BEŞİNCİ BAB · ÜÇÜNCÜ FASIL · Onuncu Madde
Onuncu Madde
Üçüncü makamda bulunan sâlikin kalbinde üçüncü ismin tesirini ve
özelliklerini, müşâhedesinin çeşitlerini ve mahiyetini bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Üçüncü ismin
tesiri ve özellikleri şudur; buna devam eden ârifin kalbinde Mutlak Varlık
(hüviyet-i mutlaka) doğup rûhuna imanın hakîkatı görünür ve rabbânî
mârifet nûrları kendisine ayân olur. Bu durumda o, dünyanın süflî
lezzetlerinden tiksinip ebedî hayat devletine şevk ile rağbet eder. Fakat bu
ismin etkisinin meydana gelmesi ve bu isimle zikre devam eden zâkirin
isteğine erişmesi, ancak hafî ve kavî zikri artırmasıyla mümkün olur. Dinin
âdâbını kuşanıp tarikat esaslarına bağlanıp zikrederken nefeslerinin sesine
kulak verip kalbinin özüyle zikrini dinleyip devam etmekle o hüviyeti bulur.
Bu ârif bazı vakitlerinde “Lâ hüve, illâ hû” ismiyle “lâm” ve “vav”
harflerini uzatarak meşgul olur. Çünkü bu ismi gayet heybetli ve kıymetli
bulur. Sâlik bu ismin zikrine devam ettikçe sanki uzuvlarına şöyle seslenir:
“Cenâb-ı Hakk’ın varlığından başka gerçek mânâda varlık yoktur. O’ndan
başkası ancak, O’nun fiilleri ve eserleridir.”
Şu halde kemâle erenlerin tecellîye mazhar oldukları makam (meşhed-i
kâmilîn) ancak bu tecellîgâhtır. Ârif, bu müşâhedeyi kendi nefsine teklif
ederek nefsini alıştırırsa bahsi geçen müşâhede onda öyle kuvvetlenir ki,
artık hiçbir sûrette ondan ayrılmaz ve ona makam olur. Hatta en büyük
maksadı ve nihâî hedefi bu müşâhede makamı olur. Bahsi geçen
müşâhedenin sâhibi aslâ ve hiçbir hâlinde Hakk’ın huzurunda bulunma
duygusundan gâfil olmaz. Ne halk ile Hak’tan ne de Hak ile halktan gâfil
olur. Ne çoklukla birlikten ne de birlikle çokluktan perdelenip engellenir.
Bilakis o, çokluğu birliğin bizzat kendisinde, birliği de çokluğun
mevcudiyetinde basîret gözüyle görür.
Beyt
Vahdeti kesretde bulmak kesreti vahdetde hem
Bir ilimdir ol ki cümle ilm ü irfân andadır
Günümüz Türkçesiyle
Birliği çoklukta, çokluğu birlikte bulmak hem de; bu öyle bir ilimdir ki
ilim ve irfân ondadır.
Çünkü bu kâmil, ilk fark ta (fark-ı evvel) [135] bir yere hapsedilen
kimselerin kısıtlı görüşü gibi, Hakk’ın tecellîlerinin ortaya çıktığı yerleri
tecellîler olmadan göremez. İkinci fark a (fark-ı sânî) erişemeyen
muvahhidin müşâhedesi gibi tecellî mahalli olmaksızın tecellîleri göremez.
Belki o, tecellî mahallerini tecellîde ve tecellîleri de tecellî mahallerinde
müşâhede edip ilim ve irfânının kemâlini bulur.
