DÖRDÜNCÜ BÂB · BEŞİNCİ FASIL · Yedinci Madde
Yedinci Madde
Tasavvuf ehlinin on iki kısım olduğunu ve bunlardan ancak birinin
hidayet üzere olup on birinin dalâlette kaldığını, dalâlette kalan fırkalardan
her birinin bir şekilde belâsını bulduğunu, doğru yola girip istikamet üzere
Hakk’a giden fırkanın arzu ettiği menzile erişip muradını aldığını bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Tasavvuf ilmi
Hak tealanın sıfatlarından ve O’na kavuşmanın (vuslat) yöntemlerinden
bahseden bir ilimdir. Kulu bu ilme götüren Mevlâ’nın muhabbetidir. Kalbini
mâsivâdan arıtabilen sûfî bu ilme vâris olur.
Çünkü tasavvuf kişinin kalbini mâsivâ ile alâkadan kesip Mevlâ
muhabbetine bağlamasıdır. Yukarıda açıklanan ehl-i sünnet ve’l-cemaat
yolu üzere itikadını düzeltip Habîb-i Ekrem (s.a.v.) Hazretleri’nin sözlerine,
fiillerine ve ahlâkına uyarak izince gitmektir.
Ahlâkını güzel hasletlerle süsleyip mizacındaki kötülükleri değiştirip
dâimî zikir ve tam bir teveccüh ile manevî yakınlık ve huzura varmaktır.
Hicrî 555 tarihinde (M. 1160’lı yıllar) tasavvuf ehli on iki kol olmuş ve
bunlardan bir fırkası İslâm’ın ölçülerine harfiyen uyarak doğru yolu
bulmuştur. Varmak istediği menziline ulaşıp maksuduna kavuşmuş ve
muradını almıştır. Kalan on bir fırkası ise bid’atlerin yoluna girip dalâlette
helak olmuşlardır.
Dalâlet yoluna giren fırkaların adları şunlardır: Evliyâiyye, Hubbiyye,
Şumrâhiyye,
İbâhiyye,
Hâliyye,
Hulûliyye,
Hûriye,
Vâkıfiyye,
Mütecâhiliyye, Mütekâsiliyye ve İlhâmiyye.
Bunların hepsi fitne ve fesat ile dolmuştur. Bunlardan uzak olan bilsin ki
Hakk’a yakın olmuştur. Dininde ve itikadında fitne ve fesâda düşmekten
kurtulup kuvvet bulmuştur. Çünkü o sapık fırkalar, cehaletin karanlığında
kalıp dalâlet deryasına dalmışlardır.
Onlar iman şerefiyle şereflenmiş iken nefsin arzularına uyarak dinin
muhkem hükümlerini hafife almışlardır. Hak Teala onları, içine düştükleri o
bâtıl hayallerle belâya uğratmıştır. Her fırka kendi bozuk inancıyla meşhur
olup Hakk’ın huzurundan uzak düşmüştür.
Evliyâiyye mensupları demişlerdir ki: “Derviş velayet derecesine ulaştığı
zaman, ondan bütün dînî mükellefiyetler düşer [artık onun emirlere uyma
ve yasaklardan sakınma gibi bir sorumluluğu bulunmaz.] Evliyâ ve
peygamberlerden üstün olup en yüksek makamı bulmuş olur.”
Hâlbuki böyle inanan bir kimsenin kalbinde din ve imandan eser kalmaz.
Çünkü bu can bedenden çıkmadıkça, dînî mükellefiyetler kişinin üstünden
kalkmaz. Evliyâdan hiçbiri nebîler mertebesine ulaşamaz.
Hubbiyye fırkası mensupları şöyle demişlerdir: “Kul Allah Tealanın
muhabbeti mertebesine ulaşıp diğer muhabbetlerle olan alâkasını kestiği
zaman ondan namaz, oruç ve diğer emirler ve yasaklar düşer. Haramlar ona
helâl olur.”
