Marifetnâme · Haziran 28, 2026

Tasavvuf ehlinin on iki kısım olduğunu ve bunlardan ancak birinin hidayet üzere olup on…

DÖRDÜNCÜ BÂB · BEŞİNCİ FASIL · Yedinci Madde Yedinci Madde Tasavvuf ehlinin on iki kısım olduğunu ve bunlardan ancak birinin hidayet üzere olup on birinin dalâlette kaldığını, dalâlette kalan fırkalardan her birinin bir …

DÖRDÜNCÜ BÂB · BEŞİNCİ FASIL · Yedinci Madde

Yedinci Madde

Tasavvuf ehlinin on iki kısım olduğunu ve bunlardan ancak birinin

hidayet üzere olup on birinin dalâlette kaldığını, dalâlette kalan fırkalardan

her birinin bir şekilde belâsını bulduğunu, doğru yola girip istikamet üzere

Hakk’a giden fırkanın arzu ettiği menzile erişip muradını aldığını bildirir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Tasavvuf ilmi

Hak tealanın sıfatlarından ve O’na kavuşmanın (vuslat) yöntemlerinden

bahseden bir ilimdir. Kulu bu ilme götüren Mevlâ’nın muhabbetidir. Kalbini

mâsivâdan arıtabilen sûfî bu ilme vâris olur.

Çünkü tasavvuf kişinin kalbini mâsivâ ile alâkadan kesip Mevlâ

muhabbetine bağlamasıdır. Yukarıda açıklanan ehl-i sünnet ve’l-cemaat

yolu üzere itikadını düzeltip Habîb-i Ekrem (s.a.v.) Hazretleri’nin sözlerine,

fiillerine ve ahlâkına uyarak izince gitmektir.

Ahlâkını güzel hasletlerle süsleyip mizacındaki kötülükleri değiştirip

dâimî zikir ve tam bir teveccüh ile manevî yakınlık ve huzura varmaktır.

Hicrî 555 tarihinde (M. 1160’lı yıllar) tasavvuf ehli on iki kol olmuş ve

bunlardan bir fırkası İslâm’ın ölçülerine harfiyen uyarak doğru yolu

bulmuştur. Varmak istediği menziline ulaşıp maksuduna kavuşmuş ve

muradını almıştır. Kalan on bir fırkası ise bid’atlerin yoluna girip dalâlette

helak olmuşlardır.

Dalâlet yoluna giren fırkaların adları şunlardır: Evliyâiyye, Hubbiyye,

Şumrâhiyye,

İbâhiyye,

Hâliyye,

Hulûliyye,

Hûriye,

Vâkıfiyye,

Mütecâhiliyye, Mütekâsiliyye ve İlhâmiyye.

Bunların hepsi fitne ve fesat ile dolmuştur. Bunlardan uzak olan bilsin ki

Hakk’a yakın olmuştur. Dininde ve itikadında fitne ve fesâda düşmekten

kurtulup kuvvet bulmuştur. Çünkü o sapık fırkalar, cehaletin karanlığında

kalıp dalâlet deryasına dalmışlardır.

Onlar iman şerefiyle şereflenmiş iken nefsin arzularına uyarak dinin

muhkem hükümlerini hafife almışlardır. Hak Teala onları, içine düştükleri o

bâtıl hayallerle belâya uğratmıştır. Her fırka kendi bozuk inancıyla meşhur

olup Hakk’ın huzurundan uzak düşmüştür.

Evliyâiyye mensupları demişlerdir ki: “Derviş velayet derecesine ulaştığı

zaman, ondan bütün dînî mükellefiyetler düşer [artık onun emirlere uyma

ve yasaklardan sakınma gibi bir sorumluluğu bulunmaz.] Evliyâ ve

peygamberlerden üstün olup en yüksek makamı bulmuş olur.”

Hâlbuki böyle inanan bir kimsenin kalbinde din ve imandan eser kalmaz.

Çünkü bu can bedenden çıkmadıkça, dînî mükellefiyetler kişinin üstünden

kalkmaz. Evliyâdan hiçbiri nebîler mertebesine ulaşamaz.

