BEŞİNCİ BAB · BİRİNCİ FASIL · Yedinci Madde
Yedinci Madde
Yedi makamın ilkinde bulunan nefs-i emmârenin nasıl adlandırıldığını;
seyrini, âlemini, yerini, hâlini, evrâdını, sıfatlarını ve onun üstünde bulunan
nefs-i levvâme makamına yükselmesini bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Nefs-i nâtıka
birinci makamda şehvânî nefse mağlup olup daima kötülüğü emredici
olduğu için ismi emmâre olmuştur. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de; “Çünkü
nefis daima kötülüğü emreder.” (Yûsuf 12/53) buyurulmuştur.
Nefs-i emmârenin seyri Allah’a doğrudur (seyr ilâllah). Âlemi, görünen
âlem (âlem-i şehâdet), mahalli göğüs boşluğudur. Hâli meyl etmektir.
Evrâdı şeriattır. Onun başlıca sıfatları ise cehalet, cimrilik, hırs, kibir, öfke,
şehvet, tamahkârlık, hased, kötü huylar, boş şeylerle uğraşmak, insanlarla
alay etmek ve onlara eziyet etmek ve bunun gibi şeylerdir. Nitekim şiirde
şöyle denilmiştir:
Nazm
1-Her dilî k’û peyrev-i emmâre şod
Ez-bilâd-ı ma‘rifet âvâre şod
2-Gerçi netvân goften evsâfeş tamâm
Lîk yek çendî be-bâyed bord nâm
3-Buhl u hırs u ucb u hubb-i câh u mâl
Hezl u hemz u lemz u gamz u kîl u kâl
4-Hubb-i gılmân, hubb-i nisvân, hubb-i cehl
Humk u nisyân buğz u isyân kâr-ı sehl
5-Ekl-i vâfir nevm-i gâbir kibr u kîn
Münkirî ber hâlet-i merdân-ı dîn
6-Hem hased, hem la‘b u hem kavl-i hatar
Hem neşât u hem betâlet hem batar
7-Şerh-i yek-çendî be-goftem z’în sıfât
Bâz dânî ger buved der-dil sıfât
Nazm (ın tercümesi)
1-Nefs-i emmârenin peşinden giden kalp marifet ülkesinden uzaklaşır,
âvâre olur.
2-Onun kötü sıfatları bir bir sayılamaz, ama bir kaçını söylemek yerinde
olur.
3-“Cimrilik, ihtiras, kendini beğenme, mal ve makam sevgisi. Alay
etmek, kaş göz işareti yapmak (iğmâz) ve dedikodu.
4-Genç sevgisi, kadın sevgisi ve cahillik. Ahmaklık, unutkanlık, buğz ve
isyan.
5-Çok yemek, çok uyumak, kibirlenmek ve kin tutmak. Dindarların halini
inkâr etmek.
6-Hem hasetlik, hem oyun ve eğlence ve hem de çirkin söz. Hem neşe,
hem aylaklık, hem de nankörlük.”
7-Nefs-i emmârenin sıfatlarından bir kaçını saydım. Kalpte bu sıfatlar
bulunursa, onlardan kurtul.
Gerçi yukarıda açıklanmış olduğu üzere bu nefs-i emmâre rabbânî bir
latîfe olarak bilinmiştir. Ancak tabiata olan meyli ve şehvetlere düşkünlüğü
sebebiyle kirlenmiş ve pislenmiştir. Hayvânî arzuları baskın olan şehvânî
nefsin emri altında kalıp işlerinde ona tâbi olması sebebiyle hayvanlar
sınıfına girmiştir. Hatta kendi övülecek vasıflarını, onların kötü
özellikleriyle o kadar değiştirip benzetmiştir ki onlardan farkı sadece
görünüşte kalmıştır. Bu sebeple şeytanın askerinden olup ondan kuvvet
bulmuştur. Bu öyle çirkin sıfatlı bir nefis ki onun hakkında: “Senin en
büyük düşmanın, iki yanın arasındaki nefsindir” [111] haberi vârid olmuş ve
onun düşmanlığı akıl deliliyle de sâbit görülmüştür.
