ÜÇÜNCÜ FEN · ÜÇÜNCÜ BÂB · BİRİNCİ FASIL · Dördüncü Madde
Dördüncü Madde
Tam tevekkülün sınırlarını ve hakikatini ve gerekliliğinin hikmetini
bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Tevekkül lafzı
vekâlet kökünden olup tefe‘‘ul babına aktarılarak “tevekkül” olmuştur. Bir
kimseye tevekkül etmek, onu işlerini yapma ve yoluna koyma hususlarında
vekil mertebesinde kabul etmektir. Bu vekil, müvekkilden herhangi bir emir
gelmeden ve (nasıl yapıldığını takip ederek) özen göstermesine mahal
bırakmadan o işi yerine getirir.
Tevekkülün tarifinde bazıları demişlerdir ki: “Tevekkül kalbin mâsivâdan
ümidi kesip sadece Hakk’a güvenmesidir.”
Bazıları şöyle demişlerdir: “Tevekkül, işleri yaparken kalbi Allah’tan
başkasına bağlamayıp O’nunla yetinmektir.” Bazıları da şöyle demişlerdir:
“Tevekkül, bir işi sebeplere bağlı göstermeyi terk etmektir. Çürkü sebeplere
bağlanmak, bedenin varlığını sürdürmesini Hak’tan başkasından bilmektir.
Kâmil bir insan şöyle demiştir: “Tevekkül odur ki, bünyenin varlığını
sürdürmesinin, ona gelecek zararların önlenmesinin ve yetecek kadar rızık
verilmesinin ne bir kimseden ve ne de bir nesneden olmadığını idrak edip
bütün bunların sadece Allah’tan olduğunu kalbinin bilmesi ve bunda
mutmain olmasıdır. Bundan sonra Allah dilerse bir kimseyi veya bir nesneyi
[244/a] sana sebep kılar. Eğer dilerse sebepler ve aracılar olmaksızın kendi
kudretiyle sana kifâyet eder. Bunu böyle bilip kalbinle yakinen inanasın.
Bütün yaratılmışlardan ve her türlü sebepten bütünüyle beklentini kesmiş
olasın. Hakiki müessir olarak sadece Allah’ı bulasın. Böylece tevekkülün
kemâline ermiş olasın. Ârif-i billah olup sadece O’nunla kalasın.
Tevekkülün kalesi ve sebebi zikre devam etmektir. Kalenin içindeki kale
ise, Hak tealanın ilim ve kudretinde celâl ve kemâlini idrak etmek, O’nun
unutkanlıktan ve âcizlikten uzak olduğunu tefekkür ve tezekkür ile
bilmektir. İşte bu devamlı zikir ve tefekkür hâlinde bulunmaya ihtimam
göstermek, rızık konusunda tam tevekkülün sebebidir.
Kulların rızkı dört kısım olarak belirlenmiştir:
1- Rızk-ı mazmûn (üstlenilen, kefil olunan rızık)
2- Rızk-ı maksûm (taksim edilmiş rızık)
3- Rızk-ı memlûk (temlik edilen, bir süreliğine verilen rızık)
4- Rızk-ı mev’ûd (va’dedilen rızık)
Rızk-ı Mazmûn (üstlenilen, kefil olunan rızık):
Bedenin kuvveti ve cismin gıdası, su ve topraktır, başka sebepler değildir.
Hak teala bu tür rızka kendisi kefildir. Tevekkül sadece bu rızkın
karşılığında vaciptir ki, vacipliği aklî ve şer’î delillerle sabittir. Çünkü Hak
teala kendisine yapacağımız tâat ve kulluğu bu bedenlerimizle işlemeyi bize
yüklemiştir. Yüklediği sorumlulukları yerine getirmemiz için, bedenimizin
güçsüz kalmasını engelleyecek rızka kefil olmuştur. Kulların rızıklarını
üstlenmesinin hikmetinde üç şey için vacip derecesine erişmiştir.