Hubbiyye fırkası mensupları şöyle demişlerdir: “Kul Allah Tealanın

muhabbeti mertebesine ulaşıp diğer muhabbetlerle olan alâkasını kestiği

zaman ondan namaz, oruç ve diğer emirler ve yasaklar düşer. Haramlar ona

helâl olur.”

Hâlbuki haramın helâl olduğuna inanan dinsiz kalır. Bu fırka

mensuplarına söz geçirmek ve onları susturmak mümkün değildir. Bu

sebeple kendi bildikleri gibi yasakları çiğneyip haramları işlerler. Şu halde

onlardan uzak duran selâmet bulur.

Şumrâhiyye fırkası mensupları şöyle demişlerdir: [314/b] “ Kul ilâhî

dostluk ve huzuru bulup Mevlâ’nın dostluğu mertebesine kavuşunca, dinin

emirlerine uyup yasaklarından sakınma yükümlülüğü ondan kalkar. Artık

ona def ve ney eşliğinde semâ etmek mübah olur. Çiçekler gibi kadınları

koklayıp onlardan faydalanması gerekli olur.”

Böyle diyenler Abdullah Şumrâhî ’nin etrafında toplananlardır ki, iyi ve

dürüst insan edâsıyla etrafta dolaşırlar. Bunların katli vâciptir, çünkü çeşitli

hîle ve tuzaklarla nicelerinin aklını çelip inançlarını bozarlar.

İbâhiyye fırkası mensupları şöyle demişlerdir: “Biz nefsimizin sâhibi

değiliz ki onu kötülüklerden men edelim. Herkesin malı ve ırzı bize helâl ve

mubahtır, alıp gidebiliriz. Arzulara engel olmak küfürdür ne yapalım.”

Hâlbuki bunlardan daha kâfir ve bunlardan daha zararlı bir fırka yoktur.

Çünkü bunların kötülükleri pek çoktur.

Hâliyye fırkasına mensup olanlar şöyle demişlerdir: “Semâa kalkıp raks

ederken el çırpmak helaldir. Bu haldeyken biz kendimizden geçeriz ve

şeyhimizden üzerimize bir hâl gelir” demeleri ise ayrı bir sapkınlıktır.

Hulûliyye fırkası mensupları şöyle demişlerdir: “Güzel kadına ve parlak

yüzlü oğlanlara bakmak helâldir. Çünkü bu eskiden beri böyledir.”

Onlar güzellere baktıkça sevinçlerinden raks edip derler ki: “Bu haller

Hakk’ın sıfatlarından bir sıfattır ki bize gelmiştir. Canımız ve

bedenlerimizin hepsi O’nun olmuştur.”

Böyle deyip birbirleriyle sarılarak öpüşürler. Bir halka olup raks ederek

tepişirler. Böylece sapıklığa düşerler.

Hûriyye fırkası mensupları şöyle demişlerdir: “Kendimizden geçtiğimiz

zamanlarda bize cennetten hûri kızları gelir ve biz onlarla ilişkiye gireriz.

Onun için ayılıp kendimize geldiğimiz vakit gusletmemiz gerekir.” Hâlbuki

böyle diyen kafir olur.

Vâkıfiyye fırkası mensupları şöyle demişlerdir: “Kul Allah’ı bilmekten ve

anlamaktan âcizdir. İnsan aklı O’nu idrak edemez.” Böyle deyip dururlar.

Hâlbuki âyet-i kerimeler ve hadis-i şerifler gereğince, Allah’ın birliğini

anlamak insana mümkün kılınmıştır. Aksi takdirde Mevlâ’nın emir ve

yasaklarının anlamsız olması gerekirdi. Böyle diyen ve buna inanan da

sapıklık içindedir.

Mütecâhiliyye fırkası mensupları şöyle demişlerdir: “Biz riyâ ve

gösterişe düşmekten fazlasıyla sakınırız. Onun için sâlih insanların giydiği

elbiseleri bırakıp fâsıkların giydiklerinden giyinir ve halkın içine öyle

karışırız.” Hâlbuki onların bu dedikleri dinin özüne aykırıdır. Çünkü “Bir

topluluğa benzemeye çalışan, onlardan sayılır” denilmiştir.