Çünkü her düşman ihsan ve hizmet karşılığında, zamanla insana dost olur,
sadâkat gösterir. Ne var ki bu nefs-i emmâre ihsan ve hizmetin değerini
bilmeyip düşmanlığını sürdürmekte ısrar eder. Bu sebeple o, insanlığa hep
zararlı olarak kalmıştır.
Nitekim Hazret-i Habîb-i Ekrem (s.a.v.) hadis-i şerifte: “Şimdi küçük
cihaddan büyük cihada dönüyoruz” [112] buyurup kâfirlerle yapılan cihâdın
küçük mücâhede, nefisle yapılan savaşın ise büyük cihad olduğunu
duyurmuştur. Çünkü bu nefis tabiatın zulmetinde kaldığı için hak ile bâtılı,
hayır ile şerri fark edip birbirinden ayıramaz. Bu sebeple o, şeytanın
yardımcısı olmuştur. Şu halde bu makamda bulunan kabiliyetli sâlik, kendi
nefsinin kötülüğünden emin olmaz. Daima ondan çekinir ve her işte ona
müsaade etmez.
Eğer bir kimse onu incitirse nefsini desteklemez. Belki o kimseye
incitmesinde yardımcı olur. Aslâ nefsin tarafının tutmaz. Çünkü bu sâlik,
nefsin düşmanlığını yakînen görmüştür ki artık onunla bir işe girişmez.
Bilakis o yeme, içme ve uykuyu azaltmaya bakar ki hayvânî istekleri baskın
olan şehvânî nefis zayıf düşsün. [322/b] Emmâre diye adlandırılan nefs-i
nâtıka onun baskısından kurtulsun. Sâlik bu makamda “Lâ ilâhe illallah”
zikriyle meşgul olup “Lâ” harfini uzatıp “Allah” lafzındaki hemzeyi üzerine
basa basa söyler. “Hâ” harfine hafif bir “üstün” sesi verip “Allah” lafzıyla
“İllallah” sözü arasını kesmeyip “Allah” lafzının sonunu sâkin okumaya
dikkat eder. “Lafzatullah”ın ve “ilâhe”kelimesinin hemzesini vurgulayarak
okumaya özen gösterir ki “ye” sesine dönüşmesin. Söylemekte olduğu
kelime-i tevhid zikri “Lâyilâhe illallah” halini alıp da, tesirsiz hâle
gelmesin, tekrarı faydasız olmasın. Zikre devam eden sâlik kelime-i tevhîdi
[yukarıda tarif ettiğimiz şekilde] vurgusuna dikkat ederek ve cehrî
olmaksızın nefesiyle söyleyerek gizlice tekrar etmeye devam eder. Ayakta
iken, otururken, yatarken bütün hallerinde ve her vakitte, zikrin sayısını
arttırmaya çalışarak bunu söylemeye devam eder.
Çünkü bu kelimenin tekrarıyla elde edilmek istenen tesir, ancak ona gece
gündüz devam etmekle meydana gelir. Nitekim Hazret-i Habîb-i Ekrem
(s.a.v.): “Lâ ilâhe illallah” zikrini çok söyleyerek imanınızı yenileyin. [113]
Buna devam etmek, hiç bırakmayıncaya kadar günahları eritir. Onun dengi
hiçbir amel yoktur. O’na ulaşıncaya kadar Allah’la arasında hiçbir perde
yoktur.” buyurmuş ve bu güzel kelimenin her amelden üstün, her amelden
öncelikli ve amel sâhibini her türlü tehlikelerden koruyan Allah’ın sağlam
kalesi olduğunu duyurmuştur.
Bu yola yeni giren sâlik (mübtedî), bir müddet lisanıyla “Lâ ilâhe
illallah” deyince -ilk başlarda henüz- onun mânâsından bir haz almaz.
