ÜÇÜNCÜ FEN · ÜÇÜNCÜ BÂB · BİRİNCİ FASIL · Beşinci Madde
Beşinci Madde
Tam tevekkülün tesirlerini, kerâmetlerini ve tevekkül ehlinin yaşadığı bazı
menkıbeleri bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Kulun kalbine
musallat olan ve onu Allah’a ibadetten alıkoyan hastalıkları ondan
uzaklaştırmak, mutlaka yapılması gereken pek mühim bir iştir. Ta ki kalp,
onlar sebebiyle Mukallib’inden (kalpleri evirip çeviren Allah teala)
uzaklaşmasın ve O’na dost olmanın manevî neşesiyle dolup mesrûr olsun.
Söz konusu hastalıklar dört çeşittir:
Birincisi; rızık konusudur ve onu elde etmek için gösterilen aşırı endişeler
ve gayretlerdir. Hâlbuki bunun tedavisi tam tevekküldür. İkincisi; hatıra
gelen şeyler ve korkulardır ve bunları elde etme isteğiyle hukuka aykırı
girişimlerdir. Bunun tedavisi, ancak işleri Allah’a ısmarlamaktır (tefvîz.)
Üçüncüsü; başa gelen şiddet ve musibetlerdir. Bunun ilâcı ancak sabırla
hâsıl olur. Dördüncüsü, kaza ve kaderdir ve bunların çeşitli şekillerde
tezahüründen başa gelen kederlerdir. Bunun tedavisi olanlara rıza
göstermekledir.
Rızık hususunda tevekkül edip korku ve endişe zamanlarında işi Allah’a
ısmarlayan ve zorluklara sabredip [245/a] kazaya râzı olan kulun kalbi safi
olup huzur ve sükûna erer. Ârif ve kâmil olup her muradını alır. Bu dört
hastalığın tedavisi ve ilâcı olan dört asıldır ki bunlar tevekkül, tefvîz, sabır
ve rızadır. Bunların her biri kendi ilgili bölümünde genişçe anlatılmıştır.
Gerçi yukarıda zikredilen hastalıkların her biri kalbe şimdiki zamana ve
geleceğe ait nice meşguliyetler verir ve onu Hakk’ın huzurundan anbean
engelleyip uzaklaştırır. Fakat bunların hepsinin en büyüğü ve en zorlusu
rızık işi kabul edilmiştir. Çünkü rızık konusu insanların çoğunluğu için
büyük bir imtihan vesilesidir ve bundan dolayı bedenleri zahmette, canları
meşakkatte kalmıştır. Gönülleri mahzun, akılları meşgul olmuştur. Rızkın
tedarik ve temini hususunda zahmetleri gayet zor ve üzüntüleri çok
olmuştur. Düşünceleri târumâr, ömürleri bereketsiz olmuş ve dünyaları
başlarına dar olmuştur. Niceleri çaresiz kalıp rızık elde etmek uğruna
Allah’a kulluğu terk edip dünya ehlinin kapılarına gitmiş, onlara hizmetçi
olmuşlardır. Hür iken kendisi gibi âciz kullara köle olup her türlü
aşağılanma ve hakaretlere mâruz kalıp sıkıntı ve meşakkate düşmüşlerdir.
Dünyanın tabiat zindanında inlemişler, gaflet karanlığında şaşırıp kalmışlar,
binlerce sıkıntı ile ömürleri perişan olmuştur. Nihayet Allah’a yönelerek
pişmanlık duymuşlar, ancak günahlarının çokluğu sebebiyle cehennem
ateşine müstehak olmuşlardır.
Kıta
1- İhtilât-ı avâm pur keder est
Munkatı‘ bâş tâ ne-dânendet
2- În heme cedd u cehd hâcet nîst
Ânçi rûzîst mî-resânendet
Kıta (nın tercümesi)
1- Avâma karışmak gam kasvet getirir. Uzak dur onlardan ki seni
tanımasınlar.
