, noktayla hattın farkı nedir sence? Kâinât hattının noktası,
aşktır sadece.
2-Nokta çizgi oldu, harf oldu. Çünkü sonra harfler ve şekiller değişti,
noktalar başkalaştı.
3- Şuhûd levhasında noktadan başka ne varsa nakşolunmuş. Onu yok et
ki, odur yanlış ve galat.
4-Noktayı bil, noktaya bak ki ondan başka her kiminle olursan, odur
ayrılık ve gazap sebebi.
5-Nehirler denizden uzakken adı Fırat’tır, Şat’tır. Su denize karışınca ne
Fırat kalır ne de Şat.
6-Ârif ne tembel olur, ne seğirdip yorulur. İrfan ehlinin her hâl ve hareketi
orta yoldur.
7-Hakkı kendi tabiatından çıksa ona görünür. Umulur ki «ipi boşaltan
sırr»ı Allah bildirir ona.
[141] . Hafî: Gizli, örtülü, kapalı demektir. Tasavvufta beş manevî
latîfeden dördüncüsüdür.
[142] . Burada Kaf suresinin 50/16’ncı âyetine atıfta bulunulmuştur.
[143] . Burada Peygamber Efendimiz’in: “Allah’ım, eşyayı bana olduğu
gibi göster” duasına atıfta bulunulmuştur.
[144] . Buhârî, Rikâk, 38; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, II, 248
[145] . Kurb-i nevâfil: Kuldan beşerî sıfatların gidip yerine ilâhî vasıfların
gelmesidir. Bu halde fâil kul, Hak onun âletidir. Allah kendisine yakın olan
kulunun gören gözü, işiten kulağı, duyan kalbi ve tutan eli olur. Dileğini
kabul edip onu korur. Velîsine işkence edene savaş ilan eder. (Uludağ,
a.g.e ., s. 297.
[146] . Hakîkat-i Muhammediyye: Tasavvufta bütün güzel isimleri
kendinde barındıran ve bulunduran ilk taayyünle birlikte olan zât. Her şey
bu hakîkattan ve bu hakîkat için yaratılmıştır. (Uludağ, a.g.e., s.203.
[147] . Bkz. Ahmed b. Hanbel, Kitâbü’z-zühd, trc: Mehmet Emin
İhsanoğlu, İstanbul: İz Yayıncılık, 1993, c.1, s.130.
. Burada Kaf suresinin 50/16’ncı âyetine atıfta bulunulmuştur.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Altıncı makamın
başlangıcında bulunan kâmile büyük halifelik (hilâfet-i kübrâ) işaretleri
görünmeye başlar. Bu makamın sonunda ise bahsi geçen halifeliğin
kaftanları (hil’atleri) verilir. O hil’atler; “(Ben azîmü’ş-şân) kulumun işiten
kulağı, gören gözü, söyleyen lisanı, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. Artık o
benimle işitir, benimle görür, benimle konuşur, benimle tutar ve benimle
yürür ” kudsî hadisinin mânâsıdır ki bu, nâfile ibadetlerle kulun Allah’a
yakınlaşmasının (kurb-i nevâfil) neticesidir.
. Burada Peygamber Efendimiz’in: “Allah’ım, eşyayı bana olduğu gibi
göster” duasına atıfta bulunulmuştur.
. Buhârî, Rikâk, 38; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, II, 248
. Kurb-i nevâfil: Kuldan beşerî sıfatların gidip yerine ilâhî vasıfların
gelmesidir. Bu halde fâil kul, Hak onun âletidir. Allah kendisine yakın olan
kulunun gören gözü, işiten kulağı, duyan kalbi ve tutan eli olur. Dileğini
kabul edip onu korur. Velîsine işkence edene savaş ilan eder. (Uludağ,
a.g.e ., s. 297.
. Hakîkat-i Muhammediyye: Tasavvufta bütün güzel isimleri kendinde
barındıran ve bulunduran ilk taayyünle birlikte olan zât. Her şey bu
hakîkattan ve bu hakîkat için yaratılmıştır. (Uludağ, a.g.e., s.203.
. Bkz. Ahmed b. Hanbel, Kitâbü’z-zühd, trc: Mehmet Emin İhsanoğlu,
İstanbul: İz Yayıncılık, 1993, c.1, s.130.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Altıncı makamın
başlangıcında bulunan kâmile büyük halifelik (hilâfet-i kübrâ) işaretleri
görünmeye başlar. Bu makamın sonunda ise bahsi geçen halifeliğin
kaftanları (hil’atleri) verilir. O hil’atler; “(Ben azîmü’ş-şân) kulumun işiten
kulağı, gören gözü, söyleyen lisanı, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. Artık o
benimle işitir, benimle görür, benimle konuşur, benimle tutar ve benimle
yürür ” kudsî hadisinin mânâsıdır ki bu, nâfile ibadetlerle kulun Allah’a
yakınlaşmasının (kurb-i nevâfil) neticesidir.
