Marifetnâme · Haziran 28, 2026

Üçüncü makamda bulunan sâlikin kabz halinde iken meydana gelen fakr ve zilletini bildirir

BEŞİNCİ BAB · ÜÇÜNCÜ FASIL · Dokuzuncu Madde Dokuzuncu Madde Üçüncü makamda bulunan sâlikin kabz halinde iken meydana gelen fakr ve zilletini bildirir. Ey azîz! [338/b] Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: …

BEŞİNCİ BAB · ÜÇÜNCÜ FASIL · Dokuzuncu Madde

Dokuzuncu Madde

Üçüncü makamda bulunan sâlikin kabz halinde iken meydana gelen fakr

ve zilletini bildirir.

Ey azîz! [338/b] Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Üçüncü

makamda bulunan sâlike bir gönül darlığı ârız olur ve tehlikelerden emin

olamaz. Çünkü bu makam rûhu şâmildir. Rûh ise kayıtsız kalmaya istekli

olup özgürlüğe meyillidir. Bu durumda kabz hâlinde bulunan rûh, o saatte

beden kafesini kırıp asıl vatanı olan mücerret varlıklar âlemine ulaşmak

ister. [Elbette] buna güç yetiremez, ancak [o istekle] kabzın hararetine

tahammül edip sabreder. Çünkü o hararete tahammülün sayısız faydaları

vardır. Hatta denilmiştir ki; “Eğer kabz hâlinin harareti ve ateşi olmasaydı,

[günah kirleriyle lekelenmiş] habis nefislerin arınıp temizlenmesi mümkün

olmazdı. Amellerin en fazîletlisi olan rahmânî cezbe gelip gönülleri

bulmazdı.”

Öyleyse maneviyât yoluna girmiş sâlike ikram olunan bağışların en

büyüğü ve en önemlisi sâhibini felâketlere sürükleyen yıkıcı hayvânî

arzuların, kurtuluşa vesîle olan rahmânî isteklere dönüşmüş olmasıdır.

Nefse yerleşmiş olan çirkin sıfatların tahliye edilip gönlün üstün ahlâkî

vasıflarla süslenmesinden (tahliye ve tahliye) ibâret olan büyük kurtuluşu

bulmasıdır (kimyâ-yı saadet). Çünkü tasavvuf yolunda ilerlemenin (seyr ü

sülûk) amacı ve erişilmesi ümit edilen gayesi, melekût âleminin sâhibi olan

Allah’a yaklaşmak ve kavuşmaktır. Kavuşmanın mümkün olması -yukarıda

açıklanan- yedi perdenin (hicâb) kaldırılmasına bağlıdır. Bu yedi perde ise

kul ile Mevlâ’sı arasındaki ilgi ve alâkanın uzaklığından ibârettir. Şu halde

çirkin sıfatların iyi huylara dönüştürülmesi ve kemâl derecelerinin elde

edilmesi, elbette kul ile Mevlâsı arasındaki manevî yakınlığı artırır.

Mesela sâlik aşağı derecede bulunan tokluğu, Hak gıdası olan açlığa,

hayvânî bir vasıf olan uykuyu melekî sıfatlardan olan seherde uyanık

bulunmaya ve şeytanî vasıflardan olan kendini beğenme (ucb) ile

büyüklenmeyi (kibir) insânî erdemlerden sayılan zillet ve fakra

dönüştürebilirse Mevlâ’ya manevî yakınlık kazanmak için münasebet

kurmuş olur. Çünkü yemek yememe ve uyumama gibi –övgüye lâyık olan-

sıfatlar, meleklerin vasıflarındandır. Bunların zıddı sayılan mezmum sıfatlar

ise hayvânî özelliklerdendir. İnsan ise bu ikisi arasındadır. Eğer insan

hayvana mahsus özellikleri edinirse hayvandan aşağı olur. Meleklerin

vasıflarını kuşanırsa derece bakımından onlardan yüksekte olup meleklerin

ulaşamadıkları makamlara yükselir. Zillet ve gönül kırıklığı içinde kulluğu,

Mevlâ tealanın rubûbiyet mertebeleri karşısında durur.

Beyt

Ne felek râst müyesser ne melek-râ hâsıl

Ân çi der-ser-i suveydâ-yı benî Âdem hest

Beyt (in tercümesi)

Ne göklerde ne de meleklerde var, insan kalbinin siyah noktacığında

olanlar.

