BEŞİNCİ BAB · ÜÇÜNCÜ FASIL · Beşinci Madde
Beşinci Madde
Üçüncü makama mahsus olan isimle sâlikin meşgul olmasını ve geri
dönmeye istekli bulunan nefse iltifat etmemesini bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Üçüncü
makamda bulunan sâlik üçüncü ismi söylemeye devam etsin. Yâni “hû, hû,
hû” demeye gayret etsin. Ta ki her şeye sirâyet eden ve her şeyden arınmış
bulunan “hüviyet nûru” onun içine doğsun. Başlangıçta başına “yâ” nidâsı
getirerek “yâ hû” desin, sonraları “yâ”sız olarak “hû” zikrine devam etsin.
Ayakta iken, otururken, yanı üzerine yatarken, gece ve gündüz her zaman
bu zikri gizlice söylemeye devam etsin ki tesirini kalbinde bulmuş olsun.
Çünkü sâlik bu isimle meşgul olmaya devam ederse, onun bereketiyle
üçüncü makamın tehlikelerinden kurtulur ve bu sayede nefs-i mülhimenin
bu makamından [335/b] daha aşağıda bulunan ikinci ve birinci makamlara
tenezzül etme isteği ve iltifatı kesilmiş olur.
Nefs-i mülhime, uyum sağlamaya çalıştığı üçüncü makamdan kendi
tabiatına daha uygun olan, aşağı makamã iltifat edip geri dönmeye
çalışmaktan geri durmaz. Bu sebeple her zaman sâlikin gaflete düşmesini
gözetip durur; kendisini yönetmede ve zorlamada boş bulunduğu sırada eski
alışkanlığına döner. Çünkü [ona eski] tabiatı galip gelir ve edinmekte
olduğu yeni tabiatı bir karar üzere olmaz.
Nefsi üçüncü makamdan dördüncü makama sevk edebilmek, ancak
sevgilinin cemâlini ve mâşukuna kavuşmayı düşünmekle, bunu samimiyetle
arzu etmekle mümkün olur. Aşk ve tutku (heyemân) ile manevî coşku
(vecd) ve hâle ermekle kemâl makamını bulur. Ancak o zaman nefsin
aşağılara meyledip geri dönmesinden emin olabilir. Şu halde üçüncü
makamda bulunan sâlik, nefsini geri dönmeye istekli gördükçe kalbi kırılır,
gözü korkar ve yerinde sarsılıp kalır. Nitekim Mecnûn ile Leylâ (nın aşkına
dair anlatılan) bir hikâye bu mânâya işaret eder:
Mecnûn der ki: “Deveme binip onu Leylâ’nın semti tarafına sürdüm.
Dikkatlice hayvanı sürüp bir hayli yol aldım. Ne zaman ki yorgunluk bana
galip geldi, uyku bastırdı, devenin ne yaptığından habersiz oldum. [Ben
uyurken, deve kendi arzusunca gitmiş.] Uyanınca bir de baktım ki
yavrusunun olduğu yere geri dönmüş. Sonra ona bir daha bindim, tekrar
yola sürdüm. İstediğim yönde gitmesi için öncekinden daha kuvvetli bir
arzu ile onu sevk ettim. Önceki gittiğimden daha fazla bir mesafe kat
etmişken, tekrar üzerime yorgunluk çöktü ve uyku bana galip geldi.
Uyandığımda kendimi yine evvelki yerimde buldum.
Bu minval üzere nice defalarca deveme binip büyük bir istekle onu
Leylâ’nın bulunduğu semte sürdüm. Ne zaman ki benim onu sürmekten
gâfil olduğumu anlamışsa, o küçük yavrusunun bulunduğu semte dönüp
beni ilk kez yola çıktığım yere getirdi. Böylece çaresiz ve bitkin düştüm, ne
yapacağımı bilemez bir durumda şaşkın kaldım. [Ona kavuşmak için bütün
çarelerin tükendiğini düşündüğüm bir sırada] bitkin bir halde iken kendimi
deveden aşağı attım. Bu esnada ayağım kırıldı. Emekleyerek süründüm ve
Leylâ’nın semtine vâsıl oldum.”
