DÖRDÜNCÜ BÂB · İKİNCİ FASIL · Yirmi dördüncü Madde
Yirmi dördüncü Madde
Allah aşkına kavuşmanın yolunu ve usûlünü bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Hak tealaya
giden yollar -gerçi çokluktan kinâye olarak- yaratılmışların nefesleri
sayısınca çoktur. Ancak muhabbet ehline lâyık olanı, fenâ ve cezbe yoluna
girmektir. Çünkü fenâ yolu Allah’a ünsiyet peydâ etmeye pek uygun ve
mükemmeldir. Yolların hepsinden üstündür. Âşıklar bu yolun mesafelerini
cezbe neşesiyle (şetar-ı cezbe) süratle geçerler. Aşk, esasen fakr u fenâ
yoludur ki ölmeden evvel ölmek üzerine kurulmuştur. İradî ölüm, on esasa
bağlıdır:
Birinci esas tövbedir.
Tövbe kulun Hak tealaya kendi isteğiyle dönmesidir. Hâlbuki bedenî
ölüm Hakk’a irâde dışı gitmektir. Çünkü Hak teala şöyle buyurmuştur: “Ey
huzura kavuşmuş nefs! Sen O’ndan hoşnut, O senden râzı olarak, dön
Rabbine!” (Fecr 89/27. 28) [294/b] Çünkü tövbe, günahların hepsinden
çıkmaktır. Günahlar ise kulu Mevlâ’sından engelleyen iki cihanın
mertebelerine bakmaktır. Hâlbuki âşığa lâyık olan ve yakışan, mâşukundan
başkasına bakmamaktır. Belki benliğinden bile tamamen sıyrılarak kendi
varlığından çıkmaktır. Çünkü “bizzat senin varlığın, kıyas kabul etmeyen
bir günahtır” sözü, hakikate eren muhakkıkların katında gerçek bir
durumdur.
İkinci esas zühddür.
Zühd dünyanın süs ve lezzetlerinden el etek çekmektir. Mal, makam ve
izzete dair hazların azından ve çoğundan kurtulup çıkmaktır. Nitekim ölüm
de bütün bunları bırakıp gitmektir. Zühdün hakikati iki cihanı terk
edebilmektir. Nitekim Hazret-i Habib-i Ekrem (s.a.v) buyurmuştur ki:
“Dünya âhiret ehline, âhiret dünya ehline haramdır. Allah ehline ise
bunların ikisi de haramdır.”
Üçüncü esas tevekküldür.
Tevekkül Allah tealaya güvenip itimat etmede sebeplerden ve onları
meydana getiren şartlardan bütün bütün sıyrılmaktır. Nitekim ölmek de bu
hâle kavuşmaktır. Çünkü Hak teala buyurmuştur ki; “Kim Allah’a
tevekkül ederse, O ona yeter.” (Talak 65/3)
Dördüncü esas kanaattir.
Kanaat nefsin arzularından ve hayvanî beklentilerden kurtulmaktır.
Nitekim ölüm de bu gayeye ulaşmaktır. Şu halde âşığa yakışan yeme-içme,
giyinme ve barınma konularında ihtiyacı kadarıyla yetinmektir. İsrafa
düşmekten şiddetle çekinmektir. Nitekim Hak teala; “İsraf etmeyin” (A’râf
7/31) buyurmuştur.
Beşinci esas uzlettir.
Uzlet ve inzivâ ile halk arasına karışmaktan kurtulmaktır. Nitekim ölüm
de dünya ehlinden kesilip uzaklara gitmektir. Bunun için nefsi terbiye eden
kâmil bir mürşidin hizmetine girmelidir. Ölülerin ölü yıkayıcıya teslim
olduğu gibi ona teslim olmalıdır. Böylece kendini velayet suyu ile yıkayıp
isyan kirinden arındırarak diğer başka pisliklerinden kurtulup tertemiz
olmalıdır.
Uzletin en fazîletlisi tenha bir yerde yalnızlık içerisinde halvete çekilip
duyu organlarının eşya ile ilgisini kesmektir. Çünkü ruhun başına gelen her
âfet ve fitne nefse kuvvet verir, onunla sıfatlarını geliştirir. Neticede nefis
onunla ruhu kuşatmaya fırsat bulmuş olup fırsattan faydalanarak onu beden
âlemindeki aşağıların aşağısı derecelere çekerek, dünya bağlarıyla sımsıkı
bağlar. Bu bağların hepsi de görünürdeki beş duyu organının pençelerinden
meydana gelmiştir. Şu halde halvetle duyu organlarının hareket alanı
sınırlanmış, yollarına set çekilmiş olur. Duyu organları eşya ile alâkadan
uzak kaldıkça şehvetlerden, hevâdan, şeytandan ve dünyaya ait ilgilerden
ümidini kesmiş olur.
Böyle bir korunma ve gayretten sonra Allah’ı zikir temizleyicisi (müshil-i
zikrullah) ile dünyaya meylin, nefretin, cehaletin, gafletin ve arzulara
düşkünlüğün hepsi yok olup gider. Gönül dünyası ferahlar; maddî ve
manevî açıdan sıhhat ve afiyete kavuşur.
Altıncı esas zikrullâha devam etmektir.
Zikir ile mâsivâyı unutarak gönülden onların ilgisini çıkarmaktır. Nitekim
ölüm de mâsivâyı böyle bir unutma ile unutmaktır. Çünkü Hak teala;
“Unuttuğun zaman Rabbini hatırla!” (Kehf 18/24) buyurmuş ve bu
âyetin remziyle mâsivâyı unutması gerektiğini insana duyurmuştur.
Mübarek “Lâ ilâhe illallah” kelimesi manevî bir ilaçtır ki, gönülden
mâsivâyı sürüp çıkarma (nefy) ile isbat üzere tertip olunmuştur. “Lâ” nefyi
ile bozguncu ve zararlı bütün maddeler yok olup gider. Öyle ki nefsî
kuvvetler, kalbî hastalıklar ve ruhu sınırlayan bağlar hep bu kuvvetlerden
doğmaktadır. “İllallah” isbat kelimesiyle kalbî duyular kuvvetlenir; kalp
sıhhat bulur. İnsanın mizacı düzelir, şahsiyeti olgunlaşır. İlâhî sıfatların
tecellîsiyle gönlü ve canı ferahlar, bunlarla tesellî olur.
Yedinci esas teveccüh-i tâm (bütün benliğiyle Allah’a yönelmek)dır.
Tam teveccüh, mâsivâyı hatırlatan bütün arzu ve isteklerden kurtulmaktır.
Nitekim ölüm de bu hâle varmaktır. Öyleyse, âşığa gereken odur ki
Mevlâsından başka ne bir arzusu kalsın ne de bir sevdiği olsun. Âşığın ne
Allah’tan başka bir maksadı olur ne de O’ndan bir an gâfil olur. Çünkü
denilmiştir ki; “Bir sâdık âşık [295/a] Allah’a bin sene teveccüh etse de,
sonra O’ndan bir an yüz çevirse, bu durumda kaybettiği kazandığından çok
olur.”
Sekizinci esas sabırdır.
Sabır mücâhede ile nefsin hazlarından uzaklaşmaktır. Nitekim ölüm de bu
makama yetişmektir. Çünkü âşık, nefsini işlemeye alıştığı ve sevdiği
şeylerden
uzak
tutmayı
ancak
sabır
sâyesinde
başarabilir;
bu
muvaffakiyetini sürdürebilir. Ancak böylelikle şehvetleri yıkılıp nefsi
temizlenir, arzuları hep övülmüş hasletlerden meydana gelir, din yolunda
istikamet üzere yürür, kalbi saf, ruhu aydınlık olur. Nitekim Hak teala
buyurmuştur ki; “Sabrettikleri ve âyetlerimize kesinlikle inandıkları
zaman onların içinden, buyruğumuzla doğru yola ileten rehberler tayin
etmiştik.” (Secde 32/24)
Dokuzuncu esas murâkabedir.
