Marifetnâme · Haziran 28, 2026

Tefvîz ve teslimiyetin şartlarını ve faydalarını bildirir

ÜÇÜNCÜ FEN · ÜÇÜNCÜ BÂB · İKİNCİ FASIL · Üçüncü Madde Üçüncü Madde Tefvîz ve teslimiyetin şartlarını ve faydalarını bildirir. Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir. Hak teala kendi hikmetiyle bir …

ÜÇÜNCÜ FEN · ÜÇÜNCÜ BÂB · İKİNCİ FASIL · Üçüncü Madde

Üçüncü Madde

Tefvîz ve teslimiyetin şartlarını ve faydalarını bildirir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir. Hak teala kendi

hikmetiyle bir kulunu sebeplere bağlı kılmışken, o kulun bunlardan

sıyrılmayı arzu etmesi gizli şehvetindendir. Allah tealanın o kulu

sebeplerden mustağnî kılmaya gücü yeterken kulun sebepleri istemesi ise

yüce himmetten mahrum kalmasıdır. Çünkü Allah kulunu ne ile karşı

karşıya bırakmış ise o konuda kuluna yardımcı olur. Herhangi bir şeye de,

kişi kendi nefsinin arzusu doğrultusunda girerse, Allah onu nefsiyle baş

başa bırakır ve kişi, o işin üstesinden gelemez.

Hakk’ın rızası şudur ki, kulunu hangi durumla karşı karşıya bırakmış ise

kul onda karar kılıp dursun. Ta ki Allah, onu o işe dahil ettiği gibi, yine

ondan Hakk’ın inayetiyle kurtulmuş olsun. Çünkü sebepleri terk etmek

kulun şânından değildir. Bilakis kulun vazifesi şudur ki, sebep onu terk

edinceye kadar teslimiyet gösterip sâkin olsun.

Nitekim bir kâmil zat şöyle demiştir: “Çoğu kez sebebi terk ettim, fakat

yine ona muhtaç olarak kararımdan geri döndüm. Sonra sebep beni terk

edince bir daha ona dönme ihtiyacı duymadım.”

Şu halde, kim bütün işlerin Allah’ın takdiriyle olduğunu bilirse, o kendi

işini Hakk’a ısmarlayıp (tefvîz) O’nun kazasına teslim olmuş olur. Nefsinin

tedbirinden kurtulup rahata erer.

Gönül rahatı işte o tedbiri ve dilemeyi (ihtiyar) terk etmektir. Tedbir ve

tercihi terkeden hayat gailesi içinde üzüntü ve kederle karşılaşmaz.

Tedbirden vazgeçmezsen bari öyle bir tedbir eyle ki tedbir etmeyesin. Zira

tedbir ve ihtiyarı terk etmek irfânın özü, gönül ve ruhun sermayesidir.

Kula yakışan odur ki nefsini Rabb’ine teslim edip her şey güzeldir deyip

daima Mevlâ’sıyla olsun. Her sözü Hak’tan anlayıp her işi O’ndan bilsin.

Hevâsına uygun olmayanı bile kendisi için hayırlı bilsin. Her şeyden bir

ibret alıp ilim ve hikmetle dolsun. Mâsivâdan geçip Hakk’ın huzuruna

gelsin, kendi nefsini bilip Allah’ı bilsin ve ebediyyen O’nunla kalsın.

Beyt

Olsa isti‘dâd-ı ârif kâbil-i idrâk-i vahy

Emr-i Hak irsâline her zerredir bir Cibrîl

Günümüz Türkçesiyle

Arifin, eğer vahyi anlamaya kabiliyeti olsa. Zerreler Hakk’ın emrini

getiren Cibril olurdu.

Kim, bulunduğu vakit içinde Allah tealanın yarattığı nesneden başkasını

ihdas etmek isterse, o tamamen cehaletle muttasıf olmuş olur. Şu halde,

Cenâb-ı Hak’tan seni bulunduğun halden çıkarıp başka bir halde

kullanmasını isteme.

Çünkü O dilerse seni mevcut hâlinde bile, olmasını istediğin durumla

kullanabilir. Şayet ârif isen şunu bil ki, O’ndan bir şey istemen O’nu itham

etmendir, O’nu istemen O’ndan uzaklığındandır. Allah’tan başkasını

istemen ise, edebinin azlığındandır. Allah’tan başkasından istemen O’ndan

uzaklığındandır. Şu halde istediklerinin her türlüsü âriflerin nezdinde

makbul olmayıp (bir ayıp ve kusur ile) illetlidir. Hak’tan başkalarından nasıl

ayrı kalacağını gözetleyip durma ki, o gözetlemeye Hak teala seni görevli

kıldığı halde O’nu murakabene engel olur.

Cahil ve gâfilin sabah uyandığında ilk düşündüğü şey “Bugün hangi işleri

yapsam” olur. Ârif sabahladığı zaman ilk önce aklına şu mânâ gelir ki;

“Rabbim bugün beni hangi işlerde çalıştıracak?” Çünkü kulun kalbine ilk

gelen düşünce aynı zamanda onun irfânının da ölçüsüdür. Cahil sabaha

çıktığında her işi kendi nefsine nispet [250/a] edip der ki; “Bakalım bugün

ne işler işleyeceğim?” Çünkü cahilin kalbi gâfil olduğu için nefsi tedbir ile

meşgul olup Mevlâsından (fikren ve ruhen) uzaktır. Bu durumda kula

müstahaktır ki; Rabb’i onu nefsine ısmarlayıp isteklerini bozarak işlerini

dağıtır ve kalbini perişan eder.

