Marifetnâme · Haziran 28, 2026

Üçüncü makamda bulunan nefs-i mülhimenin güzel vasıflarını ve hallerini, âdetleri…

BEŞİNCİ BAB · ÜÇÜNCÜ FASIL · Altıncı Madde Altıncı Madde Üçüncü makamda bulunan nefs-i mülhimenin güzel vasıflarını ve hallerini, âdetleri kaldırıp atmanın (hal’-i izâr; hal’-i âdât) ayrıntılarını ve sözlerini bildirir. …

BEŞİNCİ BAB · ÜÇÜNCÜ FASIL · Altıncı Madde

Altıncı Madde

Üçüncü makamda bulunan nefs-i mülhimenin güzel vasıflarını ve

hallerini, âdetleri kaldırıp atmanın (hal’-i izâr; hal’-i âdât) ayrıntılarını ve

sözlerini bildirir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Üçüncü

makamda bulunan samimi sâlik, rûhânî ve rahmânî âşık olmuştur. Kalbinde

irfân nûrunu, hattâ irfân güneşini bulmuştur. Rûhunu kemâl müjdecisi

karşılayıp vuslat rüzgârları esmiştir. Kalbinden perdelerin çoğu ve en yoğun

olanları açılmış, nefsinden hazların en büyüğü ve en çirkini yok olup

gitmiştir. Çünkü üçüncü makam, temiz rûhun makamıdır. Rûh ise mutlak

müşâhededen perdelenmiştir. Rûh bir takım hazları bir arada topladığı için,

onlar rûhun isteğine kavuşmasına engel olur. Ancak bu perdelerin nûrânî

olanları ve bunlara ait hazlar makbul ve faydalıdır. Çünkü onun perdesi ve

hazları Allah’ın cemâlini müşâhede arzusudur. O’na kavuşma (visâl)

devletini talep etmektir. Horluğa düşmekten (züll) ve fakirliğini ortaya

koymaktan (iftikar) zevk alır, bununla nimetlenir. İstek ve arzusu (şevk)

galip geldikçe sabrı ve kararı kesilir.

Bu makamda bulunan âşığın, mâşukuna istek ve arzusu (şevk) galip

geldikçe ve tasavvuf yolunun büyüklerinin bu makamda bulunanlar için

yazdıkları şiirler, ilâhîler ve nağmeleri dinledikçe veya söyledikçe sevdiğine

olan şevkinden dolayı sabrı ve kararı kalmaz. Kendisini tutan bağlardan

(hal‘-i izâr) tamamen sıyrılarak, ar ve namus derdine düşmez. Elbiselerini

[hiç kıymet verilmeyen basit şeylerle] değiştirip insanların itibarına zerre

kadar değer vermez. Öyle davranır ki, hiç kimsenin yanında değeri kalmaz.

[Çünkü] âşık bu gibi şeylerden haz alır. Bu şöhretten kaçma/adı-sanı

batırmaktan hoşlanma ile (hubb-i humûl) öylece kendini gözden

düşürdükçe, doğru olanla yalancı birbirinden ayrılır. Çünkü muhabbet

iddiasında bulunan çok ise de, davasında sâdık olan pek az bulunur.

Muhabbetinde sâdık olanın gönlünde sevdiğinden başka bir şey kalmaz.

İnsanları öyle unutur ki, hatırına hiç kimse gelmez. İnsanlar da onu unutur,

kimsenin hatırında kalmaz.

Muhabbetin bir şartı da, sevenin sevdiğine elbette itaat edip emirlerine

boyun eğmesidir. Nitekim bunun geniş açıklaması yukarıda « Muhabbet

Bahsi ”nde geçmiştir. [336/b]

Şiir

1-Ta‘si’l-ilâhe ve ente tuzhiru hubbehû

Hâze’l-umri fi’l-kiyâsi bedî‘u

2-Lev kâne hubbuke sâdıkan le-eta‘tehû

İnne’l-muhibbe li-men yuhibbu mutî‘u

Şiir (in tercümesi)

1-Hem Allah’a isyan edersin, hem de sevgini ızhar edersin. Bu ömrün de,

bu ölçüde geçtiği açıktır.