Ancak belirli bir zaman geçtikten sonradır ki geçmişte işlediği günahlar
sebebiyle meydana gelen karanlık perdeler kalbinden yavaş yavaş kalkar ve
Hak tealanın kalpleri evirip çeviren, halleri değiştiren olduğunu bilir. O’nun
her şeyi yaratan ve fiilleri icâd eden olduğunu idrak eder. Artık O’nun
veren, alan, zarara uğratan ve fayda sağlayan olduğunu, bütün eşyâya hakîki
mânâda tesir eden ve gerçek tasarruf sâhibi olduğunu, her şeyi çekip
çevirenin (câmi‘) O olduğunu basîret gözüyle görür. Onun bu müşâhedesi
itikadı ve sözünden öteye geçer; zevk olup hâline yansır. Hâlbuki manevî
görme (şuhûd) zevkini ve hâlini, ancak hâl sahipleri bilir.
Şunlar şuhûdun alâmetlerindendir ki; şuhûd sahibi yaratılmışlardan birini
aslâ hor görmez, hiç kimseden tiksinmez, nefret etmez. Ondan ne bir
mü’mine, ne bir kâfire, ne bir hayvana ve ne de kendine düşmanlık eden
akılsıza meşakkat ve zarar gelir, keder erişir.
Şuhûdun neticelerindendir ki; bu makamın sâhibi hakîr görülen
miskinlerin sıfatıyla muttasıf olup yüzü nûrlu olur. Gönlü daima neşeli olup
dinin âdâbıyla edeplenmiş olup nefsini terbiye etmiş bulunur.
Sâlikte nefs-i emmârenin özellikleri bâkî olduğu sürece bu güzel ve
tertemiz kelimeyi abdestli olarak tenhâlarda gözünü yumarak gizlice tekrara
devam eder. Nefeslerinin sesine kulak vererek söylediği kelimenin mânâsını
kalbinde gizler. Kuvvetle ve şiddetle “İllallah” dedikçe huşû ve huzû ile
göğsünün sol tarafına başını eğer. Ta ki oradaki kötü sıfatlar sökülüp gitsin.
Kalbine tevhid ve Allah’ın fiilleri dolsun. Saadetin başlangıcına böylece
nâil olsun. Mevlâ’nın muhafaza ettikleri arasına dâhil olsun. Her muradına
nail olsun.
Nazm
1-O cân ki dostını bilmez niçün talebde degil
Eger bilürse anı ya niçün tarabda degil
2-Hicâb olursa Ebû Cehl-i nefs ana her dem
Niçün gazâ-yı Ebû Cehl ü Bû Leheb’de degil
3-Aceb değil mi ki dil tenbel ola dilberden
Niçün hevâ-yı kad-i dilber-i acebde degil
4-Ne hâ’il oldı, gönül bedrine husûf irdi
Niçün o mihr ziyâsın bu meh talebde degil
5-Aceb delidir o Mecnûn ki, iki Leyli sever
Niçün mahabbeti bir bâğ u bir inebde degil
6-Çü vahdet oldı garib-hâne-i muvahhid-i Hak
Hudâ içün niçün ol hâne-i gurbetde degil [323/a]
7-O mâh-ı bedr şeb-i cism iken aceb Hakkı
Niçün du‘â vü münâcât-ı nîm-şebde degil
Günümüz Türkçesiyle
1-O cân ki dostunu bilmez; niçin talepte değil? Eğer biliyorsa O’nu, niçin
sevinçte değil?
2-Perde olursa Ebû Cehil nefsi, ona her zaman. Niçin Ebû Cehil’le, Ebû
Leheb’le cenkte değil?
3-Gönlün sevgiliye isteksiz olması garip değil mi? Öyleyse niçin,
muhteşem güzelin endâmında değil?
4-Ne engel oldu da, gönül dolunayı tutuldu? Niçin o güneş ışığına, bu ay
istekli değil.
5-Acep deli mi o Mecnûn ki, iki Leylâ’yı sever. Niçin muhabbeti bir
bağda, bir üzümde değil?
6-Madem ki vahdet, muvahhidin gariphânesi oldu. Allah aşkına, neden o
gariphânede değil?
7-O ay yüzlü cisim gecesine dolunay iken, acep Hakkı! Niçin dua ve
yalvarışın gece yarısında değil?

