Marifetnâme · Haziran 28, 2026

Tefvîz ve teslimiyetin tesirlerini ve faydalarını bildirir

ÜÇÜNCÜ FEN · ÜÇÜNCÜ BÂB · İKİNCİ FASIL · Altıncı Madde Altıncı Madde Tefvîz ve teslimiyetin tesirlerini ve faydalarını bildirir. Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Kulun kalbini Allah’ın …

ÜÇÜNCÜ FEN · ÜÇÜNCÜ BÂB · İKİNCİ FASIL · Altıncı Madde

Altıncı Madde

Tefvîz ve teslimiyetin tesirlerini ve faydalarını bildirir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Kulun kalbini

Allah’ın huzurundan engelleyen dört arazdan ikincisi, kişinin gönlüne

düşen tehlikeli düşüncelerle (ahtâr) bunlara dair korkulardır. Bunları

isteyerek irtikâp etmektir. Hâlbuki bunların insanda lüzumu kadar

bulunmasının çaresi, işleri Allah’a ısmarlamakla (tefvîz) bulunmuştur.

Nitekim bu husus, yukarıdaki maddelerde açıklanmıştı. Şu halde, her işi

hakkıyla düşünüp tedbirini alana (müdebbir), tefvîz şu iki sebeple gerekli

görülmüştür:

Birincisi, kalbin o halde mutmain olması ve nefsin sükûna ermesidir.

Çünkü işler tehlikeli olup karmaşık bir hâl almaya başlayınca, bozukluğu ile

sağlamlığı fark edilemez hâle gelir ve gönül bundan mustarip olur, nefis

şaşırıp kalır. Kalp şaşkın olur, neyin iyi neyin kötü olduğunu ayırt edemez

hâle gelir. Şu halde bir kimse bütün işlerini Hak tealaya tefvîz etse, bu

davranışı sonucunda kendisi için hayırdan ve iyilikten başka bir şeyin

olmayacağını bilir. Her durumda her türlü keder ve âfetlerden emniyette

olup bütün korku ve tehlikelerden selâmette olur. Kalbi mutmain olup nefsi

huzur bulur. Hâlbuki insandaki bu güven, itmi’nan, emniyet ve huzur gibi

hâller aslında nihayetsiz bir zenginliktir. Şeyhimiz (rahmetullahi aleyh)

şöyle demiştir: “İşlerin tedbirini Allah’a havâle et ki rahat ve selâmette

olasın.”

İkincisi, yapılan işin karşılığında elde edilecek hayır ve iyiliktir. Hâlbuki

hiçbir işin sonucu önceden belli olmayıp sahibine kapalıdır (mübhem).

Çünkü nice şer vardır ki görünüşte hayır gibidir, nice hayır vardır ki şer

görüntüsüne bürünmüştür. Nice zehir vardır ki bal şerbeti kabındadır.

[252/a] Çünkü insan aklı, işlerin nasıl neticeleneceğini bilemez ve

hâdiselerin sırlarına vakıf olamaz. Şayet insan işlerin kesinlikle kendi

istediği gibi olmasını isteyip kendi irâdesiyle davransa ve hüküm verip

dilediğini işleseydi, helakı çok çabuk olurdu. Hâlbuki insan, bunun böyle

olacağını bilmez, aldanıp kalır. Eğer insan işlerini Hak tealaya tefvîz edip

O’nun takdirine râzı olsa, başka bir şey değil ancak selâmet ve iyilikle

karşılaşır; hayır bulur, kurtuluşa erer. Nitekim Hak teala sâlih kullarının

sözlerini naklederek “İşlerimi Allah’a bıraktım.” (Mü’min, 40/44)

dediklerini buyurmuş, kulun “Allah onu, kurmak istedikleri tuzaktan

korudu.” (Mü’min, 40/45) kelâmıyla, takip edip koruması ve nusretiyle

kulun yardımında olduğunu duyurmuştur.

Tefvîzin mânâsı; kulun karmaşık (muhataralı) işlerin sonucunu, âlemi

idare eden ve yarattıklarının bütün ihtiyaçlarını bilen, her şeyi ve herkesi

terbiye eden ve dilediğini istediği gibi seçme gücüne sahip olan Allah’a

(fail-i muhtar) bırakmasıdır. Tefvîzin kalesi, karışık işlerdeki olumsuz

yönleri ve tehlikeleri düşünerek bir gün bunların bozulup yok olacağını

hatırlamaktır. Bu kalenin de kalesi, kulun her türlü tehlikelerden

korunmadaki âcizliğini anlamasıdır. Bu şekilde kul bilgisizlik, gaflet ve

âcizliği sebebiyle başına gelebilecek tehlikelerden kendini korumuş olur. Bu

iki kalenin hep hatırda tutulması, bütün işlerinde tefvîzin gerekliliği adına

elzem görülmüş ve bir hükme varmadan önce bu gerekçeleri hatırlamasına

sebep olmuştur. Şartsız olarak hayır ve iyilik olan işleri istemekten

çekinmesine sebep teşkil etmiştir.

