BEŞİNCİ BAB · ÜÇÜNCÜ FASIL · Altıncı Madde
Altıncı Madde
Üçüncü makamda bulunan nefs-i mülhimenin güzel vasıflarını ve
hallerini, âdetleri kaldırıp atmanın (hal’-i izâr; hal’-i âdât) ayrıntılarını ve
sözlerini bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Üçüncü
makamda bulunan samimi sâlik, rûhânî ve rahmânî âşık olmuştur. Kalbinde
irfân nûrunu, hattâ irfân güneşini bulmuştur. Rûhunu kemâl müjdecisi
karşılayıp vuslat rüzgârları esmiştir. Kalbinden perdelerin çoğu ve en yoğun
olanları açılmış, nefsinden hazların en büyüğü ve en çirkini yok olup
gitmiştir. Çünkü üçüncü makam, temiz rûhun makamıdır. Rûh ise mutlak
müşâhededen perdelenmiştir. Rûh bir takım hazları bir arada topladığı için,
onlar rûhun isteğine kavuşmasına engel olur. Ancak bu perdelerin nûrânî
olanları ve bunlara ait hazlar makbul ve faydalıdır. Çünkü onun perdesi ve
hazları Allah’ın cemâlini müşâhede arzusudur. O’na kavuşma (visâl)
devletini talep etmektir. Horluğa düşmekten (züll) ve fakirliğini ortaya
koymaktan (iftikar) zevk alır, bununla nimetlenir. İstek ve arzusu (şevk)
galip geldikçe sabrı ve kararı kesilir.
Bu makamda bulunan âşığın, mâşukuna istek ve arzusu (şevk) galip
geldikçe ve tasavvuf yolunun büyüklerinin bu makamda bulunanlar için
yazdıkları şiirler, ilâhîler ve nağmeleri dinledikçe veya söyledikçe sevdiğine
olan şevkinden dolayı sabrı ve kararı kalmaz. Kendisini tutan bağlardan
(hal‘-i izâr) tamamen sıyrılarak, ar ve namus derdine düşmez. Elbiselerini
[hiç kıymet verilmeyen basit şeylerle] değiştirip insanların itibarına zerre
kadar değer vermez. Öyle davranır ki, hiç kimsenin yanında değeri kalmaz.
[Çünkü] âşık bu gibi şeylerden haz alır. Bu şöhretten kaçma/adı-sanı
batırmaktan hoşlanma ile (hubb-i humûl) öylece kendini gözden
düşürdükçe, doğru olanla yalancı birbirinden ayrılır. Çünkü muhabbet
iddiasında bulunan çok ise de, davasında sâdık olan pek az bulunur.
Muhabbetinde sâdık olanın gönlünde sevdiğinden başka bir şey kalmaz.
İnsanları öyle unutur ki, hatırına hiç kimse gelmez. İnsanlar da onu unutur,
kimsenin hatırında kalmaz.
Muhabbetin bir şartı da, sevenin sevdiğine elbette itaat edip emirlerine
boyun eğmesidir. Nitekim bunun geniş açıklaması yukarıda « Muhabbet
Bahsi ”nde geçmiştir. [336/b]
Şiir
1-Ta‘si’l-ilâhe ve ente tuzhiru hubbehû
Hâze’l-umri fi’l-kiyâsi bedî‘u
2-Lev kâne hubbuke sâdıkan le-eta‘tehû
İnne’l-muhibbe li-men yuhibbu mutî‘u
Şiir (in tercümesi)
1-Hem Allah’a isyan edersin, hem de sevgini ızhar edersin. Bu ömrün de,
bu ölçüde geçtiği açıktır.
2-Sevginde sâdık olsaydın, itaat ederdin. Çünkü seven sevdiğine itaat
eder.
Tabiat âleminde kalan ve hakîkat ilminden haberi olmayan dinsizler
(melâhide) ve zındıklar da âdetleri terk etmekten maksadın (hal‘-i izâr),
emirleri terk etmek ve yasakları işlemek olduğunu zannetmişlerdir.
Böyleleri namazı, orucu terk edip haccın ve zekâtın ifasına engel olarak
şehvetlerine uyarlar ve bütün yasak fiilleri işlerler. Bu halde iken bile
iddiaları şudur: “Emirleri terk etmemiz ve bazı yasak fiilleri işlememizin
hepsi, bizi tutan bütün bağlardan sıyrılmak içindir. Nefsimizdeki benliği
kırmak, insanlar arasındaki itibarımızı yok etmek içindir. Biz Hakk’ın
birliğine erişen dostlarıyız ki, cânımız O’nu bulmuştur. Bizim gibilerden
dînî sorumluluklar kaldırılmıştır.”
Oysa, onlar bilmezler ki bu imkânsız bir hayaldir, küfür ve dalâlettir.
Hazret-i Zülcelâl’in gazabına sebep olur. Çünkü onların yaptıkları bu işler
ve söyledikleri sözler ne bir dine uygundur, ne de bir mezhebe.
Bu fikirde olanlara şeytanî hayaller galip gelmiş, dinin emir ve
yasaklarından sıyrılmayı nefsin mertebelerinden zannetmişlerdir. Günah
işledikleri için gönülleri kararmış olup karanlıkta kalarak ibadet ve
riyâzetten usanmışlardır.
Âşıklara gelince, onlar yakînen bilmişlerdir ki, âdetleri terk etmekten
(hal’-i izâr; hal’-i âdât) maksat, saygı gösterme ve gözünde büyütmeye
sebep olan gösterişli makamları halkın nazarından düşürecek tarzda, avâmın
âdetlerine muhalefet etmektir. Onlar dinin emir ve hükümlerine harfiyen
uyarlar, ashâb-ı kirâmın yolunca giderler, büyük velîlerin âdetlerini takip
ederler. Yolları tamamen bunları takip etmekten ibârettir.
