ÜÇÜNCÜ FEN · İKİNCİ BÂB · DÖRDÜNCÜ FASIL · Onuncu Madde
Onuncu Madde
Uzletin en ileri noktası olan halvete girişin şartlarını, esaslarını ve
halvetin de son noktası olan kalbe gelen mânâlar (vâridât) [316] ve sırlara
ulaşmanın nasıl olduğunu ve manevî keşfin nasıl elde edildiğini bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: İrfan yoluna
giren (sülûk eden) ve Hazret-i Allah’ın huzuruna giden yakîn [317] ehli;
insanlardan ve kendi nefsinden uzaklaşarak, karanlık ve dar bir mekânda
kendi köşesine çekilip halvetnişîn [318] olur. İnsanlardan hem dış
görünüşüyle hem de kalbiyle uzak [226/a] olduğu kadar Mevlâsına yakın
olur.
Halvete girmenin şartları, esasları, usûlü, vâridâtı, sırları ve ondan elde
edilenler vardır ki halvete giren için onlar yardımcı, yol gösterici ve yakın
dost olur. Halvetin şartları, Allah yolunun şartlarıdır ki daha önceden
açıklanan imanın şartlarını düzeltmek ve sağlamlaştırmaktır. Bunlar
sırasıyla tahâret, abdest ve namazı öğrenmek, dünya lezzetlerini terketmek,
kalbin derinliklerine yönelmek, gönüllerin ve ruhların hakikatini bilmektir.
İşte bu dört şart bulunmadıkça halvete girmek tehlikelidir.
Halvetin esasları irfân yolunun şartlarıdır ki az yemek, az uyumak, az
konuşmak, uzlet, dâimî zikir ve tam tefekkürdür. Bu altı esas bulunmadıkça
halvete girmek, hapis ve zindana girmek gibidir.
Halvetin usûlü, insan ruhunun makãmlarının usûlünün aynıdır ki ileride
açıklanacak tahsil, tevekkül, tefvîz, sabır ve tam rızadır. İşte bu dört usûl
gönülde meydana gelmedikçe, halvete girmek tehlikeli ve haramdır.
Çünkü vehim sultanının mahkûmu olan irfân yolcusu için bir kâmil
mürşid olmaksızın halvete girmek akla zarardır, emniyeti olmayan tehlikeli
bir iştir. Fakat kimde ki bahsedilen şartlar, esaslar ve usûller tamamıyla
bulunursa, o yakîn ehli olur ve her tehlikeden (hatar) emin olur. Kim bir
mürşidin izni ve tarifi olmaksızın halvete girse ona: “Evine ve ailene dön”
denilir. O halvette hallerin vâridâtı, makãmlar, ilâhî sırların keşfi ve
kerâmetlerle ikram olunur. Şu halde halvete girip mertlerin çilesini isteyene
lâzımdır ki, ilk önce insanlar ile kendi arasına mesafe koyup evinin kapısını
kilitleyerek uzlete çekilsin. Böylece dışarıdan herhangi bir haberi olmasın.
Bundan sonra ev halkı ile kendi arasında halvet kapısını kapatıp onlarla
başbaşa olma hâline son verip tek başına kalsın ve öylece yanına kimse
gelmesin. Bağdaş kurup kıbleye yönelerek otursun, kelime-i tevhid (lâ ilâhe
illallah) veya ism-i celâl (Allah) zikriyle sessiz bir şekilde (hafiyyen) gece
gündüz meşgul olsun. Dışarıya ancak (tuvalete çıkma gibi) zaruri
ihtiyaçları, cemaatle namaz kılma ve Cuma namazları için çıksın. Bunların
dışında, halvetine kesinti vermeden devam etsin. Geceleyin ortaya çıkan
bozuk düşünce ve hayallerden (havâtır ve hayâlât) kendisini korusun.
Böylece içinden ve dışından hiçbir şey onu zikir ve fikrinden alıkoymamış
olsun.
Sonra yiyeceklerini seçme hususunda ihtiyatlı davransın. Hayvanî
olmayan yağsız yiyeceklerden, midesinin yarısına kadar yesin. Böylece
aşırı yeme ve içmeden uzak olsun. Mizacı itidal üzere kalsın. Tabiatı
kuruyup çeşitli hayallere sebep olmasın. Fakat kalbine gelen ilhamlar
(vâridatlar) ile kalbi değişirse, o değişimi ganimet bilsin. Melekler âleminin
vâridatlarından nasiplensin. Nurânî meleklerin vâridâtları ile rûhânî
vâridâtlar ve şeytanın ateşinin farkını; vâridât zamanında kendi nefsinde
bulduğu soğukluk ve lezzetle ya da elem ve hayretle bilsin. Çünkü kalbe
inen vâridât melekten olduğunda muhakkak ki onun ardından beden
soğukluk ve lezzet bulur dert ve hayret bulmaz. Sureti değişmez. Gönülde
ilim ve hikmet [319] kalır, mâsivâ kalmaz.
Kalbe gelen vâridât şeytandan olduğunda, muhakkak ki onun arkasından
beden uzuvlarında yanma, elem ve sıkıntı olur. Gönülde bozukluk, kesiklik
ve karışıklık kalır. Ondan sakınıp zikir ve fikir ile meşgul olsun. Böylece
kalbini ondan boşaltıp rahat bulsun. O vâride karşı gelmeyip teslim olsun.
Halvet eri, halvete girerken iki şeyi kendine düstur edinsin. Bunlardan
birincisi, şüphesiz ki Allah tealanın ortak ve benzeri olmadığı hakikatidir.
Nitekim kendi kelâmında; “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur.” (Şûrâ,
42/11) buyurup [226/b] şekil ve suretten uzak olduğunu duyurmuştur. Şu
halde halvette ona her ne görünüp: “Ben Allah’ım” dese, “Allah’ı tenzih
ederim. Sen Allah’ın mahlûkusun” desin ve gördüğü sureti hıfzetsin. Ondan
yüz çevirip zikir ve fikrine devam etsin.
Halvete girenin ikinci düsturu, halvetinde Hak’tan ancak Hakk’ı talep
edip başka hiçbir şeye (mâsivâ) yönelip istemesin. Eğer bütün kâinât ona
verilirse, edeple kabul edip hiçbirinde kalmasın. Kâinâtın yaratıcısı olan
Allah’a yönelip O’nun zikri ve fikrinden ayrılmasın. Çünkü Hak teala onu
imtihan edip ona melekûtunun acayipliklerini gösterir. Eğer onlardan bir
şeye takılıp kalırsa, o şey ondan kaybolup gider. Eğer esas maksadını elde
ederse, ondan hiçbir şey gitmeyip her muradına kavuşur.
Allah teala ilk önce kulunun gaybı olan his âlemini kendisine açarak
imtihan eder. Karanlık duvarlar, onun halkın evlerinde yaptıkları işleri
görmesine engel olmaz. O kimseye lâzımdır ki hiç kimsenin sırrını hiç
kimseye söylemesin. “Falan gıybetçi, falan içkici, falan zînâkârdır” demek
suretiyle kendini beğenmişlik yapmasın. Kendinde Allah’ın Settâr (ayıpları
örten) ismini yerleştirsin. O ayıpları işleyen kişi kendisine gelip öğüt ve
nasihat isterse, o zaman başka hiç kimseye duyurmadan, bir tenhada yaptığı
kötülükleri kendisine samimi bir biçimde söylesin. Gücü yettiğince bu hissî
keşf hâlinden geçip zikir ve fikrine devam etsin. Bundan sonra hayali keşfe
gider ki aklî mânâlar hissî suretlerde inerek ona görünür. Halvet ehli bunda
da durmayıp zikir ve fikrine devam edip geçsin. Eğer ona içecek verilirse,
su içsin. Aynı şekilde bal şerbeti varsa onu içsin. Yoksa meşrubat içmekten
kaçınsın. Eğer yağmur suyu ile karışmışsa onu da içsin. Zikir ve fikriyle
meşgul olup o hayalî keşiften de kaçınsın. Ta ki zikrettiği (Mezkûru; zikrine
devam ettiği Allah teala) ona soyut dünyayı (âlem-i mücerred) açsın.