Murakabe kendi güç ve kuvvetinden çıkmaktır. Nitekim ölüm de o
yokluğa gitmektir. Âşık, Mevlâsının kendisine verdiklerini gözetleyip durur
ve O’nun ruhuna üfleyeceği lütufları bekler. Mâsivâdan yüz çevirip
sevgilinin arzuları deryasına dalar.
Böylece Mevlâ’nın rahmetinden kendi ruhuna öyle nûrlar yağar ki onunla
bir anda iki âlemin kazancını elde eder. Ve otuz sene riyâzâtla
giderilemeyen nefsin zulmeti bir anda silinip gider. Hatta onun kötülükleri
iyiliğe dönüşür. Belki ebrârın amelleri bile ona kötülük gibi gelir. Nitekim
Hak teala bu makama işaretle şöyle buyurmuştur: “İşte bu, Allah’ın büyük
lütfudur ki onu dilediğine verir. Allah büyük lütuf sahibidir.” (Hadîd
57/21)
Onuncu esas rızadır.
Rıza kulun Mevlâsının rızası yoluna girmekle kendi rızasından
çıkmasıdır. Nitekim ölüm de böyledir. Böylece âşık Mevlâsının ezelî
hükümlerine teslim olup işlerini O’nun ebedî tedbirine ısmarlamış olur.
O’nun kazasının yerine gelmesine itiraz etmeyip kaderinden yüz çevirmez.
Rızası yolunca gider. Nitekim Arapça beyitte şöyle denilmiştir:
Beyt
Ca‘altu ille’l-mahbûbi emrî küllehû
Fe in şâ’e ahyânî ve in şâ’e etlefâ
Beyt (in tercümesi)
İşimi bütünüyle Sevgili’ye ısmarladım; ister ihyâ eder, dilerse telef eder.
Kim ki nefsin bu karanlık vasıflarından geçip kendi irâdesiyle ölürse
Mevlâsı onu inayetinin nûruyla diriltir. Nitekim Hak teala buyurmuştur ki;
“Ölü iken dirilttiğimiz ve kendisine insanlar arasında yürüyebileceği
bir ışık verdiğimiz kimse, karanlıklar içinde kalıp ondan hiç
çıkamayacak durumdaki kimse gibi olur mu?” (En’âm 6/122)
Yani insan olmaktan kaynaklanan arzularından geçip nefsin zulmanî
isteklerini kendi irâdesiyle bitiren kimseyi Hak teala rabbânî sıfatlarıyla
nûrlu bir hayata diriltip cemâlinin nûrlarından ona bir nûr ihsan eder ki o
nûr ile halkın hâllerini görür; firâsetiyle insanların durumlarına muttali olur.
Nitekim: “Mü’minin firâsetinden sakının, çünkü o Allah’ın nûruyla bakar”
hadisi bu mânâya işaret eder.
Nefsanî sıfatlarıyla zinde olan kimsenin durumuna gelince; o bedenî
isteklerin karanlık ortamında kalır. Ne marifet yıldızının aydınlığında huzur
bulabilir ne de muhabbetin meyvesi olarak Sevgili’ye kavuşabilir. O halde
beşerî vasıflarını öldüren âşık, elbette âşık olduğu Sevgili’nin sıfatlarıyla
ebedî hayatı bulur ve O’nunla kalır.
Müstezâd [81]
1. Ey mâlik-i mülk-i dü cihân vâhid ü kahhâr/ Yokdur sana sânî
Sen dâ’im ü bâkîsin ü yok dârda diyâr/ eşyâ heme fânî
2. Mevcûd-ı hakîkîsin ü ma‘dûmdır eşyâ/ Çün sâye vü rü’yâ
Sensin hep idüp eyleyen ey fâ‘il-i muhtâr/ Ahvâl-i cihân
3. Sun‘unla var itdin nice bin enfes ü ervâh/ Eşkâl ile eşbâh
Nûrunla semâvât u zemîn eyledin ızhar/ Hep kevn ü mekânı
4. Ey evvel ü hem âhir ü hem bâtın u zâhir/ Senden bu mezâhir
Hep havl dahi kuvvet alur endek ü bisyâr/ Hem nâm ile şânı [295/b]
5. Aşkınla dönüp rûz ile şeb, raks ider eflâk/ Hayretde kalur hâk
Şevkinle yanar şems ü kamer sâbit ü seyyâr/ Eyler deverânı
6. Eflâk ü anâsırla mevâlîde çü hem-râh/ Nûrundır ey Allâh
Zerrâtı kamu eyledi ser-geşte çü pergâr/ Aşkın hafakânı
7. Aşkınla hevâ cûş idüp emvâc olur ebhur/ Şevkinle kamu pür
Aşkın düşürür şevk ile vâdîlere nâ-çâr/ Her âb-ı revânı
8. Aşkınla mu‘ammâ-yı cihân hall olur ancak/ Ey vâhid-i mutlak
Bir şu‘le imiş âlem idermiş anı tekrâr/ Aşkın cevelânı
9. Her cân u gönül tab‘ iledir nûrına mâ’il/ Nûr anlara şâmil
Zerrât-ı cihân vahdetini eylemiş ikrâr/ Bî-nutk-ı lisânı
10. Nûrunla dil ü dîdemize göster ilâhî/ Eşyâ-yı “kemâhî”
Tâ seyr idelüm şânların ey kulzüm-i zehhâr/ Her ân u zamânı
11. Nûrunla zuhûr itdi çü ervâh ile esmâ/ Aşk oldu müsemmâ.
Göster bize her mertebede sâ’ir-i etvâr/ Bir ayn-ı iyânı
12. Ger aşk cihân-gîrine meyl eylese zâhid/ Olurdu müşâhid
Hem Ka‘be misâli sevüp itmezdi ol inkâr/ Her seng-i nişânı
13. Hakkâ ki olan aşk-ı safâ-bahşına vâkıf/ Olmuşdur o ârif
Hoş cânı gibi şefkat ider cümleye her bâr/ İncitmez o cânı
14. Âdemde kodun sırrına mahzen dil-i âgâh/ Olmuş o nazargâh
Çün âyinedir lutfuna dil ey şeh-i Cebbâr/ Kesr eyleme anı
15. Sâf eyle bu dil âyinesin tâ dura kâmil/ Ol hüsne mukâbil
Bakdıkca ana sen seni bul kim dola envâr/ Hem zâr-ı nihân
16. Her hamd ü senâ medh ü du‘âdır sana râci‘/ Sen cümleyi câmi‘.
Hep senden alurlar dün ü gün âşık u dil-dâr/ Hem aşk u hem ânı
17. Mihrinle pür itdün bir avuç hâki dırahşân/ İsmin didin insân
Nûrunla hem itdün yüzünü mazhar-ı dîdâr/ Bulmuş leme‘ânı
18. Yolunda çü terk eylemişem cümleyi, Mevlâ/ Bildüm seni evlâ
Dil gerçi senin çün sever ol cümleyi yek-bâr/ Olmaz nigerânı
19. Aşkınla refîk eyle beni olsun enîsim/ Hem dilde celîsim
Şîrîn-deheni câna diger eyleye güftâr/ Esrâr-ı beyânı
20. Bî-aşk tenim bâr-ı girândır bana ey dost/ Ger mağz u eger post
Aşkınla tahammül kılınur yükle ne kim var/ Her bâr-ı girânı
21. Bî-aşk belâdır ki ne var devlet ü ni‘met/ Aşkınla sa‘âdet [296/a]
Aşkınla belâ bal olur, âteş gül ü gülzâr/ Oldur zer-i kânı
22. Aşkın elem ü derdi virür gönlüme lezzet/ Oldur bana izzet
Kim gamla yanup cism ola kül cân ola çün nâr/ Itr ola duhânı
23. Aşkınla dolan buldı iyân devlet ü ikbal/ Hem izzet ü iclâl
Benlikde kalan nefse uyan, müdbir-i bî-mâr/ Çekmiş o ziyânı
24. Bir kerre içen aşk-ı elinden mey-i sâfî/ Olmuş ana kâfî
Cismi uyuşup kalbi olur hâne-i hammâr/ Kor âb ile nânı
25. Aşkın çün olur âşıka deryâları sâkî/ Hay olur o bâkî
Şevkin bitürür gülşen-i cânında çok ezhâr/ Esmâr-ı cinânı
26. Benlikden ırağ it beni kıl aşkına vâsıl/ Olsun bana hâsıl
Anınla ne kim görse gönül eyleye tezkâr/ Ol rûh-ı revânı.