6-Ârif olan eşyayı olduğu gibi seyreder. Onun gözüne “gayn”ın noktası
galebe çalmaz.
. Hafî: Gizli, örtülü, kapalı demektir. Tasavvufta beş manevî latîfeden
dördüncüsüdür.
Çünkü hak yolun yolcusunun makamlarının en sonuncusu ve en yücesi,
meleklerin kıblesi olan Âdem sûretine ulaşmasıdır. Bu öyle bir sûrettir ki
onun hakîkatı, hakîkat-ı Muhammediyye ve Rabbânî latîfedir. En büyük sır
“hû” lafzıdır ki Mevlâ’ya manevî yakınlığın en son derecesidir. Sâlik bu
makama yükseldiğinde halis kullukla zillet, acziyet ve miskinlikle muttasıf
olup kemâle ulaşır. Nefsini bu özellikleriyle bilirse, Rabbini rubûbiyetin
vasıflarıyla bilir. Çünkü bu makamda bulunan kâmil, nefsini zillet ve fenâ
haliyle bulduğundan, Rabbini izzet ve beka ile bulur. Kulluk aynası
rubûbiyet aynasına karşı durur. Aynaların birinde ne varsa, öbürüne akseder.
Nitekim Hak Teala; “Azametim ve şânım hakkı için yer ve gökler beni
kuşatamaz da, mü’min kulumun kalbine sığarım” buyurmuştur. (Bu sebeple
altıncı makamda bulunan) hâlis kul, bütün eşyânın hakîkatında bulunan
hassas sırları ilâhî ilim sâyesinde bilir. Nitekim Hak Teala: “Adem’e bütün
isimleri öğretti” (Bakara 2/31) buyurmuş ve bu sırları işaretle kullarına
duyurmuştur.
2-O bize en yakın olandır; şaha damarımızdan da yakın. İki cihanda
âlemin maksudu sensin!
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Altıncı
makamda nefs-i nâtıkadan Hak teala râzı olduğu için ismi marzıyye
(memnun olunan) olmuştur. Nitekim Hak teala bu nefse; “ Sen O’ndan
hoşnut, O da senden râzı olarak Rabbine dön!” (el-Fecr, 89/28)
kelâmıyla hitap [344/a] etmiştir. Nefs-i marzıyyenin yolculuğu Allah’tandır
(seyr-i anillah). Âlemi, şehâdet âlemi, mahalli hafî, hâli hayrettir. Kalbe
doğan vâridâtı dinin emirleri gereğince yaşamaktır (şeriat). Sıfatları
Hakk’ın ahlâkıyla ahlâklanmak ve beşerî sıfatları terk edip güzel ahlâk ile
ahlâklanmaktır. Hataları affedip kusurları örtmektir. Hüsn-i zan sahibi olup
herkese yumuşaklıkla ve şefkatle muamele etmektir.
Çünkü hak yolun yolcusunun makamlarının en sonuncusu ve en yücesi,
meleklerin kıblesi olan Âdem sûretine ulaşmasıdır. Bu öyle bir sûrettir ki
onun hakîkatı, hakîkat-ı Muhammediyye ve Rabbânî latîfedir. En büyük sır
“hû” lafzıdır ki Mevlâ’ya manevî yakınlığın en son derecesidir. Sâlik bu
makama yükseldiğinde halis kullukla zillet, acziyet ve miskinlikle muttasıf
olup kemâle ulaşır. Nefsini bu özellikleriyle bilirse, Rabbini rubûbiyetin
vasıflarıyla bilir. Çünkü bu makamda bulunan kâmil, nefsini zillet ve fenâ
haliyle bulduğundan, Rabbini izzet ve beka ile bulur. Kulluk aynası
rubûbiyet aynasına karşı durur. Aynaların birinde ne varsa, öbürüne akseder.
Nitekim Hak Teala; “Azametim ve şânım hakkı için yer ve gökler beni
kuşatamaz da, mü’min kulumun kalbine sığarım” buyurmuştur. (Bu sebeple
altıncı makamda bulunan) hâlis kul, bütün eşyânın hakîkatında bulunan
hassas sırları ilâhî ilim sâyesinde bilir. Nitekim Hak Teala: “Adem’e bütün
isimleri öğretti” (Bakara 2/31) buyurmuş ve bu sırları işaretle kullarına
duyurmuştur.