Böylece O’nun huzuruna ve manevî yakınlığına geçsin.
Ne zaman ki mezkûr (zikredilen; Allah teala) onu zikrinden ifnâ ederse, o
hâl ya müşâhade ya da uyku hâlidir (nevme). Bu ikisi arasındaki fark şudur
ki müşâhade hâlinde gören, kendi yerinde kalır. Müşâhedenin ardından zevk
ve lezzet ortaya çıkar. Nevme ise, sahibinde hiçbir şey bırakmaz, hepsini
alır. Ardından uykudan uyanma, pişmanlık ve tövbe ortaya çıkar. Daha
sonra Hak teala imtihan etmek için ona manevî yurt mertebelerini (merâtib-
i memleket) gösterir. Eğer tertîb üzere haraket ederse, ona ilk önce
madenlerin sırlarının örtülerini açar. O zaman her taşın fayda ve zarar veren
özelliklerini bilir. Eğer o keşfe âşık olup onda kalırsa, yüce huzurdan
kovulur ve bu keşif de ondan gider. Mahrum ve perişan olur. Eğer o keşiften
yüz çevirip zikir ve fikriyle meşgul olursa, Hak teala ona bitkilerin sırlarını
açar. Her ağaç, bitki ona özelliklerini söyler.
Madenlerin keşfi zamanında onun, sıcaklık ve nemi fazla olan şeyler
yemesi gerekir. Bitkilerin keşfi zamanında ise sıcaklık ve nemi dengeli olan
şeyler yemesi lâzımdır. Eğer bu keşf ile de durmazsa, Allah teala ona
hayvanların sırlarını açar. Her hayvan ona selâm verip kendi faydalarını ve
zararlarını söyler. Her âlem kendi tesbih ve hamdini, zikir çeşitlerini ona
açıklar. Eğer onunla da kalmazsa, Hak teala ona “diriltip yaşatma ve hayat
sebebinin oluşumu âlemini” gösterir. Eğer onda da kalmazsa, ona Levh
âleminin levhaları gösterilir. Korkulu yerler ile hitap olunur. Onun için bir
dolap dikilir ki onda değişen ve başkalaşan suretler kendisine görünür.
Katıların (kesîf) nasıl şeffaf (lâtif) olduğunu ve letâfetin nasıl kesâfet
bulduğunu bilir. Eğer onunla da kalmazsa ona kıvılcımlar saçan bir nûr
[227/a] keşfolunur ki ondan örtünüp gizlenir. Fakat Hakk’ın zikri ve fikri
ile meşgul olursa, hiçbir şey ona engel değildir.
Eğer onunla kalırsa, birbiri ardınca gelen nûr ile uygun gelen sureti
keşfolunur. İlâhî hazrete girmeyi; onun âdâbını, orada durmayı ve oradan
ayrılmayı çeşitli yönleriyle bilir. Dâimî müşâhade hâli, ilâhî ilimlerin nasıl
elde edileceği ve bütün yolların devri, dönüşü ona bildirilir. Eğer onunla da
kalmazsa, ince (dakik) ilimlerin mertebeleri ve doğru fikir ve düşünceler
kendisine açıklanır. Zihinlere birdenbire geliveren saçmasapan düşüncelerin
hâlleriyle ve ilim ile vehmin farkını bilir. Ruhlar âlemi ile cisimler âlemi
arasında olan hâdiselerin ve yaratmanın nasıl meydana geldiğini,
alâmetlerini, yaratmanın sebebini, nasıl olduğunu ve ilahî sırrın Allah’ın
yardımı ve iyiliği dünyasına (âlem-i inâyet) geçmesi ona âşikâr olur.
Eğer bununla da kalmazsa, ona şekil ve suret (tasvir) âlemi, güzelleştirme
(tahsîn) âlemi ve süsleme (tezyîn) âlemi açılır. Akılların mukaddes
suretlerden hangi suret üzere olduğunu bilir. İçilecek bitkilerin güzel şekil
ve düzeni, yumuşaklık ve rahmet sıfatlarının bu özelliklerinin taşıyanlara
geçmesi ona görünür. Şâirlere ve hatiplere vezin ve kafiye bu makãmdan
ulaşır. Eğer bununla da kalmazsa, ona kutubluk [320] makãmı açılır. Bundan
önce manevî âlemde her ne gördüyse, (müşâhede) o sol âlemdir (âlem-i
yesâr) [321] ki, onun yeri yürektir. Ona bu âlem açıldığında varlıkların
tertibini, her şeye vücut verilişini ve kâinâtın pek çok sırrını bilir.
Gördüklerini hatırında tutmaya gücü olur. Söylenilmesi gereken kişilere
rumuz ve işaretlerle anlatmaya kuvveti olur.
Eğer bunda da kalmazsa, ona öfke ve gayret (hamiyet) [322] âlemi açılır.
Âlem ehlinde olan öfke ve gayretin, ihtilâf ve düşmanlığın kaynaklarını,
şekil ve suretlerin uyuşmazlığının sebeplerini bilir. Eğer bunda kalmazsa,
ona gayret [323] âlemi, hakkı ortaya çıkarma (izhâr-ı hak), doğru yollar
(mezâhib-i müstakîme) ve Allah’ın gönderdiği kanunlar (şerâyi-i münzile)
açılır. Her açılan makãm onu hürmet ve tazim ile karşılar. Eğer onda da
kalmazsa, ona hayret âlemi açılır. Ondan acziyetini ve kusurunu bilir. Bu
illiyyûn [324] âlemidir. Eğer onda da kalmazsa, cennetlerin mertebe ve
dereceleri açılır. Birbiri içine girmeyi, çeşitli nimetlerin birbirine olan
üstünlüklerini bilir. O dar bir yol üzerinde durur. Oradan cehennemin
mertebe ve aşağı basamaklarını (dereke), birbiri içine girmeyi ve azabı
ayrıntılarıyla görür. Eğer bu keşifte de kalmazsa, ona helâk edici ruhlar
gösterilir. Onları toplandıkları yerde sarhoşluk ve hayretler içerisinde bulur.
Vecd [325] sultanı onlara galip gelmiş olur. Onların hâli onu davet etmiş olur.
Eğer o davete gitmezse, ona bir nûr keşf olunur ki onda kendisinden
başka kimseyi görmez. İşte orada ruhânî lezzetten onu büyük bir vecd ve
şiddetli bir aşk alır ki ondan evvel böyle bir şey yaşamamıştı. O an her ne
görse onun nazarında küçücük görünür. Kendisi, o nûr içinde bir kandil gibi
hareketli olur. Eğer onda kalmazsa, kendisine, yüzlerine perdeler asılıp
çekilmiş insan şeklinde suretler görünür. Onların başka tesbihleri vardır ki
işitince bilinir. Kendi suretini onların arasında görür. Onunla makãmını,
bulunduğu vaktini ve kendi hâlini bilir.
Eğer onda da kalmazsa ona, Rahmânî tahtlar gösterilir. Orada her şeyin
şeklini görür. Bu ana kadar kendisine keşfolunan bütün şeyleri de orada
bulur. Bütün özler ve bilgiler orada âşikâr olur. O zaman kendi hakikatini ve
derecesinin en son mertebesini bilir. Allah’ı tanıma (mârifet) ve Allah’a
dost olma (velâyet) konusunda ne mertebe bulduğunu tanır. Eğer onda
kalmazsa, ona her şeyin üstâd ve hocası gösterilir. Onun eserini görür.