Gerçi Hak tealaya hiçbir şey vacip değildir. Lâkin ilâhî âdeti öyle cereyan

eder ki, işlerini kendisine bırakan kuluna en güzelini işler, en efdalini

işlemez. Nitekim O, Sevgili Peygamberi (s.a.v.) ile onun yanında bulunan

ashâbına bazı seferlerinde güneş doğuncaya kadar uyumayı takdir etmiş

böylece uykudan hayırlı olan gece namazı ve sabah namazının vakti

onlardan geçmiştir. Yine O, nice kullarına dünyada zenginlik ve çeşitli

nimetler takdir etmiştir. Hâlbuki fakirlik efdaldir. Nice kullarına da ailesi ve

evlâdıyla meşgul olmayı takdir etmiştir. Hâlbuki yalnızlık daha fazîletlidir.

Çünkü âlemlerin Rabb’i kulların her hâlinden haberdardır ve onları

görmektedir. Her kuluna, güzel ve faydalı olanı yapması hususunda terbiye

edici ve yardımcıdır. Nitekim işinin ehli olan doktor, hastasını (bazen) arpa

suyu ile iyileştirir. Hastaya şeker, bal daha lezzetli ve daha güzel geldiği

halde şifâyı arpa suyundan bulur. Onun için doktor hastaya bunu içirir.

Bunun gibi, âlemlerin Rabb’i olan Allah’ın terbiyesinden maksat da, kulun

tehlikelerden kurtulup selâmete ermesidir. Yoksa maksat, kulun fesâda

uğraması ya da helak olması değildir. Bu açıklamalardan anlaşılmıştır ki

kurtuluş ve huzura ermek ancak teslimiyet ve tefvîz ile mümkündür.

Nazm

1-Hâhî umîd gîr u hâhî bîm

Hîç ber herze n’âferîd hakîm

2-Âlimest û beher çi kerde koned

To ne-dânî bedânet derd koned

3-Bih zi teslîm nîst der-ilmeş

Tâ be-dânî hakîmî vu hilmeş

4-Der-cihân ânçi reft u ânçi âyed

V’ânçi hest ân çonân hemî bâyed

5-To me-gû hîç der-muyâne fuzûl

Rânde-i û be-dîde kon to kabûl

6-Der-guftâr bîhude der-bend

Be-kazâ-yı Hudây şov horsend

7-Eblehî dîd oştorî be-çerâ

Goft nakşet heme kec est çerâ

8-Goft oştor ki ender-în peykâr

Ayb-ı nakkâş mî-konî hoşdâr

9-Der kecî-em me-kon be-nakş nigâh

To zi-men râst reften hâh

10-Nakşem ez-maslahat çonân âyed

Ez kecî râstî kemân âyed [252/b]

11-To fuzûl ez-miyâne bîrun ber

Gûş-i har der-hor est bâ ser-i har

12-Bâ bed u nîk coz nikû ne-koned

Her çi û kerd gayr-ı û ne-koned

13-Hest Hak-râ zi behr-i cân-ı şerîf

Ender esnâ-yı hukm-i sun’i latîf

14-Dâned ân kes ki horde-dân bâşed

K’ânçi û kerd hayr-i ân bâşed

15-Sûy-i to nâm-ı zişt u nâm-ı nikûst

V’er-ne mahz-ı atâst ânçi ez-ûst

16-Bed ez-û der-vücûd-i hod n’âyed

Ki hodâ-râ bed ez-kocâ şâyed

17-Bâşed ez-mâderân-i mâ ber mâ

Hem hıcâmet nikû vu hem hurmâ

18-Zişt u nîkû be-nezd-i ehl-i hıred

Saht nîkest ez-û neyâyed bed

Nazm (ın tercümesi)

1-İster ümidi seç ister korkuyu; Hakîm olan Allah hiçbir şeyi boş yere

yaratmadı.

2-Âlimdir O, yaptığını da yapacağını da bilir.

3-O’nun ilmine teslim olmaktan daha güzel bir şey yoktur; böylelikle

hikmetini ve hilmini bilirsin.

4-Cihanda giden, gelen ve var olan, olması gerektiği şekildedir.

5-Ortada olan şeyleri gereksiz zannetme. O’nun hükmünü görüp kabul et.

6-Boş yere söze kapılıp kalmışsın. Allah’ın kazâsına râzı ol.

7-Ahmağın biri bir deveyi otlarken gördü. Görüntün büsbütün eğri,

neden? diye sordu.

8-Deve şu karşılığı verdi: Bu mücâdelede; Nakkâşı (Yaratanı) mı

kınıyorsun? Aklını başına al.

9-Yaratılışımdaki eğriliğe bakma! Sen benden doğru yürümeyi iste.

10-Yaratılışım böyle uygun görüldü. Yayın eğriliğinden doğruluk gelir.

11-Sen boş konuşmayı bırak! Eşeğin kulağı eşeğin kafasına uygundur.

12-Kötülük ve iyilikten yalnızca iyiliği yapar. O neyi yapmışsa O’nun

dışında kimse yapamaz.

13-Hak Teala, şerefli can için; O güzel yaratma hükmünü verirken,

14-Âlim olan şunu bilir ki, O Allah ne yaptıysa kendi hayrı içindir.

15-Çirkin ve iyi nâm senin içindir. Yoksa O’dan gelen her şey bizzat

iyiliktir

16-Onun varlığındaki kötü O’ndan gelmez. Allah’a kötülük yapmak

yaraşır mı?

17-Annelerimizden bizlere; Hem kan almak güzeldir hem de hurma (leziz

gıdalar gelir.)

18-Akıllıların nezdinde iyi de kötü de çok iyidir. Çünkü O’ndan kötü

gelmez.