Marifetnâme · Haziran 28, 2026

Üçüncü makamda bulunan sâlikin mürşid-i kâmile teslim olmasını ve mürîdliğini (irâdet)…

BEŞİNCİ BAB · ÜÇÜNCÜ FASIL · İkinci Madde İkinci Madde Üçüncü makamda bulunan sâlikin mürşid-i kâmile teslim olmasını ve mürîdliğini (irâdet) bildirir. Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Üçüncü …

BEŞİNCİ BAB · ÜÇÜNCÜ FASIL · İkinci Madde

İkinci Madde

Üçüncü makamda bulunan sâlikin mürşid-i kâmile teslim olmasını ve

mürîdliğini (irâdet) bildirir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Üçüncü

makamda bulunan sâlike her şeyden daha mühim ve gerekli olan şudur;

sâhip olduğu kâmil mürşide isteyerek ve tam bir titizlikle tâbi olup onun her

emrine tam bir itaatla teslim olarak boyun eğsin. Eğer bu makamda sâlik,

kendi nefsinin mürşidinden daha mükemmel olduğunu zannedip onu inkâr

ederse hemen ona gereken, nefsini dinin kurallarına göre cezâlandırıp

tarikat esaslarına göre sınırlamaktır. Ona karşı çıkarak mücâhede etmektir.

Ta ki o nefis, mutmainne olup dördüncü makama yükselsin.

Üçüncü makamda nefis serbestliğe meyilli olup âdetleri terk etmek (hal’-i

izâr; hal’-i âdât) ile kayıtsız ve korkusuz kalmaya bağlıdır. Hâlbuki o

dördüncü makama terakki edip mutmainne oluncaya kadar ona muhalefet

etmek faydalı ve gereklidir. Çünkü dördüncü makam iki cihan saadeti ve

gözün aydınlığıdır. Sâlik, Hakk’ın inâyetiyle dördüncü makama gelince

nefsin bütün âfetlerinden kurtulur. Beşeriyet gereği olan bütün hayvânî

özelliklerden sıyrılır. Talep ve istikamet yolunu araştırma derecesinden

(telvîn), istikamet üzere karar kılma ve yerleşme derecesine (temkîn) erişir.

Kemâl derecelerinin ilk basamağına ulaşmış olup Hakk’ın manevî

yakınlığından gelen esintilerle içi rahat ve mutmain olup daima O’nunla

kalır.

Şu halde kemâl yoluna girmeye istekli olan ve davasında sâdık olan sâlik,

nefsin düşkünlüklerini terk edip yüce gayeleri bulmuş olur. “Tevhid-i ef‘âl”

ile gururlanmaz ve bu makamı, Hak’tan dönerek O’nunla alâkasını kesmeye

bahâne etmez. Himmetini yüksek tutup aslî vatanı olan “ehadiyet”

mertebesine gelir. Kendisine görünen yüce parıltıların hiçbirine iltifat

etmez, onların kendisini engelleyen nûrânî perdeler olduğunu bilir.

Çünkü onlar, sâliki Hakk’a yakın olmaktan alıkoyup hayvânî özelliklerin

galip olduğu birinci makama geri dönmesine sebep olur. Şu halde eğer

üçüncü makamda bulunan sâlik, nefsini bulunduğu inkişâfa sâhip kılan –

yukarıda ayrıntıları açıklanmış olan- altı esasa daima riâyet eder ve kâmil

mürşidinin eteğine tutunmaya teşebbüs ederse, hatırına gelen iyi kötü bütün

düşünceleri ona haber verir ve [söz konusu havâtırın def edilmesi için] onun

verdiği ilâcı canla başla kabul edip bunları nefsinde uygulamaya râzı olursa,

ilerlemesi artarak dördüncü makama terakki edebilir. Çünkü sâlikin

mürşidine hüsn-i zannı kesin olup, ona olan inanç ve itimadı kuvvetli

olursa, kalbi her türlü tehlikelerden emin olur. Mürşidin kendisini kudsî

âleme çekmesi oldukça kuvvetli olur. Beşeriyete olan meyli ve cezbesi de o

derece zayıf olur.

Eğer üçüncü makamda bulunan sâlikin zannı, kendisinin mürşidinden

daha bilgili ve mükemmel olduğu yönünde gelişirse, o zaman mürşidinden

kendisine gelen derûnî feyzin yolu kapanır ve kendisine gelecek yardımdan

[333/a] mahrum kalır. Böyle bir durumda bulunan sâlike lâzımdır ki,

işlemekte olduğumuz bu bâbın yedinci faslını dikkatle okuyarak, o zannı

üzerinden def etsin. Eğer mürşidinin kâmil olduğunu kabul ettiyse, hemen

ona biat ederek yolunca yürüyüp onun kudsî himâyesine dahil olsun.