Burada Mecnûn’un kendini devenin sırtından yere atmasında âcizlik,
bitkinlik, gönül kırıklığı ve kulluğunu göstermeye işaret vardır. Çünkü
yukarıda sayılan bu dört haslet hemen bütün isteklerin meydana gelmesinde
yardımcı olup sonuca götüren en tesirli çarelerdir. Özellikle gönül kırıklığı
(züll) ile fakirliğini (iftikar) ve çaresizliğini (meskenet) itiraf etmek,
saâdetin anahtarıdır. Davasına sâdık olan sâlik gönlü kırık olmakta zevk
bulur, fakirlikle nimetlenir. Yoksul ve miskin olmaya gönülden râzı olur.
Sanki bunlar onun âdetidir.
Şiir
Zeleltu lehâ fi’l-hayy hattâ vecedtenî
Ve ednâ menâlî indehum fevka himmetî
Ve min derecâti’l-izzi emseytu muhalladê
İlâ derekâti’z-zulli min ba‘di nahvetî
Şiir (in tercümesi)
Ona boyun eğdim, baş eğdim, kendime geldim. Onlara göre en küçük
arzum gerçekleşemez benim. İzzet merdivenlerinden ayrıldım ebediyyen;
zillet merdivenlerine düşüverdim kibrimden.
Bu açıklamalardan sonra bir kere basîret gözüyle bak ki, mukarrabûnun
yürüdüğü yol ne mübarek bir güzergâhtır. Ne lezzetli halleri vardır ve bu
yola girenlerin makamları ne kadar yücedir. Gönülleri Allah’la beraber
olmaktan hoşnut olup dış dünyaya ne kadar da kayıtsızdırlar. Çünkü onların
kalpleri korku ve hüzünden emin kılınmıştır. Bu sebeple eğer onlar bir
şekilde zelil addedilseler, aslında azîzdirler. Maddî imkânları itibarıyla fakir
olsalar, gerçekte onlar gönül zenginidir. Çünkü onların sermayeleri gönül
kırıklığıdır, hakikaten fakir ve çaresiz olduğunu bilmektir. Bu sebeple
onların yoksullukları âşikardır.
Nazm
1-Meyl-i Mecnûn pîş-i ân Leylî revân
Meyl-i nâka pes pey-i tıfleş/kürre devân
2-Yek-dem er Mecnûn zi-hod gâfil budî
Nâka gerdîdî vu vâ-pes âmedî
3-Işk u sevdâ çunki pur bûdeş buden
Mî ne’bvedeş çâre ez bî-hod şoden
4-Ân ki û bâşed murâkıb akl bûd
Akl-râ sevdâ-yı Leylâ der rubûd
5-Lîk nâka bes murâkıb bûd u çost
Çun be-dîdî û mehâr-ı hîş sost
6-Fehm kerdî z’û ki gâfil geşt u deng
Rov sipes kerdî be-kurre bî-dereng
7-Der-se rûze reh bedîn ahvâlhâ
Mând Mecnûn der-tereddud sâlhâ
8-Goft ey nâke çu her du âşıkîm
Mâ du zıd pes hem-reh-i nâ-lâyıkîm [336/a]
9-Nîstet ber vıfk-ı men mihr u mehâr
Kerd bâyed ez-to sohbet ihtiyâr
10-K’în du hem-reh yek-diger-râ râh-zen
Râh-ı ân cân kû furû nâyed ze-ten
11-Cân zi-hicr-i arş ender fâke-î
Ten zi-aşk-ı hâr-bun çun nâke-î
12-Cân goşâyed sû-yi bâlâ bâlhâ
Der-zede ten der-zemîn çengâlhâ
13-Tâ to bâ-men başî ey morde vatan
Pes zi-Leylî dûr mâned cân-ı men
14-Hatveteynî bûd în reh tâ-visâl
