Marifetnâme · Haziran 28, 2026

Tam tevekkülün tesirlerini, kerâmetlerini ve tevekkül ehlinin yaşadığı bazı menkıbeleri…

ÜÇÜNCÜ FEN · ÜÇÜNCÜ BÂB · BİRİNCİ FASIL · Beşinci Madde Beşinci Madde Tam tevekkülün tesirlerini, kerâmetlerini ve tevekkül ehlinin yaşadığı bazı menkıbeleri bildirir. Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle …

ÜÇÜNCÜ FEN · ÜÇÜNCÜ BÂB · BİRİNCİ FASIL · Beşinci Madde

Beşinci Madde

Tam tevekkülün tesirlerini, kerâmetlerini ve tevekkül ehlinin yaşadığı bazı

menkıbeleri bildirir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Kulun kalbine

musallat olan ve onu Allah’a ibadetten alıkoyan hastalıkları ondan

uzaklaştırmak, mutlaka yapılması gereken pek mühim bir iştir. Ta ki kalp,

onlar sebebiyle Mukallib’inden (kalpleri evirip çeviren Allah teala)

uzaklaşmasın ve O’na dost olmanın manevî neşesiyle dolup mesrûr olsun.

Söz konusu hastalıklar dört çeşittir:

Birincisi; rızık konusudur ve onu elde etmek için gösterilen aşırı endişeler

ve gayretlerdir. Hâlbuki bunun tedavisi tam tevekküldür. İkincisi; hatıra

gelen şeyler ve korkulardır ve bunları elde etme isteğiyle hukuka aykırı

girişimlerdir. Bunun tedavisi, ancak işleri Allah’a ısmarlamaktır (tefvîz.)

Üçüncüsü; başa gelen şiddet ve musibetlerdir. Bunun ilâcı ancak sabırla

hâsıl olur. Dördüncüsü, kaza ve kaderdir ve bunların çeşitli şekillerde

tezahüründen başa gelen kederlerdir. Bunun tedavisi olanlara rıza

göstermekledir.

Rızık hususunda tevekkül edip korku ve endişe zamanlarında işi Allah’a

ısmarlayan ve zorluklara sabredip [245/a] kazaya râzı olan kulun kalbi safi

olup huzur ve sükûna erer. Ârif ve kâmil olup her muradını alır. Bu dört

hastalığın tedavisi ve ilâcı olan dört asıldır ki bunlar tevekkül, tefvîz, sabır

ve rızadır. Bunların her biri kendi ilgili bölümünde genişçe anlatılmıştır.

Gerçi yukarıda zikredilen hastalıkların her biri kalbe şimdiki zamana ve

geleceğe ait nice meşguliyetler verir ve onu Hakk’ın huzurundan anbean

engelleyip uzaklaştırır. Fakat bunların hepsinin en büyüğü ve en zorlusu

rızık işi kabul edilmiştir. Çünkü rızık konusu insanların çoğunluğu için

büyük bir imtihan vesilesidir ve bundan dolayı bedenleri zahmette, canları

meşakkatte kalmıştır. Gönülleri mahzun, akılları meşgul olmuştur. Rızkın

tedarik ve temini hususunda zahmetleri gayet zor ve üzüntüleri çok

olmuştur. Düşünceleri târumâr, ömürleri bereketsiz olmuş ve dünyaları

başlarına dar olmuştur. Niceleri çaresiz kalıp rızık elde etmek uğruna

Allah’a kulluğu terk edip dünya ehlinin kapılarına gitmiş, onlara hizmetçi

olmuşlardır. Hür iken kendisi gibi âciz kullara köle olup her türlü

aşağılanma ve hakaretlere mâruz kalıp sıkıntı ve meşakkate düşmüşlerdir.

Dünyanın tabiat zindanında inlemişler, gaflet karanlığında şaşırıp kalmışlar,

binlerce sıkıntı ile ömürleri perişan olmuştur. Nihayet Allah’a yönelerek

pişmanlık duymuşlar, ancak günahlarının çokluğu sebebiyle cehennem

ateşine müstehak olmuşlardır.

