BEŞİNCİ BAB · ÜÇÜNCÜ FASIL · Üçüncü Madde
Üçüncü Madde
Üçüncü makamda bulunan sâlikin, dinin esaslarına uygun yaşayarak
maneviyât yolunda ilerlemesini, özetle âdetleri kaldırıp atmayı (hal’-i izâr;
hal’-i âdât), hayır ve şerrin birbirine üstün gelmesini bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Eğer üçüncü
makamdaki sâlike, kâmil bir mürşidin sohbeti nasip olmamışsa, ona her
şeyden evvel lâzım olan şudur ki, din-i mübîne tam mânâsıyla uyup kâmil
insanların en mükemmeli, bütün mürşidlerin rûhu ve âlemlerin Rabbi’nin
sevgilisi olan Muhammed aleyhisselâmdan rivayet edilerek bugüne kadar
gelen dualar ve evrâd ile O’na salât ü selâm getirip bunu gönlüne ilaç
eyleyip ebrârın sohbetlerinde [333/b] bulunsun. Ta ki istikametle nefs-i
mutmainneye ulaşıp kemâl makamına erişsin.
Bu zikirler, bu evrâd ve ebrâr ile sohbet, gönlüne havâtır gelip iç âleminde
hayrın şerre galip olduğu zamanlarda sâlike evveliyetle lâzımdır. Ancak
gönlüne havâtır doğmaz ve hayrı şerrine galip olarak nefsini şeriat ve
tarikatta orta yolda daima istikamet üzere bulursa, artık o rahat ve ferah
olsun. Gönlü her an huzur ve sürûrla dolsun. Günahlardan temizlenmesi
sebebiyle bütün kederleri gönlünden söküp atsın.
Bunu yapsın ki onda ne nam kaygısı ne de [herkes ne der endişesiyle]
utanıp çekinme olsun. Ne cennet düşüncesi ne de cehennem endişesi
bulunsun. Mâsivâdan kaçınıp her an O’nun dostluğunda huzur bulma
makamına gelsin. Hak’tan kendisini perdeleyecek olan yabancıların çirkin
sözlerine değer vermeyip âdetleri söküp atmakla (hal’-i izâr; hal’-i âdât)
uğraşsın. Tartışma ve münakaşa ehlinden yüz çevirip kendi meşrebine
uygun şefkatli dostlar edinsin.
Şiir
1-Hale‘tu izârî ve‘tizârî lâbisu
El-hilâ‘ate mesrûran bi-hal‘î ve hil‘atî
2-Ve hal‘u izârî fîke farzun ve in ebâ
İktirâbî kavmî ve’l-hılâ‘atu sunnetî
3-Ve leysû bi-kavmî in e‘âbû tehattukî
Ve ebdû kılan ve’stehsenû fîke cafvetî
4-Fe ehlî fî dîni’l-hevâ ehluhû ve kad
Radû lî ârî ve’stetâbû fezîhatî
5-Femen şâ’e fe-li yağzab sivâke felâ ezâ
İzâ radıyet annî kirâmu aşîretî
Şiir (in tercümesi)
1-Utanma duygumu attım ben ve nefsime uydum. Aba giymekten ve aba
çıkarmaktan memnunum.
2-Senin yolunda çekinmem eğer beni halkım almazsa aralarına, arsızlıktır
yolum benim.
3-Kavmim değildir, ayıplarlarsa arsızlığımı benim. Kusurlarımı sayıp
döküp gafletimi güzel gösterdiler.
4-Benim bütün dostlarım hevâ ve heves dinindeler. Kusuruma râzı gelip
rezilliklerimi hoş karşıladılar.
5-Kim ne derse desin, senden başkasına, aldırış etmem. Yeter ki halkımın
önde gelenleri râzı olsun benden.
Velhasıl bu üçüncü makam hayrı ve şerri bünyesinde toplayan bir
makamdır. Eğer nefs-i mülhimenin hayrı şerrine üstün gelirse yüksek
derecelere doğru terakki eder, eğer şerri hayrına üstün gelirse tabiat
zindanına doğru inerek, aşağıların aşağısına (esfel-i sâfilîn) düşer.
Dördüncü makama terakki edinceye kadar nefsi daima azarlayıp tahkîr
etmek lâzımdır. Çünkü o, üçüncü makamda iken âdî şeyleri talep etmeye
arzulu, beşeriyetine dönmeye yakın ve istekli olur.
[Bu makamda bulunan nefiste,] hayrın şerre üstün geldiğinin alâmeti,
sâlikin iç âleminin iman nûruyla aydınlanması, dışının da dinin hakîkatıyla
mamur olmasıdır. Yâni kalbi şunu müşâhede eder ki bütün varlıklar, Allah
tealanın muradı doğrultusunda hareket ederler. Bu müşâhede sâyesinde
vücûdu itaat ve ibadete alışıp bütün büyük günahlardan ve küçük
günahların ekserîsinden sakınır. Halk arasında veya tenhâda iken bu
durumu hiç değişmez. Çünkü böyle olan sâlik daima Hakk’ın huzurunda
olduğunu bilir ve aslâ gaflete düşmez.
Şerrin hayra üstün gelmesinin alâmeti şudur ki sâlikte hâlâ beşeriyete ait
izler kalır ve henüz dinin âdâbıyla terbiye olmamış iken hakîkatın
müşâhedesi kendisinde kuvvet bulur. [Bu şaşkınlıkla] ibadet ve tâatleri terk
edip günah işler. Çünkü hakîkatın müşâhedesi bunda galip olunca görür ki,
âlemi kaplayan bütün varlıkların ve kendisinin fiilleri her an Cenâb-ı
Hakk’ın muradına uygun olarak cereyan etmektedir. İşte o zaman sâlik,
hakîkatın nûrlarıyla şeriatın sırlarından perdelenir. Bütün zıtları bir arada
toplayan Ulu Hazret’in kapılarından kovulmuş olur; hakîkat mertebesinde
biri iki görmekten mahrum olarak kör olup kalır. Dünyasını da âhiretini de
kaybetmiş bir zındık olur ki artık hiçbir dinde duramaz. Hiçbir mezhebe
giremez. Belki o insan ile hayvanın farkını bilmez. Benlik davası gütmekten
kurtulamaz: “Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi
eğriltme. Bize katından rahmet ver. Şüphesiz sen çok bağışlayansın.”