Öğrettiğini alır.
Eğer onda da kalmazsa, ona Allah’ın hareket verici (muharrik) [227/b]
sıfatı tecellî eder. Eğer onunla tesellî olmazsa, Hak teala ona isim ve
sıfatlarıyla tecellî eder. İşte o ismin nurunun şiddetinden ârif, yok olur ve
kendinden geçer. Hâline uygun manevî giysilerle Hak’ta sonsuzluğa (bekã)
erer. Oradan izi üzere yine hisler âlemi ile sınırlanmış, kayıtlanmış
yeryüzüne gelir yahut o yükseldiği ilâhî (lâhûtî) âlemde kalır. Bu rûhânî
mîrâc, [326] halvete girmekle meydana gelir.
O tecellîlere (rûhânî mîrâca) yükselmenin müddeti, halvete girenin huzur
hâline ve gafletine göre uzun ya da kısa olur. İnsanları unuttuğu kadar
Hakk’ın huzurunu bulur. Eğer o halvete giren, âlemlerin Rabbine
samimiyetle ve kesin bir iman ile tamamen yöneldiyse, o sırların ve hallerin
hiçbirisi ona açılmayıp o fitne ve belâlarla yolundan kalmayıp hepsini
geçer. Hak tealanın yardımıyla, muhabbet cezbeleriyle, emniyetle ve
süratle; fiil, isim ve sıfat tecellîleri [327] mertebesine gider. Şu halde, mürîd
ve meczûb [328] olan, Hakk’ın huzur ve yakınlığını çabuk bulur. Mürîd ve
sâlik [329] olana, keşif ve kerâmetlerle yardım olunur. Gâfil ve
uzaklaştırılmış olan ise insanlara yakınlık hâli ile kalır.
Rubâiler
1-Hak var uludur bu nâs u sen mevhûmsun
Emvâta alâka eylesen mezmûmsun
Hâcet dilesen kimesneden mahrûmsun
Bağlarsan eğer Hudâ’ya dil mahdûmsun
2-Hakkı Hak u halk arasına dâhilsen
Hor oldun eğer halâyıka mâ’ilsen
Müflissin eğer bu nâsdan sâ’ilsen
Virdinse o Rabb-i nâsa dil nâ’ilsen
3-Ma‘şûk mekânı olamaz hem-dem-i vasl
Derd ile kalur âşıkı bî-merhem-i vasl
Ve hüve ma‘aküm dir eyne mâ küntüm Hak
Kendiyle bulan anı olur mahrem-i vasl
4-Halkın nesi var ki meyl idersin ey dil
Kendin gibi âcizi nidersin ey dil
Her bî-haber izine gidersen ey dil
Gel Hakk’a ki halkı sen nidersin ey dil
5-Mahlûk-ı Hudâ’ya şefkat it rahmet bul
Eblehlere hilm ü hürmet it râhat bul
Sen herkese rıfk u rağbet it rif‘at bul
Ger idemedinse uzlet it izzet bul
6-Vir Hâlik’a halkı sen aradan çık git
Her işde zulm ü şerr ü adl ü hayrı fehm it
Niçün diyüp i‘tirâz oduna yanma
Teslîm ile seyr kıl behişte hoş beyt
7-Rıfk ile kamuya ol halîm ü settâr
Bil kadrini halka çok açılma zinhâr
Mahlûku yoğ eyle Hâlik’ı bul ey yâr
Her dosta bu söz vasiyyetimdir her bâr
8-Hakkı nice bin safâ ki itdin düşdür
Her ne görüp diyüp işitdin düşdür
Etrâfı gezüp cefâya gitdin düşdür
Bu kim oturup nevâya gitdin düşdür
Günümüz Türkçesiyle
1-Hak vardır ve uludur; bu insanlarla sen varsayımdan ibaretsiniz. Ölülere
ilgi gösterirsen, sen yerilmişsin. Kimden bir şey istersen, ondan mahrum
kalırsın. Gönlünü Hudâ’ya bağlarsan eğer, hizmet edilirsin
2-Hakkı! Hak’la halk arasında bulunuyorsun. Yaratılmışlara meyledersen
eğer, hor görülürsün. Eğer bu insanlardan bir şey istiyorsan iflas etmişsin.
İnsanların Rabbi’ne gönül verdiysen, isteğine ulaşırsın
3-Vuslata yoldaş olan mâşukun mekânı olamaz. Vuslat merhemi olmayan
âşık, derdiyle başbaşa kalır. Hak teala “Nerede olursanız olun, ben
oradayım” [330] buyurur. Kendisiyle bulan O’nu, vuslat sırlarına mahrem
olur.
4-Halkın neyi var ki meyledersin ey gönül. Kendin gibi âcizi ne edersin,
ey gönül. Her kendini bilmezin izinden gidersin, ey gönül. Gel Hakka ki
halkı sen neylersin ey gönül.
5-Hakk’ın yarattıklarına şefkat et ki rahmet bulasın. Akılsızlara yumuşak
davran, hürmet et ki rahat bulasın. Sen herkese nazik davran, rağbet et ki
yükselesin. Eğer bunu yapamazsan uzlete çekil ki şeref bulasın.
6-Halkı, Yaratan’a bırak; sen aradan çekil git. Her zulüm ve şer işte,
adalet ve hayır olacağını düşün. Niçin deyip de itiraz ateşine yanma. Her
şeyi teslimiyetle seyret, cennete hoşça git.
7-Herkese yumuşak davran, halîm ol, ayıpları gizle. Kendi değerini bil,
halka her şeyini açıklama. Mahlûkatı yok bil, Yaratan’ı bul, ey gönül!
Dostlarıma bu söz, vasiyetimdir her zaman.
8-Hakkı! Sürdüğün safâların hepsi düştür. Her ne görüp işittinse, hepsi
düştür. Etrafı gezerken çektiğin cefâlar düştür. Oturduğun, gezdiğin de
düştür.
[305] . Uzlet: Halka karışmamak, onlardan ayrı yaşamak, inzivâya
çekilmek. Tasavvufta: Günâha girmemek, daha çok ve daha ihlâslı ibadet
etmek için toplumdan ayrılıp ıssız ve kimsesiz yerlere çekilmek, tek başına
yaşamak. Buna halvet, inzivâ, vahdet adı da verilir. Toplum içinde
bulunmaya ihtilât, muhâlata ve hiltât denir. Mutasavvıfların uzletten
maksatları ihtiyaçtan fazla toplumda kalmamak, laklâkıyatla zaman
geçirmemek, boş zamanlarda bir köşeye çekilerek ibadet ve tefekkürle
zamânı değerlendirmektir. (Uludağ, a.g.e., s. 498.)
[306] . Gâfil: Habersiz, dikkatsiz, duyarsız. Hangi durumla karşılaşacağını
önceden planlayıp hesap etmeyen.
[307] . Burada A’râf 7/108, Tâhâ 20/22, Şuarâ 26/33, Neml 27/12 ve
Kasas 28/32 âyetlerinde bahsi geçen yed-i beyzâ mûcizesine işaret
olunmaktadır.
[308] . Ârif-i billah: Keşf ve müşâhade yoluyla, yani manevî ve ruhî
tecrübelerle Allah hakkında zevkî ve vecdî bilgilere sahip olana ârif-i billah
veya sadece ârif, ârifin bu yolla tanıdığı Allah’a Maruf denir. (Uludağ,
a.g.e ., s. 51.)
[309] . Daima diri olan mânâsında, Allah Teala’nın sıfatı.
