Divân-ı Kebir
Ey meclisinde canla gönlün aşkına düşüp de oynayıp durduğu, ey savaşında sayısız başların kesilip de yerlerde yuvarıldığı güzel,
Ey Rühü’l-Emin, sen yeryüzü meydanına gelmeye niyetlenince şu topraktaki zerrelerin hepsi, bu niyetini duydular da oynamaya başladılar.
Gönül kanı dökülsün diye tam yerinde verilmiş buyruğun gelince ey padişahım, kan, kanın yüzünü bezedi, ona rastıklar çekip süsledi de fermanındaki isabet yüzünden oynamaya koyuldu.
Ey Âdem Peygamber zamanından şimdiye dek gelip geçen bütün padişahların en dirayetlisi, canımı rehin al, zaten senin kasdını duymuş da oyuna girişmiş.
Harezmliler, neliksiz niteliksiz Tanrı didârını inkâr ettiler amma senin görüşün yüzünden Harezmin de ayak urarak raks etmede.
Ey yüzünün güneşi, ayı bozguna uğratan, yola gelen ay da senin sıkıştırmadan memnun, oynamaya koyulmuş.
Tebrizli Şems, bir kerecik gönül mushafına bakarsa o mushafın üstünü, esresi, ötresi de raksa girer, senin cezmin (niyetin) de.
220.
Divân-ı Kebir
CXXXIV
Bu yanda birkaç rint var ki gölgesinde gizlenmisler. Şu giines de gönül tavanından onların canlarına vurmuş, parlatmus.
Her yıldız bir Zühre olmuş, her zerre bir güneş kesilmiş; Güneş de, yıldızlar da onların huzurunda zerre kesilmiş, dönüp durmada.
O akıllarını, gönüllerini kaybedenlerin, o canlarını Zühâl yıldızının bulunduğu yedinci kat göğe ulaştıranların her biri, çadırsız, sancaksız bir Keyhusrev, bir padişah.
Çok zamandır binek oldun, âlemin etrafında dolaştın. Bir de can ülkesine sefer et de baştan başa can olan kavmi gör.
Tanrı’nın bu kadar ihsanıyla, bunca güzellikle, dilberlikle beraber gene de buyruğa gark olan, buyruktan baş çekmeyen, emre tapan erleri seyret.
Onların gönülleri kinsiz; passız bir ayna sanki. Gönülleri gökyüzü gibi bir meydan kesilmiş de padişah o meydana gelip konmuş.
Onların hey-hey naralarından, şekerler çiğneyen 1â’1 dudaklarından şehrimizde meze de ucuzladı, şarap da, her şey de.
Dün gece olduğu gibi gene kendimden geçseydim, fitnelerdan ürkmeseydim bunun geri kalanını kendimde olmadan söylerdim.
Fakat şimdi ağzımı yumuyorum, çünkü kendimdeyim. Gönlüm o şarapla sarhoş oluncaya dek susuyorum.
Can sultanının sultanı, Tebrizliferin Tanrı Şems’i… Her can onun yüzünden deniz kesildi; her cisim onun yüzünden mercan haline geldi.
Mevlânâ
CXXXV
Ey benim işimden gücümden usanan, benden bezen, her an biraz daha fazla susuzum ben, nihayet bir dilegimi yerine getirirsen nen eksilir yani?
Yokluk senin yiiziinden var olsa, yok olan bir elbisedir, bulup giyinse, varliktan bir bayraga sahip olsa bir ziyan etmezsin ki.
Yahut merhamete miistahak olan bir makama, bir mertebeye erisse, mektebinde Levh-i Mahfuz’dan bir âyet okusa.
Ey âlemlere rahmet, yakıyn denizinden, şu toprağı yurt edinenlere bir inci, denizdeki balıklara bir rahat, bir huzur bağışlasan.
O denizin dalgası bazı kere inci verir, lütfu bazında defa gemiyi yüzdürüp götürür, bunca yaratığın her birinde ondan bir hal vardır, bir neşe vardır.
Zaten o denizin çoğu yeri, şükredenler gibi secdededir, bazında bazında da bir hizmet için dalgaları ayağa kalkıp boy gös-terir.
Bu gizli denize karşı şu dünyanın yedi denizi, bagislamakta bulunan bir ihsan sahibine, ibadete koyulmuş bir rahibe benzer.
İncilerle, mercanlarla dolu denizimiz bizim, uzun ömrümüz, canımız bizim, ömrümüz sonsuz olur, bize bir son bulunmaz İütfunla.
Ey katre, eğer bir anlasan, sellere yoldaş olursun, sel de seni ya denize kadar götürür, yolda hiçbir zarar görmezsin.