Hâlbuki haramın helâl olduğuna inanan dinsiz kalır. Bu fırka
mensuplarına söz geçirmek ve onları susturmak mümkün değildir. Bu
sebeple kendi bildikleri gibi yasakları çiğneyip haramları işlerler. Şu halde
onlardan uzak duran selâmet bulur.
Şumrâhiyye fırkası mensupları şöyle demişlerdir: [314/b] “ Kul ilâhî
dostluk ve huzuru bulup Mevlâ’nın dostluğu mertebesine kavuşunca, dinin
emirlerine uyup yasaklarından sakınma yükümlülüğü ondan kalkar. Artık
ona def ve ney eşliğinde semâ etmek mübah olur. Çiçekler gibi kadınları
koklayıp onlardan faydalanması gerekli olur.”
Böyle diyenler Abdullah Şumrâhî ’nin etrafında toplananlardır ki, iyi ve
dürüst insan edâsıyla etrafta dolaşırlar. Bunların katli vâciptir, çünkü çeşitli
hîle ve tuzaklarla nicelerinin aklını çelip inançlarını bozarlar.
İbâhiyye fırkası mensupları şöyle demişlerdir: “Biz nefsimizin sâhibi
değiliz ki onu kötülüklerden men edelim. Herkesin malı ve ırzı bize helâl ve
mubahtır, alıp gidebiliriz. Arzulara engel olmak küfürdür ne yapalım.”
Hâlbuki bunlardan daha kâfir ve bunlardan daha zararlı bir fırka yoktur.
Çünkü bunların kötülükleri pek çoktur.
Hâliyye fırkasına mensup olanlar şöyle demişlerdir: “Semâa kalkıp raks
ederken el çırpmak helaldir. Bu haldeyken biz kendimizden geçeriz ve
şeyhimizden üzerimize bir hâl gelir” demeleri ise ayrı bir sapkınlıktır.
Hulûliyye fırkası mensupları şöyle demişlerdir: “Güzel kadına ve parlak
yüzlü oğlanlara bakmak helâldir. Çünkü bu eskiden beri böyledir.”
Onlar güzellere baktıkça sevinçlerinden raks edip derler ki: “Bu haller
Hakk’ın sıfatlarından bir sıfattır ki bize gelmiştir. Canımız ve
bedenlerimizin hepsi O’nun olmuştur.”
Böyle deyip birbirleriyle sarılarak öpüşürler. Bir halka olup raks ederek
tepişirler. Böylece sapıklığa düşerler.
Hûriyye fırkası mensupları şöyle demişlerdir: “Kendimizden geçtiğimiz
zamanlarda bize cennetten hûri kızları gelir ve biz onlarla ilişkiye gireriz.
Onun için ayılıp kendimize geldiğimiz vakit gusletmemiz gerekir.” Hâlbuki
böyle diyen kafir olur.
Vâkıfiyye fırkası mensupları şöyle demişlerdir: “Kul Allah’ı bilmekten ve
anlamaktan âcizdir. İnsan aklı O’nu idrak edemez.” Böyle deyip dururlar.
Hâlbuki âyet-i kerimeler ve hadis-i şerifler gereğince, Allah’ın birliğini
anlamak insana mümkün kılınmıştır. Aksi takdirde Mevlâ’nın emir ve
yasaklarının anlamsız olması gerekirdi. Böyle diyen ve buna inanan da
sapıklık içindedir.
Mütecâhiliyye fırkası mensupları şöyle demişlerdir: “Biz riyâ ve
gösterişe düşmekten fazlasıyla sakınırız. Onun için sâlih insanların giydiği
elbiseleri bırakıp fâsıkların giydiklerinden giyinir ve halkın içine öyle
karışırız.” Hâlbuki onların bu dedikleri dinin özüne aykırıdır. Çünkü “Bir
topluluğa benzemeye çalışan, onlardan sayılır” denilmiştir.