27. Evhâm-ı hayâlimle işim havf u hatardır/ Oddan bu beterdir
Hüznünle pür it gönlümü tâ kalmasın efkâr/ Vir emn ü emânı
28. Kahrınla olan münkabız eylerse tevekkül/ Hem sabr u tahammül
Mihrinle dolar kalbi gider zulmet-i ağyâr/ Kor tîr ü kemânı
29. Hikmetle nazar idenedür hey’et-i âlem/ Çok âyet-i muhkem.
Eşyâda iyân nûr-ı yakîn bulmuş o huşyâr/ Kor gayri gümânı
30. Şevkinle figân iden olur aşkına mahrem/ Zevk eyler o her dem
Feryâd ile çün bahre irer bahr olur enhâr/ Kalmaz o figânı
31. Çün nûr-ı habîbinle ki oldur yem-i irfân/ Kıldın bizi şâdân
Ol bahr-ı hakîkatden, olur her dile fevvâr/ Aşkın galeyânı
32. Her dilde sana hamd ü senâ eyledi Hakkı/ Yok anladı halkı
Aşkınla ider nazm-ı hoş efkâr ile eş‘âr/ Ebkâr-ı me‘ânî
Günümüz Türkçesiyle
1. Ey iki cihanın sahibi! Bir ve kahhâr olan/ Yoktur sana sânî. [82]
Ezelî ve ebedîsin sana olmaz dâr ve diyâr [83] / Bütün eşya fânî.
2. Sen hakiki varlıksın, eşya sanki yok gibi/ Hepsi gölge ve rüya.
Sen yaparsın her şeyi, dilediğince yönetirsin/ Cihanın hâllerini.
3. Sanatınla var ettin nice bin nefsi, ruhları/ Şekillerle cisimleri.
Nûrunla ortaya çıkardın zemini ve gökleri/ Bütün varlıkları ve mekânı.
4. Ey evvel ve âhir; gizli ve açık olan/ Her şey senden ortaya çıkar.
Bütün kuvvetler kudretinden güç alır/ Namı, şânı sâyende bulur.
5. Aşkınla döner gece gündüz, raks eder felekler/ Hayrette kalır toprak.
Şevkinle yanar güneşle ay; bütün gezegenler/ Devrân ederler.
6. Felekler, unsurlar ve oluşumlar, hep yürür/ Nûrundur, ey Allah!
Bütün zerrelerin başını döndürdü pergel gibi/ Aşkın hafakanı.
7. Aşkınla hava coşar, dalgalar buharlaşır/ Şevkinle dolu her şey.
Aşkın şevkle düşürür vadilere çaresiz/ Bütün akarsuları.
8. Aşkınla çözülür ancak, cihan bilmecesi/ Ey bir olan Mutlak!
Bir parıltıymış âlem, onu tekrar edermiş/ Aşkın coşkusu.
9. Her can ve gönül tabiatıyla nûruna meyleder/ Nûrun onları kapsar.
Cihanın zerreleri birliğini ikrar eylemiş/ Kelimesiz ve dilsiz.
10. Nûrunla gözümüze, gönlümüze göster ilâhî!/ “Eşyayı olduğu gibi.” [84]
Seyredelim yüce şânını, ey coşkun deryâ/ Her an, her zaman.
11. Ruhlar ve esmâ nûrunla zuhûr ettiler/ Aşk müsemmâ oldu.
Öyleyse bize her mertebede sair etvârı göster/ Bir açıklık içinde.
12. Eğer zahid, cihangirlik aşkına meyletseydi/ Müşahid olurdu.
Hem Kâbe misali severdi, inkâr etmezdi / Her nişan taşını.
13. O’nun safâlar bahşeden aşkına vâkıf olan/ Ârif olmuştur.
O herkese canı gibi şefkat eder her zaman/ İncitmez o canı.
14. Âdem›de uyanık gönüllere tevdi ettin, sırrına mahzen kıldın/ O
nazargâh oldu.
Ey Cebbâr Pâdişâh! Madem ki gönül lütfuna âyinedir/ Kırma, incitme
onu.
15. Bu gönül aynasını saf eyle, kâmil olsun/ O güzelliğe karşı dursun.
Baktıkça ona sen seni bul ki; nûr ile dolsun/ Sırlara mekân olsun.
16. Hamd ü senâlar, övgüler, dualar sana döner/ Sen toplarsın her şeyi.
Hep senden alır gece gündüz, sevenle sevilen/ Hem aşkı, hem güzelliği.
17. Nûrunla tecellî edip bir avuç toprağı; parlattın/ Adına “İnsan” dedin.
Nûrunla yüzünü güldürdün; dîdârına lâyık kıldın/ Parladı insan yüzü.
18. Yolunda terk etmişim her şeyi, ey Mevlâ!/ Bildim seni evlâ. [85]
Gönül gerçi senin evin; uğruna sever her şeyi/ Olamaz başka baktığı.
19. Aşkınla dost eyle beni, yoldaşım olsun/ Hem gönülde arkadaşım.
Şirin ağzı cana değer; söylese kelimeleri/ Açıklasa sırlarını.
20. Aşksız tenim yüktür bana; ey dost/ Hem içi, hem dışı öyle.
Aşkınla tahammül ederim; ne varsa yükle/ Her yükü, her ağırlığı.
21. Aşksız belâdır; ne varsa devlet ve nimet/ Hepsi aşkınla saadet.
Aşkınla belâ bal olur; ateş gül ve gül bahçesi/ Odur altın madeni.
22. Aşkın elem ve derdi gönlüme lezzet verir/ Odur bana izzet.
Gamla yanar cismim, kül olur; can ateş olur/ Mis gibi kokar dumanı.
23. Aşkınla dolan, devlet ve ikbal bulur/ İzzet ve yücelik bulur.
Benlikte kalıp nefse uyan tedbir hastası/ Boşuna ziyan çeker.
24. Elest aşkından safâ kadehini bir kez içene/ O kâfi olur.
Bedeni uyuşur gider, kalbi meyhâne olur/ Ekmeği, suyu bırakır.
25. Aşkın, âşığa deryaları sunar, ey sâkî!/ Onunla diri, onunla baki olur.
Şevkin, can gülşeninde çok çiçekler bitirir/ Cennet meyvelerini.
26. Benlikten kurtar beni, aşkına vâsıl eyle/ O bende hâsıl olsun.
Onunla gönlüm, her ne görse seni hatırlar/ O ezelî ruhu.
27. Vehim ve hayallerle işim; korku ve tehlikedir/ Ki, bu ateşten beter.
Hüznünle doldur gönlümü, ta kalmasın efkâr/ Emniyet ver, güven ver.
28. Kahrınla daralan kişi tevekkül ederse/ Hem sabır ve tahammül.
Sevginle dolar gönlü, ağyârın zulmeti gider/ Ok ve yayı elden bırakır.
29. Hikmetle nazar edene şu âlemde/ Nice muhkem delil var.
Eşyada apaçık yakîn nûrunu bulur hikmetli akıl/ Zannı, şüpheyi bırakır.
30. Şevkinle yanıp tutuşan, aşkla mahrem olur/ Zevk alır her zaman.
Feryâd ederek denize ulaşır, denizden nehirlere döner/ Kalmaz o çağıltısı.