Yahut da baş çeker, gafil olursun o her yanı kaplayan aşk seli, kulağını tutup çeker; çünkü o seni esirger, korur.
Müstef’ilün müstef’ilün, şimdi şekeri gizleyeyim, çünkü şekerimi yağma ettirmeye gayb âleminden birçok dudu kuşlari yolladılar.
Yeniden yeniye, çeşit çeşit şekerleri seyret, çiğnemekten çıkan seslere kulak ver; fakat ne bu şekerlerin bir şekli var, ne bu duduların çeneleri, dişleri; hiçbiri görünmüyor.
Tanrı’nın bir başka şekeri daha var ki şekerkamışına gelmez o, onu yemeye ne dudu kuşunun gücü kuvveti yeter, ne insan boğazında o kabiliyet vardır.
O şeker Tebrizli Şems’e benzer âdeta; o da göklere sığmaz; onun güneşinin doğduğu yer, şaşılacak bir alandır çünkü.
Mevlânâ
CXXXVI
Ey diinya bagina bir kıl çadır kuran, ey cisme, cana ateş salıp, düzülüp koşulmuş, bezenip süslenmiş bir rüh haline getiren
Ağaçların ayakları bağlıydı, sen çözdün. Gül bahçesinin alanı topraktı, incilerle sen döşedin.
Muammalar söyleyen kuşa söz söylemeyi sen öğrettin. Solmuş, perişan hale gelmiş gönül doğanına yüzlerce kanat verdin.
Ey ölümsüz ömür ihsan eden, ey azıksızlık azığı veren, gerçekten de ölüm okuna sağlam bir siper verdin sen,
Âşık bu yolda kalem gibidir, eğri büğrü adım atar, düz gitmesi için can defterinde ona tertemiz bir mıstar meydana getirdin.
Bir hayvanı, bir öküzü insan yaparsan şaşılmaz, çünkü deniz sığırının pisliğini de denizde amber haline getirdin.
Senin yolunda bütün dünyayı zapt eden, âlemi kaplayan kişiye de gene onun cüzlerinden yüzlerce kılıç, yüzlerce asker verdin; tıpkı güneş gibi, güneşin huzmeleri gibi.
Âdem’in önünde melek secde ederse şaşılmaz buna, topraktan yaratılan insana gökyüzünü bile sakalığa dikmişsin, gökleri bile kul köle etmişsin ona.
Yıldızlarda taşa, toprağa tesir ediş kabiliyetini yarattın, bu tesiri yeryüzüne döktün, gönül yolundan göğe dek bir merdiven, bir geçit kurdun.
Kara toprağa doğurtmak, doğurmak için bir meyil, bir şehvet verdin de bir toprağı baba yaptın, öbürünü ana.
Bu beyitteki “kıl çadır”ı, “alaçuk” tarzında ve Türkçe kullanıyor.
Divân-ı Kebir
Mezarın içinde cennete kapılar açmaya gücün kuvvetin var; beden mezarında da beş duyguyu yarattın, âleme kapı açtın.
Babanın öfke ateşinde yüzlerce rahmet yağmuru gizledin, erlik soyunun gönlünde yüzlerce ateş yarattın.
Balgamımızdan, saframızdan, kanımızdan, sevdamızdan, şu dört hırkadan rüha bir çadır kurdun ey padişahım.
Bir gün gelir ki şu söz, duyanla düşmanlığa girişir, ben sa- na abıhayat gibi söz söyledim, sen sağırlıktan geldin, duymadın der.
Ey Tebrizli Şems, mânaları kıldan kıla anlat; mademki baş yaptın, el de ver ona, ayak da ver ona.
Mevlânâ
—Y—
CXXXVII
Ey serkesler güneşi, éy kimseye bas eğmeyen güzel, gökyüzünde Samanyolu’yla uzlaştın; kullarla sütle bal gibi kaynaştın, birleştin.
Yahut cana carı katan şarap gibi her cüze neşe verdin, yahut da kerem yağmurları gibi yeryüzüyle birleştin, sindin şu yeryüzüne,
O kadar ateşlere daldın ki ateşi bile yaktın, tutuşturdun, o kadar izini aradık ki sonunda izinin tozu bulunmayanla birleştin, kaynaştın.
Ey ihtiyacı almayan Tanrı sırrı, ey iyiden de, kötüden de müstağni olan, kendinden yan çizdin de güçlü kuvvetli babayiğitle uzlaştın, kaynaştın sen.
Canlar, seni çok aradı amma hiç kimsecik senden bir koku bile alamadı; meyus oldular, gönülleri perişan oldu, derken ansızın onlarla birleşiverdin.