[310] . Hadis ilmine göre, bir hadis şeyhinden iki veya üç kişinin ortak
olarak rivayet ettikleri garîb hadîse, “azîz” denmektedir. Şâyet hadîsi
şeyhten rivayet edenler bir cemaat olursa hadis “meşhur” adını alır. (Subhi
es-Sâlih, Hadis İlimleri ve Hadis Istılahları. Mütercimi: (M. Yaşar
Kandemir, Diyânet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara 1981, s. 193.)
[311] . Sekr: Arapaça’da sarhoşluk demektir. Kalbe gelen vâridin tesiriyle
sâlikin ihsastan sıyrılıp gaybete düşmesidir. (Cebecioğlu Prof. Ethem, a.g.e,
s. 552.)
[312] . Hayret: Şaşkınlığı ifade eden Arapça bir kelime. Allah hakkında
hırslı olmakla, ümitsiz olmak arasında bir duraktır. (Cebecioğlu Prof.
Ethem, a.g.e, s. 259.)
[313] . Fakr: yoksulluk demektir. Tasavvufta dervişin hiçbir şeye sahip
olmadığının şuûrunda olması, her şeyin gerçek mâlik ve sahibinin Allah
olduğunu idrak etmesidir. Fenâ, yokluk ve hiçliktir. Tasavvufta kısaca kulun
kendi fiilini görmemesi hâlidir. Kul kendi şahsî irâde ve arzusuna göre
değil, Allah’ın irâde ve arzusuna göre hareket etmesi,kendi irâdesini
Allah’ın irâdesinde yok etmesidir. (Uludağ Süleyman, a.g.e., s.171.)
[314] . Halvet: Uzlet, inzivâ, yalnızlık, tek başına yaşamak, topluma
karışmamak, ihtilât hâlinde olmamak. Tasavvufta a-Ne bir meleğin ne de
diğer herhangi bir kimsenin bulunmadığı bir halde ve yerde Hak ile sırren
(mânen) konuşmak, ruhen sohbet etmek. b-Mâsivâdan ilgiyi kesip tamamen
Allah’a yönelmek ve kendini ibadete vermek. (Uludağ, a.g.e., s. 206.)
[315] . Ayan: Âşikâr, belli. Herkesin görebileceği ve bileceği bir yerde.
[316] . Vârid-vâridât: Bu iki kelimenin lugat mânâsı “Gelen, varan, inen,
gelenler, varanlar, inenler” demektir. Tasavvufta: Kulun kasdı olmaksızın
gaybdan (Hak’tan) kalbe gelen mânâlar. Allah’tan gelen vâride (ilhâm,
feyz) vârid-i Hak, ilimden (şeriat) gelen vâride, vârid-i ilim denir. Bazı
vâridler neşe ve sevinç, bazıları hüzün ve sıkıntı tesiri yapar. Bunlara da
vârid-i sürûr, vârid-i bast, vârid-i hüzn, vârid-i kabz gibi isimler verilir.
(Uludağ, a.g.e ., s.510-511.)
[317] . Yakîn: Şüphesiz, sağlam ve kat’i olarak bilmek. (Yakîn: Ma’rifet ve
dirayetin ve emsalinin fevkinde olan ilmin sıfatıdır. İlm-i yakîn denir,
ma’rifet-i yakîn denilmez. Ayn-el yakîn: (kelimenin merfu hali ayn-el
yakîndir.) Göz ile görür derecede veya görerek, müşâhade ederek bilmek.
Mesela; uzakta bir duman görüyoruz. Orada ateşin varlığını ilmen biliyoruz,
demektir. Bu bilme derecesine ilm-el yakîn deniyor. Ateşe yaklaşıp
gözümüzle görürsek, ona ayn-el yakîn bilmek deniyor. Daha da ilerleyerek
bütün hislerimizle ateşin varlığını anlayıp ateşin yakması ve sâir sıfatlarını
da bildik ise, bu neviden olan ilmimizin derecesine de “hakka’l-yakîn”
deniyor. (Hakka’l-yakîn: Abdin sıfatları, Cenâb-ı Hakk’ın sıfatlarında fânî
olup, kendisi onunla ilmen ve şuhûden ve hâlen bekâ bulmaktadır. Ö.
Nasuhi, Osmanlıca-Türkçe Sözlük, İnternet.)
[318] . Halvet-nişîn: Yalnız başına bir yere çekilip ibadetle meşgul olanlar.
[319] . Hikmet: a-Felsefe, b-Düşünme melekesinin itidal hâlinde olması,
c-Uygulama ile birlikte olan bilgi, tecrübe ile kazanılan doğru bilgi, d-
Hakk’a uygun düşen söz, e-Söz ve davranıştaki isabet, f-Her şeyin en
mükemmeli, g-Olanı olduğu gibi bilmek. Hikmet Allah’ın bir ordusudur. O
bununla evliyânın kalplerini güçlendirir. Tasavvufî şiirlere de Hikmet denir.
(Uludağ, a.g.e ., s. 226.)
[320] . Kutub, kutb: Medâr, değirmenin alt taşına yerleştirilen ve üst taşın
dönmesini sağlayan demir. Tasavvufta, a- En büyük veli, b-Her zaman
âlemde Allah’ın nazar kıldığı yer olan tek kişi, c-Kutub, âlemin ruhu, âlem
de onun bedeni gibidir. Her şey kutbun çevresinde ve onun sâyesinde
hareket eder. Yani her şeyi o idare eder. (Uludağ, a.g.e ., s. 299.)
[321] . Yesâr: sol, sol el; varlık, zenginlik; gençlik; bolluk; kolaylık.
[322] . Hamiyet; Gayret anlamındadır. Mukaddesâtı ve milletin haklarını,
namus ve haysiyeti korumak hususlarında gösterilen gayret ve ihtimam
hasleti. İman ve İslâmiyet’i ve Hz. Peygamber’in (s.a.v.) Sünnet-i
Seniyyesini ve din ve mücâhede kardeşlerini muhafaza ve müdafaa etmek
gayreti.
[323] . Gayret: a-Dikkatle ve sebatla çalışmak, b-Kıskanmak, çekememek,
c-Hareketli ve temiz hislerle çalışmak, d-Dine, imana, namus gibi
kıymetlere tecavüz edenlere karşı müdafaa için harekete gelmek.
[324] . İlliyyûn: Cennetin en yüksek tabakası. Âhirete giden tam kâmil
mü’minlerin yeri. Hafaza meleklerinin divanları ismidir ki, sâlihlerin
amelleri oraya yükseltilir. Âhirette yüksek dereceye, dergâh-ı rızaya en
yakın olan derecedir.
[325] . Vecd: bulma, var olma, hâsıl olma, buluş demektir. Tasavvufta; a-
Extase. Kulun herhangi bir kasdı ve çabası olmadan, onun kalbine gelen
şeydir (ilham, his, feyz, vârid), b-Vecd bir karşılaşma, yüz yüze gelme,
buluşmadır. Kalbin karşılaştığı hüzün ve neşe gibi şeylerin hepsi birer
vecddir, c- Vecd, Hak teala’dan mükâşefeler/ tecellîlerdir. (Uludağ, a.g.e., s.
514.)
[326] . Mîrâc: Hz. Peygamber’in Allah’la görüşmesi. Tasavvufta Bâyezîd-
i Bistâmî’den îtibâren sûfîler de mîrâc yaptıklarını söylemişlerdir. Mîrâc
genellikle ruhun yükselişi ve manevî yolculuk şeklinde tasvir edilir. Buna
urûc, hubût, suûd-nüzûl yani iniş-çıkış denir. (Uludağ, a.g.e .,s. 335.)
