ÜÇÜNCÜ FEN · ÜÇÜNCÜ BÂB · İKİNCİ FASIL · Üçüncü Madde
Üçüncü Madde
Tefvîz ve teslimiyetin şartlarını ve faydalarını bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir. Hak teala kendi
hikmetiyle bir kulunu sebeplere bağlı kılmışken, o kulun bunlardan
sıyrılmayı arzu etmesi gizli şehvetindendir. Allah tealanın o kulu
sebeplerden mustağnî kılmaya gücü yeterken kulun sebepleri istemesi ise
yüce himmetten mahrum kalmasıdır. Çünkü Allah kulunu ne ile karşı
karşıya bırakmış ise o konuda kuluna yardımcı olur. Herhangi bir şeye de,
kişi kendi nefsinin arzusu doğrultusunda girerse, Allah onu nefsiyle baş
başa bırakır ve kişi, o işin üstesinden gelemez.
Hakk’ın rızası şudur ki, kulunu hangi durumla karşı karşıya bırakmış ise
kul onda karar kılıp dursun. Ta ki Allah, onu o işe dahil ettiği gibi, yine
ondan Hakk’ın inayetiyle kurtulmuş olsun. Çünkü sebepleri terk etmek
kulun şânından değildir. Bilakis kulun vazifesi şudur ki, sebep onu terk
edinceye kadar teslimiyet gösterip sâkin olsun.
Nitekim bir kâmil zat şöyle demiştir: “Çoğu kez sebebi terk ettim, fakat
yine ona muhtaç olarak kararımdan geri döndüm. Sonra sebep beni terk
edince bir daha ona dönme ihtiyacı duymadım.”
Şu halde, kim bütün işlerin Allah’ın takdiriyle olduğunu bilirse, o kendi
işini Hakk’a ısmarlayıp (tefvîz) O’nun kazasına teslim olmuş olur. Nefsinin
tedbirinden kurtulup rahata erer.
Gönül rahatı işte o tedbiri ve dilemeyi (ihtiyar) terk etmektir. Tedbir ve
tercihi terkeden hayat gailesi içinde üzüntü ve kederle karşılaşmaz.
Tedbirden vazgeçmezsen bari öyle bir tedbir eyle ki tedbir etmeyesin. Zira
tedbir ve ihtiyarı terk etmek irfânın özü, gönül ve ruhun sermayesidir.
Kula yakışan odur ki nefsini Rabb’ine teslim edip her şey güzeldir deyip
daima Mevlâ’sıyla olsun. Her sözü Hak’tan anlayıp her işi O’ndan bilsin.
Hevâsına uygun olmayanı bile kendisi için hayırlı bilsin. Her şeyden bir
ibret alıp ilim ve hikmetle dolsun. Mâsivâdan geçip Hakk’ın huzuruna
gelsin, kendi nefsini bilip Allah’ı bilsin ve ebediyyen O’nunla kalsın.
Beyt
Olsa isti‘dâd-ı ârif kâbil-i idrâk-i vahy
Emr-i Hak irsâline her zerredir bir Cibrîl
Günümüz Türkçesiyle
Arifin, eğer vahyi anlamaya kabiliyeti olsa. Zerreler Hakk’ın emrini
getiren Cibril olurdu.
Kim, bulunduğu vakit içinde Allah tealanın yarattığı nesneden başkasını
ihdas etmek isterse, o tamamen cehaletle muttasıf olmuş olur. Şu halde,
Cenâb-ı Hak’tan seni bulunduğun halden çıkarıp başka bir halde
kullanmasını isteme.
Çünkü O dilerse seni mevcut hâlinde bile, olmasını istediğin durumla
kullanabilir. Şayet ârif isen şunu bil ki, O’ndan bir şey istemen O’nu itham
etmendir, O’nu istemen O’ndan uzaklığındandır. Allah’tan başkasını
istemen ise, edebinin azlığındandır. Allah’tan başkasından istemen O’ndan
uzaklığındandır. Şu halde istediklerinin her türlüsü âriflerin nezdinde
makbul olmayıp (bir ayıp ve kusur ile) illetlidir. Hak’tan başkalarından nasıl
ayrı kalacağını gözetleyip durma ki, o gözetlemeye Hak teala seni görevli
kıldığı halde O’nu murakabene engel olur.
Cahil ve gâfilin sabah uyandığında ilk düşündüğü şey “Bugün hangi işleri
yapsam” olur. Ârif sabahladığı zaman ilk önce aklına şu mânâ gelir ki;
“Rabbim bugün beni hangi işlerde çalıştıracak?” Çünkü kulun kalbine ilk
gelen düşünce aynı zamanda onun irfânının da ölçüsüdür. Cahil sabaha
çıktığında her işi kendi nefsine nispet [250/a] edip der ki; “Bakalım bugün
ne işler işleyeceğim?” Çünkü cahilin kalbi gâfil olduğu için nefsi tedbir ile
meşgul olup Mevlâsından (fikren ve ruhen) uzaktır. Bu durumda kula
müstahaktır ki; Rabb’i onu nefsine ısmarlayıp isteklerini bozarak işlerini
dağıtır ve kalbini perişan eder.