Mütekâsiliyye fırkası mensupları şöyle demişlerdir: “Bu düyâya
gelmekten maksat, ancak şu bedeni beslemektir, başka bir şey değil.”
Bunlar, çalışıp kazanmayı bırakarak kapılarda dilencilik ederler, hemen ne
bulurlarsa yeyip içip giderler. Hâlbuki bu yaptıkları dinin özüne aykırıdır.
İlhâmiyye fırkası mensupları şöyle demişlerdir: “Şâirlerin kitapları ve
divânları bizim yolumuzun Kur’ân’ıdır. Çünkü onların yazdıklarının hepsi,
hakîkatın açıklanmasından ibârettir.”
Bu fırka mensupları Kur’ân-ı Kerim’i, hadis-i şerifleri ve İslâm fıkhını
öğrenmekten yüz çevirirler. Bunun yerine şâirlerin, filozofların sözlerini ve
edebî eserlerini okurlar ve bunlar “Rabbânî ilhamlardır” deyip geçerler.
Hâlbuki böyle yapmakla ömürlerini sapkınlık içinde geçirirler.
Beyt
İlm-ı dîn fıkhest u tefsîr u hadîs
Her ki cûyed ğayr ez-în gerded habîs
Beyt (in tercümesi)
Fıkıh, tefsir ve hadis, dini ilimlerdendir. Bunlardan başka bir şey arayan
kişi kötü olur.
Doğru yola girip istikamet üzere Hakk’a gidenlerin fırkasına mensup
olanlar ise şöyle demişlerdir: “Kur’ân-ı Kerim ve hadis-i şerifler bizim
dinimize ve dünyamıza kâfîdir, din olarak İslâm bize yeter.” Bunlar, Allah
dostları zümresindendir ki hidâyete ermişlerdir. Muhammed aleyhisselâmın
kutlu yoluna girmişler ve Mevlâ’nın yolundan menzil almışlardır. Hakîkat
bilgisine sâhip olmuşlar, [315/a] Hakk’ın dostluk ve huzur meclisine
gelmişlerdir. Muhabbet deryâsına dalmışlar ve Allah’ta fânî (fenâ fillâh)
olup O’nunla bâki olmuşlardır. Ebedî devleti ve sonsuzluk saadetini
bulmuşlardır.
Nazm
1-Sarây-ı dîn esâsıdır şerî‘at
Tarîk-ı Hak hüdâsıdır şerî‘at
2-Budur evvel kapu dergâh-ı Hakk’a
Ki yolun ibtidâsıdır şerî‘at
3-Dahi bununla bu yol hatm olınur
Bu râhın intihâsıdır şerî‘at
4-Sırât-ı müstakîme da‘vet iden
Münâdîler nidâsıdır şerî‘at
5-Şerî‘at enbiyânın sünnetidir
Kamunın ihtidâsıdır şerî‘at
6-Hudâ’nın Leyle-i Mi‘râc içinde
Habîbine atâsıdır şerî‘at
7-Yigirmi üç yıla dek Cebre’îl’in
Ana vahy-i Hudâsıdır şerî‘at
8-Cihânda çokdır envâ‘ı ulûmın
Kamusının hümâsıdır şerî‘at
9-Bu nefs-i kâfiri katl itmek içün
Hakk’ın hükm ü kazâsıdır şerî‘at
10-Cihâd-ı ekber iden ehl-i irfân
Kulûbının safâsıdır şerî‘at
11-Tarîkat kârbânının önünce
Delîl ü muktedâsıdır şerî‘at
12-Hakîkat gerçi sultânlıkdır ammâ
Önünd’anın livâsıdır şerî‘at
13-Şerî‘atdan velî yâd olmaz aslâ
Velînin âşinâsıdır şerî‘at
14-Şerî‘atla durur arz u semâvât
Bu bünyânın binâsıdır şerî‘at
15-Ne bilsün şer‘-i pâki ehl-i ilhâd
Ol a‘dânın cefâsıdır şerî‘at
16-Hemân anlarda aklınca sanur kim
