BEŞİNCİ BAB · SEKİZİNCİ FASIL · Birinci Madde
Birinci Madde
Yüce Gavs, Hazret-i Fakîrullâh Tillovî hazretlerinin soyu ve nesebiyle,
mezhebini, meşrebini, lisânını, edebini, vatanını, doğumunu, âdet ve
gelenekleriyle, ilmini ve ibadetlerini bildirir.
Ey azîz! Bilinmelidir ki o şânı yüce Mevlâ’nın dostu ve güzeller güzeli
Peygamber’in vasiyetine sâhip çıkan pîrimiz Şeyh İsmail Fakîrullâh (rh.
a.) hazretleri âlimler neslinden ve Şâfiî mezhebinden olup Arap asıllıdır ki,
mübarek ecdadının lisânı olan Arapça konuşurdu.
Büyük dedesi olan Mevlânâ Molla Ali , yöresinde âlimlerin reisi iken H.
910 (M. 1504) tarihinde dinini, diyânetini korumak üzere hicret edip iki
konak kuzeye doğru göçmüştür.
[Yerleştiği belde] Erzurum ’un güney doğusunda on konak kadar
uzaklıkta 78 derece boylamda, otuz yedi derece enlemde; binalarının hepsi
kireç ve kerpiçten, bütün halkı Arap olan Siirt kasabasının doğusunda ve
ondan iki saat uzaklıkta yüksek bir mekânda, havası gayet güzel, bağı
bahçesi çok, ormanları gür, akar suyu az ve fakat kuyuları çok, yolları işlek,
bütün evleri kireçten iki yüz hâneli olup pek çok dükkânlarla, bir han, bir
hamam ve üç mescidi, bir Cuma câmii bulunan Tillo (Aydınlar) adlı Arap
kasabasıdır. Kendisi Tillo ’ya yerleşmiş olup Cuma câmiinde imam-hatip ve
müderris olmuştur. Onun kıymetli oğlu Mevlânâ Molla Abdülcemâl ,
kendisinden Arapça ilimleri öğrenmiş ve pederinin vefâtından sonra onun
yerini almıştır. Onun muhterem evlâdı Mevlânâ Molla Kasım kendisinden
ilim öğrenip babasından sonra onun yerinde kalmıştır. İşte o zamanda Hicrî
tarih 1067’yi [M. 1656] bulmuştur.
Mevlânâ Molla Kasım Hazretleri’nin o yılki Receb-i Şerif’in ilk Cuma
gecesi Regâib kandilinin son yarısında büyük kutlu olan Müşteri saatinde
saadetle bir oğlu dünyaya gelmiştir. Sadâkatı ve güzel görünüşü itibarıyla
İsmail ismini almıştır. Onun saadetli annesi, evlâdını yıllarca [158] latif
meyvelerle besleyerek terbiye etmiştir. Onun tertemiz tabiatı hemen bütün
yiyecek türlerinden, belki ekmekten ve içeceklerden bile [351/b]
hoşlanmadığı için hayvânî sıfatlardan uzak kalmıştır. Bu sebepledir ki onun
içi ve dışı ilim ve ibadet lezzetiyle dolmuştur. O huzur ve huşû ile
meleklerin huzurunu bulmuştur. [İsmail Fakirullah Hazretleri] anne-
babasının haklarına son derece riâyetkâr olduğu için, son raddesine kadar
hayır dualarını ve rızâlarını almıştır.
Pederi Molla Kasım ’dan ilim tahsil edip yirmi dört yaşında iken ilim ve
mârifete dair bilmesi gerekenleri tamamlamıştır. O yılın sonlarında merhum
pederi âhirete göçmüştür. Aynı yıl içinde kendisi evlenmiş olup imâmet ve
hitâbet vazifelerini yerine getirmede, ilim öğretmede ve ibadetlere sımsıkı
sarılma hususlarında merhum pederinin yerine geçmiştir. Kendisi otuz
yaşına vardığında, o şefkatli annesi de âhirete irtihal edince, kendi ehli ve
evlâdıyla kalmıştır.
Zühdü ve verâsı gereğince bağların sona erdiği mevkide boş bir araziyi
işleyerek, kendisi için bir üzüm bağı dikmiştir. Ehli ve evlâdı için de bir
tarla edinmiştir. Meşeden topladığı mazıyla helâl kazançlı bir adamdan
tohumluk için bir ölçek buğday alıp kendi eliyle oraya ekmiştir.
Yine üzüm bağının hizmetini de kendi eliyle görüp meyvesini sırtına
yüklenip eve getirirdi. Tarlasındaki ziraatı susuz tarım olduğu için, diğer
tarlalar gibi kavgalı değildir. Hasat vakti geldiğinde talebeleri abdest alıp
(tarlaya giderlerdi.) Ekini oraklarla biçip deste deste yaparak tokmaklarla
dövdükten sonra tozunu savururlardı. Bundan sonra hâne halkı o buğdaydan
tohumluk olacak miktarı ayırıp muhafaza ederlerdi. Kalanını el
değirmeninde öğüterek un elde ederlerdi. Sonra (ihtiyaç oldukça) günden
güne ondan hamur yoğururlar, ocakta pişirip ekmek elde ederlerdi. Böylece
(ekmeğin elde edilmesi aşamalarında) hiçbir hayvanı dövüp eziyet etmeden,
çirkin huylu habis insanların veya kendini bilmez kişilerin emeği
karışmadan helâl olarak yiyeceklerini elde edip helâl lokma yerlerdi.
