ÜÇÜNCÜ FEN · ÜÇÜNCÜ BÂB · İKİNCİ FASIL · Altıncı Madde
Altıncı Madde
Tefvîz ve teslimiyetin tesirlerini ve faydalarını bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Kulun kalbini
Allah’ın huzurundan engelleyen dört arazdan ikincisi, kişinin gönlüne
düşen tehlikeli düşüncelerle (ahtâr) bunlara dair korkulardır. Bunları
isteyerek irtikâp etmektir. Hâlbuki bunların insanda lüzumu kadar
bulunmasının çaresi, işleri Allah’a ısmarlamakla (tefvîz) bulunmuştur.
Nitekim bu husus, yukarıdaki maddelerde açıklanmıştı. Şu halde, her işi
hakkıyla düşünüp tedbirini alana (müdebbir), tefvîz şu iki sebeple gerekli
görülmüştür:
Birincisi, kalbin o halde mutmain olması ve nefsin sükûna ermesidir.
Çünkü işler tehlikeli olup karmaşık bir hâl almaya başlayınca, bozukluğu ile
sağlamlığı fark edilemez hâle gelir ve gönül bundan mustarip olur, nefis
şaşırıp kalır. Kalp şaşkın olur, neyin iyi neyin kötü olduğunu ayırt edemez
hâle gelir. Şu halde bir kimse bütün işlerini Hak tealaya tefvîz etse, bu
davranışı sonucunda kendisi için hayırdan ve iyilikten başka bir şeyin
olmayacağını bilir. Her durumda her türlü keder ve âfetlerden emniyette
olup bütün korku ve tehlikelerden selâmette olur. Kalbi mutmain olup nefsi
huzur bulur. Hâlbuki insandaki bu güven, itmi’nan, emniyet ve huzur gibi
hâller aslında nihayetsiz bir zenginliktir. Şeyhimiz (rahmetullahi aleyh)
şöyle demiştir: “İşlerin tedbirini Allah’a havâle et ki rahat ve selâmette
olasın.”
İkincisi, yapılan işin karşılığında elde edilecek hayır ve iyiliktir. Hâlbuki
hiçbir işin sonucu önceden belli olmayıp sahibine kapalıdır (mübhem).
Çünkü nice şer vardır ki görünüşte hayır gibidir, nice hayır vardır ki şer
görüntüsüne bürünmüştür. Nice zehir vardır ki bal şerbeti kabındadır.
[252/a] Çünkü insan aklı, işlerin nasıl neticeleneceğini bilemez ve
hâdiselerin sırlarına vakıf olamaz. Şayet insan işlerin kesinlikle kendi
istediği gibi olmasını isteyip kendi irâdesiyle davransa ve hüküm verip
dilediğini işleseydi, helakı çok çabuk olurdu. Hâlbuki insan, bunun böyle
olacağını bilmez, aldanıp kalır. Eğer insan işlerini Hak tealaya tefvîz edip
O’nun takdirine râzı olsa, başka bir şey değil ancak selâmet ve iyilikle
karşılaşır; hayır bulur, kurtuluşa erer. Nitekim Hak teala sâlih kullarının
sözlerini naklederek “İşlerimi Allah’a bıraktım.” (Mü’min, 40/44)
dediklerini buyurmuş, kulun “Allah onu, kurmak istedikleri tuzaktan
korudu.” (Mü’min, 40/45) kelâmıyla, takip edip koruması ve nusretiyle
kulun yardımında olduğunu duyurmuştur.
Tefvîzin mânâsı; kulun karmaşık (muhataralı) işlerin sonucunu, âlemi
idare eden ve yarattıklarının bütün ihtiyaçlarını bilen, her şeyi ve herkesi
terbiye eden ve dilediğini istediği gibi seçme gücüne sahip olan Allah’a
(fail-i muhtar) bırakmasıdır. Tefvîzin kalesi, karışık işlerdeki olumsuz
yönleri ve tehlikeleri düşünerek bir gün bunların bozulup yok olacağını
hatırlamaktır. Bu kalenin de kalesi, kulun her türlü tehlikelerden
korunmadaki âcizliğini anlamasıdır. Bu şekilde kul bilgisizlik, gaflet ve
âcizliği sebebiyle başına gelebilecek tehlikelerden kendini korumuş olur. Bu
iki kalenin hep hatırda tutulması, bütün işlerinde tefvîzin gerekliliği adına
elzem görülmüş ve bir hükme varmadan önce bu gerekçeleri hatırlamasına
sebep olmuştur. Şartsız olarak hayır ve iyilik olan işleri istemekten
çekinmesine sebep teşkil etmiştir.
Gerçi Hak tealaya hiçbir şey vacip değildir. Lâkin ilâhî âdeti öyle cereyan
eder ki, işlerini kendisine bırakan kuluna en güzelini işler, en efdalini
işlemez. Nitekim O, Sevgili Peygamberi (s.a.v.) ile onun yanında bulunan
ashâbına bazı seferlerinde güneş doğuncaya kadar uyumayı takdir etmiş
böylece uykudan hayırlı olan gece namazı ve sabah namazının vakti
onlardan geçmiştir. Yine O, nice kullarına dünyada zenginlik ve çeşitli
nimetler takdir etmiştir. Hâlbuki fakirlik efdaldir. Nice kullarına da ailesi ve
evlâdıyla meşgul olmayı takdir etmiştir. Hâlbuki yalnızlık daha fazîletlidir.
