BEŞİNCİ BAB · ÜÇÜNCÜ FASIL · İkinci Madde
İkinci Madde
Üçüncü makamda bulunan sâlikin mürşid-i kâmile teslim olmasını ve
mürîdliğini (irâdet) bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Üçüncü
makamda bulunan sâlike her şeyden daha mühim ve gerekli olan şudur;
sâhip olduğu kâmil mürşide isteyerek ve tam bir titizlikle tâbi olup onun her
emrine tam bir itaatla teslim olarak boyun eğsin. Eğer bu makamda sâlik,
kendi nefsinin mürşidinden daha mükemmel olduğunu zannedip onu inkâr
ederse hemen ona gereken, nefsini dinin kurallarına göre cezâlandırıp
tarikat esaslarına göre sınırlamaktır. Ona karşı çıkarak mücâhede etmektir.
Ta ki o nefis, mutmainne olup dördüncü makama yükselsin.
Üçüncü makamda nefis serbestliğe meyilli olup âdetleri terk etmek (hal’-i
izâr; hal’-i âdât) ile kayıtsız ve korkusuz kalmaya bağlıdır. Hâlbuki o
dördüncü makama terakki edip mutmainne oluncaya kadar ona muhalefet
etmek faydalı ve gereklidir. Çünkü dördüncü makam iki cihan saadeti ve
gözün aydınlığıdır. Sâlik, Hakk’ın inâyetiyle dördüncü makama gelince
nefsin bütün âfetlerinden kurtulur. Beşeriyet gereği olan bütün hayvânî
özelliklerden sıyrılır. Talep ve istikamet yolunu araştırma derecesinden
(telvîn), istikamet üzere karar kılma ve yerleşme derecesine (temkîn) erişir.
Kemâl derecelerinin ilk basamağına ulaşmış olup Hakk’ın manevî
yakınlığından gelen esintilerle içi rahat ve mutmain olup daima O’nunla
kalır.
Şu halde kemâl yoluna girmeye istekli olan ve davasında sâdık olan sâlik,
nefsin düşkünlüklerini terk edip yüce gayeleri bulmuş olur. “Tevhid-i ef‘âl”
ile gururlanmaz ve bu makamı, Hak’tan dönerek O’nunla alâkasını kesmeye
bahâne etmez. Himmetini yüksek tutup aslî vatanı olan “ehadiyet”
mertebesine gelir. Kendisine görünen yüce parıltıların hiçbirine iltifat
etmez, onların kendisini engelleyen nûrânî perdeler olduğunu bilir.
Çünkü onlar, sâliki Hakk’a yakın olmaktan alıkoyup hayvânî özelliklerin
galip olduğu birinci makama geri dönmesine sebep olur. Şu halde eğer
üçüncü makamda bulunan sâlik, nefsini bulunduğu inkişâfa sâhip kılan –
yukarıda ayrıntıları açıklanmış olan- altı esasa daima riâyet eder ve kâmil
mürşidinin eteğine tutunmaya teşebbüs ederse, hatırına gelen iyi kötü bütün
düşünceleri ona haber verir ve [söz konusu havâtırın def edilmesi için] onun
verdiği ilâcı canla başla kabul edip bunları nefsinde uygulamaya râzı olursa,
ilerlemesi artarak dördüncü makama terakki edebilir. Çünkü sâlikin
mürşidine hüsn-i zannı kesin olup, ona olan inanç ve itimadı kuvvetli
olursa, kalbi her türlü tehlikelerden emin olur. Mürşidin kendisini kudsî
âleme çekmesi oldukça kuvvetli olur. Beşeriyete olan meyli ve cezbesi de o
derece zayıf olur.
Eğer üçüncü makamda bulunan sâlikin zannı, kendisinin mürşidinden
daha bilgili ve mükemmel olduğu yönünde gelişirse, o zaman mürşidinden
kendisine gelen derûnî feyzin yolu kapanır ve kendisine gelecek yardımdan
[333/a] mahrum kalır. Böyle bir durumda bulunan sâlike lâzımdır ki,
işlemekte olduğumuz bu bâbın yedinci faslını dikkatle okuyarak, o zannı
üzerinden def etsin. Eğer mürşidinin kâmil olduğunu kabul ettiyse, hemen
ona biat ederek yolunca yürüyüp onun kudsî himâyesine dahil olsun.