Nizâm içün olasıdır şerî‘at
17-Sakın cânım sakın anlar gibi hem
Dime sen de n’olasıdır şerî‘at
18-Şerî‘atsız hakîkat olur ilhâd
Hakîkat gün ziyâsıdır şerî‘at
19-Ziyâsı olmayan şemsi de yok bil
Hakîkatle kıyâsıdır şerî‘at
20-Cihâna bir velî gelmez ki illâ
Elind’anın asâsıdır şerî‘at
21-Dahi başında tâc u şâl ü kisvet
Hem eğninde abâsıdır şerî‘at
22-Hakîkat cânıdır ancak velînün
Canından mâ-‘adâsıdır şerî‘at
23-Hakîkat arş-ı a‘lâdır muhakkak
O arşın istivâsıdır şerî‘at
24-Beden bulmaz bekâ cân olmadukça
Hakîkat ten bekâsıdır şerî‘at
25-Sakın soyma anı nâ-mahrem içre
Yüzün suyu hayâsıdır şerî‘at
26-Cemî‘-i enbiyâ vü evliyânın
Niyâzî reh-nümâsıdır şerî‘at
Günümüz Türkçesiyle
1- Din sarayının temelidir şeriat. Hak yoluna ulaştırandır şeriat.
2- Odur, Hak dergâhının kapısı. Bu yolun başlangıcıdır şeriat.
3- Bu yol, yine onunla biter. Bu yolun nihayetidir şeriat.
4- Doğru yola davet eden davetçilerin, nidâsıdır şeriat.
5- Nebîlerin sünnetidir şeriat. Herkesin hidâyet yoludur şeriat.
6- Mîrâc gecesinde Mevlâ’nın, Habibi’ne ihsanıdır şeriat.
7- Yirmi üç yıla dek Cebrâil’in, Hak’tan getirdiği vahiydir şeriat.
8- Cihanda ilmin çeşidi çok ama, hepsinin talih kuşudur şeriat.
9- Bu kafir nefsi öldürmek için Hakk’ın hükmü ve kazâsıdır şeriat.
10- Büyük cihad eden irfân ehlinin, kalplerinin safâsıdır şeriat.
11- Tarikat kervanının önünde delil ve rehberdir şeriat.
12- Hakikat gerçi sultanlıktır ama, önünde onun sancağıdır şeriat.
13- Velî, ondan uzak olmaz aslâ, Allah dostlarının âşinâsıdır şeriat.
14- Yer ve gökler onunla ayaktadır; Bu binanın direği, omurgasıdır şeriat.
15- İnkârcılar bu pâk yolu ne bilsin? O düşmanların cefâsıdır şeriat.
16- Hemen onlar da akıllarınca zannederler ki, sadece nizam için
gelmiştir şeriat.
17- Sakın canım, sakın onlar gibi deme sen de; “Ne oluyor şeriat?”
18- Şeriatsız hakikat inkâr (ilhâd) sayılır. Hakikaten gün ışığıdır şeriat.
19- Ziyası olmayan güneşi yok say. Hakikatle mukayese olunur şeriat.
20- Cihana bir velî gelmez ki illâ, elindeki dayanağı, asâsıdır şeriat.
21- Hatta başının tâcı, şalı ve gömleğidir; hem omzuna aldığı abasıdır
şeriat.
22- Hakikat cânıdır, ancak velînin. Cânından öte, daha ileridir şeriat.
23- Hakikat arş-ı a’lâ dır muhakkak. O arşın direği, dayanağıdır şeriat.
24- Cân olmazsa, beden ebedî olmaz. Ten hakikatinin bekâsıdır şeriat.
25- Sakın soyma onu, nâ-mahrem içinde. Yüzün suyu, hayâsıdır şeriat.
26- Niyâzî! Bütün evliyânın ve peygamberlerin rehberidir şeriat.
[100] . Buradaki nûn-ı kalem kelimesinde, Kalem sûresinin 1 ve 2.
