Marifetnâme · Haziran 28, 2026

Yüce Gavs, Hazret-i Fakîrullâh Tillovî hazretlerinin soyu ve nesebiyle, mezhebini…

BEŞİNCİ BAB · SEKİZİNCİ FASIL · Birinci Madde Birinci Madde Yüce Gavs, Hazret-i Fakîrullâh Tillovî hazretlerinin soyu ve nesebiyle, mezhebini, meşrebini, lisânını, edebini, vatanını, doğumunu, âdet ve gelenekleriyle, …

BEŞİNCİ BAB · SEKİZİNCİ FASIL · Birinci Madde

Birinci Madde

Yüce Gavs, Hazret-i Fakîrullâh Tillovî hazretlerinin soyu ve nesebiyle,

mezhebini, meşrebini, lisânını, edebini, vatanını, doğumunu, âdet ve

gelenekleriyle, ilmini ve ibadetlerini bildirir.

Ey azîz! Bilinmelidir ki o şânı yüce Mevlâ’nın dostu ve güzeller güzeli

Peygamber’in vasiyetine sâhip çıkan pîrimiz Şeyh İsmail Fakîrullâh (rh.

a.) hazretleri âlimler neslinden ve Şâfiî mezhebinden olup Arap asıllıdır ki,

mübarek ecdadının lisânı olan Arapça konuşurdu.

Büyük dedesi olan Mevlânâ Molla Ali , yöresinde âlimlerin reisi iken H.

910 (M. 1504) tarihinde dinini, diyânetini korumak üzere hicret edip iki

konak kuzeye doğru göçmüştür.

[Yerleştiği belde] Erzurum ’un güney doğusunda on konak kadar

uzaklıkta 78 derece boylamda, otuz yedi derece enlemde; binalarının hepsi

kireç ve kerpiçten, bütün halkı Arap olan Siirt kasabasının doğusunda ve

ondan iki saat uzaklıkta yüksek bir mekânda, havası gayet güzel, bağı

bahçesi çok, ormanları gür, akar suyu az ve fakat kuyuları çok, yolları işlek,

bütün evleri kireçten iki yüz hâneli olup pek çok dükkânlarla, bir han, bir

hamam ve üç mescidi, bir Cuma câmii bulunan Tillo (Aydınlar) adlı Arap

kasabasıdır. Kendisi Tillo ’ya yerleşmiş olup Cuma câmiinde imam-hatip ve

müderris olmuştur. Onun kıymetli oğlu Mevlânâ Molla Abdülcemâl ,

kendisinden Arapça ilimleri öğrenmiş ve pederinin vefâtından sonra onun

yerini almıştır. Onun muhterem evlâdı Mevlânâ Molla Kasım kendisinden

ilim öğrenip babasından sonra onun yerinde kalmıştır. İşte o zamanda Hicrî

tarih 1067’yi [M. 1656] bulmuştur.

Mevlânâ Molla Kasım Hazretleri’nin o yılki Receb-i Şerif’in ilk Cuma

gecesi Regâib kandilinin son yarısında büyük kutlu olan Müşteri saatinde

saadetle bir oğlu dünyaya gelmiştir. Sadâkatı ve güzel görünüşü itibarıyla

İsmail ismini almıştır. Onun saadetli annesi, evlâdını yıllarca [158] latif

meyvelerle besleyerek terbiye etmiştir. Onun tertemiz tabiatı hemen bütün

yiyecek türlerinden, belki ekmekten ve içeceklerden bile [351/b]

hoşlanmadığı için hayvânî sıfatlardan uzak kalmıştır. Bu sebepledir ki onun

içi ve dışı ilim ve ibadet lezzetiyle dolmuştur. O huzur ve huşû ile

meleklerin huzurunu bulmuştur. [İsmail Fakirullah Hazretleri] anne-

babasının haklarına son derece riâyetkâr olduğu için, son raddesine kadar

hayır dualarını ve rızâlarını almıştır.

Pederi Molla Kasım ’dan ilim tahsil edip yirmi dört yaşında iken ilim ve

mârifete dair bilmesi gerekenleri tamamlamıştır. O yılın sonlarında merhum

pederi âhirete göçmüştür. Aynı yıl içinde kendisi evlenmiş olup imâmet ve

hitâbet vazifelerini yerine getirmede, ilim öğretmede ve ibadetlere sımsıkı

sarılma hususlarında merhum pederinin yerine geçmiştir. Kendisi otuz

yaşına vardığında, o şefkatli annesi de âhirete irtihal edince, kendi ehli ve

evlâdıyla kalmıştır.

Zühdü ve verâsı gereğince bağların sona erdiği mevkide boş bir araziyi

işleyerek, kendisi için bir üzüm bağı dikmiştir. Ehli ve evlâdı için de bir

tarla edinmiştir. Meşeden topladığı mazıyla helâl kazançlı bir adamdan

tohumluk için bir ölçek buğday alıp kendi eliyle oraya ekmiştir.

Yine üzüm bağının hizmetini de kendi eliyle görüp meyvesini sırtına

yüklenip eve getirirdi. Tarlasındaki ziraatı susuz tarım olduğu için, diğer

tarlalar gibi kavgalı değildir. Hasat vakti geldiğinde talebeleri abdest alıp

(tarlaya giderlerdi.) Ekini oraklarla biçip deste deste yaparak tokmaklarla

dövdükten sonra tozunu savururlardı. Bundan sonra hâne halkı o buğdaydan

tohumluk olacak miktarı ayırıp muhafaza ederlerdi. Kalanını el

değirmeninde öğüterek un elde ederlerdi. Sonra (ihtiyaç oldukça) günden

güne ondan hamur yoğururlar, ocakta pişirip ekmek elde ederlerdi. Böylece

(ekmeğin elde edilmesi aşamalarında) hiçbir hayvanı dövüp eziyet etmeden,

çirkin huylu habis insanların veya kendini bilmez kişilerin emeği

karışmadan helâl olarak yiyeceklerini elde edip helâl lokma yerlerdi.