Sadece onun eliyle kurtulabileceğini ümit edip her zahmetine katlansın. Ölü
yıkayıcının elindeki meyyit gibi ona teslim olsun. Mürşidini anne
babasından, yârinden, en sâdık dostundan ve her yakınından daha yakın
görsün, sırlarının mahremi bilsin. Her dileğini ve hiçbir kusurunu ondan
gizlemeyip tenhâda sorduğunda ona bunların hepsini söylesin. Hatırına
mürşidini inkâr etmek veya ona itiraz etmek gelirse, ondan yüz çevirip
gitmesin. Bilakis tövbe edip aklından geçenleri söylesin. Hasta doktora
derdini söylemeyip de ne yapsın? Çünkü sâlik, mürşidinden inkârını
gerektiren hallere [bir şekilde] vâkıf olabilir. Mesela mürşidini, küçük bir
nesneyi telef eden hizmetçisini şiddetle azarlarken hatta onu döverken
görebilir. O az bir şey için üzülüp söylendiğini görebilir.
Nakledilmiştir ki; seyr ü sülûka yeni giren mübtedî bir mürîd, bir gün
mürşidini “it sûretinde” görmüş ve derhal ondan yüz çevirip uzaklaşmıştır.
Mürşidi ona, kendisinden ayrılmasının sebebini sorunca, gördüğünü
doğruca ona söylemiştir.
Bunun üzerine mürşidi ona, derhal kendisini kucaklamasını emretmiştir.
O da mürşidini kucaklayınca kendi nefsini kucakladığını görmüştür.
Bundan sonra mürşidinden yüz çevirip uzaklaşan mürîd, önceki
gördüğünün sebebini kendisinden sormuştur. Mürşid kendisini irşâd ederek
buyurmuştur ki, o halde iken sende öfke ateşi alevlenmişti. Görmüş
olduğun köpek sûreti öfkenin bir yansımasıdır ki, bizim üzerimizden sana
görünmüştür.
Çünkü biz halk içinde öyle bir aynayız ki her kim bize bakarsa kendini
görür. Nitekim “Mü’min mü’minin aynasıdır” [131] hadis-i şerîfi bu mânâya
gelir. Bunun üzerine o mürîd irşâd olup kendi hallerine vâkıf oldu. Nefsini
tanıyıp mürşidine teslim olup ondan nice feyizler aldı.
İşte bunun gibi sâlik mürşidinden bu ve benzeri halleri gördüğünde, sakın
onun [mürşidliğini] inkâr yoluna gitmesin, hüsn-i zan ile gördüğünü hayra
yorup mürşidine teveccüh etsin. Hazret-i Hızır ile Mûsâ aleyhimesselâmın
kıssasını nefsine söylesin. Çünkü “kâmil insanların halleri diğerleriyle
mukayese olunmaz. Onun hakîkatı bu akılla idrak edilemez” deyip aklına
gelen inkâr düşüncesini çıkartsın. Mürşidinden özür dileyip Allah’tan affını
isteyerek rızâsı yoluna gitsin.
Nazm
1-Pîr-i muğân kocâst ki ân merd-i dûr-bîn
Çun fikr der-dil âyed u çun şîr der-kemîn
2-Her câ ki hest pîr-i muğân bâ-murâd-ı dil
Mâ-râ hemîşe rûy-ı niyâz-est ber-zemîn
3-Bâ rûy-ı û hikâyet “iyyâke na‘bud”est
Bâ hû-yı û şefâ‘at “iyyâke neste‘în”
4-Vasfeş çigûne gûyem u şerheş çisân dehem
Ân-râ ki âfitâb ‘ıyân-est der-cebîn
5-Pîr-i muğâne goft u galat goft kâsimî
Pîr-i muğân me-gûy ki nûrîst müstebîn
Nazm (ın tercümesi)
1-Pîr-i mugan nerededir, uzağı gören gönül eri nerede? Gönle gelen bir
düşünce, pusuda yatan aslan gibidir.
2-Nerede olursa olsun pîr-i mugan muradına ermiştir; bizim sürekli yere
yüz sürmemiz gerekir.
3-Yüzüyle “Ancak sana kulluk ederiz”i der, onu anlatır. Huyu ile “Yalnız
senden yardım dileriz” der, şefaat ister.
4-Alnında güneşin ayan beyan göründüğü kimseyi nasıl vasfedeyim, nasıl
anlatayım?
5- Kasımî, pîr-i muganın sözlerine benzer sözler söyledi, ama yanlış
söyledi. Pîr-i mugan, biz nûrun sarhoşuyuz demedi ki!

