BEŞİNCİ BAB · SEKİZİNCİ FASIL · İkinci Madde
İkinci Madde
Ulvî gavs (Gavs-ı a’zam) [161] , Şeyh İsmail Tillovî Fakîrullâh (rh.a.)
hazretlerinin kuyu hikâyesini, açık velâyetini, tam uzlet hâlini (uzlet-i
külliyye) ve kudsî kuvvetini bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki ulvî gavs Fakîrullâh Tillovî (rh.a.) hazretlerinin
yaşları kırk sekize geldiğinde Hicrî tarih 1114 yılını (Miladî 1702)
gösteriyordu. O zaman Hazret’in komşularından bir Müslüman bir kazâ
sonucu Receb ayının sonlarında vefat etmişti. O mürüvvetperver İsmail
Tillovî hazretleri Şaban ayının ilk Cuma akşamı cenaze evinde, dostlarını
taziye etmişti. O köyde hemen her evin bahçesinde bir kuyu bulunurdu. Bu
kuyuların genellikle yüz yıl kadar suyu çıkıp sonra kururdu. O komşusunun
evinin avlusunda da öyle suyu çekilmiş bir kuyu vardı.
Söz konusu kuyunun derinliği 28 zira’ (takriben 15 metre) olup duvarları
taşla örülmüştü. Orası sıcak yaz günlerinde bazı yiyeceklerin soğutulması
ve muhafazası için kiler gibi kullanılmakta idi. O yörenin halkı, öyle susuz
kuyulara çeşitli meyve ve yiyecekleri serinletmek üzere asarlardı. O
mübarek imam taziye ve yemekten sonra yatsıdan önce ayağa kalkıp
topluluğa demiştir ki; “Siz burada durunuz, ben camiye gidiyorum. Yatsı
namazı için hazırlık yapacağım.” İşte bu şekilde, orada bulunanları kendi
hallerinde bırakıp üstü açık avluya yalnızca gitmiştir. Dış kapıdan yavaşça
çıkıp gitme niyetinde iken, kapının sağ tarafına bitişik duvarın içinde gizli
bulunan derin kuyuya girmiş ve fakat bundan haberi olmamıştır. Dibine
vardığı halde onun kuyu olduğunu bilmemiştir.
Kuyunun dibine vardığında ayakta bulunup kendisinin karşıdan karşıya
geçerken bir karıştan az bir çukura düştüğünü zannetmiş ve kuyuya
düştüğünü aklına bile getirmemiştir. Çünkü o Allah katından korunmuş kul,
o suyu çekilip kurumuş kuyu içinde etrafı dolaşıp dışarıya çıkış kapısını
bulamadığı için mahzun olup hayrette kalmıştır. O sırada hayrette kalanların
rehberi onun içinde bir kapı açıp bir cezbe ile onu almıştır. Böylece o
mâneviyât meclisinde evliyânın rûhlarını bulmuş ve o sırada her muradı
yerine gelmiştir. Ne olmuşsa işte o sırada olmuştur. Muhabbet kadehinden
içerek daimî sarhoş olmuştur. Nûrların tecellîsine hayrân olup kalmıştır.
Rûhun yemyeşil nûru o kuyuya aksetmiş olduğundan, onun yeşili kuyunun
içini aydınlatmıştır. Hatta bundan sonra bazı kasîdelerinde manevî
sarhoşluk (sekr) hâlinde iken kuyu olayına işaret etmiştir.
Şiir
Vaka‘tu bi’re hazrâ’e ve tayyuhâ marmaru ahcâr
Ve kâne ka‘ruhâ ezre‘ vecedtuhû eksera eşbâr
Ra’eytu’n-nûra min bi’rin ilâ fevki’s-semâvât
Ezâ’e lî bi-dav‘in mâ yudî’uhû kattu envâr
Şiir (in tercümesi)
Düştüm yeşil bir kuyuya, içi mermer taş döşeli. Derinliği birkaç arşındı,
ama bana birkaç karıştı. Dipten gördüm ışığı gökyüzüne süzülen. Bana öyle
bir nûr ki, benzersiz bir ışıktı.
