Marifetnâme · Haziran 28, 2026

Yedi makamın ilkinde bulunan nefs-i emmârenin nasıl adlandırıldığını; seyrini, âlemini…

BEŞİNCİ BAB · BİRİNCİ FASIL · Yedinci Madde Yedinci Madde Yedi makamın ilkinde bulunan nefs-i emmârenin nasıl adlandırıldığını; seyrini, âlemini, yerini, hâlini, evrâdını, sıfatlarını ve onun üstünde bulunan nefs-i …

BEŞİNCİ BAB · BİRİNCİ FASIL · Yedinci Madde

Yedinci Madde

Yedi makamın ilkinde bulunan nefs-i emmârenin nasıl adlandırıldığını;

seyrini, âlemini, yerini, hâlini, evrâdını, sıfatlarını ve onun üstünde bulunan

nefs-i levvâme makamına yükselmesini bildirir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Nefs-i nâtıka

birinci makamda şehvânî nefse mağlup olup daima kötülüğü emredici

olduğu için ismi emmâre olmuştur. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de; “Çünkü

nefis daima kötülüğü emreder.” (Yûsuf 12/53) buyurulmuştur.

Nefs-i emmârenin seyri Allah’a doğrudur (seyr ilâllah). Âlemi, görünen

âlem (âlem-i şehâdet), mahalli göğüs boşluğudur. Hâli meyl etmektir.

Evrâdı şeriattır. Onun başlıca sıfatları ise cehalet, cimrilik, hırs, kibir, öfke,

şehvet, tamahkârlık, hased, kötü huylar, boş şeylerle uğraşmak, insanlarla

alay etmek ve onlara eziyet etmek ve bunun gibi şeylerdir. Nitekim şiirde

şöyle denilmiştir:

Nazm

1-Her dilî k’û peyrev-i emmâre şod

Ez-bilâd-ı ma‘rifet âvâre şod

2-Gerçi netvân goften evsâfeş tamâm

Lîk yek çendî be-bâyed bord nâm

3-Buhl u hırs u ucb u hubb-i câh u mâl

Hezl u hemz u lemz u gamz u kîl u kâl

4-Hubb-i gılmân, hubb-i nisvân, hubb-i cehl

Humk u nisyân buğz u isyân kâr-ı sehl

5-Ekl-i vâfir nevm-i gâbir kibr u kîn

Münkirî ber hâlet-i merdân-ı dîn

6-Hem hased, hem la‘b u hem kavl-i hatar

Hem neşât u hem betâlet hem batar

7-Şerh-i yek-çendî be-goftem z’în sıfât

Bâz dânî ger buved der-dil sıfât

Nazm (ın tercümesi)

1-Nefs-i emmârenin peşinden giden kalp marifet ülkesinden uzaklaşır,

âvâre olur.

2-Onun kötü sıfatları bir bir sayılamaz, ama bir kaçını söylemek yerinde

olur.

3-“Cimrilik, ihtiras, kendini beğenme, mal ve makam sevgisi. Alay

etmek, kaş göz işareti yapmak (iğmâz) ve dedikodu.

4-Genç sevgisi, kadın sevgisi ve cahillik. Ahmaklık, unutkanlık, buğz ve

isyan.

5-Çok yemek, çok uyumak, kibirlenmek ve kin tutmak. Dindarların halini

inkâr etmek.

6-Hem hasetlik, hem oyun ve eğlence ve hem de çirkin söz. Hem neşe,

hem aylaklık, hem de nankörlük.”

7-Nefs-i emmârenin sıfatlarından bir kaçını saydım. Kalpte bu sıfatlar

bulunursa, onlardan kurtul.

Gerçi yukarıda açıklanmış olduğu üzere bu nefs-i emmâre rabbânî bir

latîfe olarak bilinmiştir. Ancak tabiata olan meyli ve şehvetlere düşkünlüğü

sebebiyle kirlenmiş ve pislenmiştir. Hayvânî arzuları baskın olan şehvânî

nefsin emri altında kalıp işlerinde ona tâbi olması sebebiyle hayvanlar

sınıfına girmiştir. Hatta kendi övülecek vasıflarını, onların kötü

özellikleriyle o kadar değiştirip benzetmiştir ki onlardan farkı sadece

görünüşte kalmıştır. Bu sebeple şeytanın askerinden olup ondan kuvvet

bulmuştur. Bu öyle çirkin sıfatlı bir nefis ki onun hakkında: “Senin en

büyük düşmanın, iki yanın arasındaki nefsindir” [111] haberi vârid olmuş ve

onun düşmanlığı akıl deliliyle de sâbit görülmüştür.