Mütekâsiliyye fırkası mensupları şöyle demişlerdir: “Bu düyâya

gelmekten maksat, ancak şu bedeni beslemektir, başka bir şey değil.”

Bunlar, çalışıp kazanmayı bırakarak kapılarda dilencilik ederler, hemen ne

bulurlarsa yeyip içip giderler. Hâlbuki bu yaptıkları dinin özüne aykırıdır.

İlhâmiyye fırkası mensupları şöyle demişlerdir: “Şâirlerin kitapları ve

divânları bizim yolumuzun Kur’ân’ıdır. Çünkü onların yazdıklarının hepsi,

hakîkatın açıklanmasından ibârettir.”

Bu fırka mensupları Kur’ân-ı Kerim’i, hadis-i şerifleri ve İslâm fıkhını

öğrenmekten yüz çevirirler. Bunun yerine şâirlerin, filozofların sözlerini ve

edebî eserlerini okurlar ve bunlar “Rabbânî ilhamlardır” deyip geçerler.

Hâlbuki böyle yapmakla ömürlerini sapkınlık içinde geçirirler.

Beyt

İlm-ı dîn fıkhest u tefsîr u hadîs

Her ki cûyed ğayr ez-în gerded habîs

Beyt (in tercümesi)

Fıkıh, tefsir ve hadis, dini ilimlerdendir. Bunlardan başka bir şey arayan

kişi kötü olur.

Doğru yola girip istikamet üzere Hakk’a gidenlerin fırkasına mensup

olanlar ise şöyle demişlerdir: “Kur’ân-ı Kerim ve hadis-i şerifler bizim

dinimize ve dünyamıza kâfîdir, din olarak İslâm bize yeter.” Bunlar, Allah

dostları zümresindendir ki hidâyete ermişlerdir. Muhammed aleyhisselâmın

kutlu yoluna girmişler ve Mevlâ’nın yolundan menzil almışlardır. Hakîkat

bilgisine sâhip olmuşlar, [315/a] Hakk’ın dostluk ve huzur meclisine

gelmişlerdir. Muhabbet deryâsına dalmışlar ve Allah’ta fânî (fenâ fillâh)

olup O’nunla bâki olmuşlardır. Ebedî devleti ve sonsuzluk saadetini

bulmuşlardır.