Birincisi; Hak teala Mevlâ’dır ve bizler onun kullarıyız. Bu hikmetin
gereği, Allah’ın kuluna yeterli rızkı vermesi, kulun yapması gereken de
Rabb’inin emrettiği görevleri yerine getirmesidir. İkincisi; Hak teala
kullarını rızka muhtaç yaratmış ve kendisinden rızık istemeleri için onlara
yol göstermiştir. Çünkü kullarına rızıklarının ne olduğunu açıklamamış; onu
yerinde ve zamanında arayıp bulmaları için, rızkı nereden, nasıl ve ne
zaman kazanacaklarını bildirmemiştir. Bu durumda hikmetin gereği,
rızıklarını onlara ulaştırmaktır. Üçüncüsü; Hak teala kullarına kulluk
sorumluluğunu yüklemiştir. Hâlbuki rızık talebi, kullara emredilen kulluğun
içinde yer almaktadır. Şu halde hikmetinin gereği, Allah’ın kullarının
rızkını üstlenmesidir. Böylece onlar yapmakla mükellef oldukları kulluğu
yerine getirmek için fırsat bulup kulluğa hazır olsunlar. Elbette Allah
tealaya hiç bir şey vacip değildir. Ancak hikmetinin gereği olarak tayin
edilen rızka kefildir.
Rızk-ı maksûm (taksim olunmuş rızık):
Hak teala onu kullarına taksim edip levh-i mahfûzda yazmıştır. Bu rızkı
herkes kendine ayrılan kadarıyla, vakti gelince yer, içer ve giyer. Bu rızık
levh-i mahfûzda yazıldığı miktardan ne artar ne eksilir. Ne vaktinden önce
ulaşır ne de vaktinden sonraya bırakılır. Nitekim hadis-i şerifte şöyle
buyrulmuştur: “Rızık ayrılıp taksim edilmiştir. Muttakilerin takvâsı ile
artmadığı gibi, facirin fücuru ile de azalmaz.”
Rızk-ı Memlûk (temlik edilen, bir süreliğine verilen rızık):
Hak teala onu kullarının emrine vermiştir. Bir kimse dünya malından
herhangi bir nesnenin, kendisine takdir edilen ve yazılan kadarına sahip
olabilir. Nitekim Allah teala Kur’ân-ı Kerim’de: “Size rızık olarak
verdiğimizden infak edin.” (Münâfikûn 63/10) buyurmuş ve bu rızk-ı
memlûku duyurmuştur.
Rızk-ı Mev’ûd mev’ûd (va’dedilen rızık):
Hak teala onu muttaki kullarına takvâ sahibi olmaları şartıyla zahmetsizce
ve helâlinden vermeyi va’detmiştir. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de: “Kim
Allah’tan korkup haramlardan ve dinin hududunu aşmaktan
sakınırsa, Allah onun sıkıntılarını giderir ve hesap etmediği yerden ona
rızık verir.” (Talak, 65/3) buyurarak rızk-ı mev’ûdu bizlere duyurmuştur.
Rızkın dört çeşidi bunlardan ibarettir. Ancak gıda ve bedenin mevcudiyeti
için gerekli olan ve yukarıda açıklanan rızk-ı mazmûnu talep etmek
mümkün değildir. Çünkü o, hayat, ölüm ve hastalık gibi Allah’ın kulları
üzerindeki fiilleri cümlesindendir. Kulun bunu [244/b] bilip de elde etmesi
veya ortadan kaldırması mümkün değildir.
Kulun hayatının idamesi için gerekli sebeplerden olan rızk-ı maksûmu
istemesine lüzum yoktur. Çünkü kulun buna ihtiyacı kalmaz. Ancak rızk-ı
ma’lûma (belirlenip tayin edilmiş rızka) kulun ihtiyacı vardır. Lâkin bu da
Allah’tandır ve O’na kendisi kefildir. Rızk-ı ma’lûma Allah teala kesin
olarak kefildir ve bu çalışıp talep etmeye bağlı değildir. Çünkü
peygamberler ve veliler Allah’a tevekkül edip huzura ermişler, hiçbir halde
rızık istemeyip ibadet ve huzur için Allah’a sığınmışlardır. Nitekim onlar,
hata etmeyip hakkın yolunca gitmişlerdir.