Çünkü âlemlerin Rabb’i kulların her hâlinden haberdardır ve onları
görmektedir. Her kuluna, güzel ve faydalı olanı yapması hususunda terbiye
edici ve yardımcıdır. Nitekim işinin ehli olan doktor, hastasını (bazen) arpa
suyu ile iyileştirir. Hastaya şeker, bal daha lezzetli ve daha güzel geldiği
halde şifâyı arpa suyundan bulur. Onun için doktor hastaya bunu içirir.
Bunun gibi, âlemlerin Rabb’i olan Allah’ın terbiyesinden maksat da, kulun
tehlikelerden kurtulup selâmete ermesidir. Yoksa maksat, kulun fesâda
uğraması ya da helak olması değildir. Bu açıklamalardan anlaşılmıştır ki
kurtuluş ve huzura ermek ancak teslimiyet ve tefvîz ile mümkündür.
Nazm
1-Hâhî umîd gîr u hâhî bîm
Hîç ber herze n’âferîd hakîm
2-Âlimest û beher çi kerde koned
To ne-dânî bedânet derd koned
3-Bih zi teslîm nîst der-ilmeş
Tâ be-dânî hakîmî vu hilmeş
4-Der-cihân ânçi reft u ânçi âyed
V’ânçi hest ân çonân hemî bâyed
5-To me-gû hîç der-muyâne fuzûl
Rânde-i û be-dîde kon to kabûl
6-Der-guftâr bîhude der-bend
Be-kazâ-yı Hudây şov horsend
7-Eblehî dîd oştorî be-çerâ
Goft nakşet heme kec est çerâ
8-Goft oştor ki ender-în peykâr
Ayb-ı nakkâş mî-konî hoşdâr
9-Der kecî-em me-kon be-nakş nigâh
To zi-men râst reften hâh
10-Nakşem ez-maslahat çonân âyed
Ez kecî râstî kemân âyed [252/b]
11-To fuzûl ez-miyâne bîrun ber
Gûş-i har der-hor est bâ ser-i har
12-Bâ bed u nîk coz nikû ne-koned
Her çi û kerd gayr-ı û ne-koned
13-Hest Hak-râ zi behr-i cân-ı şerîf
Ender esnâ-yı hukm-i sun’i latîf
14-Dâned ân kes ki horde-dân bâşed
K’ânçi û kerd hayr-i ân bâşed
15-Sûy-i to nâm-ı zişt u nâm-ı nikûst
V’er-ne mahz-ı atâst ânçi ez-ûst
16-Bed ez-û der-vücûd-i hod n’âyed
Ki hodâ-râ bed ez-kocâ şâyed
17-Bâşed ez-mâderân-i mâ ber mâ
Hem hıcâmet nikû vu hem hurmâ
18-Zişt u nîkû be-nezd-i ehl-i hıred
Saht nîkest ez-û neyâyed bed
Nazm (ın tercümesi)
1-İster ümidi seç ister korkuyu; Hakîm olan Allah hiçbir şeyi boş yere
yaratmadı.
2-Âlimdir O, yaptığını da yapacağını da bilir.
3-O’nun ilmine teslim olmaktan daha güzel bir şey yoktur; böylelikle
hikmetini ve hilmini bilirsin.
4-Cihanda giden, gelen ve var olan, olması gerektiği şekildedir.
5-Ortada olan şeyleri gereksiz zannetme. O’nun hükmünü görüp kabul et.
6-Boş yere söze kapılıp kalmışsın. Allah’ın kazâsına râzı ol.
7-Ahmağın biri bir deveyi otlarken gördü. Görüntün büsbütün eğri,
neden? diye sordu.
8-Deve şu karşılığı verdi: Bu mücâdelede; Nakkâşı (Yaratanı) mı
kınıyorsun? Aklını başına al.
9-Yaratılışımdaki eğriliğe bakma! Sen benden doğru yürümeyi iste.
10-Yaratılışım böyle uygun görüldü. Yayın eğriliğinden doğruluk gelir.
11-Sen boş konuşmayı bırak! Eşeğin kulağı eşeğin kafasına uygundur.
12-Kötülük ve iyilikten yalnızca iyiliği yapar. O neyi yapmışsa O’nun
dışında kimse yapamaz.
13-Hak Teala, şerefli can için; O güzel yaratma hükmünü verirken,
14-Âlim olan şunu bilir ki, O Allah ne yaptıysa kendi hayrı içindir.
15-Çirkin ve iyi nâm senin içindir. Yoksa O’dan gelen her şey bizzat
iyiliktir
16-Onun varlığındaki kötü O’ndan gelmez. Allah’a kötülük yapmak
yaraşır mı?
17-Annelerimizden bizlere; Hem kan almak güzeldir hem de hurma (leziz
gıdalar gelir.)
18-Akıllıların nezdinde iyi de kötü de çok iyidir. Çünkü O’ndan kötü
gelmez.