Nazm

1-Sarây-ı dîn esâsıdır şerî‘at

Tarîk-ı Hak hüdâsıdır şerî‘at

2-Budur evvel kapu dergâh-ı Hakk’a

Ki yolun ibtidâsıdır şerî‘at

3-Dahi bununla bu yol hatm olınur

Bu râhın intihâsıdır şerî‘at

4-Sırât-ı müstakîme da‘vet iden

Münâdîler nidâsıdır şerî‘at

5-Şerî‘at enbiyânın sünnetidir

Kamunın ihtidâsıdır şerî‘at

6-Hudâ’nın Leyle-i Mi‘râc içinde

Habîbine atâsıdır şerî‘at

7-Yigirmi üç yıla dek Cebre’îl’in

Ana vahy-i Hudâsıdır şerî‘at

8-Cihânda çokdır envâ‘ı ulûmın

Kamusının hümâsıdır şerî‘at

9-Bu nefs-i kâfiri katl itmek içün

Hakk’ın hükm ü kazâsıdır şerî‘at

10-Cihâd-ı ekber iden ehl-i irfân

Kulûbının safâsıdır şerî‘at

11-Tarîkat kârbânının önünce

Delîl ü muktedâsıdır şerî‘at

12-Hakîkat gerçi sultânlıkdır ammâ

Önünd’anın livâsıdır şerî‘at

13-Şerî‘atdan velî yâd olmaz aslâ

Velînin âşinâsıdır şerî‘at

14-Şerî‘atla durur arz u semâvât

Bu bünyânın binâsıdır şerî‘at

15-Ne bilsün şer‘-i pâki ehl-i ilhâd

Ol a‘dânın cefâsıdır şerî‘at

16-Hemân anlarda aklınca sanur kim

Nizâm içün olasıdır şerî‘at

17-Sakın cânım sakın anlar gibi hem

Dime sen de n’olasıdır şerî‘at

18-Şerî‘atsız hakîkat olur ilhâd

Hakîkat gün ziyâsıdır şerî‘at

19-Ziyâsı olmayan şemsi de yok bil

Hakîkatle kıyâsıdır şerî‘at

20-Cihâna bir velî gelmez ki illâ

Elind’anın asâsıdır şerî‘at

21-Dahi başında tâc u şâl ü kisvet

Hem eğninde abâsıdır şerî‘at

22-Hakîkat cânıdır ancak velînün

Canından mâ-‘adâsıdır şerî‘at

23-Hakîkat arş-ı a‘lâdır muhakkak

O arşın istivâsıdır şerî‘at

24-Beden bulmaz bekâ cân olmadukça

Hakîkat ten bekâsıdır şerî‘at

25-Sakın soyma anı nâ-mahrem içre

Yüzün suyu hayâsıdır şerî‘at

26-Cemî‘-i enbiyâ vü evliyânın

Niyâzî reh-nümâsıdır şerî‘at

Günümüz Türkçesiyle

1- Din sarayının temelidir şeriat. Hak yoluna ulaştırandır şeriat.

2- Odur, Hak dergâhının kapısı. Bu yolun başlangıcıdır şeriat.

3- Bu yol, yine onunla biter. Bu yolun nihayetidir şeriat.

4- Doğru yola davet eden davetçilerin, nidâsıdır şeriat.

5- Nebîlerin sünnetidir şeriat. Herkesin hidâyet yoludur şeriat.

6- Mîrâc gecesinde Mevlâ’nın, Habibi’ne ihsanıdır şeriat.

7- Yirmi üç yıla dek Cebrâil’in, Hak’tan getirdiği vahiydir şeriat.

8- Cihanda ilmin çeşidi çok ama, hepsinin talih kuşudur şeriat.

9- Bu kafir nefsi öldürmek için Hakk’ın hükmü ve kazâsıdır şeriat.

10- Büyük cihad eden irfân ehlinin, kalplerinin safâsıdır şeriat.

11- Tarikat kervanının önünde delil ve rehberdir şeriat.

12- Hakikat gerçi sultanlıktır ama, önünde onun sancağıdır şeriat.

13- Velî, ondan uzak olmaz aslâ, Allah dostlarının âşinâsıdır şeriat.

14- Yer ve gökler onunla ayaktadır; Bu binanın direği, omurgasıdır şeriat.

15- İnkârcılar bu pâk yolu ne bilsin? O düşmanların cefâsıdır şeriat.

16- Hemen onlar da akıllarınca zannederler ki, sadece nizam için

gelmiştir şeriat.

17- Sakın canım, sakın onlar gibi deme sen de; “Ne oluyor şeriat?”

18- Şeriatsız hakikat inkâr (ilhâd) sayılır. Hakikaten gün ışığıdır şeriat.

19- Ziyası olmayan güneşi yok say. Hakikatle mukayese olunur şeriat.

20- Cihana bir velî gelmez ki illâ, elindeki dayanağı, asâsıdır şeriat.

21- Hatta başının tâcı, şalı ve gömleğidir; hem omzuna aldığı abasıdır

şeriat.

22- Hakikat cânıdır, ancak velînin. Cânından öte, daha ileridir şeriat.

23- Hakikat arş-ı a’lâ dır muhakkak. O arşın direği, dayanağıdır şeriat.

24- Cân olmazsa, beden ebedî olmaz. Ten hakikatinin bekâsıdır şeriat.

25- Sakın soyma onu, nâ-mahrem içinde. Yüzün suyu, hayâsıdır şeriat.

26- Niyâzî! Bütün evliyânın ve peygamberlerin rehberidir şeriat.