31. Habibin nûruyla ki, o bir irfân denizidir/ Bizi şâdân eyledin.
O hakikat dery3asından her gönüle ulaşır/ Aşkın galeyânı.
32. Her dilde sana hamd ve övgü eyledi Hakkı!/ Yok saydı halkı.
Aşkınla nazm eder, hoş efkâr ile şiir dizer/ O gizli, o bâkir mânâları.
[28] . Vedûd: Allah’ın doksan dokuz güzel isminden bir mübarek isim
olup mânâsı; çok şefkatli. Kendisine çok sevgi beslenen demektir. Vedûd
ismine mazhar olan muhakkıkin-i evliyâ: “Bütün kâinâtın mayesi,
muhabbettir.
Bütün
mevcûdâtın
harekâtı
muhabbetledir.
Bütün
mevcûdâttaki incizab ve cezbe ve câzibe kanunları, muhabbettendir.”
demişlerdir.
[29] . Burada; «Ey iman edenler, sizden kim dininden dönerse (bilsin
ki) Allah, yakında öyle bir toplum getirir ki O onları sever, onlar da
O’nu severler.» âyetine işaret vardır. (Mâide, 5/54)
[30] . Tıpkıbasım nüshasında doksan dokuz kelimesinin “dokuz” u sehven
yazılmamıştır.
[31] . Burada; «O onları sever, onlar da O›nu severler.» (Mâide, 5/54)
âyetine işaret vardır.
[32] . Bedî‘: Her şeyi en güzel surette sanatkârane yaratan, yoktan var
ederek icad eden Allah teala.
[33] . Burada kâmilin yüreğini kavuran aşk ateşi vesilesiyle şu âyet-i
kerimeye telmihte bulunulmaktadır: “O gün cehenneme “Doldun mu?”
deriz. “Daha var mı?” der.” (Kaf sûresi, 50/30)
[34] . Matbu metinde “bâr” şeklinde.
[35] . Burada “can dostu” olarak tercüme ettiğimiz “yâr-i ğâr” ifadesi,
Peygamberimiz’in (s.a.v.) hicreti esnasında girdikleri mağarada yakın dostu
olan Hz. Ebû Bekir’e verilen lakaptır. “Mağara arkadaşı” demektir.
Mecâzen “sâdık dost” anlamına kullanılır.
[36] . Mısra, yazma nüshada bu şekildedir. Ancak matbu nüshada;
“Ve’steşne‘i’l-vecdü ve’t-ta‘rîfü bi’l-kîli” şeklindedir.
[37] . Buradaki “urvetü’l-vüskâ” kelimesiyle; «Kim güzel davranarak
özünü Allah›a teslim ederse, o en sağlam kulpa yapışmıştır.» âyetine
işaret edilmiştir. (Bkz: Lokman 31/22)
[38] . Bkz; Mutaffifîn suresi, 83/27.
[39] . Tasavvufta kalp makamının son mertebesidir.
[40] . «qâbe kavseyni ev ednâ» cümlesi; Rasulullah sallallâhu aleyhi ve
sellemin mîrâc gecesinde, Allah tealanın manevî huzuruna, bir ok atımı
veya daha yakın derece yaklaştığını anlatır. Bkz. Necm suresi, 53/9.
[41] . “Can dostu” olarak tercüme ettiğimiz “yâr-i gâr” ifadesinde, hicret
gününde Rasulullah (s.a.v.)’in mağara arkadaşı olma şerefini hâiz bulunan
Hz. Ebu Bekir’in dostluk ve sırdaşlığına bir hatırlatma vardır.
[42] . Allah’ın nihayetsiz kudretinden ilk önce ortaya çıkan akıl.
[43] . Mâşuk: Kendisine âşık olunan, sevgili.
[44] . Sâkî: Su veren, sulayan; İçki meclisinde kadeh sunan.
[45] . Gavs: Sığınma, ilticâ etme. Tasavvufta, kendisine sığınıldığı zaman
kutba gavs denir. Sofiler darda ve sıkışık durumda kaldıkları zaman “Yetiş
yâ Gavs!” “Meded yâ Gavs!” “İmdâd yâ pîr” diye feryâd ederler ve kutbun
manevî himâyesine sığınırlar. Gavs-ı a’zâm: En ulu Gavs buna kutb-i ekber
de denir. Hz. Peygamber’in bâtınından ibarettir. Veliliğin en yüce mertebesi
budur. Abdülkadir-i Geylânî’ye özellikle Gavs-ı a’zâm denir. Uludağ
Süleyman, a.g.e., s. 188.
[46] . Mutasavvıflara göre varlık (vücud) birdir, o da Hak tealanın
vücududur. Allah tarafından gönderilen bütün dinlerin esası Tevhîd’dir.
Hakk’ın her türlü ibâre, işaret ve haberden münezzeh olduğu mertebesi
“ahadiyyet” mertebesidir. Buradan sonra ilk tecellî ettiği mertebeye
“vâhidiyyet” mertebesi denir. Vücûd-i Hak bu mertebede kendisinde olan
bütün isim ve sıfatları ihâta yoluyla özet olarak bilir. Bu konuda daha fazla
bilgi için (Bkz. A. Avni Konuk, Fusûsu’l-Hikem Tercüme ve Şerhi,
Hazırlayanlar Mustafa Tahralı- Selçuk Eraydın, İFAV; 1994. Mukaddime
kısmı.)
[47] . Akl-ı küll: Allah’ın kudretinden ilk önce ortaya çıkan akıl.
[48] . Vech: Yüz, sîmâ demektir. Bu kelime Allah teala hakkında
kullanılınca, onun keyfiyeti tasavvur olunmaz. Sonsuz rahmetinin eşyaya
yansıması anlaşılır.
[49] . İstidrâc: Fâsık veya kâfir olduğunu belli bir şahsın gösterdiği isteğe
uygun harika.
[50] . Son iki mısradaki “gâr” kelimelerinden dilimize aktardığımız
“mağara” kelimesinde, Rasulullah (s.a.v) ile Hazreti Ebu Bekir (r. a.)’ın
mağara arkadaşlıkları ve sırdaşlıklarına dair bir hatırlatma vardır.
[51] . Bu cümle matbu eserde olduğu halde yazmada yoktur.
[52] . Meveddet: Sevgi sebebiyle kalbin özlem içinde bulunması demektir.
Sevginin derecelerinin ilki “meveddet” olup dereceleri şöyle sıralanır; 1.
Meveddet, 2. Hevâ, 3. Hillet, 4. Muhabbet, 5. Şağaf, 6. Hüyâm, 7. Vâleh, 8.
Aşk.
[53] . Tasavvufta beş latife (letâif-i hamse) sırasıyla kalb, ruh, sır, hafî ve
ahfâ’dır. Nakşibendiyye tarikatine göre insan ruhunun altı latifesi vardır.
Bunlardan biri halk âlemine, beşi emir âlemine aittir. Emir âlemine ait
olanlara beş latife (letâif-i hamse) denir. Halk âlemine ait latifeye nefs-i
nâtıka denir. (Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, Marifet Yayınları,
İstanbul 1991 s. 307.
[54] . Bkz. En’âm suresi 6/76.
[55] . Bkz. Âl-i İmrân 3/92.
[56] . Yoksulluk; hiçliğini idrak etme.
[57] . Övünmek.
[58] . Fânî olma, benliğini sevgilinin benliğinde yok etme.
[59] . Bkz. Kasas 28/88.
[60] . Bkz. Enfâl 8/65.
[61] . Mahv: Yoksulluk; hiçliğini idrak etme.
[62] . Nahv: Arapça dil bilgisi.
[63] . Fakîrullâh: Merhum müellif İbrahim Hakkı Hazretlerinin üstâdı.
[64] . Usturlab: Eskiden yıldızların yeryüzüne göre yükseklik derecesini
bulmakta kullanılan bir âlet.