O devletli, saadet mekânı bildiği bu kuyuda aşk deryasına dalmıştır.
Velâyet mertebesini bulup müşâhade lezzetini almıştır. Hâlbuki onun bu
hâlini bilmeyen cemaat, [352/b] câmide ve evde onu arayıp birbirine
sormuşlar ve onun derdine düşmüşlerdir. Ancak müslüman bir dokumacı
avlu içindeki dükkânında bez dokumakta iken, geceden dört saat geçtikten
sonra kuyu içinde o âşığın coşkuyla zikretmekte olan tatlı sesini işitmiştir.
Durumu hemen mahalle halkına haber vermiş ve bütün ahali çerağlarla
kuyunun başına gelmiştir. Ancak kuyunun içindeki mübarek zat, öyle bir
coşku (istiğrâk) hâlindeydi ki olup biten hiçbir şeyden haberi yoktu.
Derhal kuyuya adamlar salıp onu çıkardılar. Bir de gördüler ki sarığı
başında, nalınları ayağındadır. Mübarek vücûdunda hiçbir yaralanma eseri
olmayıp bütün uzuvları selâmettedir. Ancak mübarek alnının sol tarafında
bir tırnak ucu miktarı sıyrılma vardır. Bundan sonra onu huzur yuvası olan
mübarek hânesine götürüp kurtulduğuna hepsi de sevinmişlerdir. Bu
hikâyeyi o azîz insan, kendi lisânıyla anlatırken şöyle demiştir: “Ne kuyuya
düştüğümü hatırlıyorum ne de beni çıkardıklarının farkındayım. Beni
oradan çıkartmak isteyenlere dermişim ki; Allah’ı severseniz, beni burada
bırakınız. Benim artık sizinle bir işim kalmadı, benden uzak olunuz.”
“Bu sözü söylediğimi dahi bilmem. Ancak bu hâdiseden şunu hatırlarım
ki beni iki adam tutmuş mahalle başında eve götürüyorlardı. Mahalle
halkının hepsi kadınlar ve çocuklar büyük bir kalabalık halinde etrafımızda
yürüyorlardı. Hepsinin ellerinde çerağlar vardı. Yanıma yaklaşıp yüzümü
gören kurtulduğuma şükredip seviniyordu.” Hazret’in sözleri burada bitti,
Allah ondan râzı olsun.
Çünkü o İkinci Yusuf bu karanlık kuyuda Hazret-i Yezdân’ın apaçık
nûrunu bulmuştur. Bu sebeple o gönül Mısır’ında azîz ve muhterem bir cân
olup zamanın evliyâları içinde sultân olmuştur. O zamana kadar gizli kalan
değeri dillere destan olup cihana yayılmıştır.
İşte o kuyuda muhabbet kadehinin tesiriyle mest olup sekiz yıl manevî
coşkunluk (istiğrâk) hâlinde yaşamıştır. İnsanlardan tamamen uzlete
çekilerek ehlinden ve evlâdından bile uzak kalmıştır. Çünkü o halktan ırak
olanın Hakk’a yakın olduğunu yakînen bilmiştir. Bu sebepledir ki
insanlardan kaçıp tenhaya çekilenlerin dostu ile yalnız kalmıştır. O’nun
huzurunda olmanın hazzını bütün nimetlerden daha leziz ve azîz bilmiştir.
Bu zaman zarfında ancak büyük oğlu Abdülkadir Efendi ’yi hizmeti için
kabul edip yanına almıştır. Sekiz yıllık zaman zarfında ehli ve diğer evlâdı
hizmeti için huzuruna geldiklerinde onlarla yüz göz olmaktan sakınır ve
şöyle derdi; “Benim hizmetime bakacak iki hizmetlim vardır ki, her biri bir
yerden gelecektir. Her hizmetimi ancak onlar görecektir.”