2- Dünya uğruna bunca gayret ve çabaya hacet yoktur, tasalanma! Rızkını
sana ulaştırırlar nasılsa.
Fakat kalp gözü açık olan hayırlı ve himmet ehli kimseler dünya
sebeplerine iltifat etmeyip yüce âlemlerin yoluna itibar etmişlerdir.
Âlemlerin Rabb’ine sarılıp tam tevekküle ermişlerdir. Onlar, insanlarla çok
fazla irtibat kurmayıp yalnızlığı ve uzleti tercih etmişlerdir. İş ve rızık
endişesini bırakıp gönül kapısından içeri girmişlerdir. İnsanlardan ve
nefisten geçip muhabbet şarabını içerek huzur makamına ermişlerdir.
Ahrârdan tevekkül ehli bir zatın şöyle dediği nakledilmiştir: “Sahrada tek
başıma gezinirken nefsim bana vesvese verdi ve şöyle dedi: “Sen şimdi
burada yapayalnızsın, bu sahra bitmez tükenmez. Ve bu sahrada ne bir ev,
ne de bir köy var.” Bunun üzerine ben de nefsimi terbiye etmek kastıyla
insanlardan uzaklaşmak için ana yoldan gitmemeye, ağzıma bal ve yağ
konmadıkça yeme içmeden uzak durmaya karar verdim. Bu niyetle sahrada
epeyce yol aldım. Bir müddet sonra, bir kafilenin yolunu şaşırmış olarak
bana doğru geldiklerini gördüm. Onları görünce kendimi yere atıp beni
görmemeleri için sırt üstü yattım.
Çünkü onları bana Allah teala gönderdi. Gözlerimi kapadım. Bana
yaklaştıklarında birbirlerine dediler ki: “Bu bir yolcudur, galiba açlıktan
aklı gitmiştir. Yağ ve bal getirin, ağzına akıtalım da kendine gelsin.”
Ağzımı ve dişlerimi sıkıca kapadım. Bir bıçak getirdiler. Onlar ağzımı
açmaya çalışırken ben gülümseyerek ağzımı açtım. Onlar beni bu halde
görünce; “Sen deli misin?” dediler. Hemen Rabb’ime hamd edip
şükreyledim ve nefsimle yaptığım mücâdeleyi onlara anlattım.”
«Herkese rızık veren ve kerim olan Allah’ı bütün noksan sıfatlardan
tenzih ederek tesbih ederiz.»
Velî zatlardan bir kâmil insan şöyle demiştir: “Bir yolculuğum sırasında
yalnızdım. Bir şehrin kenarında bir camiye geldim. Nefsim bana vesvese
verip dedi ki: “Bu mescid [245/b] insanlardan uzak bir yerdedir. Ve senin de
orucunu açacağın azığın yok. Öyle bir camiye git ki insanların arasında
olasın. Oradaki cemaat seni görüp gerekli ihtiyaçlarını karşılasınlar.”
Ben de nefsimi terbiye etmek için şöyle ahdettim ki: Ben bu gece
kesinlikle bu mescidde kalacağım, helvadan başka bir şey yemeyeceğim ve
onu da lokma lokma ağzıma konulmadıkça yemeyeceğim.
Yemek işini bu şartlara bağlayarak akşam namazından sonra mescidin
kapısını kapattım. Yatsı namazından sonra birisi kapıyı çaldı, aldırmadım.
Şiddetle vurmaya başlayınca kapıyı açtım. Yaşlı bir kadın, elinde bir mum
ve yanında bir gençle mescide girdiler. Kadın bana dua ederek önüme bir
tabak helva koydu ve şöyle dedi: “Bu hasta delikanlı benim oğlumdur.
Günlerce hiçbir şey yemedi, içmedi, konuşmadı. Kendinden geçmiş bir
halde yatıyorken bu gece gözünü açıp “Ana helva isterim.” dedi.