[65] . Tevâcüd: Kendine vecd halini davet etmek, vecd içinde olabilmek
için gayret sarfetmek.
[66] . Akl-ı küll (küllî-ilâhî akıl): Akl-ı evvelden sonra gelen bir
mertebedir. Levh kubbesindeki âdil ölçü ve doğru kıstastır, akıldır. Yani
nurlu bir müdrike olup akl-ı evvele tevdî edilen bilgilerin suretleri onunla
zuhûr eder. Akl-ı küllî akl-ı evvelin mazharıdır. Akl-ı meâş fikir kanunu ile
ölçülen bir nurdur. Ancak âlet ve vasıta ile idrak edilir. Küllî akla ait çeşitli
idrak şekillerinden sadece biri ile idrak eder. Akl-ı evvelin yolu ona
kapalıdır. Mutasavvıflar “Allah akılla idrak edilemez” dediklerinde akıl
kelimesiyle kıyas ve mantık esasları dahilinde faaliyet gösteren akl-ı meâşı
kasdederler. “Allah akılla bilinir” dediklerinde kıyas ve vasıtalar olmadan
idrak eden akl-ı evveli kasdederler. (Uludağ, a.g.e. s. 36.)
[67] . Burada, Süleyman (a.s.)’ın karınca ile konuşmasına telmih vardır.
(Bkz. Neml suresi, 27/18. 19)
[68] . Matbu metinde “pâkdâr” şeklinde.
[69] . Burada «Hal böyleyken nereye gidiyorsunuz?» mealindeki (Tekvîr
suresi, 81/26) âyetine telmih vardır.
[70] . Sâlikin ilâhî hakikate erişmek için hareket ettiği başlangıç noktası.
[71] . Gaye, amaç, ulaşılacak yer. Dünyadan sonraki hayattır.
[72] . Bkz; Ahzâb, 33/72.
[73] . Bkz; Ahzâb, 33/72.
[74] . Bkz; Fussilet, 41/11.
[75] . Kalpleri dilediği gibi evirip çeviren Allah teala.
[76] . Hak’tan gelen feyz ve tecellînin çokluğu ve yoğunluğu sebebiyle
sâlikin çevresinin ve bizzat kendisinin ne yaptığını fark edemeyecek şekilde
kendini kaybetmesidir. Uludağ Prof. Dr. Süleyman, age.
[77] . Bkz; Yâsin suresi, 36/82.
[78] . Ergonon: Bilim dallarını sistematize etmeye çalışan mantık ilmi.
[79] . Nefy ü isbat: Yok etme ve var etme mânâsında iki Arapça kelime
olup nakşî ıstılahındandır. Allah’tan başka her şeyi yok sayıp, Allah’ın
varlığını ispat etme mânâsındadır. Kalp ile yapılan gizli zikir; yani mürîde
telkin edilen “Lâ ilâhe illallah” kelime-i tevhidi nefy ü isbat ile yapılır.
Cebecioğlu Prof. Dr. Ethem, age.
[80] . Burada Gazneli Sultan Mahmud ile onun çok sevdiği talihli kölesi
Ayaz kastedilmiştir.
[81] . Müstezâd: Mısralarına aynı vezinde bir parça katılan manzûme.
[82] . Sânî: İkinci, eş, benzer.
[83] . Yer yurt, mekân.
[84] . Burada Rasulullah (s.a.v)’in “Allahm! Bana eşyayı olduğu gibi
göster!” duasına işaret vardır.
[85] . Evlâ: Birinci, en üstün.
Fiillere muhabbetin meyvesi, sadakat mertebesini geçerek muhabbetin
meveddet mertebesine tutunmaktır. Bu muhabbetle sıfatlara muhabbet
tarafına yönelmektir. Eserlere muhabbet, bunların kemâl sahibi Allah’ın
eserleri olmasına bağlı bulunursa, -mesela kişi her hangi bir şeyin
güzelliğine, sırf cemâl sahibi Allah’ın sanat eseri olduğu için muhabbet
duyarsa- bu muhabbetin meyveleri yakînin artması ve ihsan arzusudur.
İrşad edilerek mânen gelişmeye yatkın olmaktır. Bu konuda eğitilmeye
kabiliyetli olanları manevî terbiye ile eğitmektir. Çok hayır işlemeye rağbet
etmektir. Her zaman Allah’ın güzel adını anmaya gayret etmektir. [Veya
daima iyi bir adla anılmak için gayret etmektir.] Burada sayılan güzel
sıfatlarla anılıp bilinmek için lâzım olanı yapıp böyle üstün meziyetlerle
Hakka gitmektir.
13. Celâl sahibi Allah, “Sevdiklerinden vermedikçe iyiliğe eremezsin”
buyurur. Canın sevgilisini aşkla değiş, yok ol, ama aslâ “ben” deme.
Ezelî ve ebedîsin sana olmaz dâr ve diyâr/ Bütün eşya fânî.
24. Fakih olduysan “Onlar bilmiyorlar” ın sırrını anla. Fakir olduysan
eğer; minnetsiz cihanın sultanısın
4. Mukallible beraberdir değişen kalbim; inkârın da ikrarın da ne
olduğunu bilmem.
Nefsin karanlık istekleri ve aşkın yüceliğinden habersiz oluşu, insanın pek
zalim ve pek cahil eylemiştir. Nitekim tavşan nefsine zulmedip aslanın
karşısına gitmiştir. Bilgisizliğinden dolayı istekle onun kucağına atılmıştır.
Yahut bir güçsüz pervâne, ışık zannederek kendini ateşe atmıştır. Ancak, bu
derece zalim ve cahil olduğu halde insan dünyada pek çok adaletli işe imza
atmış, bu bilgisizliğine rağmen her ilme yetişmiştir. Çünkü o göklerle yerin
ve dağların yüklenmekten çekindiği emaneti almakla, bir ağır yükün altına
girmiştir.
1. Akl-ı kül sensin, ey yüce aşk! Aklın ruhusun, ruhlara mânâsın.
Onlar, O’nun kemâl sıfatlarıyla bezenmişlerdir. Onun muhabbetiyle
O’nun dostu ve (manevi) yakını olmuşlar ve O’nun kubbeleri altına
girmişlerdir. Kâfur suyu gibi güzel olan temiz içeceğinden içmişler ve
cennetteki Tesnîm Irmağı ’nın soğukluğu ve lezzetiyle ferahlık bulmuşlardır.
Ufk-i mübîn makamına yükselip yüksek derecelere vasıl olmuşlardır.
34. Aşk pâdişâhtır, kutlu talihtir. O hem Ayaz’dır hem Mahmûd.
Aşk, can âleminin sultanıdır. Aşka göre akıl, nâdândır. Ruh toprak, aşk
hayat denizidir. Akıl karınca ise, aşk Süleyman’dır
Çünkü o, Mevlâ’nın velî kullarının sînelerinde gizlenen sırrıdır. Vecd,
âşığın varlığının gitmesidir. Ne mutlu ona ki, vecd hâlinde duyduğu huzur
ile kendinden geçip gaybûbetinde huzurda hazır bulunur.
3. Vechin her şeye aynadır ey ruh! Her şeyden kendini temâşâ edersin.
30. Gönül sâkîsi hep Fakîrullâh’mış Hakkı! Ruh bahçesi gülle dolu;
yâsemin de semendir.
7- Yeter Hakkı! Can dostum, dert ortağım bana yeter. İstemem başka yâri,
ben istemem.
1- İsyan edersin hem de seviyorum dersin. Rabb’e and olsun ki, bu
Bedî‘in işlerindendir.
