Marifetnâme · Haziran 28, 2026

Üçüncü makamda bulunan sâlikin kalbinde üçüncü ismin tesirini ve özelliklerini…

BEŞİNCİ BAB · ÜÇÜNCÜ FASIL · Onuncu Madde Onuncu Madde Üçüncü makamda bulunan sâlikin kalbinde üçüncü ismin tesirini ve özelliklerini, müşâhedesinin çeşitlerini ve mahiyetini bildirir. Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah …

BEŞİNCİ BAB · ÜÇÜNCÜ FASIL · Onuncu Madde

Onuncu Madde

Üçüncü makamda bulunan sâlikin kalbinde üçüncü ismin tesirini ve

özelliklerini, müşâhedesinin çeşitlerini ve mahiyetini bildirir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Üçüncü ismin

tesiri ve özellikleri şudur; buna devam eden ârifin kalbinde Mutlak Varlık

(hüviyet-i mutlaka) doğup rûhuna imanın hakîkatı görünür ve rabbânî

mârifet nûrları kendisine ayân olur. Bu durumda o, dünyanın süflî

lezzetlerinden tiksinip ebedî hayat devletine şevk ile rağbet eder. Fakat bu

ismin etkisinin meydana gelmesi ve bu isimle zikre devam eden zâkirin

isteğine erişmesi, ancak hafî ve kavî zikri artırmasıyla mümkün olur. Dinin

âdâbını kuşanıp tarikat esaslarına bağlanıp zikrederken nefeslerinin sesine

kulak verip kalbinin özüyle zikrini dinleyip devam etmekle o hüviyeti bulur.

Bu ârif bazı vakitlerinde “Lâ hüve, illâ hû” ismiyle “lâm” ve “vav”

harflerini uzatarak meşgul olur. Çünkü bu ismi gayet heybetli ve kıymetli

bulur. Sâlik bu ismin zikrine devam ettikçe sanki uzuvlarına şöyle seslenir:

“Cenâb-ı Hakk’ın varlığından başka gerçek mânâda varlık yoktur. O’ndan

başkası ancak, O’nun fiilleri ve eserleridir.”

Şu halde kemâle erenlerin tecellîye mazhar oldukları makam (meşhed-i

kâmilîn) ancak bu tecellîgâhtır. Ârif, bu müşâhedeyi kendi nefsine teklif

ederek nefsini alıştırırsa bahsi geçen müşâhede onda öyle kuvvetlenir ki,

artık hiçbir sûrette ondan ayrılmaz ve ona makam olur. Hatta en büyük

maksadı ve nihâî hedefi bu müşâhede makamı olur. Bahsi geçen

müşâhedenin sâhibi aslâ ve hiçbir hâlinde Hakk’ın huzurunda bulunma

duygusundan gâfil olmaz. Ne halk ile Hak’tan ne de Hak ile halktan gâfil

olur. Ne çoklukla birlikten ne de birlikle çokluktan perdelenip engellenir.

Bilakis o, çokluğu birliğin bizzat kendisinde, birliği de çokluğun

mevcudiyetinde basîret gözüyle görür.

Beyt

Vahdeti kesretde bulmak kesreti vahdetde hem

Bir ilimdir ol ki cümle ilm ü irfân andadır

Günümüz Türkçesiyle

Birliği çoklukta, çokluğu birlikte bulmak hem de; bu öyle bir ilimdir ki

ilim ve irfân ondadır.

Çünkü bu kâmil, ilk fark ta (fark-ı evvel) [135] bir yere hapsedilen

kimselerin kısıtlı görüşü gibi, Hakk’ın tecellîlerinin ortaya çıktığı yerleri

tecellîler olmadan göremez. İkinci fark a (fark-ı sânî) erişemeyen

muvahhidin müşâhedesi gibi tecellî mahalli olmaksızın tecellîleri göremez.

Belki o, tecellî mahallerini tecellîde ve tecellîleri de tecellî mahallerinde

müşâhede edip ilim ve irfânının kemâlini bulur.