Mânde-em der-reh zi-şestest şest sâl
15-Râh nezdîk u be-mândem saht dîr
Sîr geştem z’în sevârî sîr sîr
16-Ser-nigûn hod-râ zi-oştor der fikend
Goft sûzidem zi-gam tâ çend çend
17-Çun çonân efkend hod-râ sûy-i pest
Ez-kazâ ân lahzâ pâyeş hem şikest
18-Pây-râ ber best u goftâ gû şevem
Der-ham-i çevgâneş ğaltân mî-revem
19-Z’în koned nefrîn hakîm-i hoş-dehen
Ber sevârî kû furû n’âyed zi-ten
20-Aşk-ı Mevlâ key kem ez-Leylî buved
Gûy geşten behr-i û evlâ buved
21-În sefer z’în pes buved cezb-i Hodâ
V’ân sefer ber nâke bâşed seyr-i mâ
22-În çonîn seyrîst müstesnâ zi-cins
K’ân fuzûd ez-ictihâd-i cinn u ins
Nazm (ın tercümesi)
1-Mecnûn’un arzusu, yürürken Leylâ’ya doğru, arkadaki yavrusuna koşar
devenin arzusu.
2-Mecnûn, bir an için kendinden geçip dalsa, deve geriye doğru dönüp
gelirdi.
3-Varlığı aşk ve sevdayla dolu olduğu için, kendinden geçip dalmamasına
imkân yoktu.
4-Onu gözeten akıl idi. Ne var ki Leylâ’nın sevdası aklı alıp götürdü.
5-Fakat deve tetikteydi, çevikti. Dizgininin gevşediğini görünce,
6-Anlardı, Mecnûn’un kendisinden gâfil olduğunu ve hemen yavrusuna
doğru dönerdi.
7-Mecnûn, üç günlük yolda bu durumları yaşayıp yıllarca gelgit içinde
kaldı, ilerleyemedi.
8-Deveye seslendi: İkimiz de âşık olup birbirimize zıt olduğumuza göre,
biz uyumsuz yoldaşlarız.
9-Sevgin ve dizginin uymaz bana. Tercihim senden ayrılmak olmalı.
10-Bu iki yoldaş, yolunu keser birbirinin. Bedenden sıyrılmayan can
şaşırır yolunu.
11-Can, arştan ayrı düştüğü için yoksulluk içindedir. Bedense bir dikene
aşk besleyen deveyi andırır.
12-Can yükseklere kanat açarken, beden toprağa dört elle sarılmıştır.
13-Vatan için ölen sen benimle oldukça, benim canım Leylâ’dan uzak
kalacak demektir.
14-Kavuşmaya sadece iki adım varken senin hîlen yüzünden altmış yıl
yolda kaldım.
15-Yol yakın ve ben oldukça geç kaldım. Bu binicilikten bıkıp usandım.
16-Üzüntüden yandım, artık yeter, diyerek kendini devenin üstünden
aşağı attı.
17-O yiğit, kendini aşağı öyle bir attı ki, vücudu yara bere içinde kaldı.
18-Ayağını sardı ve dedi: Onun çevgeninin ucunda top olur yuvarlanarak
giderim.
19-Bundan dolayı güzel sözlü bilge Senâî, beden atından inmeyen
biniciye lânet eder.
20-Mevlâ aşkı Leylâ aşkından nasıl geri kalır? O’nun için top olup
yuvarlanmak daha güzeldir.
21-Önceki
yolculuğumuz
deve
üzerindeyken,
bundan
sonraki
yolculuğumuz Allah’ın çekimiyle gerçekleşir.
22-Böyle yolculuk, cinlerin ve insanların çabalarıyla gerçekleşen
yolculuktan ayrıdır.