Kullar arasında görülen muhabbetin zatî olanının sebebi ise, ruhların
tanışıklığıdır ki, bu da bedenlerin birbirine yakınlaşmasının sebebidir. Bu
muhabbetin meyveleri ise; böyle bir muhabbetle birbirini sevenlerin
Allah’ın muhabbetine de lâyık olmaları (yeryüzünde Allah’ın hâlîfesi olma
kerâmetini bulmalarıdır.) İnsanların gıpta edip rağbet ettikleri (manevî)
makamlarda bulunmalarıdır. Nitekim Hak teala (hadis-i kudsîde): “ Benim
için birbirini sevenlere muhabbetim vâcip oldu ” buyurmuş ve bu türlü
muhabbetin kendi muhabbeti olduğunu, buna tevessül edenlerin ancak
kendisini bulacağını duyurmuştur. Çünkü muhabbet, ilâhî bir nûrdur ki
birbirini Allah için sevenlerin gözleri (a’yân) onunla nûrlanır. Yine
muhabbet bir kâfûr şerbetidir ki birbirini Allah uğruna sevenlerin canları
onunla dolmuş ve onunla kanmıştır. Böylece onlar Hakk’ın manevî
yakınlığı ve huzurunda neşe ve huzurla hayat sürerler. Nitekim şiirde şöyle
denilmiştir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Hazret-i Allah
gizli bir hazine iken, cemâl ve celâl sıfatlarını aşikâr etmek sûretiyle
(tecellî) yüceliğini göstermeyi isteyip buna muhabbet duyduğunda
“ahadiyyet” mertebesinden “vâhidiyyet” mertebesine nüzûl edip yüce
sıfatlarının örtüsüyle kendi temiz ve yüce vechini gizlemiştir. Ta ki vechinin
aydınlığı bütün kâinâtı mahvedip yok etmesin. Hiçbir kimse iyilikle
kötülüğü fark etmeyecek duruma düşmesin.
Aşk mutedil olduğu ölçüde aklın ve zihnin cilası olup ifrat ya da tefrit
mertebesinde aşırı olduğu müddetçe öldürücü hastalık hâlini alır. Öyle bir
hastalık ki ilaç verdikçe artar. Aşk, âşığın Eflatun’u ve Calinos’udur. Onun
koruyucu duvarı büyüklüğü ve onurlu oluşudur. Âşığın derdi, her
hastalıktan ayrıdır. Çünkü aşk, ilâhî sırların usturlabıdır.
Âkilin itaati isteksizce ve zorlama iledir. Âşığın itaati ise muhabbetle
severek ve isteyerektir. Bu sebepledir ki Fussilet suresindeki iki şıktan
“isteyerek gelin” kavl-i celîli âşıkların bayramı, “zorla gelin” ifadesi ise,
âkillerin yularıdır. Çünkü bunların Hakk’a muhabbeti, mutlaka bir sebebe
bağlıdır. Âşıkların muhabbeti ise sırf dostluk içindir. İster âkil olsun, ister
âşık olsun bütün insanlar Mevlâ’nın muhabbetine tâliptir. Hak teala hepsini,
çeşitli sebeplerle kendisine cezb eder. Ancak, âşıklar bu cezbe anında
gördüğü elem ve keder [291/a] zehrini şeker ve şerbet bilip elemin
sıkıntısında şen şakrak olurlar. Bu uğurda aşağılanmaktan zevk alıp
hakarete uğramaktan lezzet bulurlar. İzzet ve mevki aramaktan uzak olup bu
düşüncelerin esiri olmaktan kurtulur.
25. Nefy ü isbatın sırrı aşktır. Bütün âyetlerin tevhid deryası odur.
Ve’steşne‘i’l-vâcidu e’t-ta‘rîfe bi’l-kîli
7. Marifet güneşi ve mehtabı tâ içinde parlasın. “Doğup batanları
sevmem” de ki seninledir ihsan eden.
10. Nûrunla gözümüze, gönlümüze göster ilâhî!/ “Eşyayı olduğu gibi.”
Hakkı! Madem ki mâşukun menzilinden bir nişan vermiştir: Ey aşk ehli!
“Nereye gidiyorsunuz?” O gönüldedir.
1. Merhaba ey tertemiz aşk, merhaba can dostu! Her gönlün eğlencesi; ey
nazlı, ey sevgili!
. Vedûd: Allah’ın doksan dokuz güzel isminden bir mübarek isim olup
mânâsı; çok şefkatli. Kendisine çok sevgi beslenen demektir. Vedûd ismine
mazhar olan muhakkıkin-i evliyâ: “Bütün kâinâtın mayesi, muhabbettir.
Bütün mevcûdâtın harekâtı muhabbetledir. Bütün mevcûdâttaki incizab ve
cezbe ve câzibe kanunları, muhabbettendir.” demişlerdir.
16. Fakr içinde fahri bil, fakr ile fenâda beka bul. Din, küfür içinde
gizlidir, vahdet kadınla erkeğin birleşmesinde.
. Tıpkıbasım nüshasında doksan dokuz kelimesinin “dokuz” u sehven
yazılmamıştır.
. Burada; «Ey iman edenler, sizden kim dininden dönerse (bilsin ki)
Allah, yakında öyle bir toplum getirir ki O onları sever, onlar da O’nu
severler.» âyetine işaret vardır. (Mâide, 5/54)
. Bedî‘: Her şeyi en güzel surette sanatkârane yaratan, yoktan var ederek
icad eden Allah teala.
. Burada; «O onları sever, onlar da O›nu severler.» (Mâide, 5/54)
âyetine işaret vardır.
1- Vedûd olan Allah telala; “O onları sever, onlar O’nu sever” buyurdu.
Böylece sevgi iksirini, bizden kalplere duyurdu.
. Tasavvufta kalp makamının son mertebesidir.
. Bkz; Mutaffifîn suresi, 83/27.
. “Can dostu” olarak tercüme ettiğimiz “yâr-i gâr” ifadesinde, hicret
gününde Rasulullah (s.a.v.)’in mağara arkadaşı olma şerefini hâiz bulunan
Hz. Ebu Bekir’in dostluk ve sırdaşlığına bir hatırlatma vardır.
4. Sevilende güzellik, sevende gamsın. Âlemde yine sana, sen mâşuksun;
sen yârsın
. «qâbe kavseyni ev ednâ» cümlesi; Rasulullah sallallâhu aleyhi ve
sellemin mîrâc gecesinde, Allah tealanın manevî huzuruna, bir ok atımı
veya daha yakın derece yaklaştığını anlatır. Bkz. Necm suresi, 53/9.
. Allah’ın nihayetsiz kudretinden ilk önce ortaya çıkan akıl.
. Burada kâmilin yüreğini kavuran aşk ateşi vesilesiyle şu âyet-i kerimeye
telmihte bulunulmaktadır: “O gün cehenneme “Doldun mu?” deriz.
“Daha var mı?” der.” (Kaf sûresi, 50/30)
1- Mürîdin arzusu, “O onları sever” sözünden doğdu. Meğer o güneş,
gönül aynasına nazar eyledi.
. Burada “can dostu” olarak tercüme ettiğimiz “yâr-i ğâr” ifadesi,
Peygamberimiz’in (s.a.v.) hicreti esnasında girdikleri mağarada yakın dostu
olan Hz. Ebû Bekir’e verilen lakaptır. “Mağara arkadaşı” demektir.
Mecâzen “sâdık dost” anlamına kullanılır.
. Matbu metinde “bâr” şeklinde.
Hak teala onları gurur gafletiyle istidrac edip başka şeylerin sevgisiyle
oyalanmaya sevk etmiş ve kendilerini birtakım belâlara uğratmıştır. Öyleyse
aşağılık şehvete uymak ne büyük bir kabahattir, aşağılık isteklere boyun
eğmek nasıl bir düşkünlüktür! Şu halde, muhabbet cevherleri şehvetlerle
bulanmıştır. Fıtrî tabiatları bozulmuş ve çeşitli ıstıraplara mahkûm
olmuşlardır. Dünyada rahat ve huzurları kalmamıştır. Nitekim Hak teala:
“ Kadınlara (ve benzeri) zevklere düşkünlük insanlara süslü gösterildi ”
(Âl-i İmrân 3/14) buyurmuş, (bedenî hazlarla sınırlı) bayağı şehvetlere
aldananların aşağılayıcı bir azapla cezalandırılacaklarını duyurmuştur.