Dokuzuncu senede artık ona uzletle ülfet, kalabalıkla halvet aynı oldu.
Sekr ve istiğrâk halinden sahv haline geçerek uyandı. Bundan sonra bir sofa
yaptırarak orada seccâdesi üzerinde oturdu. Dostlarına ziyaret kapısını açtı.
Ne zaman ki pederim Osman Efendi ve bir hafta sonra da Sıhranlı
Mehmed Efendi onun ziyaretine geldiler. Hazret-i Şeyh onlara fevkalâde
rağbet ve iltifat etmiştir. İkisini de müjdeleyerek Allah katından bana
verilen iki hizmet eri Molla Osman ve Molla Mehmed demiştir. Bunu
işitince her ikisi de şükür secdesine kapanıp her biri bin sürûrla dolmuştur.
İkisi beraber, iki kardeş gibi on yıl kadar o şefkatli pederin hizmetinde
kalmışlardır. Sonra ikisi de aynı hafta içinde vefat edip cenazelerini Hazret-i
Şeyh bizzat kendi kıldırmıştır. Onlar da böylece muradlarını almışlardır.
Nazm
1-Aceb aşk u aceb aşk u ne deryâdır ilâhî
Güzeldir ne güzeldir ne ra‘nâdır ilâhî
2-Aceb bâde-i hamrâ aceb hüsn-i dil-ârâ
Aceb bahr-ı musaffâ ne ma‘nâdır ilâhî [353/a]
3-Aceb nefh u aceb sûr aceb nâr u aceb nûr
Aceb nâzır u manzûr ne zîbâdır ilâhî
4-Aceb şûr u aceb şevk u aceb vecd ü aceb zevk
Bizi hüsne ider sevk ne gavgâdır ilâhî
5-Aceb şîve aceb seyl ü aceb zülf ü aceb leyl
Aceb aşk u aceb meyl ne sevdâdır ilâhî
6-Aceb mâh u aceb şâh O’dur her dile hem-râh
Aceb ârif aceb âgâh [162] ne dânâdır ilâhî
7-Aceb Hakkı aceb şeyn aceb rûh u aceb zeyn
Aceb aşk u aceb ayn ne a‘lâdır ilâhî
Günümüz Türkçesiyle
1-Bu ne acayip aşk, ne acayip sevgi, ne deryâdır ilâhî! Güzeldir! Ne
güzeldir, ne de hoştur ilâhî!.
2-Acaba bu kırmızı şarap mı, gönlü hoş eden sevgili mi? Yoksa bu, acayip
parlak bir deniz mi, bu ne mânâdır ilâhî!
3-Acayip bir üfleyiş mi, bir sûr mu; bir ateş mi, bir nûr mu? Acaba
nasıldır bakan ve bakılan; bu ne güzellik ilâhî!
4- Acaba coşku mu, coşkunluk mu; vecd hali mi, zevk mi? Bizi güzelliğe
sevk eden, bu kavgadır ilâhî!
5-Bu ne acayip işve, bu ne şiddet; bu zülüf mü, gece mi? Bu nasıl aşk,
nasıl meyl; bu ne sevdâdır ilâhî!
6- Acaba bu ay mı, acep pâdişâh mı; odur her gönlün yoldaşı. Bu ne ârif,
ne âgâh; bu nasıl bilgindir ilâhî!
7-Bu Hakkı mı yoksa bir şeyn [163] mi, rûh mu, zînet mi? Bu nasıl aşk,
nasıl göz; ne yücedir ilâhî.

![Ulvî gavs (Gavs-ı a’zam) [161] , Şeyh İsmail Tillovî Fakîrullâh (rh.a.) hazretlerinin…](/wp-content/uploads/2026/06/marifetname.jpg)