[327] . Tecellî: Âşikâr olmak, açığa çıkmak, görünmek, zuhûr etmektir.
Tasavvufta, Gaybdan gelen ve kalpte zâhir olan nurlar. Fiil tecellîsi:
Allah’ın fiillerinden bir fiilin kulun kalbinde zâhir olması. Allah’ın fiil
tecellîsine mazhar olan âlemdeki bütün fiilleri Hak’tan bilir. “Lâ fâile
illallah” der. İsim tecellîsi: Allah’ın isimlerinden bir ismin kulunun kalbinde
zâhir olması. Sıfat tecellîsi: Allah’ın sıfatlarından birisinin kulun kalbinde
zâhir olması. (Uludağ , a.g.e ., s. 472-473.)
[328] . Sâlik-i meczûb da denilir. Cezbe kãbiliyetine sahip olan aynı
zamanda belli bir seyr ü sülûk çizgisinde bulunan sâlik, başlangıçta her
türlü riyâzat, mücâhede, manevî sıkıntı ve muamelelere ihlâsla sarılır.
Şartlarını eksiksiz olarak yerine getirir. Ardından acı bir meyveden sonra
yenilen bal gibi, riyâzat ve mücâhedenin yakıcı ve yıkıcı güçlüklerinden
kurtularak, ruhî ve manevî huzura erişilen bir hâle ulaşır. (Sühreverdî,
Avârifü’l-maârif , terc. Tasavvufun Esasları, H. Kâmil Yılmaz- İrfan
Gündüz, Vefâ Yayıncılık, İstanbul, tarihsiz, s. 111.)
[329] . Mücerred sâlik de denir. Mutlak mânâda seyr ü sülûkda bulunan
sâlik, şeyhlik makâmına lâyık değildir. Üzerinde nefse ait bazı sıfatları
bulunması dolayısıyla şeyhlik derecesine erişemez. Seyr ü sülûk içindeki
riyâzat ve muamele makãmlarından, Cenâb-ı Hakk’ın lutfettiği kadar
nasibini alır. Fakat maneviyât yolunda güçlüklerle karşılaşanların hâli ile
ferahlatacak bir seviyeye ulaşamaz. (Sühreverdî, a.g.e ., s. 110.)
[330] . Bkz. Hadîd 57/4.
Eğer bununla da kalmazsa, ona şekil ve suret (tasvir) âlemi, güzelleştirme
(tahsîn) âlemi ve süsleme (tezyîn) âlemi açılır. Akılların mukaddes
suretlerden hangi suret üzere olduğunu bilir. İçilecek bitkilerin güzel şekil
ve düzeni, yumuşaklık ve rahmet sıfatlarının bu özelliklerinin taşıyanlara
geçmesi ona görünür. Şâirlere ve hatiplere vezin ve kafiye bu makãmdan
ulaşır. Eğer bununla da kalmazsa, ona kutubluk makãmı açılır. Bundan önce
manevî âlemde her ne gördüyse, (müşâhede) o sol âlemdir (âlem-i yesâr) ki,
onun yeri yürektir. Ona bu âlem açıldığında varlıkların tertibini, her şeye
vücut verilişini ve kâinâtın pek çok sırrını bilir. Gördüklerini hatırında
tutmaya gücü olur. Söylenilmesi gereken kişilere rumuz ve işaretlerle
anlatmaya kuvveti olur.
Eğer bunda da kalmazsa, ona öfke ve gayret (hamiyet) âlemi açılır. Âlem
ehlinde olan öfke ve gayretin, ihtilâf ve düşmanlığın kaynaklarını, şekil ve
suretlerin uyuşmazlığının sebeplerini bilir. Eğer bunda kalmazsa, ona gayret
âlemi, hakkı ortaya çıkarma (izhâr-ı hak), doğru yollar (mezâhib-i
müstakîme) ve Allah’ın gönderdiği kanunlar (şerâyi-i münzile) açılır. Her
açılan makãm onu hürmet ve tazim ile karşılar. Eğer onda da kalmazsa, ona
hayret âlemi açılır. Ondan acziyetini ve kusurunu bilir. Bu illiyyûn âlemidir.
Eğer onda da kalmazsa, cennetlerin mertebe ve dereceleri açılır. Birbiri
içine girmeyi, çeşitli nimetlerin birbirine olan üstünlüklerini bilir. O dar bir
yol üzerinde durur. Oradan cehennemin mertebe ve aşağı basamaklarını
(dereke), birbiri içine girmeyi ve azabı ayrıntılarıyla görür. Eğer bu keşifte
de kalmazsa, ona helâk edici ruhlar gösterilir. Onları toplandıkları yerde
sarhoşluk ve hayretler içerisinde bulur. Vecd sultanı onlara galip gelmiş
olur. Onların hâli onu davet etmiş olur.
4-Halk ile kaldın geri, ölüyü sandın diri. Zinde’den uzak oldun; Hay’dan
utan, hayâ et.
O tecellîlere (rûhânî mîrâca) yükselmenin müddeti, halvete girenin huzur
hâline ve gafletine göre uzun ya da kısa olur. İnsanları unuttuğu kadar
Hakk’ın huzurunu bulur. Eğer o halvete giren, âlemlerin Rabbine
samimiyetle ve kesin bir iman ile tamamen yöneldiyse, o sırların ve hallerin
hiçbirisi ona açılmayıp o fitne ve belâlarla yolundan kalmayıp hepsini
geçer. Hak tealanın yardımıyla, muhabbet cezbeleriyle, emniyetle ve
süratle; fiil, isim ve sıfat tecellîleri mertebesine gider. Şu halde, mürîd ve
meczûb olan, Hakk’ın huzur ve yakınlığını çabuk bulur. Mürîd ve sâlik
olana, keşif ve kerâmetlerle yardım olunur. Gâfil ve uzaklaştırılmış olan ise
insanlara yakınlık hâli ile kalır.
Eğer bunda da kalmazsa, ona öfke ve gayret (hamiyet) âlemi açılır. Âlem
ehlinde olan öfke ve gayretin, ihtilâf ve düşmanlığın kaynaklarını, şekil ve
suretlerin uyuşmazlığının sebeplerini bilir. Eğer bunda kalmazsa, ona gayret
âlemi, hakkı ortaya çıkarma (izhâr-ı hak), doğru yollar (mezâhib-i
müstakîme) ve Allah’ın gönderdiği kanunlar (şerâyi-i münzile) açılır. Her
açılan makãm onu hürmet ve tazim ile karşılar. Eğer onda da kalmazsa, ona
hayret âlemi açılır. Ondan acziyetini ve kusurunu bilir. Bu illiyyûn âlemidir.
Eğer onda da kalmazsa, cennetlerin mertebe ve dereceleri açılır. Birbiri
içine girmeyi, çeşitli nimetlerin birbirine olan üstünlüklerini bilir. O dar bir
yol üzerinde durur. Oradan cehennemin mertebe ve aşağı basamaklarını
(dereke), birbiri içine girmeyi ve azabı ayrıntılarıyla görür. Eğer bu keşifte
de kalmazsa, ona helâk edici ruhlar gösterilir. Onları toplandıkları yerde
sarhoşluk ve hayretler içerisinde bulur. Vecd sultanı onlara galip gelmiş
olur. Onların hâli onu davet etmiş olur.
5-Nasıl ki Firavn’un nimetinden el çekti Mûsâ; Cömertlik deryâsı ona,
yed-i beyzâ verdi.
3-Vuslata yoldaş olan mâşukun mekânı olamaz. Vuslat merhemi olmayan
âşık, derdiyle başbaşa kalır. Hak teala “Nerede olursanız olun, ben
oradayım” buyurur. Kendisiyle bulan O’nu, vuslat sırlarına mahrem olur.