Çünkü her düşman ihsan ve hizmet karşılığında, zamanla insana dost olur,

sadâkat gösterir. Ne var ki bu nefs-i emmâre ihsan ve hizmetin değerini

bilmeyip düşmanlığını sürdürmekte ısrar eder. Bu sebeple o, insanlığa hep

zararlı olarak kalmıştır.

Nitekim Hazret-i Habîb-i Ekrem (s.a.v.) hadis-i şerifte: “Şimdi küçük

cihaddan büyük cihada dönüyoruz” [112] buyurup kâfirlerle yapılan cihâdın

küçük mücâhede, nefisle yapılan savaşın ise büyük cihad olduğunu

duyurmuştur. Çünkü bu nefis tabiatın zulmetinde kaldığı için hak ile bâtılı,

hayır ile şerri fark edip birbirinden ayıramaz. Bu sebeple o, şeytanın

yardımcısı olmuştur. Şu halde bu makamda bulunan kabiliyetli sâlik, kendi

nefsinin kötülüğünden emin olmaz. Daima ondan çekinir ve her işte ona

müsaade etmez.

Eğer bir kimse onu incitirse nefsini desteklemez. Belki o kimseye

incitmesinde yardımcı olur. Aslâ nefsin tarafının tutmaz. Çünkü bu sâlik,

nefsin düşmanlığını yakînen görmüştür ki artık onunla bir işe girişmez.

Bilakis o yeme, içme ve uykuyu azaltmaya bakar ki hayvânî istekleri baskın

olan şehvânî nefis zayıf düşsün. [322/b] Emmâre diye adlandırılan nefs-i

nâtıka onun baskısından kurtulsun. Sâlik bu makamda “Lâ ilâhe illallah”

zikriyle meşgul olup “Lâ” harfini uzatıp “Allah” lafzındaki hemzeyi üzerine

basa basa söyler. “Hâ” harfine hafif bir “üstün” sesi verip “Allah” lafzıyla

“İllallah” sözü arasını kesmeyip “Allah” lafzının sonunu sâkin okumaya

dikkat eder. “Lafzatullah”ın ve “ilâhe”kelimesinin hemzesini vurgulayarak

okumaya özen gösterir ki “ye” sesine dönüşmesin. Söylemekte olduğu

kelime-i tevhid zikri “Lâyilâhe illallah” halini alıp da, tesirsiz hâle

gelmesin, tekrarı faydasız olmasın. Zikre devam eden sâlik kelime-i tevhîdi

[yukarıda tarif ettiğimiz şekilde] vurgusuna dikkat ederek ve cehrî

olmaksızın nefesiyle söyleyerek gizlice tekrar etmeye devam eder. Ayakta

iken, otururken, yatarken bütün hallerinde ve her vakitte, zikrin sayısını

arttırmaya çalışarak bunu söylemeye devam eder.

Çünkü bu kelimenin tekrarıyla elde edilmek istenen tesir, ancak ona gece

gündüz devam etmekle meydana gelir. Nitekim Hazret-i Habîb-i Ekrem

(s.a.v.): “Lâ ilâhe illallah” zikrini çok söyleyerek imanınızı yenileyin. [113]

Buna devam etmek, hiç bırakmayıncaya kadar günahları eritir. Onun dengi

hiçbir amel yoktur. O’na ulaşıncaya kadar Allah’la arasında hiçbir perde

yoktur.” buyurmuş ve bu güzel kelimenin her amelden üstün, her amelden

öncelikli ve amel sâhibini her türlü tehlikelerden koruyan Allah’ın sağlam

kalesi olduğunu duyurmuştur.

Bu yola yeni giren sâlik (mübtedî), bir müddet lisanıyla “Lâ ilâhe

illallah” deyince -ilk başlarda henüz- onun mânâsından bir haz almaz.