. Buradaki “urvetü’l-vüskâ” kelimesiyle; «Kim güzel davranarak özünü
Allah›a teslim ederse, o en sağlam kulpa yapışmıştır.» âyetine işaret
edilmiştir. (Bkz: Lokman 31/22)
. Mısra, yazma nüshada bu şekildedir. Ancak matbu nüshada;
“Ve’steşne‘i’l-vecdü ve’t-ta‘rîfü bi’l-kîli” şeklindedir.
. Son iki mısradaki “gâr” kelimelerinden dilimize aktardığımız “mağara”
kelimesinde, Rasulullah (s.a.v) ile Hazreti Ebu Bekir (r. a.)’ın mağara
arkadaşlıkları ve sırdaşlıklarına dair bir hatırlatma vardır.
18. “Her şey yok olur” sırrını bul, nefsini kır, fenâ bul. Aşkta beka ile
mesrûr ol, hüzünlerin babası olma.
. İstidrâc: Fâsık veya kâfir olduğunu belli bir şahsın gösterdiği isteğe
uygun harika.
. Meveddet: Sevgi sebebiyle kalbin özlem içinde bulunması demektir.
Sevginin derecelerinin ilki “meveddet” olup dereceleri şöyle sıralanır; 1.
Meveddet, 2. Hevâ, 3. Hillet, 4. Muhabbet, 5. Şağaf, 6. Hüyâm, 7. Vâleh, 8.
Aşk.
. Bu cümle matbu eserde olduğu halde yazmada yoktur.
. Sâkî: Su veren, sulayan; İçki meclisinde kadeh sunan.
. Mâşuk: Kendisine âşık olunan, sevgili.
. Mutasavvıflara göre varlık (vücud) birdir, o da Hak tealanın vücududur.
Allah tarafından gönderilen bütün dinlerin esası Tevhîd’dir. Hakk’ın her
türlü ibâre, işaret ve haberden münezzeh olduğu mertebesi “ahadiyyet”
mertebesidir. Buradan sonra ilk tecellî ettiği mertebeye “vâhidiyyet”
mertebesi denir. Vücûd-i Hak bu mertebede kendisinde olan bütün isim ve
sıfatları ihâta yoluyla özet olarak bilir. Bu konuda daha fazla bilgi için (Bkz.
A. Avni Konuk, Fusûsu’l-Hikem Tercüme ve Şerhi, Hazırlayanlar Mustafa
Tahralı- Selçuk Eraydın, İFAV; 1994. Mukaddime kısmı.)
. Gavs: Sığınma, ilticâ etme. Tasavvufta, kendisine sığınıldığı zaman
kutba gavs denir. Sofiler darda ve sıkışık durumda kaldıkları zaman “Yetiş
yâ Gavs!” “Meded yâ Gavs!” “İmdâd yâ pîr” diye feryâd ederler ve kutbun
manevî himâyesine sığınırlar. Gavs-ı a’zâm: En ulu Gavs buna kutb-i ekber
de denir. Hz. Peygamber’in bâtınından ibarettir. Veliliğin en yüce mertebesi
budur. Abdülkadir-i Geylânî’ye özellikle Gavs-ı a’zâm denir. Uludağ
Süleyman, a.g.e., s. 188.
15. Aşk, mekânı olmayan bir şahindir. Ol deyince oluvermenin sırrıdır.
. Vech: Yüz, sîmâ demektir. Bu kelime Allah teala hakkında kullanılınca,
onun keyfiyeti tasavvur olunmaz. Sonsuz rahmetinin eşyaya yansıması
anlaşılır.
. Akl-ı küll: Allah’ın kudretinden ilk önce ortaya çıkan akıl.
. Mahv: Yoksulluk; hiçliğini idrak etme.
. Bkz. Enfâl 8/65.
. Nahv: Arapça dil bilgisi.
. Tasavvufta beş latife (letâif-i hamse) sırasıyla kalb, ruh, sır, hafî ve
ahfâ’dır. Nakşibendiyye tarikatine göre insan ruhunun altı latifesi vardır.
Bunlardan biri halk âlemine, beşi emir âlemine aittir. Emir âlemine ait
olanlara beş latife (letâif-i hamse) denir. Halk âlemine ait latifeye nefs-i
nâtıka denir. (Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, Marifet Yayınları,
İstanbul 1991 s. 307.
. Bkz. Âl-i İmrân 3/92.
. Bkz. En’âm suresi 6/76.
. Övünmek.
. Yoksulluk; hiçliğini idrak etme.
. Bkz. Kasas 28/88.
. Fânî olma, benliğini sevgilinin benliğinde yok etme.
. Bkz; Ahzâb, 33/72.
25. Aşk hadisinden fakr fıkhını ve mahv nahvini öğren. Aşka tanıdık ol;
ondan daima tercümansız bahset.
. Gaye, amaç, ulaşılacak yer. Dünyadan sonraki hayattır.
. Usturlab: Eskiden yıldızların yeryüzüne göre yükseklik derecesini
bulmakta kullanılan bir âlet.
. Fakîrullâh: Merhum müellif İbrahim Hakkı Hazretlerinin üstâdı.
. Akl-ı küll (küllî-ilâhî akıl): Akl-ı evvelden sonra gelen bir mertebedir.
Levh kubbesindeki âdil ölçü ve doğru kıstastır, akıldır. Yani nurlu bir
müdrike olup akl-ı evvele tevdî edilen bilgilerin suretleri onunla zuhûr eder.
Akl-ı küllî akl-ı evvelin mazharıdır. Akl-ı meâş fikir kanunu ile ölçülen bir
nurdur. Ancak âlet ve vasıta ile idrak edilir. Küllî akla ait çeşitli idrak
şekillerinden sadece biri ile idrak eder. Akl-ı evvelin yolu ona kapalıdır.
Mutasavvıflar “Allah akılla idrak edilemez” dediklerinde akıl kelimesiyle
kıyas ve mantık esasları dahilinde faaliyet gösteren akl-ı meâşı kasdederler.
“Allah akılla bilinir” dediklerinde kıyas ve vasıtalar olmadan idrak eden
akl-ı evveli kasdederler. (Uludağ, a.g.e. s. 36.)
Bir ârif bir kâmile mektubunda şöyle demiştir: “… Bundan sonra ben
O’nun marifet kâsesiyle muhabbet şarabını içip sarhoş olmuşum.” Kâmil
zat ona cevap yazıp demiştir ki: “Sen daha içmeden sarhoş olmuşsun.
Senden başka ben göklerle yer dolusu şarap içmişimdir. Henüz kanmayıp
aşkımdan “Daha var mı?” diyerek ömrüm geçmektedir.”
. Tevâcüd: Kendine vecd halini davet etmek, vecd içinde olabilmek için
gayret sarfetmek.
. Matbu metinde “pâkdâr” şeklinde.
. Burada, Süleyman (a.s.)’ın karınca ile konuşmasına telmih vardır. (Bkz.
Neml suresi, 27/18. 19)
. Sâlikin ilâhî hakikate erişmek için hareket ettiği başlangıç noktası.
. Burada «Hal böyleyken nereye gidiyorsunuz?» mealindeki (Tekvîr
suresi, 81/26) âyetine telmih vardır.
. Sânî: İkinci, eş, benzer.
5. Geçmiş, gelecek ve şimdiki hâlsin. Her şeyin tafsilatı ve özü sensin.
Lütufkâr Pâdişâh’sın, iclâl sahibisin. Nefesin, en sağlam kulptur.
. Kalpleri dilediği gibi evirip çeviren Allah teala.
. Bkz; Fussilet, 41/11.
. Bkz; Yâsin suresi, 36/82.