âyetlerindeki “kasem”e işaret olunmuştur.
[101] . Burada Âl-i İmrân suresinin 191. âyetinde kendilerinden sitayişle
söz edilen zâkir kullara işaret olunmuştur: «Onlar ayakta iken, otururken,
yan yatarken Allah›ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler.
«Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın, Sen münezzehsin. Bizi ateşin
azabından koru» derler.»
[102] . Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, X, 78; İbn-i Mâce, Zühd, 4.
[103] . Matbu nüshada “bârini” şeklinde.
[104] . Matbu nüshada “Allah” şeklinde.
[105] . Matbu nüshada “istde” şeklinde.
[106] . Müslim, Birr, 90.
5-Ey gönül her ne dilersen sende iste sende bul
1-Yeminde nûn-ı kalem dir o endam, o kaşlar. Gönül ki daima o dilberle
yüz yüze gelir.
Bunda mürîd kalbini yüce himmet sâhibi bir kâmil mürşide bağlar ki o,
müşâhede makamını bulmuştur. Allah’ın yüce isim ve sıfatlarının
tecellîlerine ulaşmış ve tahkîk (hakikat) ehlinden olmuştur. İşte “Kibrit-i
Ahmer”den daha değerli olan o azîzin mübarek yüzü; “Onlar ki
görüldükleri zaman Allah hatırlanır” sözü gereğince, zikrin faydasını verir.
Onun lâtif sohbeti “Onlar Allah’la birliktedir” hükmü gereğince,
zikrolunan (Mevlâ Teala) ile sohbet etme neticesini verir.
. Burada Âl-i İmrân suresinin 191. âyetinde kendilerinden sitayişle söz
edilen zâkir kullara işaret olunmuştur: «Onlar ayakta iken, otururken, yan
yatarken Allah›ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler.
«Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın, Sen münezzehsin. Bizi ateşin
azabından koru» derler.»
. Buradaki nûn-ı kalem kelimesinde, Kalem sûresinin 1 ve 2. âyetlerindeki
“kasem”e işaret olunmuştur.
. Matbu nüshada “istde” şeklinde.
. Matbu nüshada “Allah” şeklinde.
. Matbu nüshada “bârini” şeklinde.
Nitekim Hazret-i Habîb-i Ekrem (s.a.v.); “Ben de sizin gibi bir insanım.
Sizden herhangi birinizin öfkelendiği gibi, bazen ben de öfkelenirim”
buyurmuş ve çocukluğunda beşerî sıfatları kendisinde üstün iken, daha
sonra onların kendisine mağlup olduğunu duyurmuştur.
. Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, X, 78; İbn-i Mâce, Zühd, 4.
An yârini gönlün gözün andan yana sal
. Müslim, Birr, 90.
1-Eylesün Allâh’a çok tahiyyâtı, ana kim virmiş ilm-i gâyâtı
Mesela bir kimsenin yanında oturuyor olsa, bu tekrarından onun haberi
olmaz. Bütün vaktini zikir ile geçirir ve başka hiçbir meşguliyet onu bundan
alıkoymaz. Hatta otururken, ayakta iken, konuşurken, dinlenirken, yemek
yerken, su içerken ve uyurken bile bu zikir hâlinde herhangi bir kesilme ve
gevşeme olmaz.
Mülkün sâhibi olan Mevlâ’nın yüce huzuruna rûhun yolculuğunu (seyr ü
sülûk), burada yedi makamı geçmesini, insan nefsini, Hazret-i Allah’ın
huzurunda bulunmanın âdâb ve erkânını, insanı Rahmân’ın yoluna erdiren
kâmil mürşidin işaret ve kerâmetlerini, irfân yoluna kabiliyetli mürîdin
alâmet ve sıfatlarını, şeytanın türlü türlü tuzak ve hîlelerini, zamanın
kutbunun kerâmetlerini ve bazı menkıbelerini sekiz fasılla [315/b] beyân
eder.