Hakk’ın tecellî mahalleri üç türlüdür. Birincisi kâmil, ikincisi nâkıs ve
üçüncüsü de en noksan (enkas) olanıdır. Kâmilin tecellîye mazhar olması
yukarıda açıklanan yüce nefslerin tecellî mahalli olmasıdır. Nâkısların
tecellîye mazhar olması ise o muvahhid âriflerin tecellî mahalli olmasıdır
ki, tecellî ile tecellî mahalli bunların müşâhedelerinde birleşir. Onlara göre
tecellînin göründüğü yer tecellîde yokluğa gider. Şu halde onların
müşâhedesinde ne çokluk olur ne de mâsivâ kalır. Müşâhedenin bu türlüsü
şu sebeple noksan kabul edilir ki, [339/b] bunda Cenâb-ı Hakk’ın bazı isim
ve sıfatlarının özelliklerinin boşa çıkması ve geçersiz kılınması söz
konusudur. Ancak bu tecellîye mazhar olan kişi yine de mâzurdur. Çünkü
nakısların makamı olan üçüncü makamda bulunduğu için nûra mağlup
olmuştur. Bu sebeple o, yukarıda sözünü ettiğimiz ikinci fark tan perdelenip
engellenmiştir.
En noksan tecellî mahalli seyr ü sülûka ilk girenlerin (mübtedî) mahallidir
ki, bunlar tecellî mahalli ile tecellîden perdelenirler. Ancak yine de tecellî
mahallini görürler. Çokluk hâliyle (kesret) ve birlikle (vahdet) meşgul olup
kalırlar ve sadece çokluğu bulurlar. Hâlbuki kemâl, birliği çoklukta görmek
(kesrette vahdet) ve çokluğu da birlikte (vahdette kesret) müşâhede edip
bunların biriyle meşgul olurken, öbüründen perdelenmemektir. İşte bu
durumda olan kâmil insan halk ile uğraşırken Hak’tan ve Hak ile meşgul
iken de halktan perdelenip uzak düşmez. Bu itibarla onun her iki yönü de
mükemmeldir.
Nazm
1-Bismillâh ey muhibb-i likâ cû-yı dil-nişîn
Bast etdi dilde sofra-i aşkı dil-âferîn
2-Hem âm ü hâs rahmetini hırmen itdi kim
A‘yân-ı kâ’inât olalar anda hûşe-çin
3-Her hamd urup âlemedir kim müdâm olur
Hem evvelîn garîk-ı nevâlî hem âhirîn
4-Çün mâlik-i kuvâ-yı ibâd oldı rûz-ı kesb
Ser-mâye-i cezâ hem odur halka yevm-i dîn
5-Aşkında fânî olmadır: “iyyâke na‘büdü”
Andan bekâ seninledir: “iyyâke nesta‘în
6-Sensin hidâyet eyleyici: “ ihdine’s-sırât”
Tâ nûrın ola kalbime âlemde müstebîn
7-Fark-ı fekat netîce-i kahrındır ol azîm
Cem‘-i fe-hasb hükm-i dalâletdir ol mübîn
8-Vir kalbe cem‘, tefrika vü cem‘i tâ bulam
Fark içre cem‘i cem‘ ile farkı olam emîn
9-Hakkı! Kulun duâsı fenâdır fenâ hemân
Fakr u fenâyı bahş kıl âmîn yâ mu‘în
Günümüz Türkçesiyle
1-Bismillah, ey gönülde yerleşen, kavuşmayı arayan! Aşk sofrasını yine
gönülde kurdu, gönlü yaratan.
2-Hem umûmî hem husûsî rahmetini harman etti ki, kâinâttaki herkes
orada gezinsin, başak toplasın.
3-Bütün övgüler âlemlerin Rabbinedir ki, O daima öncekileri ve
sonrakileri hep nasiplere gark eder.
4-Kulların kuvvetinin sahibidir, kazanç gününde. Mükâfâtın sermayesi
hep O’dur, hesap gününde.
5 -“Ancak sana kulluk ederiz” demek, aşkında fânî olmaktır. “Ancak
senden yardım isteriz,” O’ndan bekâ seninle, demektir.
6-Sensin hidayet edici “Bizi doğru yola ilet!” Ta ki nûrun kalbime,
âlemde doğmuş olsun.
