Marifetnâme · Haziran 28, 2026

Ulvî gavs (Gavs-ı a’zam) [161] , Şeyh İsmail Tillovî Fakîrullâh (rh.a.) hazretlerinin…

BEŞİNCİ BAB · SEKİZİNCİ FASIL · İkinci Madde İkinci Madde Ulvî gavs (Gavs-ı a’zam) [161] , Şeyh İsmail Tillovî Fakîrullâh (rh.a.) hazretlerinin kuyu hikâyesini, açık velâyetini, tam uzlet hâlini (uzlet-i külliyye) ve …

BEŞİNCİ BAB · SEKİZİNCİ FASIL · İkinci Madde

İkinci Madde

Ulvî gavs (Gavs-ı a’zam) [161] , Şeyh İsmail Tillovî Fakîrullâh (rh.a.)

hazretlerinin kuyu hikâyesini, açık velâyetini, tam uzlet hâlini (uzlet-i

külliyye) ve kudsî kuvvetini bildirir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki ulvî gavs Fakîrullâh Tillovî (rh.a.) hazretlerinin

yaşları kırk sekize geldiğinde Hicrî tarih 1114 yılını (Miladî 1702)

gösteriyordu. O zaman Hazret’in komşularından bir Müslüman bir kazâ

sonucu Receb ayının sonlarında vefat etmişti. O mürüvvetperver İsmail

Tillovî hazretleri Şaban ayının ilk Cuma akşamı cenaze evinde, dostlarını

taziye etmişti. O köyde hemen her evin bahçesinde bir kuyu bulunurdu. Bu

kuyuların genellikle yüz yıl kadar suyu çıkıp sonra kururdu. O komşusunun

evinin avlusunda da öyle suyu çekilmiş bir kuyu vardı.

Söz konusu kuyunun derinliği 28 zira’ (takriben 15 metre) olup duvarları

taşla örülmüştü. Orası sıcak yaz günlerinde bazı yiyeceklerin soğutulması

ve muhafazası için kiler gibi kullanılmakta idi. O yörenin halkı, öyle susuz

kuyulara çeşitli meyve ve yiyecekleri serinletmek üzere asarlardı. O

mübarek imam taziye ve yemekten sonra yatsıdan önce ayağa kalkıp

topluluğa demiştir ki; “Siz burada durunuz, ben camiye gidiyorum. Yatsı

namazı için hazırlık yapacağım.” İşte bu şekilde, orada bulunanları kendi

hallerinde bırakıp üstü açık avluya yalnızca gitmiştir. Dış kapıdan yavaşça

çıkıp gitme niyetinde iken, kapının sağ tarafına bitişik duvarın içinde gizli

bulunan derin kuyuya girmiş ve fakat bundan haberi olmamıştır. Dibine

vardığı halde onun kuyu olduğunu bilmemiştir.

Kuyunun dibine vardığında ayakta bulunup kendisinin karşıdan karşıya

geçerken bir karıştan az bir çukura düştüğünü zannetmiş ve kuyuya

düştüğünü aklına bile getirmemiştir. Çünkü o Allah katından korunmuş kul,

o suyu çekilip kurumuş kuyu içinde etrafı dolaşıp dışarıya çıkış kapısını

bulamadığı için mahzun olup hayrette kalmıştır. O sırada hayrette kalanların

rehberi onun içinde bir kapı açıp bir cezbe ile onu almıştır. Böylece o

mâneviyât meclisinde evliyânın rûhlarını bulmuş ve o sırada her muradı

yerine gelmiştir. Ne olmuşsa işte o sırada olmuştur. Muhabbet kadehinden

içerek daimî sarhoş olmuştur. Nûrların tecellîsine hayrân olup kalmıştır.

Rûhun yemyeşil nûru o kuyuya aksetmiş olduğundan, onun yeşili kuyunun

içini aydınlatmıştır. Hatta bundan sonra bazı kasîdelerinde manevî

sarhoşluk (sekr) hâlinde iken kuyu olayına işaret etmiştir.