Allah’a şükrederek bu helvayı pişirinceye kadar aramızda şu konuşma
geçti. Hasta oğlum, bu helvayı benimle birlikte bir garip yemedikçe ben de
yemem diye yemin etti. Hemen koluna girdim. Eline bir baston verdim ve
ona dedim ki: “Mescide gidelim, orada yalnız bir adam görmüştüm. Onunla
beraber bu helvayı yiyelim, sen de yeminine sâdık kalmış olursun. Şükür ki
geldik ve seni burada bulduk.”
Yaşlı kadın bana buyur diyerek helvadan bir lokma benim ağzıma, bir
lokma da oğlunun ağzına verdi. Nihayet ikimizde doyduk. Kalkıp gittiler.
Onlar gidince nefsim hayretler içinde kaldı ve Rabb’imin rezzak olduğunu
yakinen bildi. İnsanları unutup insanların Rabb’ine tevekkül etti. Üns ve
huzuru buldu. Onunla mutmain oldu. Tevekkül ehli nice insanlar bu iki
hikâyeden sayısız hisseler almışlardır.
Nazm
1- Ey nevîn nüsha-i mecmû‘a-i râz
Gonce-i bâğçe-i nâz ü niyâz
2- Eyleme kimseye arz-ı hâcet
Olma ham-geşte-i bâr-ı minnet
3- Dehenin hâhiş içün eyleme bâz
Olma âlûde-leb-i harf-i niyâz
4- Sâhib-i hırs u tama‘ rüsvâdır
Kîmyâ-yı şeref istiğnâdır
5- Ol ki maksûm değil girmez ele
Ol ki maksûmun ola gitmez ele
6- Âlî it kıymetini hor olma
Gördüğün şeye taleb-kâr olma
7- Abd-i destinde ne var ki isteyesin
Anı yâ bunu bana vir diyesin
8- O da muhtâc-ı atâ-yı Hak’dır
Beste-i mevhibe-i mutlakdır
9- Âcizin lutf idecek hâli mi var?
Sana bahş eyleyecek mâlı mı var?
10- Lutf-ı Hak herkese bî-minnetdir
Dest-i abd arada bir âletdir
11- Terk-i esbâb değil gerçi savâb
Bî-müsebbib neye yarar esbâb
12- Sanma erzâkını muhtâc-ı taleb
Çekme bîhûde yere renc ü ta‘ab
13- Ol atâyâsına Hakk’ın vâsık
Oldu rızkın sana senden âşık
Günümüz Türkçesiyle
1- Ey sır kitabının yeni nüshası! Naz ve niyâz bahçesinin goncası!
2- Hacetini kimseye arz eyleme! Minnet yükünün altında iki büklüm
olma.
3- Ağzını bir şey istemek için açma! Bir şeyler istemek için dudağını
kirletme.
4- Hırs ve tamah sahibi rezil rüsva olur. Şeref, elbette gönül
zenginliğindedir.
5- Takdir olunmayan rızık ele geçmez. Sana ayrılmışsa, başkasına
verilmez.
6- Değerini yüksek tut, hor ve hakîr olma. Her gördüğüne talepkâr olma.
7- Kulun elinde ne var ki isteyesin? Onu ya da şunu ver diyesin.
8- Çünkü o da Hakk’ın ihsanına muhtaçtır. Rabb’in bağışına susamıştır.
9- Âcizin sana lütfedecek hâli mi var? Sana bağışlayacak malı mı var?
10- Oysa Allah, karşılıksız herkese verir. Kulun eli arada, işleyen bir
âlettir.
11- Sebebi terk etmek doğru değildir, gerçi. Sebep de müsebbib olmadan
iş görmez ki!
12- Sanma ki rızkın istenilmeye muhtaçtır. Boş yere sıkıntı ve eziyet
çekme.
13- Hakk’ın ihsanına gönülden inanırsan. Rızkın sana aşkla koştuğunu
görürsün.

