Marifetnâme · Haziran 28, 2026

Tam tevekkülün sınırlarını ve hakikatini ve gerekliliğinin hikmetini bildirir

ÜÇÜNCÜ FEN · ÜÇÜNCÜ BÂB · BİRİNCİ FASIL · Dördüncü Madde Dördüncü Madde Tam tevekkülün sınırlarını ve hakikatini ve gerekliliğinin hikmetini bildirir. Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Tevekkül …

ÜÇÜNCÜ FEN · ÜÇÜNCÜ BÂB · BİRİNCİ FASIL · Dördüncü Madde

Dördüncü Madde

Tam tevekkülün sınırlarını ve hakikatini ve gerekliliğinin hikmetini

bildirir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Tevekkül lafzı

vekâlet kökünden olup tefe‘‘ul babına aktarılarak “tevekkül” olmuştur. Bir

kimseye tevekkül etmek, onu işlerini yapma ve yoluna koyma hususlarında

vekil mertebesinde kabul etmektir. Bu vekil, müvekkilden herhangi bir emir

gelmeden ve (nasıl yapıldığını takip ederek) özen göstermesine mahal

bırakmadan o işi yerine getirir.

Tevekkülün tarifinde bazıları demişlerdir ki: “Tevekkül kalbin mâsivâdan

ümidi kesip sadece Hakk’a güvenmesidir.”

Bazıları şöyle demişlerdir: “Tevekkül, işleri yaparken kalbi Allah’tan

başkasına bağlamayıp O’nunla yetinmektir.” Bazıları da şöyle demişlerdir:

“Tevekkül, bir işi sebeplere bağlı göstermeyi terk etmektir. Çürkü sebeplere

bağlanmak, bedenin varlığını sürdürmesini Hak’tan başkasından bilmektir.

Kâmil bir insan şöyle demiştir: “Tevekkül odur ki, bünyenin varlığını

sürdürmesinin, ona gelecek zararların önlenmesinin ve yetecek kadar rızık

verilmesinin ne bir kimseden ve ne de bir nesneden olmadığını idrak edip

bütün bunların sadece Allah’tan olduğunu kalbinin bilmesi ve bunda

mutmain olmasıdır. Bundan sonra Allah dilerse bir kimseyi veya bir nesneyi

[244/a] sana sebep kılar. Eğer dilerse sebepler ve aracılar olmaksızın kendi

kudretiyle sana kifâyet eder. Bunu böyle bilip kalbinle yakinen inanasın.

Bütün yaratılmışlardan ve her türlü sebepten bütünüyle beklentini kesmiş

olasın. Hakiki müessir olarak sadece Allah’ı bulasın. Böylece tevekkülün

kemâline ermiş olasın. Ârif-i billah olup sadece O’nunla kalasın.

Tevekkülün kalesi ve sebebi zikre devam etmektir. Kalenin içindeki kale

ise, Hak tealanın ilim ve kudretinde celâl ve kemâlini idrak etmek, O’nun

unutkanlıktan ve âcizlikten uzak olduğunu tefekkür ve tezekkür ile

bilmektir. İşte bu devamlı zikir ve tefekkür hâlinde bulunmaya ihtimam

göstermek, rızık konusunda tam tevekkülün sebebidir.

Kulların rızkı dört kısım olarak belirlenmiştir:

1- Rızk-ı mazmûn (üstlenilen, kefil olunan rızık)

2- Rızk-ı maksûm (taksim edilmiş rızık)

3- Rızk-ı memlûk (temlik edilen, bir süreliğine verilen rızık)

4- Rızk-ı mev’ûd (va’dedilen rızık)

Rızk-ı Mazmûn (üstlenilen, kefil olunan rızık):

Bedenin kuvveti ve cismin gıdası, su ve topraktır, başka sebepler değildir.

Hak teala bu tür rızka kendisi kefildir. Tevekkül sadece bu rızkın

karşılığında vaciptir ki, vacipliği aklî ve şer’î delillerle sabittir. Çünkü Hak

teala kendisine yapacağımız tâat ve kulluğu bu bedenlerimizle işlemeyi bize

yüklemiştir. Yüklediği sorumlulukları yerine getirmemiz için, bedenimizin

güçsüz kalmasını engelleyecek rızka kefil olmuştur. Kulların rızıklarını

üstlenmesinin hikmetinde üç şey için vacip derecesine erişmiştir.