[100] . Buradaki nûn-ı kalem kelimesinde, Kalem sûresinin 1 ve 2.

âyetlerindeki “kasem”e işaret olunmuştur.

[101] . Burada Âl-i İmrân suresinin 191. âyetinde kendilerinden sitayişle

söz edilen zâkir kullara işaret olunmuştur: «Onlar ayakta iken, otururken,

yan yatarken Allah›ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler.

«Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın, Sen münezzehsin. Bizi ateşin

azabından koru» derler.»

[102] . Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, X, 78; İbn-i Mâce, Zühd, 4.

[103] . Matbu nüshada “bârini” şeklinde.

[104] . Matbu nüshada “Allah” şeklinde.

[105] . Matbu nüshada “istde” şeklinde.

[106] . Müslim, Birr, 90.

5-Ey gönül her ne dilersen sende iste sende bul

1-Yeminde nûn-ı kalem dir o endam, o kaşlar. Gönül ki daima o dilberle

yüz yüze gelir.

Bunda mürîd kalbini yüce himmet sâhibi bir kâmil mürşide bağlar ki o,

müşâhede makamını bulmuştur. Allah’ın yüce isim ve sıfatlarının

tecellîlerine ulaşmış ve tahkîk (hakikat) ehlinden olmuştur. İşte “Kibrit-i

Ahmer”den daha değerli olan o azîzin mübarek yüzü; “Onlar ki

görüldükleri zaman Allah hatırlanır” sözü gereğince, zikrin faydasını verir.

Onun lâtif sohbeti “Onlar Allah’la birliktedir” hükmü gereğince,

zikrolunan (Mevlâ Teala) ile sohbet etme neticesini verir.

. Burada Âl-i İmrân suresinin 191. âyetinde kendilerinden sitayişle söz

edilen zâkir kullara işaret olunmuştur: «Onlar ayakta iken, otururken, yan

yatarken Allah›ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler.

«Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın, Sen münezzehsin. Bizi ateşin

azabından koru» derler.»

. Buradaki nûn-ı kalem kelimesinde, Kalem sûresinin 1 ve 2. âyetlerindeki

“kasem”e işaret olunmuştur.

. Matbu nüshada “istde” şeklinde.

. Matbu nüshada “Allah” şeklinde.

. Matbu nüshada “bârini” şeklinde.

Nitekim Hazret-i Habîb-i Ekrem (s.a.v.); “Ben de sizin gibi bir insanım.

Sizden herhangi birinizin öfkelendiği gibi, bazen ben de öfkelenirim”

buyurmuş ve çocukluğunda beşerî sıfatları kendisinde üstün iken, daha

sonra onların kendisine mağlup olduğunu duyurmuştur.

. Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, X, 78; İbn-i Mâce, Zühd, 4.

An yârini gönlün gözün andan yana sal

. Müslim, Birr, 90.

1-Eylesün Allâh’a çok tahiyyâtı, ana kim virmiş ilm-i gâyâtı

Mesela bir kimsenin yanında oturuyor olsa, bu tekrarından onun haberi

olmaz. Bütün vaktini zikir ile geçirir ve başka hiçbir meşguliyet onu bundan

alıkoymaz. Hatta otururken, ayakta iken, konuşurken, dinlenirken, yemek

yerken, su içerken ve uyurken bile bu zikir hâlinde herhangi bir kesilme ve

gevşeme olmaz.

Mülkün sâhibi olan Mevlâ’nın yüce huzuruna rûhun yolculuğunu (seyr ü

sülûk), burada yedi makamı geçmesini, insan nefsini, Hazret-i Allah’ın

huzurunda bulunmanın âdâb ve erkânını, insanı Rahmân’ın yoluna erdiren

kâmil mürşidin işaret ve kerâmetlerini, irfân yoluna kabiliyetli mürîdin

alâmet ve sıfatlarını, şeytanın türlü türlü tuzak ve hîlelerini, zamanın

kutbunun kerâmetlerini ve bazı menkıbelerini sekiz fasılla [315/b] beyân

eder.