Sadece onun eliyle kurtulabileceğini ümit edip her zahmetine katlansın. Ölü

yıkayıcının elindeki meyyit gibi ona teslim olsun. Mürşidini anne

babasından, yârinden, en sâdık dostundan ve her yakınından daha yakın

görsün, sırlarının mahremi bilsin. Her dileğini ve hiçbir kusurunu ondan

gizlemeyip tenhâda sorduğunda ona bunların hepsini söylesin. Hatırına

mürşidini inkâr etmek veya ona itiraz etmek gelirse, ondan yüz çevirip

gitmesin. Bilakis tövbe edip aklından geçenleri söylesin. Hasta doktora

derdini söylemeyip de ne yapsın? Çünkü sâlik, mürşidinden inkârını

gerektiren hallere [bir şekilde] vâkıf olabilir. Mesela mürşidini, küçük bir

nesneyi telef eden hizmetçisini şiddetle azarlarken hatta onu döverken

görebilir. O az bir şey için üzülüp söylendiğini görebilir.

Nakledilmiştir ki; seyr ü sülûka yeni giren mübtedî bir mürîd, bir gün

mürşidini “it sûretinde” görmüş ve derhal ondan yüz çevirip uzaklaşmıştır.

Mürşidi ona, kendisinden ayrılmasının sebebini sorunca, gördüğünü

doğruca ona söylemiştir.

Bunun üzerine mürşidi ona, derhal kendisini kucaklamasını emretmiştir.

O da mürşidini kucaklayınca kendi nefsini kucakladığını görmüştür.

Bundan sonra mürşidinden yüz çevirip uzaklaşan mürîd, önceki

gördüğünün sebebini kendisinden sormuştur. Mürşid kendisini irşâd ederek

buyurmuştur ki, o halde iken sende öfke ateşi alevlenmişti. Görmüş

olduğun köpek sûreti öfkenin bir yansımasıdır ki, bizim üzerimizden sana

görünmüştür.

Çünkü biz halk içinde öyle bir aynayız ki her kim bize bakarsa kendini

görür. Nitekim “Mü’min mü’minin aynasıdır” [131] hadis-i şerîfi bu mânâya

gelir. Bunun üzerine o mürîd irşâd olup kendi hallerine vâkıf oldu. Nefsini

tanıyıp mürşidine teslim olup ondan nice feyizler aldı.

İşte bunun gibi sâlik mürşidinden bu ve benzeri halleri gördüğünde, sakın

onun [mürşidliğini] inkâr yoluna gitmesin, hüsn-i zan ile gördüğünü hayra

yorup mürşidine teveccüh etsin. Hazret-i Hızır ile Mûsâ aleyhimesselâmın

kıssasını nefsine söylesin. Çünkü “kâmil insanların halleri diğerleriyle

mukayese olunmaz. Onun hakîkatı bu akılla idrak edilemez” deyip aklına

gelen inkâr düşüncesini çıkartsın. Mürşidinden özür dileyip Allah’tan affını

isteyerek rızâsı yoluna gitsin.

Nazm

1-Pîr-i muğân kocâst ki ân merd-i dûr-bîn

Çun fikr der-dil âyed u çun şîr der-kemîn

2-Her câ ki hest pîr-i muğân bâ-murâd-ı dil

Mâ-râ hemîşe rûy-ı niyâz-est ber-zemîn

3-Bâ rûy-ı û hikâyet “iyyâke na‘bud”est

Bâ hû-yı û şefâ‘at “iyyâke neste‘în”

4-Vasfeş çigûne gûyem u şerheş çisân dehem

Ân-râ ki âfitâb ‘ıyân-est der-cebîn

5-Pîr-i muğâne goft u galat goft kâsimî

Pîr-i muğân me-gûy ki nûrîst müstebîn

Nazm (ın tercümesi)

1-Pîr-i mugan nerededir, uzağı gören gönül eri nerede? Gönle gelen bir

düşünce, pusuda yatan aslan gibidir.

2-Nerede olursa olsun pîr-i mugan muradına ermiştir; bizim sürekli yere

yüz sürmemiz gerekir.

3-Yüzüyle “Ancak sana kulluk ederiz”i der, onu anlatır. Huyu ile “Yalnız

senden yardım dileriz” der, şefaat ister.

4-Alnında güneşin ayan beyan göründüğü kimseyi nasıl vasfedeyim, nasıl

anlatayım?

5- Kasımî, pîr-i muganın sözlerine benzer sözler söyledi, ama yanlış

söyledi. Pîr-i mugan, biz nûrun sarhoşuyuz demedi ki!