Birincisi; Hak teala Mevlâ’dır ve bizler onun kullarıyız. Bu hikmetin

gereği, Allah’ın kuluna yeterli rızkı vermesi, kulun yapması gereken de

Rabb’inin emrettiği görevleri yerine getirmesidir. İkincisi; Hak teala

kullarını rızka muhtaç yaratmış ve kendisinden rızık istemeleri için onlara

yol göstermiştir. Çünkü kullarına rızıklarının ne olduğunu açıklamamış; onu

yerinde ve zamanında arayıp bulmaları için, rızkı nereden, nasıl ve ne

zaman kazanacaklarını bildirmemiştir. Bu durumda hikmetin gereği,

rızıklarını onlara ulaştırmaktır. Üçüncüsü; Hak teala kullarına kulluk

sorumluluğunu yüklemiştir. Hâlbuki rızık talebi, kullara emredilen kulluğun

içinde yer almaktadır. Şu halde hikmetinin gereği, Allah’ın kullarının

rızkını üstlenmesidir. Böylece onlar yapmakla mükellef oldukları kulluğu

yerine getirmek için fırsat bulup kulluğa hazır olsunlar. Elbette Allah

tealaya hiç bir şey vacip değildir. Ancak hikmetinin gereği olarak tayin

edilen rızka kefildir.

Rızk-ı maksûm (taksim olunmuş rızık):

Hak teala onu kullarına taksim edip levh-i mahfûzda yazmıştır. Bu rızkı

herkes kendine ayrılan kadarıyla, vakti gelince yer, içer ve giyer. Bu rızık

levh-i mahfûzda yazıldığı miktardan ne artar ne eksilir. Ne vaktinden önce

ulaşır ne de vaktinden sonraya bırakılır. Nitekim hadis-i şerifte şöyle

buyrulmuştur: “Rızık ayrılıp taksim edilmiştir. Muttakilerin takvâsı ile

artmadığı gibi, facirin fücuru ile de azalmaz.”

Rızk-ı Memlûk (temlik edilen, bir süreliğine verilen rızık):

Hak teala onu kullarının emrine vermiştir. Bir kimse dünya malından

herhangi bir nesnenin, kendisine takdir edilen ve yazılan kadarına sahip

olabilir. Nitekim Allah teala Kur’ân-ı Kerim’de: “Size rızık olarak

verdiğimizden infak edin.” (Münâfikûn 63/10) buyurmuş ve bu rızk-ı

memlûku duyurmuştur.

Rızk-ı Mev’ûd mev’ûd (va’dedilen rızık):

Hak teala onu muttaki kullarına takvâ sahibi olmaları şartıyla zahmetsizce

ve helâlinden vermeyi va’detmiştir. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de: “Kim

Allah’tan korkup haramlardan ve dinin hududunu aşmaktan

sakınırsa, Allah onun sıkıntılarını giderir ve hesap etmediği yerden ona

rızık verir.” (Talak, 65/3) buyurarak rızk-ı mev’ûdu bizlere duyurmuştur.

Rızkın dört çeşidi bunlardan ibarettir. Ancak gıda ve bedenin mevcudiyeti

için gerekli olan ve yukarıda açıklanan rızk-ı mazmûnu talep etmek

mümkün değildir. Çünkü o, hayat, ölüm ve hastalık gibi Allah’ın kulları

üzerindeki fiilleri cümlesindendir. Kulun bunu [244/b] bilip de elde etmesi

veya ortadan kaldırması mümkün değildir.

Kulun hayatının idamesi için gerekli sebeplerden olan rızk-ı maksûmu

istemesine lüzum yoktur. Çünkü kulun buna ihtiyacı kalmaz. Ancak rızk-ı

ma’lûma (belirlenip tayin edilmiş rızka) kulun ihtiyacı vardır. Lâkin bu da

Allah’tandır ve O’na kendisi kefildir. Rızk-ı ma’lûma Allah teala kesin

olarak kefildir ve bu çalışıp talep etmeye bağlı değildir. Çünkü

peygamberler ve veliler Allah’a tevekkül edip huzura ermişler, hiçbir halde

rızık istemeyip ibadet ve huzur için Allah’a sığınmışlardır. Nitekim onlar,

hata etmeyip hakkın yolunca gitmişlerdir.