Hakk’ın tecellî mahalleri üç türlüdür. Birincisi kâmil, ikincisi nâkıs ve

üçüncüsü de en noksan (enkas) olanıdır. Kâmilin tecellîye mazhar olması

yukarıda açıklanan yüce nefslerin tecellî mahalli olmasıdır. Nâkısların

tecellîye mazhar olması ise o muvahhid âriflerin tecellî mahalli olmasıdır

ki, tecellî ile tecellî mahalli bunların müşâhedelerinde birleşir. Onlara göre

tecellînin göründüğü yer tecellîde yokluğa gider. Şu halde onların

müşâhedesinde ne çokluk olur ne de mâsivâ kalır. Müşâhedenin bu türlüsü

şu sebeple noksan kabul edilir ki, [339/b] bunda Cenâb-ı Hakk’ın bazı isim

ve sıfatlarının özelliklerinin boşa çıkması ve geçersiz kılınması söz

konusudur. Ancak bu tecellîye mazhar olan kişi yine de mâzurdur. Çünkü

nakısların makamı olan üçüncü makamda bulunduğu için nûra mağlup

olmuştur. Bu sebeple o, yukarıda sözünü ettiğimiz ikinci fark tan perdelenip

engellenmiştir.

En noksan tecellî mahalli seyr ü sülûka ilk girenlerin (mübtedî) mahallidir

ki, bunlar tecellî mahalli ile tecellîden perdelenirler. Ancak yine de tecellî

mahallini görürler. Çokluk hâliyle (kesret) ve birlikle (vahdet) meşgul olup

kalırlar ve sadece çokluğu bulurlar. Hâlbuki kemâl, birliği çoklukta görmek

(kesrette vahdet) ve çokluğu da birlikte (vahdette kesret) müşâhede edip

bunların biriyle meşgul olurken, öbüründen perdelenmemektir. İşte bu

durumda olan kâmil insan halk ile uğraşırken Hak’tan ve Hak ile meşgul

iken de halktan perdelenip uzak düşmez. Bu itibarla onun her iki yönü de

mükemmeldir.

Nazm

1-Bismillâh ey muhibb-i likâ cû-yı dil-nişîn

Bast etdi dilde sofra-i aşkı dil-âferîn

2-Hem âm ü hâs rahmetini hırmen itdi kim

A‘yân-ı kâ’inât olalar anda hûşe-çin

3-Her hamd urup âlemedir kim müdâm olur

Hem evvelîn garîk-ı nevâlî hem âhirîn

4-Çün mâlik-i kuvâ-yı ibâd oldı rûz-ı kesb

Ser-mâye-i cezâ hem odur halka yevm-i dîn

5-Aşkında fânî olmadır: “iyyâke na‘büdü”

Andan bekâ seninledir: “iyyâke nesta‘în

6-Sensin hidâyet eyleyici: “ ihdine’s-sırât”

Tâ nûrın ola kalbime âlemde müstebîn

7-Fark-ı fekat netîce-i kahrındır ol azîm

Cem‘-i fe-hasb hükm-i dalâletdir ol mübîn

8-Vir kalbe cem‘, tefrika vü cem‘i tâ bulam

Fark içre cem‘i cem‘ ile farkı olam emîn

9-Hakkı! Kulun duâsı fenâdır fenâ hemân

Fakr u fenâyı bahş kıl âmîn yâ mu‘în

Günümüz Türkçesiyle

1-Bismillah, ey gönülde yerleşen, kavuşmayı arayan! Aşk sofrasını yine

gönülde kurdu, gönlü yaratan.

2-Hem umûmî hem husûsî rahmetini harman etti ki, kâinâttaki herkes

orada gezinsin, başak toplasın.

3-Bütün övgüler âlemlerin Rabbinedir ki, O daima öncekileri ve

sonrakileri hep nasiplere gark eder.

4-Kulların kuvvetinin sahibidir, kazanç gününde. Mükâfâtın sermayesi

hep O’dur, hesap gününde.

5 -“Ancak sana kulluk ederiz” demek, aşkında fânî olmaktır. “Ancak

senden yardım isteriz,” O’ndan bekâ seninle, demektir.