Sonra yiyeceklerini seçme hususunda ihtiyatlı davransın. Hayvanî
olmayan yağsız yiyeceklerden, midesinin yarısına kadar yesin. Böylece
aşırı yeme ve içmeden uzak olsun. Mizacı itidal üzere kalsın. Tabiatı
kuruyup çeşitli hayallere sebep olmasın. Fakat kalbine gelen ilhamlar
(vâridatlar) ile kalbi değişirse, o değişimi ganimet bilsin. Melekler âleminin
vâridatlarından nasiplensin. Nurânî meleklerin vâridâtları ile rûhânî
vâridâtlar ve şeytanın ateşinin farkını; vâridât zamanında kendi nefsinde
bulduğu soğukluk ve lezzetle ya da elem ve hayretle bilsin. Çünkü kalbe
inen vâridât melekten olduğunda muhakkak ki onun ardından beden
soğukluk ve lezzet bulur dert ve hayret bulmaz. Sureti değişmez. Gönülde
ilim ve hikmet kalır, mâsivâ kalmaz.
4-Bu cismin muâşeretinden, neşeyle zevklenmesinden; o ruhtan böylece
gâfil olmuşsun.
6-Sekr ve hayret aşk şarabını içmenin gereği oldu. O kadeh onu ister ki
ben ve sen demeyip “hû” zikriyle dolayım.
Uzletin en ileri noktası olan halvete girişin şartlarını, esaslarını ve
halvetin de son noktası olan kalbe gelen mânâlar (vâridât) ve sırlara
ulaşmanın nasıl olduğunu ve manevî keşfin nasıl elde edildiğini bildirir.
Eğer onda da kalmazsa, ona Allah’ın hareket verici (muharrik) [227/b]
sıfatı tecellî eder. Eğer onunla tesellî olmazsa, Hak teala ona isim ve
sıfatlarıyla tecellî eder. İşte o ismin nurunun şiddetinden ârif, yok olur ve
kendinden geçer. Hâline uygun manevî giysilerle Hak’ta sonsuzluğa (bekã)
erer. Oradan izi üzere yine hisler âlemi ile sınırlanmış, kayıtlanmış
yeryüzüne gelir yahut o yükseldiği ilâhî (lâhûtî) âlemde kalır. Bu rûhânî
mîrâc, halvete girmekle meydana gelir.
O tecellîlere (rûhânî mîrâca) yükselmenin müddeti, halvete girenin huzur
hâline ve gafletine göre uzun ya da kısa olur. İnsanları unuttuğu kadar
Hakk’ın huzurunu bulur. Eğer o halvete giren, âlemlerin Rabbine
samimiyetle ve kesin bir iman ile tamamen yöneldiyse, o sırların ve hallerin
hiçbirisi ona açılmayıp o fitne ve belâlarla yolundan kalmayıp hepsini
geçer. Hak tealanın yardımıyla, muhabbet cezbeleriyle, emniyetle ve
süratle; fiil, isim ve sıfat tecellîleri mertebesine gider. Şu halde, mürîd ve
meczûb olan, Hakk’ın huzur ve yakınlığını çabuk bulur. Mürîd ve sâlik
olana, keşif ve kerâmetlerle yardım olunur. Gâfil ve uzaklaştırılmış olan ise
insanlara yakınlık hâli ile kalır.
Eğer bunda da kalmazsa, ona öfke ve gayret (hamiyet) âlemi açılır. Âlem
ehlinde olan öfke ve gayretin, ihtilâf ve düşmanlığın kaynaklarını, şekil ve
suretlerin uyuşmazlığının sebeplerini bilir. Eğer bunda kalmazsa, ona gayret
âlemi, hakkı ortaya çıkarma (izhâr-ı hak), doğru yollar (mezâhib-i
müstakîme) ve Allah’ın gönderdiği kanunlar (şerâyi-i münzile) açılır. Her
açılan makãm onu hürmet ve tazim ile karşılar. Eğer onda da kalmazsa, ona
hayret âlemi açılır. Ondan acziyetini ve kusurunu bilir. Bu illiyyûn âlemidir.
Eğer onda da kalmazsa, cennetlerin mertebe ve dereceleri açılır. Birbiri
içine girmeyi, çeşitli nimetlerin birbirine olan üstünlüklerini bilir. O dar bir
yol üzerinde durur. Oradan cehennemin mertebe ve aşağı basamaklarını
(dereke), birbiri içine girmeyi ve azabı ayrıntılarıyla görür. Eğer bu keşifte
de kalmazsa, ona helâk edici ruhlar gösterilir. Onları toplandıkları yerde
sarhoşluk ve hayretler içerisinde bulur. Vecd sultanı onlara galip gelmiş
olur. Onların hâli onu davet etmiş olur.
7-Alamam fakr ve fenâ kokusunu ey Hakkı! Her halde varlık-yokluk
gamının nezlesine tutulmuşum.
Çünkü o, bizim işlerimizi bizden daha iyi bildiğine göre, onun bahsettiği
yalnızlık zamanı gelmiştir. O’nun emrine uyarak nasihatini kabul etmemiz
lâzım olmuştur. Yukarıda anlatılan özellikler meşhur haberde şöyle
gelmiştir. Hazret-i Habîb-i Ekrem (s.a.v.) buyurmuştur ki: “ İnsanları,
sözlerine vefâsızlık, emanetlerine hıyânetlik ve birbirlerine düşmanlık eder
gördüğünüz zaman, işte o fitne zamanıdır.”
Eğer bununla da kalmazsa, ona şekil ve suret (tasvir) âlemi, güzelleştirme
(tahsîn) âlemi ve süsleme (tezyîn) âlemi açılır. Akılların mukaddes
suretlerden hangi suret üzere olduğunu bilir. İçilecek bitkilerin güzel şekil
ve düzeni, yumuşaklık ve rahmet sıfatlarının bu özelliklerinin taşıyanlara
geçmesi ona görünür. Şâirlere ve hatiplere vezin ve kafiye bu makãmdan
ulaşır. Eğer bununla da kalmazsa, ona kutubluk makãmı açılır. Bundan önce
manevî âlemde her ne gördüyse, (müşâhede) o sol âlemdir (âlem-i yesâr) ki,
onun yeri yürektir. Ona bu âlem açıldığında varlıkların tertibini, her şeye
vücut verilişini ve kâinâtın pek çok sırrını bilir. Gördüklerini hatırında
tutmaya gücü olur. Söylenilmesi gereken kişilere rumuz ve işaretlerle
anlatmaya kuvveti olur.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: İrfan yoluna
giren (sülûk eden) ve Hazret-i Allah’ın huzuruna giden yakîn ehli;
insanlardan ve kendi nefsinden uzaklaşarak, karanlık ve dar bir mekânda
kendi köşesine çekilip halvetnişîn olur. İnsanlardan hem dış görünüşüyle
hem de kalbiyle uzak [226/a] olduğu kadar Mevlâsına yakın olur.
. Vecd: bulma, var olma, hâsıl olma, buluş demektir. Tasavvufta; a-Extase.
Kulun herhangi bir kasdı ve çabası olmadan, onun kalbine gelen şeydir
(ilham, his, feyz, vârid), b-Vecd bir karşılaşma, yüz yüze gelme,
buluşmadır. Kalbin karşılaştığı hüzün ve neşe gibi şeylerin hepsi birer
vecddir, c- Vecd, Hak teala’dan mükâşefeler/ tecellîlerdir. (Uludağ, a.g.e., s.
514.)