Rızık istemek ve onu elde etmenin yollarına başvurmak kula gerekli

değildir. Çünkü rızık, istemekle artmaz, talep etmemekle de azalmaz. Rızık

levh-i mahfûzda yazılmış ve takdir edilmiştir. Niteliği ve vakti

belirlenmiştir; bu şekilde yazılan bozulmaz. Allah’ın hükmü değişip de

taksim olunan miktarda değişiklik olmaz.

Nitekim bir hadis-i şerifte şu dört şeyin Allah’ın kudret elinde olduğu

bildirilmiştir ki bunlar; yaratma, huy, rızık ve eceldir. Bunlar, insan ana

karnında iken nasıl ve ne miktarda tayin olunmuşsa hiçbir surette değişim

ve bozulmaya uğramadan, hiçbir şekilde geciktirilmeyip öne alınmadan

tayin edildiği şekilde kalmıştır. Bu sebeple bahsi geçen dört hususu iyi

düşünen ve iyi anlayan rızık elde etme yollarını terk etmiş, böylece zahir ve

bâtın kaygısından kurtularak Rezzak olan Allah’a huzur ve yakınlık elde

etmiştir. Ebedî saadete erip mâsivâdan kurtulmuştur.

Nazm

1- Hudâdır mâni‘ ü mu‘tî felekle kâr u bârım yok

Gönül mir’ât-ı sâfîdir cihândan bir gubârım yok

2- Bülend ü pest-i âlemden ganîdir himmet-i tab‘ım

Ki endûh-ı semâ vü arz ü derd-i rûzigârım yok

3- Gönül kim bâb-ı Mevlâ’dır yoğ andan taşra bir şuğlüm

Anın aşkıdır ancak dilde bir gayri nigârım yok

4- Tecerrüddür libâsım fakrdır fahrım bu aşk içre

Libâs-ı cisme ol yüzden benim hîç i‘tibârım yok

5- Heyûlâ sûretin koydum ki irem lübb-i ma‘nâya

Heyûlâdan bu sûretdir mücerred perde-dârım yok

6- Enâniyyetle hor olmuşken irdi aşkdan izzet

Gönül mülkünde sultân oldum aslâ i‘tirâzım yok

7- Uluvv-ı himmet-i aşkı bulup dil geçdi eflâki

Edâ-yı izzet ü lezzât-ı aşkı iktidârım yok

8- Derûn-ı dilde pür aşk-ı Hudâ’dır yâr-ı gârım kim

İki âlemde hem andan cüdâ bir yâr-ı gârım yok

9- Cihân cûy-ı karâr olmaz ana dil vermem ey Hakkı

Fedâ-yı aşkdır cânım bir ân ansız karârım yok

Günümüz Türkçesiyle

1- Veren de, alan da Hudâ’dır; felekle benim işim gücüm yok. Gönül saf

ve berrak bir aynadır; dünyadan bir tozum yok.

2- Özümdeki himmet; âlemin iniş çıkışlarından müstağnîdir. Ne göklerin

kaygısını taşırım ne de yerin.

3- Gönül ki Mevlâ kapısıdır; O’ndan gayrısıyla uğraşım yok. Gönülde

O’nun aşkı var sadece, başka bir sevgilim yok.

4- Yokluk elbisem, fakirlik övüncümdür, bu aşk içinde. Beden elbisesine

bu yüzden hiç itibarım yok.

5- Mânânın özüne ermek için, suret heyulâsını bıraktım. Suret kaba

şekildir sadece, başka bir engelim yok

6- Benlikle hor ve hakîrdim, aşkla izzet buldum. Sultan oldum gönül

mülkünde, aslâ itirazım yok.

7- Gönül, aşk himmetinin yüceliğini bulup felekleri geçti. Aşkın izzeti ve

lezzetini edâya takatim yok.

8- Gönlümde var olan can dostum yalnız Hudâ aşkıdır. İki dünyada

O’ndan başka can dostum yok.

9- Bu cihan karar kılacak yer olmaz, ey Hakkı! Ona gönül bağlamam.

Canım fedadır aşka, bir an onsuz kararım yok.