Kıta

1- İhtilât-ı avâm pur keder est

Munkatı‘ bâş tâ ne-dânendet

2- În heme cedd u cehd hâcet nîst

Ânçi rûzîst mî-resânendet

Kıta (nın tercümesi)

1- Avâma karışmak gam kasvet getirir. Uzak dur onlardan ki seni

tanımasınlar.

2- Dünya uğruna bunca gayret ve çabaya hacet yoktur, tasalanma! Rızkını

sana ulaştırırlar nasılsa.

Fakat kalp gözü açık olan hayırlı ve himmet ehli kimseler dünya

sebeplerine iltifat etmeyip yüce âlemlerin yoluna itibar etmişlerdir.

Âlemlerin Rabb’ine sarılıp tam tevekküle ermişlerdir. Onlar, insanlarla çok

fazla irtibat kurmayıp yalnızlığı ve uzleti tercih etmişlerdir. İş ve rızık

endişesini bırakıp gönül kapısından içeri girmişlerdir. İnsanlardan ve

nefisten geçip muhabbet şarabını içerek huzur makamına ermişlerdir.

Ahrârdan tevekkül ehli bir zatın şöyle dediği nakledilmiştir: “Sahrada tek

başıma gezinirken nefsim bana vesvese verdi ve şöyle dedi: “Sen şimdi

burada yapayalnızsın, bu sahra bitmez tükenmez. Ve bu sahrada ne bir ev,

ne de bir köy var.” Bunun üzerine ben de nefsimi terbiye etmek kastıyla

insanlardan uzaklaşmak için ana yoldan gitmemeye, ağzıma bal ve yağ

konmadıkça yeme içmeden uzak durmaya karar verdim. Bu niyetle sahrada

epeyce yol aldım. Bir müddet sonra, bir kafilenin yolunu şaşırmış olarak

bana doğru geldiklerini gördüm. Onları görünce kendimi yere atıp beni

görmemeleri için sırt üstü yattım.

Çünkü onları bana Allah teala gönderdi. Gözlerimi kapadım. Bana

yaklaştıklarında birbirlerine dediler ki: “Bu bir yolcudur, galiba açlıktan

aklı gitmiştir. Yağ ve bal getirin, ağzına akıtalım da kendine gelsin.”

Ağzımı ve dişlerimi sıkıca kapadım. Bir bıçak getirdiler. Onlar ağzımı

açmaya çalışırken ben gülümseyerek ağzımı açtım. Onlar beni bu halde

görünce; “Sen deli misin?” dediler. Hemen Rabb’ime hamd edip

şükreyledim ve nefsimle yaptığım mücâdeleyi onlara anlattım.”

«Herkese rızık veren ve kerim olan Allah’ı bütün noksan sıfatlardan

tenzih ederek tesbih ederiz.»

Velî zatlardan bir kâmil insan şöyle demiştir: “Bir yolculuğum sırasında

yalnızdım. Bir şehrin kenarında bir camiye geldim. Nefsim bana vesvese

verip dedi ki: “Bu mescid [245/b] insanlardan uzak bir yerdedir. Ve senin de

orucunu açacağın azığın yok. Öyle bir camiye git ki insanların arasında

olasın. Oradaki cemaat seni görüp gerekli ihtiyaçlarını karşılasınlar.”

Ben de nefsimi terbiye etmek için şöyle ahdettim ki: Ben bu gece

kesinlikle bu mescidde kalacağım, helvadan başka bir şey yemeyeceğim ve

onu da lokma lokma ağzıma konulmadıkça yemeyeceğim.

Yemek işini bu şartlara bağlayarak akşam namazından sonra mescidin

kapısını kapattım. Yatsı namazından sonra birisi kapıyı çaldı, aldırmadım.

Şiddetle vurmaya başlayınca kapıyı açtım. Yaşlı bir kadın, elinde bir mum

ve yanında bir gençle mescide girdiler. Kadın bana dua ederek önüme bir

tabak helva koydu ve şöyle dedi: “Bu hasta delikanlı benim oğlumdur.