. Hak’tan gelen feyz ve tecellînin çokluğu ve yoğunluğu sebebiyle sâlikin
çevresinin ve bizzat kendisinin ne yaptığını fark edemeyecek şekilde
kendini kaybetmesidir. Uludağ Prof. Dr. Süleyman, age.
. Nefy ü isbat: Yok etme ve var etme mânâsında iki Arapça kelime olup
nakşî ıstılahındandır. Allah’tan başka her şeyi yok sayıp, Allah’ın varlığını
ispat etme mânâsındadır. Kalp ile yapılan gizli zikir; yani mürîde telkin
edilen “Lâ ilâhe illallah” kelime-i tevhidi nefy ü isbat ile yapılır. Cebecioğlu
Prof. Dr. Ethem, age.
. Ergonon: Bilim dallarını sistematize etmeye çalışan mantık ilmi.
. Müstezâd: Mısralarına aynı vezinde bir parça katılan manzûme.
. Burada Gazneli Sultan Mahmud ile onun çok sevdiği talihli kölesi
Ayaz kastedilmiştir.
Âkil ancak ictihâdına güvenir. Âşık ise mebde’ ve meâdına doğru gider.
Vedûd olan Mevlâ’nın aşkı, her türlü aşkın aslı ve her şuhûdun mayasıdır.
. Bkz; Ahzâb, 33/72.
O şöyle cevap vermiştir: “Bunu yapanların muhabbetleri en son raddesine
varıp âşık olmuşlarsa, tevâcüd olmaksızın vecdi bulmuşlarsa, artık onların
nefisleri ölü hükmünde olup gönülleri aşk ile hayat bulmuş demektir.
Onlara engel olmayınız ki Hak ile bir saat beraber olmanın sevincini
yaşasınlar.”
. Evlâ: Birinci, en üstün.
Nefsin karanlık istekleri ve aşkın yüceliğinden habersiz oluşu, insanın pek
zalim ve pek cahil eylemiştir. Nitekim tavşan nefsine zulmedip aslanın
karşısına gitmiştir. Bilgisizliğinden dolayı istekle onun kucağına atılmıştır.
Yahut bir güçsüz pervâne, ışık zannederek kendini ateşe atmıştır. Ancak, bu
derece zalim ve cahil olduğu halde insan dünyada pek çok adaletli işe imza
atmış, bu bilgisizliğine rağmen her ilme yetişmiştir. Çünkü o göklerle yerin
ve dağların yüklenmekten çekindiği emaneti almakla, bir ağır yükün altına
girmiştir.
. Burada Rasulullah (s.a.v)’in “Allahm! Bana eşyayı olduğu gibi göster!”
duasına işaret vardır.
. Yer yurt, mekân.
2. Akl-ı külsün cana cansın ey peder! İşin tedbiri hep senin kudret
elindedir.
20. Aşk sanki bir Ergonon olmuş. Bütün ilim dallarını kuşatmış.
Muhabbet, vahdet âleminde ahfâdandır. Hullet görünmeyen âlemde
(âlem-i amâ) hafîdendir. Meveddet, ilâhî âlemde (âlem-i lâhût) sırr-ı
sırdandır. Velayet, ceberût âleminde sırdandır. Sadakat, ruhlar âlemindeki
ruhtandır. İradet, berzah âleminde gönüldendir. Hevâ ise, şehâdet âleminde
nefistendir.
7. Derbeder gezme, gönül mağarasına gel Hakkı! İşte bu mağarada,
Sevgiliyle halvet olmaya geldim.
9. Hakkı, gönül sohbetini, yalnız seninle buldu. Ey Yusuf yanaklı! Yüce
gavs sensin. [281/a]
18. Yolunda terk etmişim her şeyi, ey Mevlâ!/ Bildim seni evlâ.
1. Ey iki cihanın sahibi! Bir ve kahhâr olan/ Yoktur sana sânî.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Allah dostları şöyle demişlerdir: Mevlâ aşkı,
insan aklından daha şerefli ve daha üstündür. Yani akl-ı meâd-i kül
(geleceği kavrayan küllî akıl), akl-ı meâş (sadece cüz’î meseleleri idrak
edebilen geçimlik akıl)dan elbette daha onurlu ve daha şereflidir.
6. Gönlümün bahçıvanısın ey sâkî, daima. Sen âlemin güzelliğisin, ey bağ
ve bahar!
1- Vedûd olan Allah telala; “O onları sever, onlar O’nu sever” buyurdu.
Böylece sevgi iksirini, bizden kalplere duyurdu.
Onlar, O’nun kemâl sıfatlarıyla bezenmişlerdir. Onun muhabbetiyle
O’nun dostu ve (manevi) yakını olmuşlar ve O’nun kubbeleri altına
girmişlerdir. Kâfur suyu gibi güzel olan temiz içeceğinden içmişler ve
cennetteki Tesnîm Irmağı ’nın soğukluğu ve lezzetiyle ferahlık bulmuşlardır.
Ufk-i mübîn makamına yükselip yüksek derecelere vasıl olmuşlardır.
16. Fakr içinde fahri bil, fakr ile fenâda beka bul. Din, küfür içinde
gizlidir, vahdet kadınla erkeğin birleşmesinde.
25. Aşk hadisinden fakr fıkhını ve mahv nahvini öğren. Aşka tanıdık ol;
ondan daima tercümansız bahset.
Âkil ancak ictihâdına güvenir. Âşık ise mebde’ ve meâdına doğru gider.
Vedûd olan Mevlâ’nın aşkı, her türlü aşkın aslı ve her şuhûdun mayasıdır.
6- Bâz-ı Sultânım anın destindeyim
16. Fakr içinde fahri bil, fakr ile fenâda beka bul. Din, küfür içinde
gizlidir, vahdet kadınla erkeğin birleşmesinde.
İşte bundan sonra muhabbet tam mânâsıyla safiyete kavuşur ki, orada ne
benlik namına bir şey kalır ne de ikilik vardır. Bu kıvama gelen saf sevgi,
« hullet” ten daha üstün ve onun altındaki mertebelerin hepsinden daha saf
olur. Habib-i Ekrem (s.a.v.) peygamberler içinde Halilullah (Allah’ın dostu)
unvanını hâiz bulunan Hz. İbrahim (a.s.)ın makamına yetişip oradan “ qâbe
kavseyn” e yükselmiş ve [279/a] oradan da “ ev ednâ” makamına varmıştır.
Çünkü İbrahim Halilullah aleyhisselam Allah’a sıfatlarıyla tevessül edip
“O’nun hâlimi bilmesi bana yeter; istememe lüzum yok” demiş (O’na
yalvarırken ilim sıfatını öne çıkarmış)tir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki Hazret-i Habib-i Ekrem (s.a.v.) ümmetine şefkat
gösterip Mevlâ muhabbetini müjdeleyerek O’na muhabbetin yolunu
duyurmuştur. Nitekim hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur: “ Muhakkak,
Hak tealanın yüz rahmeti vardır. Bunlardan sadece birisi ile dünyadaki
canlılar birbirlerine merhamet ederler. Doksan dokuzu ile kıyamet günü
kendi kullarına merhamet edecektir” Ve buyurmuştur ki: “Allah cemildir,
muhabbeti cemâle yöneliktir.” Ve buyurmuştur ki: “Hak teala bir kulunu
severse, gökte ve yerde olanların tamamı onu sever.” Ve buyurmuştur ki:
“Allah’ın kuluna şefkat ve merhameti, müşfik bir annenin evlâdına olan
merhametinden daha fazladır.” Ve buyurmuştur ki: “Muhabbet ezelîdir,
kadîmdir ve hem de bakidir.” Ve buyurmuştur ki: “Hak tealayı seven kimse,
Kur’ân’ı sever ve okumaya devam eder.” Ve buyurmuştur ki: “Muhabbet
ettiğin kimse ile berabersin.”
Müstezâd
Aşkın hemîşe himmeti ol zat-ı pâkdır