Ancak belirli bir zaman geçtikten sonradır ki geçmişte işlediği günahlar

sebebiyle meydana gelen karanlık perdeler kalbinden yavaş yavaş kalkar ve

Hak tealanın kalpleri evirip çeviren, halleri değiştiren olduğunu bilir. O’nun

her şeyi yaratan ve fiilleri icâd eden olduğunu idrak eder. Artık O’nun

veren, alan, zarara uğratan ve fayda sağlayan olduğunu, bütün eşyâya hakîki

mânâda tesir eden ve gerçek tasarruf sâhibi olduğunu, her şeyi çekip

çevirenin (câmi‘) O olduğunu basîret gözüyle görür. Onun bu müşâhedesi

itikadı ve sözünden öteye geçer; zevk olup hâline yansır. Hâlbuki manevî

görme (şuhûd) zevkini ve hâlini, ancak hâl sahipleri bilir.

Şunlar şuhûdun alâmetlerindendir ki; şuhûd sahibi yaratılmışlardan birini

aslâ hor görmez, hiç kimseden tiksinmez, nefret etmez. Ondan ne bir

mü’mine, ne bir kâfire, ne bir hayvana ve ne de kendine düşmanlık eden

akılsıza meşakkat ve zarar gelir, keder erişir.

Şuhûdun neticelerindendir ki; bu makamın sâhibi hakîr görülen

miskinlerin sıfatıyla muttasıf olup yüzü nûrlu olur. Gönlü daima neşeli olup

dinin âdâbıyla edeplenmiş olup nefsini terbiye etmiş bulunur.

Sâlikte nefs-i emmârenin özellikleri bâkî olduğu sürece bu güzel ve

tertemiz kelimeyi abdestli olarak tenhâlarda gözünü yumarak gizlice tekrara

devam eder. Nefeslerinin sesine kulak vererek söylediği kelimenin mânâsını

kalbinde gizler. Kuvvetle ve şiddetle “İllallah” dedikçe huşû ve huzû ile

göğsünün sol tarafına başını eğer. Ta ki oradaki kötü sıfatlar sökülüp gitsin.

Kalbine tevhid ve Allah’ın fiilleri dolsun. Saadetin başlangıcına böylece

nâil olsun. Mevlâ’nın muhafaza ettikleri arasına dâhil olsun. Her muradına

nail olsun.

Nazm

1-O cân ki dostını bilmez niçün talebde degil

Eger bilürse anı ya niçün tarabda degil

2-Hicâb olursa Ebû Cehl-i nefs ana her dem

Niçün gazâ-yı Ebû Cehl ü Bû Leheb’de degil

3-Aceb değil mi ki dil tenbel ola dilberden

Niçün hevâ-yı kad-i dilber-i acebde degil

4-Ne hâ’il oldı, gönül bedrine husûf irdi

Niçün o mihr ziyâsın bu meh talebde degil

5-Aceb delidir o Mecnûn ki, iki Leyli sever

Niçün mahabbeti bir bâğ u bir inebde degil

6-Çü vahdet oldı garib-hâne-i muvahhid-i Hak

Hudâ içün niçün ol hâne-i gurbetde degil [323/a]

7-O mâh-ı bedr şeb-i cism iken aceb Hakkı

Niçün du‘â vü münâcât-ı nîm-şebde degil

Günümüz Türkçesiyle

1-O cân ki dostunu bilmez; niçin talepte değil? Eğer biliyorsa O’nu, niçin

sevinçte değil?

2-Perde olursa Ebû Cehil nefsi, ona her zaman. Niçin Ebû Cehil’le, Ebû

Leheb’le cenkte değil?

3-Gönlün sevgiliye isteksiz olması garip değil mi? Öyleyse niçin,

muhteşem güzelin endâmında değil?

4-Ne engel oldu da, gönül dolunayı tutuldu? Niçin o güneş ışığına, bu ay

istekli değil.

5-Acep deli mi o Mecnûn ki, iki Leylâ’yı sever. Niçin muhabbeti bir

bağda, bir üzümde değil?

6-Madem ki vahdet, muvahhidin gariphânesi oldu. Allah aşkına, neden o

gariphânede değil?

7-O ay yüzlü cisim gecesine dolunay iken, acep Hakkı! Niçin dua ve

yalvarışın gece yarısında değil?