BEŞİNCİ BAB · ÜÇÜNCÜ FASIL · Dokuzuncu Madde
Dokuzuncu Madde
Üçüncü makamda bulunan sâlikin kabz halinde iken meydana gelen fakr
ve zilletini bildirir.
Ey azîz! [338/b] Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Üçüncü
makamda bulunan sâlike bir gönül darlığı ârız olur ve tehlikelerden emin
olamaz. Çünkü bu makam rûhu şâmildir. Rûh ise kayıtsız kalmaya istekli
olup özgürlüğe meyillidir. Bu durumda kabz hâlinde bulunan rûh, o saatte
beden kafesini kırıp asıl vatanı olan mücerret varlıklar âlemine ulaşmak
ister. [Elbette] buna güç yetiremez, ancak [o istekle] kabzın hararetine
tahammül edip sabreder. Çünkü o hararete tahammülün sayısız faydaları
vardır. Hatta denilmiştir ki; “Eğer kabz hâlinin harareti ve ateşi olmasaydı,
[günah kirleriyle lekelenmiş] habis nefislerin arınıp temizlenmesi mümkün
olmazdı. Amellerin en fazîletlisi olan rahmânî cezbe gelip gönülleri
bulmazdı.”
Öyleyse maneviyât yoluna girmiş sâlike ikram olunan bağışların en
büyüğü ve en önemlisi sâhibini felâketlere sürükleyen yıkıcı hayvânî
arzuların, kurtuluşa vesîle olan rahmânî isteklere dönüşmüş olmasıdır.
Nefse yerleşmiş olan çirkin sıfatların tahliye edilip gönlün üstün ahlâkî
vasıflarla süslenmesinden (tahliye ve tahliye) ibâret olan büyük kurtuluşu
bulmasıdır (kimyâ-yı saadet). Çünkü tasavvuf yolunda ilerlemenin (seyr ü
sülûk) amacı ve erişilmesi ümit edilen gayesi, melekût âleminin sâhibi olan
Allah’a yaklaşmak ve kavuşmaktır. Kavuşmanın mümkün olması -yukarıda
açıklanan- yedi perdenin (hicâb) kaldırılmasına bağlıdır. Bu yedi perde ise
kul ile Mevlâ’sı arasındaki ilgi ve alâkanın uzaklığından ibârettir. Şu halde
çirkin sıfatların iyi huylara dönüştürülmesi ve kemâl derecelerinin elde
edilmesi, elbette kul ile Mevlâsı arasındaki manevî yakınlığı artırır.
Mesela sâlik aşağı derecede bulunan tokluğu, Hak gıdası olan açlığa,
hayvânî bir vasıf olan uykuyu melekî sıfatlardan olan seherde uyanık
bulunmaya ve şeytanî vasıflardan olan kendini beğenme (ucb) ile
büyüklenmeyi (kibir) insânî erdemlerden sayılan zillet ve fakra
dönüştürebilirse Mevlâ’ya manevî yakınlık kazanmak için münasebet
kurmuş olur. Çünkü yemek yememe ve uyumama gibi –övgüye lâyık olan-
sıfatlar, meleklerin vasıflarındandır. Bunların zıddı sayılan mezmum sıfatlar
ise hayvânî özelliklerdendir. İnsan ise bu ikisi arasındadır. Eğer insan
hayvana mahsus özellikleri edinirse hayvandan aşağı olur. Meleklerin
vasıflarını kuşanırsa derece bakımından onlardan yüksekte olup meleklerin
ulaşamadıkları makamlara yükselir. Zillet ve gönül kırıklığı içinde kulluğu,
Mevlâ tealanın rubûbiyet mertebeleri karşısında durur.
Beyt
Ne felek râst müyesser ne melek-râ hâsıl
Ân çi der-ser-i suveydâ-yı benî Âdem hest
Beyt (in tercümesi)
Ne göklerde ne de meleklerde var, insan kalbinin siyah noktacığında
olanlar.