Beyt
Cihânda sadr-ı safâ lâ-ubâlîler yeridir
Ne i‘tibâr ana kim kadr ü i‘tibâr ister
Günümüz Türkçesiyle
Cihanda safâ sürmek, (dünyaya) kayıtsız kalanların şânıdır. Ne mutlu ona
ki, ne kıymet ne de itibar ister.
Bunlar, (yukarıda ikinci sırada bahsetmiş olduğumuz, doğru metodlarla
nefsini terbiye etmek isteyenler) nefsin benliğini kırmak için, bütün âdetleri
(kendisini tutan sosyal statüleri) bir kenara bırakarak onlardan sıyrılıp
(halkın nazarında önemsiz görülen işleri yaparlar.) Evlerinde lâzım olan
şahsî ihtiyaçlarını bizzat kendi elleriyle görürler. Çarşı pazardan aldıklarını
kendileri taşırlar. Hamur tahtasını, ekmek teknesini omuzları üzerine alırlar
ya da başları üzerine yüklenerek pişirmeye götürürler. Kendi hâne halkının
ve komşu çocuklarının ihtiyaçlarını görmek üzere çeşmeden su getirip odun
kırarlar. Gerekirse kapılarının önünü süpürürler. At, merkep, sığır ve
davarların hizmetlerini görürler. Bağ, bahçe, tarla ve harmanda; ustalık
işlerinde ve dükkânlarda çalışıp işlerini görürler. Kalın aba ve özensiz eski
elbiseler giyinerek eğersiz merkebe binerler. Yalın ayak yürürler ve bunlar
gibi -dine aykırı olmayan- nice işler görürler. Böylece halkın itibarından
düşerek nefislerini kırarlar.
Onlar, âdetleri bu şekilde terk ederek kendilerini Sevgili’ye ulaşmaktan
alıkoyan bütün engelleri kökünden söküp atarlar. Mesela, pahalı ve
gösterişli elbiseler almak için çalışıp yorulmazlar. Bu ve benzeri istekler
uğruna meşgul olmayıp ancak bedenini soğuktan ve sıcaktan koruyacak
kadarıyla yetinirler (kanaat). Allah’tan başka her şeyden gönüllerini
boşaltarak tamâmen Sevgili’ye yönelirler. Böyle davranmakla zihinlerini
dağıtmamış olurlar.
Yukarıda verilen misale kıyasla, bunlar kendilerini Hak yolundan
alıkoyan bütün engelleri aşıp yol kesicileri bertaraf etmiş olurlar. Böylece
Hakk’ın huzuruna yakın olmanın hazzını yaşarlar (vuslat).
Üçüncü makam aşk makamı olduğundan, âşığa âdetleri terk etmek kolay
olur. Bu durum onun rûhuna zevk verip ârifler katında izzet ve itibar görür.
Sevdiği’nin katında kadr u kıymeti artar. Her ne kadar seviyesi düşük
kimseler bunlara buğz edip nefret ederlerse de, o bunlara “uğurlar olsun”
deyip geçer. Hayır işlemeye ve hayır üzere kalmaya devam eder.
Nazm
1-Gönül Hakk’a teveccüh kıl, sen ol kendinle bîgâne
Vefâ-yı cism ü cânı bil, verâ-yı şem‘ ü vîrâne
2-Beka istersen ol fânî, bu nefsi eyle Rabbânî
Bekâ ender fenâ bul, ol yem-i vahdetde dür-dâne
3-Kimin kim matlabı Hak’dır, hadîsi aşk-ı mutlakdır
Müdakkık aklı terk eyler, olur âzâde dîvâne
4-Muvahhid çünki yek-tâdır, katında halk mevtâdır
O bulmuş Hayy-ı Kayyûm’ı, yönelmiş gönlü Rahmân’a [337/a]
5-Misl-i İbn-i Edhem’sin bu âlem mülkini koy sen
Olursun şâh-ı mülk-i dil, irer cânın o Cânân’a
6-“Sekâhüm Rabbühüm” hâzır tahûr ol, şerbet-i tâhir
O’dur evvel, O’dur âhir, O’dur sâkî vü peymâne
7-Kalender-meşreb ol Hakkı, hakîkat anla bir Hakk’ı
Hayâl ü gölge bil halkı, kamu taklîd ü efsâne
Günümüz Türkçesiyle
1-Gönül, sen Hakk’a yönel; kendinden habersiz ol. Bedenle cânın
vefâsını, ateşle pervâneden ötede ara.
2-Beka istersen fânî ol, bu nefsi rabbânî eyle. Bekâ sana fenâ iledir,
vahdet denizinde inci ol.
3-Kimin ki arzusu Hak’tır; sözleri mutlak aşktır. İşi bilen aklı terk edip
hür olur, rind-meşreb olur.
4-Muvahhid çünkü yektâdır; nazarında halk mevtâdır. O Hayy ü
Kayyûm’u bulmuş, gönlü Rahmân’a yönelmiştir.
5-İbrahim Edhem gibisin, bu âlem mülkünü koy sen. Gönül mülküne
sultân olursun, cânın Cânân’a kavuşur.
6- “Onlara Rableri içirir” [133] ki içenler temiz, o şerbet tertemizdir.
O’dur evvel ve âhir, O’dur sâkî ve kadeh.
7-Kalender-meşreb ol Hakkı! Bir olan Hakkı hakikat olarak anla. Halkı
hayal ve gölge olarak bil; hepsi taklit ve efsânedir.