Ancak kendisi her zaman birkaç üzüm tanesiyle veya kuru üzümle iftar
eder ve bununla yetinirdi. Her Cuma gusledip elbisesini değiştirince cebine
bir miktar kuru üzüm alırdı. Bir hafta sonraki Cuma’da yine de onun
kalanını cebinde bulurlardı. Çünkü o azîz insan her geceyi ibadetle uyanık,
gündüzleri de oruçlu geçirirdi. Daima Mevlâ’sıyla huzur hâlinde idi. Zikri,
tefekkürü ve ibadeti kendisine âdet edinmişti. Bunlar kendisine kuvvet
verip can olmuş ve böylece imanın lezzetine ermişti.
Kırk yaşına varıncaya kadar bu minval üzere (zikir, tefekkür ve ibadete)
devam etmiştir. Kırkıncı yılda mübarek mizacı bozularak hastalanmış ve
kırk gün aralıksız yemeden içmeden kesilip hiç konuşmadan kendinden
geçmiş halde öylece yatmıştır. Kırkıncı günün sonunda mübarek gözünü
açıp bir tas su içmiştir. Nar ekşisi isteyip onu ekmekle yemiştir. Bundan
sonra açılıp mübarek vücudu sıhhat bulmuş ve her yemeğe karşı iştahı
gelmiş ve sıhhati normal hâlini bulmuştur. Bu minval üzere devam ederken
kırk sekiz yaşında haccını edâ edip ilim ve fazîlette dedelerinin ve
babalarının yerini tutmuştur. Bu yaşına gelinceye kadar beş evlâdı dünyaya
gelmiş ve bunlardan dördü yaşamıştır. Bir kızı küçük yaşta iken vefât
etmiştir. Mübarek evlâdının en büyüğü Şeyh Abdülkadir, ilim ve fazîlette
eşine az rastlanır bir şahsiyettir. Ortanca oğlu Abdullah, Allah’ın ahlâkıyla
ahlâklanmış bir kişidir. Bunların küçüğü Hacı Sâlih ’tir ki, o hem ârif hem
de sâlihtir. Hazret, Hafsa adındaki kızına ziyadesiyle muhabbet ederdi.
Büyük oğlu Abdülkadir Efendi , kendinden sonra kutubluk makamına
ermiştir
Nazm
1-Cân dimâğı dem-be-dem bir bûy-ı cânân oldı hoş
Ka‘r-ı bahr-ı lem-yezel emvâc-ı ihsân oldı hoş
2-Cümleye sırr-ı ma‘iyyetle çü aşk olmuş refîk
Zerrelerden dâ’im ol hurşîd-i rahşân oldı hoş [352/a]
3-Halkdan “ehbabtu en u‘rif” çün olmuş kasd-ı yâr
Bu zuhûrât-ı firâvân içre seyrân oldı hoş
4-Çîn-i zülf-i aşkdan bir halka açdı çün Sabâ
Lem‘a-i hüsn-i ruhı şem‘-i şebistân oldı hoş
5-Zülfi sevdâsında rencûr olmuş iken şükr kim
Cân yüzin gördi gönülden şâd u handân oldı hoş
6-Cümle zerrât-ı cihâna aşkdır sârî müdâm
Ol sebebden her güle bülbül senâ-hân oldı hoş
7-Çün haremden kalbe kıldı bir nazar sultân-ı aşk
Cân-ı âşık mahrem-i esrâr-ı sultân oldı hoş
8-Aşk-ı bî-perde zuhûr itdi çü dilden âşıka
Mest olup doldı derûnı bahr-ı irfân oldı hoş
9-Hakkı bil her mazharın bir rütbesi var hıfz kıl
Sanma kim hep mazhar-ı aşk oldı yek-sân oldı hoş
Günümüz Türkçesiyle
1-Can dimağı bazı vakitlerde cânân kokusuyla hoş oldu. Sonsuzluk
deryâsının dibi, ihsan dalgalarıyla hoş oldu.
2-Maiyyet sırrıyla [159] herkese arkadaş olmuş aşk. Zerrelerden daima,
parlayan güneş oldu, ne hoş.
3-Yârin yaratmadan kasdı, “bilinmeyi sevmek” [160] olmuşken, feverân
içinde ortaya çıkanlarla seyrân oldu, ne hoş.
4-Sabâ yeli aşk zülfünün kıvrımından bir büklüm açtı. Yanaktaki hüsnün
ışıltısı, geceye mum oldu, ne hoş.
5-Zülfün sevdâsında yanıp düşkün olmuşken şükür ki, gönülden cân
yüzünü görüp şâd oldu, ne hoş.
6-Cihanın tüm zerrelerine, aşk sirâyet eder daima. O sebeple bülbül, her
güle övgüler yağdırdı, ne hoş.
7-Haremden kalbe şöyle bir bakıverdi aşkın sultanı. Âşığın canı, Sultan’ın
esrârına mahrem oldu, ne hoş.
8-Perdesiz olarak aşk, gönülden göründü âşığa. Mest oldu, gönlü doldu;
irfân deryası oldu, ne hoş.
9-Hakkı, her mazharın bir rutbesi var, ezberle. Sanma ki aşka ulaşanların
hepsi, aynı derecede hoş.