Şiir

Vaka‘tu bi’re hazrâ’e ve tayyuhâ marmaru ahcâr

Ve kâne ka‘ruhâ ezre‘ vecedtuhû eksera eşbâr

Ra’eytu’n-nûra min bi’rin ilâ fevki’s-semâvât

Ezâ’e lî bi-dav‘in mâ yudî’uhû kattu envâr

Şiir (in tercümesi)

Düştüm yeşil bir kuyuya, içi mermer taş döşeli. Derinliği birkaç arşındı,

ama bana birkaç karıştı. Dipten gördüm ışığı gökyüzüne süzülen. Bana öyle

bir nûr ki, benzersiz bir ışıktı.

O devletli, saadet mekânı bildiği bu kuyuda aşk deryasına dalmıştır.

Velâyet mertebesini bulup müşâhade lezzetini almıştır. Hâlbuki onun bu

hâlini bilmeyen cemaat, [352/b] câmide ve evde onu arayıp birbirine

sormuşlar ve onun derdine düşmüşlerdir. Ancak müslüman bir dokumacı

avlu içindeki dükkânında bez dokumakta iken, geceden dört saat geçtikten

sonra kuyu içinde o âşığın coşkuyla zikretmekte olan tatlı sesini işitmiştir.

Durumu hemen mahalle halkına haber vermiş ve bütün ahali çerağlarla

kuyunun başına gelmiştir. Ancak kuyunun içindeki mübarek zat, öyle bir

coşku (istiğrâk) hâlindeydi ki olup biten hiçbir şeyden haberi yoktu.

Derhal kuyuya adamlar salıp onu çıkardılar. Bir de gördüler ki sarığı

başında, nalınları ayağındadır. Mübarek vücûdunda hiçbir yaralanma eseri

olmayıp bütün uzuvları selâmettedir. Ancak mübarek alnının sol tarafında

bir tırnak ucu miktarı sıyrılma vardır. Bundan sonra onu huzur yuvası olan

mübarek hânesine götürüp kurtulduğuna hepsi de sevinmişlerdir. Bu

hikâyeyi o azîz insan, kendi lisânıyla anlatırken şöyle demiştir: “Ne kuyuya

düştüğümü hatırlıyorum ne de beni çıkardıklarının farkındayım. Beni

oradan çıkartmak isteyenlere dermişim ki; Allah’ı severseniz, beni burada

bırakınız. Benim artık sizinle bir işim kalmadı, benden uzak olunuz.”

“Bu sözü söylediğimi dahi bilmem. Ancak bu hâdiseden şunu hatırlarım

ki beni iki adam tutmuş mahalle başında eve götürüyorlardı. Mahalle

halkının hepsi kadınlar ve çocuklar büyük bir kalabalık halinde etrafımızda

yürüyorlardı. Hepsinin ellerinde çerağlar vardı. Yanıma yaklaşıp yüzümü

gören kurtulduğuma şükredip seviniyordu.” Hazret’in sözleri burada bitti,

Allah ondan râzı olsun.

Çünkü o İkinci Yusuf bu karanlık kuyuda Hazret-i Yezdân’ın apaçık

nûrunu bulmuştur. Bu sebeple o gönül Mısır’ında azîz ve muhterem bir cân

olup zamanın evliyâları içinde sultân olmuştur. O zamana kadar gizli kalan

değeri dillere destan olup cihana yayılmıştır.

İşte o kuyuda muhabbet kadehinin tesiriyle mest olup sekiz yıl manevî

coşkunluk (istiğrâk) hâlinde yaşamıştır. İnsanlardan tamamen uzlete

çekilerek ehlinden ve evlâdından bile uzak kalmıştır. Çünkü o halktan ırak

olanın Hakk’a yakın olduğunu yakînen bilmiştir. Bu sebepledir ki

insanlardan kaçıp tenhaya çekilenlerin dostu ile yalnız kalmıştır. O’nun

huzurunda olmanın hazzını bütün nimetlerden daha leziz ve azîz bilmiştir.