. Mîrâc: Hz. Peygamber’in Allah’la görüşmesi. Tasavvufta Bâyezîd-i
Bistâmî’den îtibâren sûfîler de mîrâc yaptıklarını söylemişlerdir. Mîrâc
genellikle ruhun yükselişi ve manevî yolculuk şeklinde tasvir edilir. Buna
urûc, hubût, suûd-nüzûl yani iniş-çıkış denir. (Uludağ, a.g.e .,s. 335.)
. Tecellî: Âşikâr olmak, açığa çıkmak, görünmek, zuhûr etmektir.
Tasavvufta, Gaybdan gelen ve kalpte zâhir olan nurlar. Fiil tecellîsi:
Allah’ın fiillerinden bir fiilin kulun kalbinde zâhir olması. Allah’ın fiil
tecellîsine mazhar olan âlemdeki bütün fiilleri Hak’tan bilir. “Lâ fâile
illallah” der. İsim tecellîsi: Allah’ın isimlerinden bir ismin kulunun kalbinde
zâhir olması. Sıfat tecellîsi: Allah’ın sıfatlarından birisinin kulun kalbinde
zâhir olması. (Uludağ , a.g.e ., s. 472-473.)
. Sâlik-i meczûb da denilir. Cezbe kãbiliyetine sahip olan aynı zamanda
belli bir seyr ü sülûk çizgisinde bulunan sâlik, başlangıçta her türlü riyâzat,
mücâhede, manevî sıkıntı ve muamelelere ihlâsla sarılır. Şartlarını eksiksiz
olarak yerine getirir. Ardından acı bir meyveden sonra yenilen bal gibi,
riyâzat ve mücâhedenin yakıcı ve yıkıcı güçlüklerinden kurtularak, ruhî ve
manevî huzura erişilen bir hâle ulaşır. (Sühreverdî, Avârifü’l-maârif , terc.
Tasavvufun Esasları, H. Kâmil Yılmaz- İrfan Gündüz, Vefâ Yayıncılık,
İstanbul, tarihsiz, s. 111.)
. Mücerred sâlik de denir. Mutlak mânâda seyr ü sülûkda bulunan sâlik,
şeyhlik makâmına lâyık değildir. Üzerinde nefse ait bazı sıfatları bulunması
dolayısıyla şeyhlik derecesine erişemez. Seyr ü sülûk içindeki riyâzat ve
muamele makãmlarından, Cenâb-ı Hakk’ın lutfettiği kadar nasibini alır.
Fakat maneviyât yolunda güçlüklerle karşılaşanların hâli ile ferahlatacak bir
seviyeye ulaşamaz. (Sühreverdî, a.g.e ., s. 110.)
. Bkz. Hadîd 57/4.
. Ayan: Âşikâr, belli. Herkesin görebileceği ve bileceği bir yerde.
. Vârid-vâridât: Bu iki kelimenin lugat mânâsı “Gelen, varan, inen,
gelenler, varanlar, inenler” demektir. Tasavvufta: Kulun kasdı olmaksızın
gaybdan (Hak’tan) kalbe gelen mânâlar. Allah’tan gelen vâride (ilhâm,
feyz) vârid-i Hak, ilimden (şeriat) gelen vâride, vârid-i ilim denir. Bazı
vâridler neşe ve sevinç, bazıları hüzün ve sıkıntı tesiri yapar. Bunlara da
vârid-i sürûr, vârid-i bast, vârid-i hüzn, vârid-i kabz gibi isimler verilir.
(Uludağ, a.g.e ., s.510-511.)
. Yakîn: Şüphesiz, sağlam ve kat’i olarak bilmek. (Yakîn: Ma’rifet ve
dirayetin ve emsalinin fevkinde olan ilmin sıfatıdır. İlm-i yakîn denir,
ma’rifet-i yakîn denilmez. Ayn-el yakîn: (kelimenin merfu hali ayn-el
yakîndir.) Göz ile görür derecede veya görerek, müşâhade ederek bilmek.
Mesela; uzakta bir duman görüyoruz. Orada ateşin varlığını ilmen biliyoruz,
demektir. Bu bilme derecesine ilm-el yakîn deniyor. Ateşe yaklaşıp
gözümüzle görürsek, ona ayn-el yakîn bilmek deniyor. Daha da ilerleyerek
bütün hislerimizle ateşin varlığını anlayıp ateşin yakması ve sâir sıfatlarını
da bildik ise, bu neviden olan ilmimizin derecesine de “hakka’l-yakîn”
deniyor. (Hakka’l-yakîn: Abdin sıfatları, Cenâb-ı Hakk’ın sıfatlarında fânî
olup, kendisi onunla ilmen ve şuhûden ve hâlen bekâ bulmaktadır. Ö.
Nasuhi, Osmanlıca-Türkçe Sözlük, İnternet.)
. Halvet-nişîn: Yalnız başına bir yere çekilip ibadetle meşgul olanlar.
. Hikmet: a-Felsefe, b-Düşünme melekesinin itidal hâlinde olması, c-
Uygulama ile birlikte olan bilgi, tecrübe ile kazanılan doğru bilgi, d-Hakk’a
uygun düşen söz, e-Söz ve davranıştaki isabet, f-Her şeyin en mükemmeli,
g-Olanı olduğu gibi bilmek. Hikmet Allah’ın bir ordusudur. O bununla
evliyânın kalplerini güçlendirir. Tasavvufî şiirlere de Hikmet denir.
(Uludağ, a.g.e ., s. 226.)
. Kutub, kutb: Medâr, değirmenin alt taşına yerleştirilen ve üst taşın
dönmesini sağlayan demir. Tasavvufta, a- En büyük veli, b-Her zaman
âlemde Allah’ın nazar kıldığı yer olan tek kişi, c-Kutub, âlemin ruhu, âlem
de onun bedeni gibidir. Her şey kutbun çevresinde ve onun sâyesinde
hareket eder. Yani her şeyi o idare eder. (Uludağ, a.g.e ., s. 299.)
. Yesâr: sol, sol el; varlık, zenginlik; gençlik; bolluk; kolaylık.
. Hamiyet; Gayret anlamındadır. Mukaddesâtı ve milletin haklarını,
namus ve haysiyeti korumak hususlarında gösterilen gayret ve ihtimam
hasleti. İman ve İslâmiyet’i ve Hz. Peygamber’in (s.a.v.) Sünnet-i
Seniyyesini ve din ve mücâhede kardeşlerini muhafaza ve müdafaa etmek
gayreti.
. Gayret: a-Dikkatle ve sebatla çalışmak, b-Kıskanmak, çekememek, c-
Hareketli ve temiz hislerle çalışmak, d-Dine, imana, namus gibi kıymetlere
tecavüz edenlere karşı müdafaa için harekete gelmek.
. İlliyyûn: Cennetin en yüksek tabakası. Âhirete giden tam kâmil
mü’minlerin yeri. Hafaza meleklerinin divanları ismidir ki, sâlihlerin
amelleri oraya yükseltilir. Âhirette yüksek dereceye, dergâh-ı rızaya en
yakın olan derecedir.
Eğer bunda da kalmazsa, ona öfke ve gayret (hamiyet) âlemi açılır. Âlem
ehlinde olan öfke ve gayretin, ihtilâf ve düşmanlığın kaynaklarını, şekil ve
suretlerin uyuşmazlığının sebeplerini bilir. Eğer bunda kalmazsa, ona gayret
âlemi, hakkı ortaya çıkarma (izhâr-ı hak), doğru yollar (mezâhib-i
müstakîme) ve Allah’ın gönderdiği kanunlar (şerâyi-i münzile) açılır. Her
açılan makãm onu hürmet ve tazim ile karşılar. Eğer onda da kalmazsa, ona
hayret âlemi açılır. Ondan acziyetini ve kusurunu bilir. Bu illiyyûn âlemidir.