2-Sevginde sâdık olsaydın, itaat ederdin. Çünkü seven sevdiğine itaat

eder.

Tabiat âleminde kalan ve hakîkat ilminden haberi olmayan dinsizler

(melâhide) ve zındıklar da âdetleri terk etmekten maksadın (hal‘-i izâr),

emirleri terk etmek ve yasakları işlemek olduğunu zannetmişlerdir.

Böyleleri namazı, orucu terk edip haccın ve zekâtın ifasına engel olarak

şehvetlerine uyarlar ve bütün yasak fiilleri işlerler. Bu halde iken bile

iddiaları şudur: “Emirleri terk etmemiz ve bazı yasak fiilleri işlememizin

hepsi, bizi tutan bütün bağlardan sıyrılmak içindir. Nefsimizdeki benliği

kırmak, insanlar arasındaki itibarımızı yok etmek içindir. Biz Hakk’ın

birliğine erişen dostlarıyız ki, cânımız O’nu bulmuştur. Bizim gibilerden

dînî sorumluluklar kaldırılmıştır.”

Oysa, onlar bilmezler ki bu imkânsız bir hayaldir, küfür ve dalâlettir.

Hazret-i Zülcelâl’in gazabına sebep olur. Çünkü onların yaptıkları bu işler

ve söyledikleri sözler ne bir dine uygundur, ne de bir mezhebe.

Bu fikirde olanlara şeytanî hayaller galip gelmiş, dinin emir ve

yasaklarından sıyrılmayı nefsin mertebelerinden zannetmişlerdir. Günah

işledikleri için gönülleri kararmış olup karanlıkta kalarak ibadet ve

riyâzetten usanmışlardır.

Âşıklara gelince, onlar yakînen bilmişlerdir ki, âdetleri terk etmekten

(hal’-i izâr; hal’-i âdât) maksat, saygı gösterme ve gözünde büyütmeye

sebep olan gösterişli makamları halkın nazarından düşürecek tarzda, avâmın

âdetlerine muhalefet etmektir. Onlar dinin emir ve hükümlerine harfiyen

uyarlar, ashâb-ı kirâmın yolunca giderler, büyük velîlerin âdetlerini takip

ederler. Yolları tamamen bunları takip etmekten ibârettir.

Beyt

Cihânda sadr-ı safâ lâ-ubâlîler yeridir

Ne i‘tibâr ana kim kadr ü i‘tibâr ister

Günümüz Türkçesiyle

Cihanda safâ sürmek, (dünyaya) kayıtsız kalanların şânıdır. Ne mutlu ona

ki, ne kıymet ne de itibar ister.

Bunlar, (yukarıda ikinci sırada bahsetmiş olduğumuz, doğru metodlarla

nefsini terbiye etmek isteyenler) nefsin benliğini kırmak için, bütün âdetleri

(kendisini tutan sosyal statüleri) bir kenara bırakarak onlardan sıyrılıp

(halkın nazarında önemsiz görülen işleri yaparlar.) Evlerinde lâzım olan

şahsî ihtiyaçlarını bizzat kendi elleriyle görürler. Çarşı pazardan aldıklarını

kendileri taşırlar. Hamur tahtasını, ekmek teknesini omuzları üzerine alırlar

ya da başları üzerine yüklenerek pişirmeye götürürler. Kendi hâne halkının

ve komşu çocuklarının ihtiyaçlarını görmek üzere çeşmeden su getirip odun

kırarlar. Gerekirse kapılarının önünü süpürürler. At, merkep, sığır ve

davarların hizmetlerini görürler. Bağ, bahçe, tarla ve harmanda; ustalık

işlerinde ve dükkânlarda çalışıp işlerini görürler. Kalın aba ve özensiz eski

elbiseler giyinerek eğersiz merkebe binerler. Yalın ayak yürürler ve bunlar

gibi -dine aykırı olmayan- nice işler görürler. Böylece halkın itibarından

düşerek nefislerini kırarlar.