6-Sensin hidayet edici “Bizi doğru yola ilet!” Ta ki nûrun kalbime,

âlemde doğmuş olsun.

7- Fark hali sadece kahrın neticesidir ve o büyüktür. Cem‘ hali ise sırf

dalâlet hükmüdür, bu da açıktır.

8-Kalbe cem ver ki, cem‘i ve tefrikayı tâ bulayım. Fark içinde cem‘i,

cem‘ içinde farkı bulup emîn olayım.

9-Hakkı! Kulun duası hemen fenâyı istemektir. Fakr ü fenâyı lütfunla

bahşet, ey Muîn! Âmin.

[131] . Ebû Dâvûd, Edeb, 49/4918.

[132] . Hazîre-i Kudsî: Cennet bahçesi. Peygamberlerin ve evliyânın

ruhlarının toplandığı yer.

[133] . Bkz; İnsan sûresi, 76/21.

[134] . Aclûnî, Keşfü’l-hafâ , II, 384, H. No: 2669.

[135] . Fark-ı evvel: İlk fark. Tasavvufta halkın Hakk’ı görmeye engel ve

perde olması, tabiat ve ona ait hususların olduğu gibi kalması. (Uludağ,

a.g.e ., s. 173.

4-Bu beden sıkıntısından bir adım ileri geç. Odur kudsî hazîre, pâdişâhı

artık arama.

6- “Onlara Rableri içirir” ki içenler temiz, o şerbet tertemizdir. O’dur

evvel ve âhir, O’dur sâkî ve kadeh.

Çünkü biz halk içinde öyle bir aynayız ki her kim bize bakarsa kendini

görür. Nitekim “Mü’min mü’minin aynasıdır” hadis-i şerîfi bu mânâya

gelir. Bunun üzerine o mürîd irşâd olup kendi hallerine vâkıf oldu. Nefsini

tanıyıp mürşidine teslim olup ondan nice feyizler aldı.

Çünkü bu kâmil, ilk fark ta (fark-ı evvel) bir yere hapsedilen kimselerin

kısıtlı görüşü gibi, Hakk’ın tecellîlerinin ortaya çıktığı yerleri tecellîler

olmadan göremez. İkinci fark a (fark-ı sânî) erişemeyen muvahhidin

müşâhedesi gibi tecellî mahalli olmaksızın tecellîleri göremez. Belki o,

tecellî mahallerini tecellîde ve tecellîleri de tecellî mahallerinde müşâhede

edip ilim ve irfânının kemâlini bulur.

Nitekim gönül ehli olan mukarrabûn yolunu, nefislerini mezbelelere

süpürenlere lâyık görmüşlerdir. İşte böylece ismini ve şânını gizlemede

sâlik, âdetâ kendini yerin derinliklerine gizleyip “Ölmeden önce ölün”

emrine tutunarak kendi üzerini örter, Hazret-i Sıddîk-ı Ekber Ebû Bekir

(r.a.)’ın yolunca giderek yeryüzünde hareket eden bir ölü gibi yürür. Sâlikin

bu ölümü, onun için tabîî ölüm makamında olur. Öyle ki ruhları almakla

görevli melek emaneti almak üzere geldiğinde ona güzellikle selâm verip

şefkat ve merhametle işini görür. Rûhunu gurbetten alıp asıl vatanına

götürür. Çünkü o, makbul sayılan irâdî ölümle -ölmeden evvel- ölmüştür ki,

bu fasılda açıklanan fenâ makamını bulmuştur.

. Aclûnî, Keşfü’l-hafâ , II, 384, H. No: 2669.

. Fark-ı evvel: İlk fark. Tasavvufta halkın Hakk’ı görmeye engel ve perde

olması, tabiat ve ona ait hususların olduğu gibi kalması. (Uludağ, a.g.e ., s.

173.

. Hazîre-i Kudsî: Cennet bahçesi. Peygamberlerin ve evliyânın ruhlarının

toplandığı yer.

. Bkz; İnsan sûresi, 76/21.

. Ebû Dâvûd, Edeb, 49/4918.