(Âl-i İmrân, 3/8)
Sâlikin böyle bir musibetle helâk olmasına sebep odur ki, bu mükemmel
dini bir kenara koyup nefsinin arzularına uyup hakikatten şaşmıştır.
Kulluğun yüce zirvesinden bencilliğin çukuruna düşmüştür. Çünkü insan
rûhu öyle latif, öyle rabbânî bir cevherdir ki, letâfetin zirvesi ve istidâdın en
güzeli onun şânıdır. Kemâli talep etmedeki hareketi süreklidir. Lâkin aynı
zamanda zalimlik ve câhillik de onun cibilliyetinde daima mevcuttur.
Ne zaman ki yaratılış icabı aşağılık tabiatına [334/a] inip his ve şehâdet
âlemine yönelirse; yüceliği ve şerefi mal biriktirmede görür ve çalışıp
kazanmaya yönelir. Bundan sonra kemâli makam sâhibi olmakta görüp
malını o uğurda sarf ederek istediğini alır. Ondan sonra kemâli, insanlara
hükmetmede bulup diğer güç sâhiplerini yenilgiye uğratmak için seferlere
çıkar. Süflî âleme ait şeylerle güce sâhip olunca yine durmayıp (daha
mükemmelini istemekte kanaatkâr olmayıp), bütün güç sâhiplerinin en
güçlüsü ve sultânı olan Allah’la mücâdeleye girişir. İsyankâr Nemrud gibi
baş kaldırır. “Ben öldürür ve diriltirim. Âlemde benden başka rab yoktur”
demeye başlar.
Onun cevheri bozuk ve kabiliyeti yetersiz olduğundan, insanın kemâlinin
Allah’a hakkıyla kullukla mümkün olduğunu bilemeyip [yukarıda sayılan]
yanlış işleri işler. Ne zaman ki Peygamberimiz sallallâhu aleyhi ve sellem
hazretlerinin tertemiz şeriatıyla veya onun vekili olan kâmil mürşidin
terbiyesiyle o tabiatı bozuk kişinin cevheri düzelip istidâdı kurtulursa, işte o
zaman Nemrud gibi inatçı bulunan nefsinin başına “Lâ ilâhe illallah”
çekiciyle o derece vurur ki, varlık putunu hattâ mâsivâ putunu bütünüyle
inkâr eder ve Allah Tealaya iman getirir. Kalbi ancak Allah ile müsterih
(mutmain) olup bütün varlığı ile O’nun huzuruna gelir. İşte o zaman
“Allah’tan başka ilah olmadığını bil ve kendi günahın için istiğfar et”
(Muhammed 47/19) emrini işleyip en büyük günah olan varlığından
tamamen geçerek tamamen fânî olur. Ondan sonra da “Allah’tan, O’nun
sıfatlarından, fiillerinden ve eserlerinden başka, gerçek anlamda hiçbir şey
yoktur” diyerek tam bir kulluk duygusu içinde O’nun rabliğinin yüceliğini
idrak eder. Benliği gider ve geriye vahdâniyet kalır. Bu durumda sâlik
nefsinin şerrinden, kibir ve enâniyetten kurtulup arınmış olur. Mevlâ’nın
has kullarından olup iyiler zümresine katılır. O’nun dostluğunda huzura erip
kemâli bulur.
Nazm
1-Gönül ko medreseyi resm-i hankâh arama
Bu resm-i râhı bırak, senden özge râh arama
2-Tarîk-ı fakr u fenâyı tut, ol bekâya revân
Gerüye bakma hemân, gayrı pîş-gâh arama
3-Ol ehl-i fakr u fenâdan rüsûm-ı fakr u fenâ
Anı ki oldu giriftâr mâl u câh arama
4-Bu teng-nây-ı bedenden bir adım eyle güzer
Odur hazîre-i kudsî ve pâdişâh arama
5-İyân olur sana ol demde hayme-i sultân
O pâdişâhı bulursun, dahi sipâh arama
6-Sana iyân iken ey dost cümle ahvâlim
Uyûbı setr idicisin amân güvâh arama
7-Unutdı kendüyi Hakkı sana rücû‘ itdi
Vücûd-ı zenbini mahv eyle, pes günâh arama
Günümüz Türkçesiyle
1-Gönül, koy medreseyi merâsimi; tekke arama. Resmiyet yolunu bırak,
kendinden başka yol arama.
2-Fakr u fenâ yolunu tut, ebediyet semtine gir. Geriye bakma hemen,
başka rehber arama.
3-Fakr u fenâ ehlinden ol; onların izi, kalıntısı ol. Kim mal ve mevki
düşkünü ise, artık onu arama.
4-Bu beden sıkıntısından bir adım ileri geç. Odur kudsî hazîre, [132]
pâdişâhı artık arama.
5-Görünür sana o zaman sultânın kudsî çadırı. O pâdişâhı bulmuşsan, bir
de ordu arama.
6-Ey dost! Sence mâlum iken bütün hallerim. Ayıpları örtücü sensin,
yalan şâhit arama.
7-Hakkı kendini unuttu, hep sana döndü. Günahkâr varlığı mahveyle,
artık günah arama.