Şu halde kemâl derecelerinin en yücesi, kulun yukarıda bahsedilen üstün
vasıfları taşımasına bağlıdır. Bu da işaret eder ki insanın düşkünlük ve
âcizliğini (züll ü inkisar) kabul etmesi saadete ermenin çaresidir. Hakk’ın
rubûbiyet sırları, kişinin Hakk’a karşı âcizliğini ve kulluğunu bilmesinde
gizlidir. Sâlik, zillet ve fakrını kabul edip ağyâra bağlanmaktan kurtularak
Allah’a kul oldukça ahrâr zümresinden olur.
Nitekim gönül ehli olan mukarrabûn yolunu, nefislerini mezbelelere
süpürenlere lâyık görmüşlerdir. İşte böylece ismini ve şânını gizlemede
sâlik, âdetâ kendini yerin derinliklerine gizleyip “Ölmeden önce ölün” [134]
emrine tutunarak kendi üzerini örter, Hazret-i Sıddîk-ı Ekber Ebû Bekir
(r.a.)’ın yolunca giderek yeryüzünde hareket eden bir ölü gibi yürür. Sâlikin
bu ölümü, onun için tabîî ölüm makamında olur. Öyle ki ruhları almakla
görevli melek emaneti almak üzere geldiğinde ona güzellikle selâm verip
şefkat ve merhametle işini görür. Rûhunu gurbetten alıp asıl vatanına
götürür. Çünkü o, makbul sayılan irâdî ölümle -ölmeden evvel- ölmüştür ki,
bu fasılda açıklanan fenâ makamını bulmuştur.
Fenâ makamı öyle bir haldir ki buna eren ârifin servet tutkusu ve evlâd
sevgisi başta olmak üzere hiçbir nesneye meyli olmaz, hiçbir şeye itibar
etmez. Hiçbir hîle ve tuzaktan korkusu kalmaz. Hiç şüphesiz açıkça
bilineceği üzere, bu [isteksizlik ve korkusuzluk] halleri ölülerin hâlidir.
Nitekim ölülere berzah âlemi açılır. Bunun gibi [bu makamda bulunan]
sâliklere de berzah ve misal [339/a] âlemlerinin sırları açılır. Bu iki âlemde
de melekût âleminden şubeler vardır.
Nazm
1-Bu nefis meşrebi câm-ı fenâdan almadı haz
Bu akıl mezhebi mülk-i bekâdan almadı haz
2-Fenâ-yı aşk olup andan, fenâdan ol fânî
Ki bî-fenâ-yı fenâ cân Hudâ’dan almadı haz
3-Gönülde tâlib-i haz ol ki taşrada arayan
İki cihânda o bir âşinâdan almadı haz
4-Gönül ki yâr ile yâr oldı yâdı yâd itmez
Kalan sivâ ile aşk ü hevâdan almadı haz
5-İbâdı fakr u kabâ-yı gınâyı fark eyler
O cân ki fakr u fenâyı likâdan almadı haz
6-Belâ-yı aşk ile ölmek elezz-i eşyâdır
Ki derd-i aşkı bulan bir devâdan almadı haz
7-Çü hazz-ı ehl-i mahabbet belâdır ey Hakkı
Belâ-yı cân bu yeter kim, belâdan almadı haz
Günümüz Türkçesiyle
1-Bu nefsin meşrebi, fânîlik kadehinden haz almadı. Aklın mezhebi de,
sonsuzluk yurdundan haz almadı.
2-Önce aşkta fânî ol, sonra fenâdan fânî ol. Fenâda fânî olmayan cân,
Hudâ’dan haz almadı.
3-Gönülde hazza tâlip ol ki, onu taşrada arayan. İki cihanda bile o, bir
âşinâdan haz almadı.
4-Gönül ki yâr ile dost oldu; yabancıyı anmaz. Mevlâ’dan başkasıyla olan
aşktan, haz almadı.
5-Fakirlik abasıyla zenginlik kaftanını ayırır. O can ki, fakr u fenâya
kavuşmaktan haz almadı.
6-Aşk derdiyle ölmek, eşyanın en lezzetlisi. Aşk derdini bulan, hiçbir
ilaçtan haz almadı.
7-Muhabbet ehlinin hazzı, madem belâdır Hakkı! Câna belâ diye bu
yetişir ki, belâdan haz almadı.