7- Fark hali sadece kahrın neticesidir ve o büyüktür. Cem‘ hali ise sırf
dalâlet hükmüdür, bu da açıktır.
8-Kalbe cem ver ki, cem‘i ve tefrikayı tâ bulayım. Fark içinde cem‘i,
cem‘ içinde farkı bulup emîn olayım.
9-Hakkı! Kulun duası hemen fenâyı istemektir. Fakr ü fenâyı lütfunla
bahşet, ey Muîn! Âmin.
[131] . Ebû Dâvûd, Edeb, 49/4918.
[132] . Hazîre-i Kudsî: Cennet bahçesi. Peygamberlerin ve evliyânın
ruhlarının toplandığı yer.
[133] . Bkz; İnsan sûresi, 76/21.
[134] . Aclûnî, Keşfü’l-hafâ , II, 384, H. No: 2669.
[135] . Fark-ı evvel: İlk fark. Tasavvufta halkın Hakk’ı görmeye engel ve
perde olması, tabiat ve ona ait hususların olduğu gibi kalması. (Uludağ,
a.g.e ., s. 173.
4-Bu beden sıkıntısından bir adım ileri geç. Odur kudsî hazîre, pâdişâhı
artık arama.
6- “Onlara Rableri içirir” ki içenler temiz, o şerbet tertemizdir. O’dur
evvel ve âhir, O’dur sâkî ve kadeh.
Çünkü biz halk içinde öyle bir aynayız ki her kim bize bakarsa kendini
görür. Nitekim “Mü’min mü’minin aynasıdır” hadis-i şerîfi bu mânâya
gelir. Bunun üzerine o mürîd irşâd olup kendi hallerine vâkıf oldu. Nefsini
tanıyıp mürşidine teslim olup ondan nice feyizler aldı.
Çünkü bu kâmil, ilk fark ta (fark-ı evvel) bir yere hapsedilen kimselerin
kısıtlı görüşü gibi, Hakk’ın tecellîlerinin ortaya çıktığı yerleri tecellîler
olmadan göremez. İkinci fark a (fark-ı sânî) erişemeyen muvahhidin
müşâhedesi gibi tecellî mahalli olmaksızın tecellîleri göremez. Belki o,
tecellî mahallerini tecellîde ve tecellîleri de tecellî mahallerinde müşâhede
edip ilim ve irfânının kemâlini bulur.
Nitekim gönül ehli olan mukarrabûn yolunu, nefislerini mezbelelere
süpürenlere lâyık görmüşlerdir. İşte böylece ismini ve şânını gizlemede
sâlik, âdetâ kendini yerin derinliklerine gizleyip “Ölmeden önce ölün”
emrine tutunarak kendi üzerini örter, Hazret-i Sıddîk-ı Ekber Ebû Bekir
(r.a.)’ın yolunca giderek yeryüzünde hareket eden bir ölü gibi yürür. Sâlikin
bu ölümü, onun için tabîî ölüm makamında olur. Öyle ki ruhları almakla
görevli melek emaneti almak üzere geldiğinde ona güzellikle selâm verip
şefkat ve merhametle işini görür. Rûhunu gurbetten alıp asıl vatanına
götürür. Çünkü o, makbul sayılan irâdî ölümle -ölmeden evvel- ölmüştür ki,
bu fasılda açıklanan fenâ makamını bulmuştur.
. Aclûnî, Keşfü’l-hafâ , II, 384, H. No: 2669.
. Fark-ı evvel: İlk fark. Tasavvufta halkın Hakk’ı görmeye engel ve perde
olması, tabiat ve ona ait hususların olduğu gibi kalması. (Uludağ, a.g.e ., s.
173.
. Hazîre-i Kudsî: Cennet bahçesi. Peygamberlerin ve evliyânın ruhlarının
toplandığı yer.
. Bkz; İnsan sûresi, 76/21.
. Ebû Dâvûd, Edeb, 49/4918.