Arifin sabahleyin gönlüne gelen ilk düşünce, işi Allah’a nispet edip şöyle

demektir: “Görelim bu gün bakalım, Rabb’im beni hangi işlerde çalıştırıp

muvaffak kılacak?” Bu ârifin kalbi uyanık olduğu için daima Hak ile

hazırdır ve gönlü O’nun fiillerine yönelmiştir. O’ndan kendisine gelecek

hükümleri bekler. Başa gelen âfetlerin, istek ve arzularında olduğunu bilir.

Çünkü o, kendi menfaatının veya zararının hangi şeyde olduğunu bilemez.

Tasarruf ve tercih etme hakkı ancak mutlak fail olan âlemlerin Rabb’i Allah

teala hazretlerine mahsustur.

Şu halde, Hazret-i Mevlâ ârif olan bu kulunu istek ve emellerin

girdabından kurtarıp her türlü meşguliyetten uzak tutup meşguliyetlerin

bağından azat eyler. Onun işlerinin sağlam ve yerinde olması için, lâzım

olan hâl ve davranışlardan onu râzı ederek gönlünü hoş eder. Bu öyle daimî

bir devlettir ki, buna erişen bahtiyar tedbir ve tercihi neylesin? Belki her

sabah ancak lisan-ı hâl ile şunu söyler:

“Allah’ım! Kendi nefsime bir menfaat sağlama veya zarar verme

yetkisine sahip olmaksızın ve ölümüme ve veya hayatta kalmama mâlik

olmaksızın sabahladım. Allah’ım! sevip râzı olacağın söz ve davranışlara

yönelmekte beni muvaffak eyle. Sen çok büyük ihsanların sahibisin.

Allah’ım! İş senin katındadır ve o bana perdelenmiştir. Ben kendim için neyi

tercih edeceğimi bilemem. Sen benim için seçici ol. Çünkü sen bilirsin ve

senin her şeye egücü yeter.”

Şiir

1- Yâ eyyuhe’r-râzî bi-ahkâmihî

Lâ budde en tehmidehû bi-külli’r-rizâ

2- Fevviz ileyhi ve’stelık musteslîmen

Fe’r-râhatu’l-uzmâ li-men kad fevvezâ

Şiir (in tercümesi)

1- Ey, Hakk’ın hükümlerine râzı olan! Her zaman O’nu rızanın her

türlüsüyle övmelisin.

2- İşini O’na ısmarla, selâmette kal. İşini O’na ısmarlayan, rahata erer.

İşini Allah’a ısmarlayarak (tefvîz) O’na teslim olmanın kemâl derecesi;

hayret makamı gibi bir devleti sermaye edinmektir ki, bu (aynı zamanda)

marifet nimetine ulaşmanın vesilesidir.

Nazm

1- Mürg-i dil perrân olup bulsa hevâ-yı hayreti

Şems-i cân nûruyla pür eyler fezâ-yı hayreti

2- Ger hezârân devlet ü ni‘met görürse ehl-i dil

Gelmez anın çeşmine ister nevâ-yı hayreti

3- Sendeki derd ü belâ vü mihnete bakma sakın

Kim bulur kalbin cefâlardan vefâ-yı hayreti

4- Cân nedir bin cân fedâ olsun bu hayret zevkine

Koy gubâr-ı fehm ü fikri bu safâ-yı hayreti

5- Hayret-i bî-hodluk iste server olmak isteme

Kim ser-i serverlik ister hâk-pây-ı hayreti

6- Gerçi lezzât ü safâ âlemde çokdur lîk hiç

Bir safâ tutmaz dil ü cân içre cây-ı hayreti

7- Âfitâb-ı aşk-ı Hak âşıklara tâbendedir

Ârzû eylerler ol zıll-ı hümâ-yı hayreti

8- Ger dilerse dilde dil-dârınla olmak dâ’imâ

Nefsine bîgâne ol bul âşinâ-yı hayreti

9- Feth-i bâb-ı beyt-i dil hayretdir ey Hakkı tamâm

Hayrete vir sen seni al meh-likâ-yı hayreti

Günümüz Türkçesiyle

1- Gönül kuşu kanatlansa, hayret göğüne kavuşsa; can güneşi, hayret

göğünü nûr ile doldurur.

2- Gönül ehli binlerce ikbal ve nimet görse, onlar gözüne gelmez de,

hayretin azığına râzı olur.

3- Sendeki dertlere, belâya, mihnete bakma sakın. Böylece kalbin,

cefâlardan hayretteki vefâyı bulur.

4- Can nedir, binlercesi feda olsun bu hayret zevkine. Tozu toprağı, efkârı,

düşünceyi bırak; hayret safâsını bul.

5- Hayretin sarhoşluğunu iste, baş olmayı isteme. Kim efendilere baş

olmak isterse, hayretin ayağının tozuna (razı olsun.)

6- Gerçi, âlemde zevk ve safâ çoktur; Ancak hiçbir safâ gönüldeki

hayretin yerini tutmaz.

7- Aşk güneşi daima, hak âşıklarına parlar. Onlar ki hayret hümâsının

gölgesini isterler.

8- Eğer gönülde daima yâr ile olmak dilersen. Nefsinden uzak dur;

hayrete yoldaş ol.

9- Gönül sarayının kapısı hayretle açılır ey Hakkı! Sen, seni hayrete ver; o

ay yüzlüyü buluver.