Ancak kendisi her zaman birkaç üzüm tanesiyle veya kuru üzümle iftar

eder ve bununla yetinirdi. Her Cuma gusledip elbisesini değiştirince cebine

bir miktar kuru üzüm alırdı. Bir hafta sonraki Cuma’da yine de onun

kalanını cebinde bulurlardı. Çünkü o azîz insan her geceyi ibadetle uyanık,

gündüzleri de oruçlu geçirirdi. Daima Mevlâ’sıyla huzur hâlinde idi. Zikri,

tefekkürü ve ibadeti kendisine âdet edinmişti. Bunlar kendisine kuvvet

verip can olmuş ve böylece imanın lezzetine ermişti.

Kırk yaşına varıncaya kadar bu minval üzere (zikir, tefekkür ve ibadete)

devam etmiştir. Kırkıncı yılda mübarek mizacı bozularak hastalanmış ve

kırk gün aralıksız yemeden içmeden kesilip hiç konuşmadan kendinden

geçmiş halde öylece yatmıştır. Kırkıncı günün sonunda mübarek gözünü

açıp bir tas su içmiştir. Nar ekşisi isteyip onu ekmekle yemiştir. Bundan

sonra açılıp mübarek vücudu sıhhat bulmuş ve her yemeğe karşı iştahı

gelmiş ve sıhhati normal hâlini bulmuştur. Bu minval üzere devam ederken

kırk sekiz yaşında haccını edâ edip ilim ve fazîlette dedelerinin ve

babalarının yerini tutmuştur. Bu yaşına gelinceye kadar beş evlâdı dünyaya

gelmiş ve bunlardan dördü yaşamıştır. Bir kızı küçük yaşta iken vefât

etmiştir. Mübarek evlâdının en büyüğü Şeyh Abdülkadir, ilim ve fazîlette

eşine az rastlanır bir şahsiyettir. Ortanca oğlu Abdullah, Allah’ın ahlâkıyla

ahlâklanmış bir kişidir. Bunların küçüğü Hacı Sâlih ’tir ki, o hem ârif hem

de sâlihtir. Hazret, Hafsa adındaki kızına ziyadesiyle muhabbet ederdi.

Büyük oğlu Abdülkadir Efendi , kendinden sonra kutubluk makamına

ermiştir

Nazm

1-Cân dimâğı dem-be-dem bir bûy-ı cânân oldı hoş

Ka‘r-ı bahr-ı lem-yezel emvâc-ı ihsân oldı hoş

2-Cümleye sırr-ı ma‘iyyetle çü aşk olmuş refîk

Zerrelerden dâ’im ol hurşîd-i rahşân oldı hoş [352/a]

3-Halkdan “ehbabtu en u‘rif” çün olmuş kasd-ı yâr

Bu zuhûrât-ı firâvân içre seyrân oldı hoş

4-Çîn-i zülf-i aşkdan bir halka açdı çün Sabâ

Lem‘a-i hüsn-i ruhı şem‘-i şebistân oldı hoş

5-Zülfi sevdâsında rencûr olmuş iken şükr kim

Cân yüzin gördi gönülden şâd u handân oldı hoş

6-Cümle zerrât-ı cihâna aşkdır sârî müdâm

Ol sebebden her güle bülbül senâ-hân oldı hoş

7-Çün haremden kalbe kıldı bir nazar sultân-ı aşk

Cân-ı âşık mahrem-i esrâr-ı sultân oldı hoş

8-Aşk-ı bî-perde zuhûr itdi çü dilden âşıka

Mest olup doldı derûnı bahr-ı irfân oldı hoş

9-Hakkı bil her mazharın bir rütbesi var hıfz kıl

Sanma kim hep mazhar-ı aşk oldı yek-sân oldı hoş

Günümüz Türkçesiyle

1-Can dimağı bazı vakitlerde cânân kokusuyla hoş oldu. Sonsuzluk

deryâsının dibi, ihsan dalgalarıyla hoş oldu.

2-Maiyyet sırrıyla [159] herkese arkadaş olmuş aşk. Zerrelerden daima,

parlayan güneş oldu, ne hoş.

3-Yârin yaratmadan kasdı, “bilinmeyi sevmek” [160] olmuşken, feverân

içinde ortaya çıkanlarla seyrân oldu, ne hoş.

4-Sabâ yeli aşk zülfünün kıvrımından bir büklüm açtı. Yanaktaki hüsnün

ışıltısı, geceye mum oldu, ne hoş.

5-Zülfün sevdâsında yanıp düşkün olmuşken şükür ki, gönülden cân

yüzünü görüp şâd oldu, ne hoş.

6-Cihanın tüm zerrelerine, aşk sirâyet eder daima. O sebeple bülbül, her

güle övgüler yağdırdı, ne hoş.

7-Haremden kalbe şöyle bir bakıverdi aşkın sultanı. Âşığın canı, Sultan’ın

esrârına mahrem oldu, ne hoş.

8-Perdesiz olarak aşk, gönülden göründü âşığa. Mest oldu, gönlü doldu;

irfân deryası oldu, ne hoş.

9-Hakkı, her mazharın bir rutbesi var, ezberle. Sanma ki aşka ulaşanların

hepsi, aynı derecede hoş.