Şu halde kemâl derecelerinin en yücesi, kulun yukarıda bahsedilen üstün

vasıfları taşımasına bağlıdır. Bu da işaret eder ki insanın düşkünlük ve

âcizliğini (züll ü inkisar) kabul etmesi saadete ermenin çaresidir. Hakk’ın

rubûbiyet sırları, kişinin Hakk’a karşı âcizliğini ve kulluğunu bilmesinde

gizlidir. Sâlik, zillet ve fakrını kabul edip ağyâra bağlanmaktan kurtularak

Allah’a kul oldukça ahrâr zümresinden olur.

Nitekim gönül ehli olan mukarrabûn yolunu, nefislerini mezbelelere

süpürenlere lâyık görmüşlerdir. İşte böylece ismini ve şânını gizlemede

sâlik, âdetâ kendini yerin derinliklerine gizleyip “Ölmeden önce ölün” [134]

emrine tutunarak kendi üzerini örter, Hazret-i Sıddîk-ı Ekber Ebû Bekir

(r.a.)’ın yolunca giderek yeryüzünde hareket eden bir ölü gibi yürür. Sâlikin

bu ölümü, onun için tabîî ölüm makamında olur. Öyle ki ruhları almakla

görevli melek emaneti almak üzere geldiğinde ona güzellikle selâm verip

şefkat ve merhametle işini görür. Rûhunu gurbetten alıp asıl vatanına

götürür. Çünkü o, makbul sayılan irâdî ölümle -ölmeden evvel- ölmüştür ki,

bu fasılda açıklanan fenâ makamını bulmuştur.

Fenâ makamı öyle bir haldir ki buna eren ârifin servet tutkusu ve evlâd

sevgisi başta olmak üzere hiçbir nesneye meyli olmaz, hiçbir şeye itibar

etmez. Hiçbir hîle ve tuzaktan korkusu kalmaz. Hiç şüphesiz açıkça

bilineceği üzere, bu [isteksizlik ve korkusuzluk] halleri ölülerin hâlidir.

Nitekim ölülere berzah âlemi açılır. Bunun gibi [bu makamda bulunan]

sâliklere de berzah ve misal [339/a] âlemlerinin sırları açılır. Bu iki âlemde

de melekût âleminden şubeler vardır.

Nazm

1-Bu nefis meşrebi câm-ı fenâdan almadı haz

Bu akıl mezhebi mülk-i bekâdan almadı haz

2-Fenâ-yı aşk olup andan, fenâdan ol fânî

Ki bî-fenâ-yı fenâ cân Hudâ’dan almadı haz

3-Gönülde tâlib-i haz ol ki taşrada arayan

İki cihânda o bir âşinâdan almadı haz

4-Gönül ki yâr ile yâr oldı yâdı yâd itmez

Kalan sivâ ile aşk ü hevâdan almadı haz

5-İbâdı fakr u kabâ-yı gınâyı fark eyler

O cân ki fakr u fenâyı likâdan almadı haz

6-Belâ-yı aşk ile ölmek elezz-i eşyâdır

Ki derd-i aşkı bulan bir devâdan almadı haz

7-Çü hazz-ı ehl-i mahabbet belâdır ey Hakkı

Belâ-yı cân bu yeter kim, belâdan almadı haz

Günümüz Türkçesiyle

1-Bu nefsin meşrebi, fânîlik kadehinden haz almadı. Aklın mezhebi de,

sonsuzluk yurdundan haz almadı.

2-Önce aşkta fânî ol, sonra fenâdan fânî ol. Fenâda fânî olmayan cân,

Hudâ’dan haz almadı.

3-Gönülde hazza tâlip ol ki, onu taşrada arayan. İki cihanda bile o, bir

âşinâdan haz almadı.

4-Gönül ki yâr ile dost oldu; yabancıyı anmaz. Mevlâ’dan başkasıyla olan

aşktan, haz almadı.

5-Fakirlik abasıyla zenginlik kaftanını ayırır. O can ki, fakr u fenâya

kavuşmaktan haz almadı.

6-Aşk derdiyle ölmek, eşyanın en lezzetlisi. Aşk derdini bulan, hiçbir

ilaçtan haz almadı.

7-Muhabbet ehlinin hazzı, madem belâdır Hakkı! Câna belâ diye bu

yetişir ki, belâdan haz almadı.