Eğer onda da kalmazsa, cennetlerin mertebe ve dereceleri açılır. Birbiri
içine girmeyi, çeşitli nimetlerin birbirine olan üstünlüklerini bilir. O dar bir
yol üzerinde durur. Oradan cehennemin mertebe ve aşağı basamaklarını
(dereke), birbiri içine girmeyi ve azabı ayrıntılarıyla görür. Eğer bu keşifte
de kalmazsa, ona helâk edici ruhlar gösterilir. Onları toplandıkları yerde
sarhoşluk ve hayretler içerisinde bulur. Vecd sultanı onlara galip gelmiş
olur. Onların hâli onu davet etmiş olur.
O tecellîlere (rûhânî mîrâca) yükselmenin müddeti, halvete girenin huzur
hâline ve gafletine göre uzun ya da kısa olur. İnsanları unuttuğu kadar
Hakk’ın huzurunu bulur. Eğer o halvete giren, âlemlerin Rabbine
samimiyetle ve kesin bir iman ile tamamen yöneldiyse, o sırların ve hallerin
hiçbirisi ona açılmayıp o fitne ve belâlarla yolundan kalmayıp hepsini
geçer. Hak tealanın yardımıyla, muhabbet cezbeleriyle, emniyetle ve
süratle; fiil, isim ve sıfat tecellîleri mertebesine gider. Şu halde, mürîd ve
meczûb olan, Hakk’ın huzur ve yakınlığını çabuk bulur. Mürîd ve sâlik
olana, keşif ve kerâmetlerle yardım olunur. Gâfil ve uzaklaştırılmış olan ise
insanlara yakınlık hâli ile kalır.
2-Hak ile huzur bulan gönül, gül bahçesidir. Gaflette kalan gönül değil,
sanki külhandır. Çünkü gönlümü gaflete düşüren düşmandır. Öyleyse
düşman da dostum da bana ayandır.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: İrfan yoluna
giren (sülûk eden) ve Hazret-i Allah’ın huzuruna giden yakîn ehli;
insanlardan ve kendi nefsinden uzaklaşarak, karanlık ve dar bir mekânda
kendi köşesine çekilip halvetnişîn olur. İnsanlardan hem dış görünüşüyle
hem de kalbiyle uzak [226/a] olduğu kadar Mevlâsına yakın olur.
Halkın avâm ve eşrafını, develer ve koyun sürüleri gibi zavallı ve kusurlu
bilip bütün kâinâtın yaratıcısı olan Allah’a gönülden bağlanarak yönelen
irfân yolcusu, kendini gizleyerek hallerini örter. İnsanların ona îtibar
edecekleri ne bir üstünlük gösterir, ne de insanların ayıplayıp inkâr
edecekleri bir edepsizlik eder. İnsanlarla vakit öldürmeyip yalnızlığı (uzlet)
tercih eder. Bir tenhâ yerde zikir ve fikir edip sadece Cuma ve cemaat
namazlarına gider. Ta ki ârif-i billah [223/a] oluncaya kadar böyle yapar.
İrfan yolunun altı esasından dördüncüsü uzletin faydalarını on madde ile
açıklar.
. Uzlet: Halka karışmamak, onlardan ayrı yaşamak, inzivâya çekilmek.
Tasavvufta: Günâha girmemek, daha çok ve daha ihlâslı ibadet etmek için
toplumdan ayrılıp ıssız ve kimsesiz yerlere çekilmek, tek başına yaşamak.
Buna halvet, inzivâ, vahdet adı da verilir. Toplum içinde bulunmaya ihtilât,
muhâlata ve hiltât denir. Mutasavvıfların uzletten maksatları ihtiyaçtan fazla
toplumda kalmamak, laklâkıyatla zaman geçirmemek, boş zamanlarda bir
köşeye çekilerek ibadet ve tefekkürle zamânı değerlendirmektir. (Uludağ,
a.g.e., s. 498.)
. Gâfil: Habersiz, dikkatsiz, duyarsız. Hangi durumla karşılaşacağını
önceden planlayıp hesap etmeyen.
. Burada A’râf 7/108, Tâhâ 20/22, Şuarâ 26/33, Neml 27/12 ve Kasas
28/32 âyetlerinde bahsi geçen yed-i beyzâ mûcizesine işaret olunmaktadır.
. Ârif-i billah: Keşf ve müşâhade yoluyla, yani manevî ve ruhî
tecrübelerle Allah hakkında zevkî ve vecdî bilgilere sahip olana ârif-i billah
veya sadece ârif, ârifin bu yolla tanıdığı Allah’a Maruf denir. (Uludağ,
a.g.e ., s. 51.)
. Daima diri olan mânâsında, Allah Teala’nın sıfatı.
. Hadis ilmine göre, bir hadis şeyhinden iki veya üç kişinin ortak olarak
rivayet ettikleri garîb hadîse, “azîz” denmektedir. Şâyet hadîsi şeyhten
rivayet edenler bir cemaat olursa hadis “meşhur” adını alır. (Subhi es-Sâlih,
Hadis İlimleri ve Hadis Istılahları. Mütercimi: (M. Yaşar Kandemir, Diyânet
İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara 1981, s. 193.)
. Sekr: Arapaça’da sarhoşluk demektir. Kalbe gelen vâridin tesiriyle
sâlikin ihsastan sıyrılıp gaybete düşmesidir. (Cebecioğlu Prof. Ethem, a.g.e,
s. 552.)
. Hayret: Şaşkınlığı ifade eden Arapça bir kelime. Allah hakkında hırslı
olmakla, ümitsiz olmak arasında bir duraktır. (Cebecioğlu Prof. Ethem,
a.g.e, s. 259.)
. Fakr: yoksulluk demektir. Tasavvufta dervişin hiçbir şeye sahip
olmadığının şuûrunda olması, her şeyin gerçek mâlik ve sahibinin Allah
olduğunu idrak etmesidir. Fenâ, yokluk ve hiçliktir. Tasavvufta kısaca kulun
kendi fiilini görmemesi hâlidir. Kul kendi şahsî irâde ve arzusuna göre
değil, Allah’ın irâde ve arzusuna göre hareket etmesi,kendi irâdesini
Allah’ın irâdesinde yok etmesidir. (Uludağ Süleyman, a.g.e., s.171.)
. Halvet: Uzlet, inzivâ, yalnızlık, tek başına yaşamak, topluma
karışmamak, ihtilât hâlinde olmamak. Tasavvufta a-Ne bir meleğin ne de
diğer herhangi bir kimsenin bulunmadığı bir halde ve yerde Hak ile sırren
(mânen) konuşmak, ruhen sohbet etmek. b-Mâsivâdan ilgiyi kesip tamamen
Allah’a yönelmek ve kendini ibadete vermek. (Uludağ, a.g.e., s. 206.)
6-Sekr ve hayret aşk şarabını içmenin gereği oldu. O kadeh onu ister ki
ben ve sen demeyip “hû” zikriyle dolayım.
Uzlet hâllerinin en üstünü halvettir. Halvetin neticesi, ilâhî irfân ve
Hakk’ın birliğinin sırlarıdır. Uzletin bir özelliği de dünya bilgilerini
vermesidir. İnsan bedenî gıdalardan yüz çevirip insanlar uyurken uyanık
olsa, Allah’ın zikri ile kendisinde susup insanlardan ve nefsinden ayrı kalsa,
bu dört özellik onda toplansa, onun insanlığı melekliğe dönüşüp kulluğu
efendiliğe, gaybiyyeti şehâdete, bâtını zâhire, aklı hisse dönüşür. Kendisi
abdallar zümresine girip mukarrebûn makãmlarını bulur. Marifet nimetine
nâil olup muhabbet saadetine ulaşır.