Günlerce hiçbir şey yemedi, içmedi, konuşmadı. Kendinden geçmiş bir

halde yatıyorken bu gece gözünü açıp “Ana helva isterim.” dedi.

Allah’a şükrederek bu helvayı pişirinceye kadar aramızda şu konuşma

geçti. Hasta oğlum, bu helvayı benimle birlikte bir garip yemedikçe ben de

yemem diye yemin etti. Hemen koluna girdim. Eline bir baston verdim ve

ona dedim ki: “Mescide gidelim, orada yalnız bir adam görmüştüm. Onunla

beraber bu helvayı yiyelim, sen de yeminine sâdık kalmış olursun. Şükür ki

geldik ve seni burada bulduk.”

Yaşlı kadın bana buyur diyerek helvadan bir lokma benim ağzıma, bir

lokma da oğlunun ağzına verdi. Nihayet ikimizde doyduk. Kalkıp gittiler.

Onlar gidince nefsim hayretler içinde kaldı ve Rabb’imin rezzak olduğunu

yakinen bildi. İnsanları unutup insanların Rabb’ine tevekkül etti. Üns ve

huzuru buldu. Onunla mutmain oldu. Tevekkül ehli nice insanlar bu iki

hikâyeden sayısız hisseler almışlardır.

Nazm

1- Ey nevîn nüsha-i mecmû‘a-i râz

Gonce-i bâğçe-i nâz ü niyâz

2- Eyleme kimseye arz-ı hâcet

Olma ham-geşte-i bâr-ı minnet

3- Dehenin hâhiş içün eyleme bâz

Olma âlûde-leb-i harf-i niyâz

4- Sâhib-i hırs u tama‘ rüsvâdır

Kîmyâ-yı şeref istiğnâdır

5- Ol ki maksûm değil girmez ele

Ol ki maksûmun ola gitmez ele

6- Âlî it kıymetini hor olma

Gördüğün şeye taleb-kâr olma

7- Abd-i destinde ne var ki isteyesin

Anı yâ bunu bana vir diyesin

8- O da muhtâc-ı atâ-yı Hak’dır

Beste-i mevhibe-i mutlakdır

9- Âcizin lutf idecek hâli mi var?

Sana bahş eyleyecek mâlı mı var?

10- Lutf-ı Hak herkese bî-minnetdir

Dest-i abd arada bir âletdir

11- Terk-i esbâb değil gerçi savâb

Bî-müsebbib neye yarar esbâb

12- Sanma erzâkını muhtâc-ı taleb

Çekme bîhûde yere renc ü ta‘ab

13- Ol atâyâsına Hakk’ın vâsık

Oldu rızkın sana senden âşık

Günümüz Türkçesiyle

1- Ey sır kitabının yeni nüshası! Naz ve niyâz bahçesinin goncası!

2- Hacetini kimseye arz eyleme! Minnet yükünün altında iki büklüm

olma.

3- Ağzını bir şey istemek için açma! Bir şeyler istemek için dudağını

kirletme.

4- Hırs ve tamah sahibi rezil rüsva olur. Şeref, elbette gönül

zenginliğindedir.

5- Takdir olunmayan rızık ele geçmez. Sana ayrılmışsa, başkasına

verilmez.

6- Değerini yüksek tut, hor ve hakîr olma. Her gördüğüne talepkâr olma.

7- Kulun elinde ne var ki isteyesin? Onu ya da şunu ver diyesin.

8- Çünkü o da Hakk’ın ihsanına muhtaçtır. Rabb’in bağışına susamıştır.

9- Âcizin sana lütfedecek hâli mi var? Sana bağışlayacak malı mı var?

10- Oysa Allah, karşılıksız herkese verir. Kulun eli arada, işleyen bir

âlettir.

11- Sebebi terk etmek doğru değildir, gerçi. Sebep de müsebbib olmadan

iş görmez ki!

12- Sanma ki rızkın istenilmeye muhtaçtır. Boş yere sıkıntı ve eziyet

çekme.

13- Hakk’ın ihsanına gönülden inanırsan. Rızkın sana aşkla koştuğunu

görürsün.