Bu zaman zarfında ancak büyük oğlu Abdülkadir Efendi ’yi hizmeti için

kabul edip yanına almıştır. Sekiz yıllık zaman zarfında ehli ve diğer evlâdı

hizmeti için huzuruna geldiklerinde onlarla yüz göz olmaktan sakınır ve

şöyle derdi; “Benim hizmetime bakacak iki hizmetlim vardır ki, her biri bir

yerden gelecektir. Her hizmetimi ancak onlar görecektir.”

Dokuzuncu senede artık ona uzletle ülfet, kalabalıkla halvet aynı oldu.

Sekr ve istiğrâk halinden sahv haline geçerek uyandı. Bundan sonra bir sofa

yaptırarak orada seccâdesi üzerinde oturdu. Dostlarına ziyaret kapısını açtı.

Ne zaman ki pederim Osman Efendi ve bir hafta sonra da Sıhranlı

Mehmed Efendi onun ziyaretine geldiler. Hazret-i Şeyh onlara fevkalâde

rağbet ve iltifat etmiştir. İkisini de müjdeleyerek Allah katından bana

verilen iki hizmet eri Molla Osman ve Molla Mehmed demiştir. Bunu

işitince her ikisi de şükür secdesine kapanıp her biri bin sürûrla dolmuştur.

İkisi beraber, iki kardeş gibi on yıl kadar o şefkatli pederin hizmetinde

kalmışlardır. Sonra ikisi de aynı hafta içinde vefat edip cenazelerini Hazret-i

Şeyh bizzat kendi kıldırmıştır. Onlar da böylece muradlarını almışlardır.

Nazm

1-Aceb aşk u aceb aşk u ne deryâdır ilâhî

Güzeldir ne güzeldir ne ra‘nâdır ilâhî

2-Aceb bâde-i hamrâ aceb hüsn-i dil-ârâ

Aceb bahr-ı musaffâ ne ma‘nâdır ilâhî [353/a]

3-Aceb nefh u aceb sûr aceb nâr u aceb nûr

Aceb nâzır u manzûr ne zîbâdır ilâhî

4-Aceb şûr u aceb şevk u aceb vecd ü aceb zevk

Bizi hüsne ider sevk ne gavgâdır ilâhî

5-Aceb şîve aceb seyl ü aceb zülf ü aceb leyl

Aceb aşk u aceb meyl ne sevdâdır ilâhî

6-Aceb mâh u aceb şâh O’dur her dile hem-râh

Aceb ârif aceb âgâh [162] ne dânâdır ilâhî

7-Aceb Hakkı aceb şeyn aceb rûh u aceb zeyn

Aceb aşk u aceb ayn ne a‘lâdır ilâhî

Günümüz Türkçesiyle

1-Bu ne acayip aşk, ne acayip sevgi, ne deryâdır ilâhî! Güzeldir! Ne

güzeldir, ne de hoştur ilâhî!.

2-Acaba bu kırmızı şarap mı, gönlü hoş eden sevgili mi? Yoksa bu, acayip

parlak bir deniz mi, bu ne mânâdır ilâhî!

3-Acayip bir üfleyiş mi, bir sûr mu; bir ateş mi, bir nûr mu? Acaba

nasıldır bakan ve bakılan; bu ne güzellik ilâhî!

4- Acaba coşku mu, coşkunluk mu; vecd hali mi, zevk mi? Bizi güzelliğe

sevk eden, bu kavgadır ilâhî!

5-Bu ne acayip işve, bu ne şiddet; bu zülüf mü, gece mi? Bu nasıl aşk,

nasıl meyl; bu ne sevdâdır ilâhî!

6- Acaba bu ay mı, acep pâdişâh mı; odur her gönlün yoldaşı. Bu ne ârif,

ne âgâh; bu nasıl bilgindir ilâhî!

7-Bu Hakkı mı yoksa bir şeyn [163] mi, rûh mu, zînet mi? Bu nasıl aşk,

nasıl göz; ne yücedir ilâhî.