Onlar, âdetleri bu şekilde terk ederek kendilerini Sevgili’ye ulaşmaktan

alıkoyan bütün engelleri kökünden söküp atarlar. Mesela, pahalı ve

gösterişli elbiseler almak için çalışıp yorulmazlar. Bu ve benzeri istekler

uğruna meşgul olmayıp ancak bedenini soğuktan ve sıcaktan koruyacak

kadarıyla yetinirler (kanaat). Allah’tan başka her şeyden gönüllerini

boşaltarak tamâmen Sevgili’ye yönelirler. Böyle davranmakla zihinlerini

dağıtmamış olurlar.

Yukarıda verilen misale kıyasla, bunlar kendilerini Hak yolundan

alıkoyan bütün engelleri aşıp yol kesicileri bertaraf etmiş olurlar. Böylece

Hakk’ın huzuruna yakın olmanın hazzını yaşarlar (vuslat).

Üçüncü makam aşk makamı olduğundan, âşığa âdetleri terk etmek kolay

olur. Bu durum onun rûhuna zevk verip ârifler katında izzet ve itibar görür.

Sevdiği’nin katında kadr u kıymeti artar. Her ne kadar seviyesi düşük

kimseler bunlara buğz edip nefret ederlerse de, o bunlara “uğurlar olsun”

deyip geçer. Hayır işlemeye ve hayır üzere kalmaya devam eder.

Nazm

1-Gönül Hakk’a teveccüh kıl, sen ol kendinle bîgâne

Vefâ-yı cism ü cânı bil, verâ-yı şem‘ ü vîrâne

2-Beka istersen ol fânî, bu nefsi eyle Rabbânî

Bekâ ender fenâ bul, ol yem-i vahdetde dür-dâne

3-Kimin kim matlabı Hak’dır, hadîsi aşk-ı mutlakdır

Müdakkık aklı terk eyler, olur âzâde dîvâne

4-Muvahhid çünki yek-tâdır, katında halk mevtâdır

O bulmuş Hayy-ı Kayyûm’ı, yönelmiş gönlü Rahmân’a [337/a]

5-Misl-i İbn-i Edhem’sin bu âlem mülkini koy sen

Olursun şâh-ı mülk-i dil, irer cânın o Cânân’a

6-“Sekâhüm Rabbühüm” hâzır tahûr ol, şerbet-i tâhir

O’dur evvel, O’dur âhir, O’dur sâkî vü peymâne

7-Kalender-meşreb ol Hakkı, hakîkat anla bir Hakk’ı

Hayâl ü gölge bil halkı, kamu taklîd ü efsâne

Günümüz Türkçesiyle

1-Gönül, sen Hakk’a yönel; kendinden habersiz ol. Bedenle cânın

vefâsını, ateşle pervâneden ötede ara.

2-Beka istersen fânî ol, bu nefsi rabbânî eyle. Bekâ sana fenâ iledir,

vahdet denizinde inci ol.

3-Kimin ki arzusu Hak’tır; sözleri mutlak aşktır. İşi bilen aklı terk edip

hür olur, rind-meşreb olur.

4-Muvahhid çünkü yektâdır; nazarında halk mevtâdır. O Hayy ü

Kayyûm’u bulmuş, gönlü Rahmân’a yönelmiştir.

5-İbrahim Edhem gibisin, bu âlem mülkünü koy sen. Gönül mülküne

sultân olursun, cânın Cânân’a kavuşur.

6- “Onlara Rableri içirir” [133] ki içenler temiz, o şerbet tertemizdir.

O’dur evvel ve âhir, O’dur sâkî ve kadeh.

7-Kalender-meşreb ol Hakkı! Bir olan Hakkı hakikat olarak anla. Halkı

hayal ve gölge olarak bil; hepsi taklit ve efsânedir.