Rızık istemek ve onu elde etmenin yollarına başvurmak kula gerekli
değildir. Çünkü rızık, istemekle artmaz, talep etmemekle de azalmaz. Rızık
levh-i mahfûzda yazılmış ve takdir edilmiştir. Niteliği ve vakti
belirlenmiştir; bu şekilde yazılan bozulmaz. Allah’ın hükmü değişip de
taksim olunan miktarda değişiklik olmaz.
Nitekim bir hadis-i şerifte şu dört şeyin Allah’ın kudret elinde olduğu
bildirilmiştir ki bunlar; yaratma, huy, rızık ve eceldir. Bunlar, insan ana
karnında iken nasıl ve ne miktarda tayin olunmuşsa hiçbir surette değişim
ve bozulmaya uğramadan, hiçbir şekilde geciktirilmeyip öne alınmadan
tayin edildiği şekilde kalmıştır. Bu sebeple bahsi geçen dört hususu iyi
düşünen ve iyi anlayan rızık elde etme yollarını terk etmiş, böylece zahir ve
bâtın kaygısından kurtularak Rezzak olan Allah’a huzur ve yakınlık elde
etmiştir. Ebedî saadete erip mâsivâdan kurtulmuştur.
Nazm
1- Hudâdır mâni‘ ü mu‘tî felekle kâr u bârım yok
Gönül mir’ât-ı sâfîdir cihândan bir gubârım yok
2- Bülend ü pest-i âlemden ganîdir himmet-i tab‘ım
Ki endûh-ı semâ vü arz ü derd-i rûzigârım yok
3- Gönül kim bâb-ı Mevlâ’dır yoğ andan taşra bir şuğlüm
Anın aşkıdır ancak dilde bir gayri nigârım yok
4- Tecerrüddür libâsım fakrdır fahrım bu aşk içre
Libâs-ı cisme ol yüzden benim hîç i‘tibârım yok
5- Heyûlâ sûretin koydum ki irem lübb-i ma‘nâya
Heyûlâdan bu sûretdir mücerred perde-dârım yok
6- Enâniyyetle hor olmuşken irdi aşkdan izzet
Gönül mülkünde sultân oldum aslâ i‘tirâzım yok
7- Uluvv-ı himmet-i aşkı bulup dil geçdi eflâki
Edâ-yı izzet ü lezzât-ı aşkı iktidârım yok
8- Derûn-ı dilde pür aşk-ı Hudâ’dır yâr-ı gârım kim
İki âlemde hem andan cüdâ bir yâr-ı gârım yok
9- Cihân cûy-ı karâr olmaz ana dil vermem ey Hakkı
Fedâ-yı aşkdır cânım bir ân ansız karârım yok
Günümüz Türkçesiyle
1- Veren de, alan da Hudâ’dır; felekle benim işim gücüm yok. Gönül saf
ve berrak bir aynadır; dünyadan bir tozum yok.
2- Özümdeki himmet; âlemin iniş çıkışlarından müstağnîdir. Ne göklerin
kaygısını taşırım ne de yerin.
3- Gönül ki Mevlâ kapısıdır; O’ndan gayrısıyla uğraşım yok. Gönülde
O’nun aşkı var sadece, başka bir sevgilim yok.
4- Yokluk elbisem, fakirlik övüncümdür, bu aşk içinde. Beden elbisesine
bu yüzden hiç itibarım yok.
5- Mânânın özüne ermek için, suret heyulâsını bıraktım. Suret kaba
şekildir sadece, başka bir engelim yok
6- Benlikle hor ve hakîrdim, aşkla izzet buldum. Sultan oldum gönül
mülkünde, aslâ itirazım yok.
7- Gönül, aşk himmetinin yüceliğini bulup felekleri geçti. Aşkın izzeti ve
lezzetini edâya takatim yok.
8- Gönlümde var olan can dostum yalnız Hudâ aşkıdır. İki dünyada
O’ndan başka can dostum yok.
9- Bu cihan karar kılacak yer olmaz, ey Hakkı! Ona gönül bağlamam.
Canım fedadır aşka, bir an onsuz kararım yok.