Arifin sabahleyin gönlüne gelen ilk düşünce, işi Allah’a nispet edip şöyle
demektir: “Görelim bu gün bakalım, Rabb’im beni hangi işlerde çalıştırıp
muvaffak kılacak?” Bu ârifin kalbi uyanık olduğu için daima Hak ile
hazırdır ve gönlü O’nun fiillerine yönelmiştir. O’ndan kendisine gelecek
hükümleri bekler. Başa gelen âfetlerin, istek ve arzularında olduğunu bilir.
Çünkü o, kendi menfaatının veya zararının hangi şeyde olduğunu bilemez.
Tasarruf ve tercih etme hakkı ancak mutlak fail olan âlemlerin Rabb’i Allah
teala hazretlerine mahsustur.
Şu halde, Hazret-i Mevlâ ârif olan bu kulunu istek ve emellerin
girdabından kurtarıp her türlü meşguliyetten uzak tutup meşguliyetlerin
bağından azat eyler. Onun işlerinin sağlam ve yerinde olması için, lâzım
olan hâl ve davranışlardan onu râzı ederek gönlünü hoş eder. Bu öyle daimî
bir devlettir ki, buna erişen bahtiyar tedbir ve tercihi neylesin? Belki her
sabah ancak lisan-ı hâl ile şunu söyler:
“Allah’ım! Kendi nefsime bir menfaat sağlama veya zarar verme
yetkisine sahip olmaksızın ve ölümüme ve veya hayatta kalmama mâlik
olmaksızın sabahladım. Allah’ım! sevip râzı olacağın söz ve davranışlara
yönelmekte beni muvaffak eyle. Sen çok büyük ihsanların sahibisin.
Allah’ım! İş senin katındadır ve o bana perdelenmiştir. Ben kendim için neyi
tercih edeceğimi bilemem. Sen benim için seçici ol. Çünkü sen bilirsin ve
senin her şeye egücü yeter.”
Şiir
1- Yâ eyyuhe’r-râzî bi-ahkâmihî
Lâ budde en tehmidehû bi-külli’r-rizâ
2- Fevviz ileyhi ve’stelık musteslîmen
Fe’r-râhatu’l-uzmâ li-men kad fevvezâ
Şiir (in tercümesi)
1- Ey, Hakk’ın hükümlerine râzı olan! Her zaman O’nu rızanın her
türlüsüyle övmelisin.
2- İşini O’na ısmarla, selâmette kal. İşini O’na ısmarlayan, rahata erer.
İşini Allah’a ısmarlayarak (tefvîz) O’na teslim olmanın kemâl derecesi;
hayret makamı gibi bir devleti sermaye edinmektir ki, bu (aynı zamanda)
marifet nimetine ulaşmanın vesilesidir.
Nazm
1- Mürg-i dil perrân olup bulsa hevâ-yı hayreti
Şems-i cân nûruyla pür eyler fezâ-yı hayreti
2- Ger hezârân devlet ü ni‘met görürse ehl-i dil
Gelmez anın çeşmine ister nevâ-yı hayreti
3- Sendeki derd ü belâ vü mihnete bakma sakın
Kim bulur kalbin cefâlardan vefâ-yı hayreti
4- Cân nedir bin cân fedâ olsun bu hayret zevkine
Koy gubâr-ı fehm ü fikri bu safâ-yı hayreti
5- Hayret-i bî-hodluk iste server olmak isteme
Kim ser-i serverlik ister hâk-pây-ı hayreti
6- Gerçi lezzât ü safâ âlemde çokdur lîk hiç
Bir safâ tutmaz dil ü cân içre cây-ı hayreti
7- Âfitâb-ı aşk-ı Hak âşıklara tâbendedir
Ârzû eylerler ol zıll-ı hümâ-yı hayreti
8- Ger dilerse dilde dil-dârınla olmak dâ’imâ
Nefsine bîgâne ol bul âşinâ-yı hayreti
9- Feth-i bâb-ı beyt-i dil hayretdir ey Hakkı tamâm
Hayrete vir sen seni al meh-likâ-yı hayreti
Günümüz Türkçesiyle
1- Gönül kuşu kanatlansa, hayret göğüne kavuşsa; can güneşi, hayret
göğünü nûr ile doldurur.
2- Gönül ehli binlerce ikbal ve nimet görse, onlar gözüne gelmez de,
hayretin azığına râzı olur.
3- Sendeki dertlere, belâya, mihnete bakma sakın. Böylece kalbin,
cefâlardan hayretteki vefâyı bulur.
4- Can nedir, binlercesi feda olsun bu hayret zevkine. Tozu toprağı, efkârı,
düşünceyi bırak; hayret safâsını bul.
5- Hayretin sarhoşluğunu iste, baş olmayı isteme. Kim efendilere baş
olmak isterse, hayretin ayağının tozuna (razı olsun.)
6- Gerçi, âlemde zevk ve safâ çoktur; Ancak hiçbir safâ gönüldeki
hayretin yerini tutmaz.
7- Aşk güneşi daima, hak âşıklarına parlar. Onlar ki hayret hümâsının
gölgesini isterler.
8- Eğer gönülde daima yâr ile olmak dilersen. Nefsinden uzak dur;
hayrete yoldaş ol.
9- Gönül sarayının kapısı hayretle açılır ey Hakkı! Sen, seni hayrete ver; o
ay yüzlüyü buluver.