Bir cinsten planların birleşip kaynaşmalarına şaşılmaz. Zaten aynı cinsten olmayanlar uzlaşamazlar; fakat sen ne busun, ne o; öyle olduğu halde bununla da uzlaşıp kaynaştın, onunla da.
İki dünya da senin konuğun, sofranın çevresine oturmuş, sen de yüz çeşit nimet döktün, konukla kaynaştın.
Divân-ı Keb伯
Öylesine kaynaştın ki kendisini senden ayırt edemez; evet, nasıl ayırt edebilir ki bedenin canla kaynaşıp birleştiği gibi kaynaştın, birleştin onunla.
Sen, bu gül bahçesinin güzelliği, tazeliği oldun da ey koca ihtiyar, gençleştin gitti; ey ok, artık ava ulaşırsın, çünkü yayla birleştin.
Ey herkesin devleti, bahtı, herkesin varını yoğunu çalmış- sın; pek çevik geldin, yol kestin amma kervanla uzlaştın, kaynaştın gitti.
Sen yol öğrettin, yürüyüp yol alıyor felek; uzlaştın cihanla, can da yücelere uçuyor, cihan da.
Hayranım lütfuna; şu kahır baş çekti, inada kalkıştı mı kasapların koyunu tutup başını art oyluğuna büktükleri gibi onu tutar, boynunu büküverirsin.
Yusuf yüzlü güzellere âşık öldürmeyi öğrettin; şeytana benzeyen dikeni gül bahçesiyle sen kaynaştırdın.
Bırak şunu ey bilip anlayan kişi, tertemiz bir bakışla ona bak, onu seyre dal; yeryüzünün cüzlerinden kurtuldun, gök- le uzlaştın, kaynaştın sen.
Ey can kuşu, tuzaktan kurtuldun, gül budagina kondun, gönül vesveselerinden halâs oldun, cennetlere girdin, o âleme kavuştun.
Ey dirilik suyunun şerefi abıhayat, gökyüzü damından geldin, damımızda döndün dolaştın da olukla buluştun, kaynaştın.
Geceleyin hırsız nasıl bulabilir seni, evde değilsin ki; dama sopacağızını vurmadasın, bekçiyle uzlaştın sen.
Bunun sırlarını kıldan kıla, perdesiz, harfsiz söyle, ey söz söylerken harfe, sese karışan, harfle, sesle kaynaşıp birleşen.
Mevlânâ
CXXXVII
Ey lütfu cana sarhosluktan da güzel bir hal veren, canı garapsiz, kadehsiz, ebedi sarhosluktan daha hoş bir hale sokan,
Bir an olsun gel, cana öylesine lituflarda bulun ki lütfettiğin o an temizlikten de temizdir, her şeyden de; o esi bulunmaz ânı niceye dek bekleyelim biz?
Öylesine yağmacı bir padişahlar padisahism ki yağman- daki devlet yüzünden düşman bile ne vakit gelip de onu yağma edeceksin diye beklemekte.
Kendi şekli midir, yoksa canlar bağışlayan âlemin şekli mi, nasıl olur da can bunu bilmez? Ayak elbette kendisine uy- an, kendisinin olan ayakkabıyı bilir anlar.
Ayak başkasının ayakkabısından daralır, sıkılır, fakat kendi ayakkabısında hoştur, rahattır.
Can da eşini, dengini bilir, iyiyi kötüyü anlar, çünkü gayb âleminden her cana kendi miktarınca bir biliş, bir anlayış verilmiştir.
Bu kabiliyete sahip olan akıl, şu zamanda o âna takat getiremeyeceği için dünyada mahpustur.
Hani şehzade çocuktur da büyüyünce, giyeceği elbise hazineye konmuştur, mahzende kilitlenmiştir ya, tıpkı onun gibi.
Gönül kilidini aç da hazineye yürü; hazineyi elde edersen iki dünyada da hiçbir soruya ihtiyacın kalmaz.
Erlerin meyhanesi gönüldür, orda ne sarhoşluklar elde edilir, bir bilsen… Fakat simdi çocuksun, ayağın balçığa sap- lanmış, sonuna kadar dayan hele.
Sonuna kadar dayan da bir bucaktan talih sana bir salkım getirsin; bak, uzaktan bir tozdur kalkmış, bayrak gibi parlamış, yiicelmis.
Divân-ı Kebir
Bayrağın üstüne de bu, sahibimiz, ulumuz Şemseddin’in,
can gözü açık olanlara bir delil, bir bürhan olan, o Tebriz’in de, Çin’in de övündüğü padişahın alâmetidir diye yazılmış.
Mevlânâ
CXXXIX
Ey tek binici hasbek, can âleminden at sürdün de meyhaneleri birbirine kattın, ta meydan yerine doğru at kostur- dun…
Gökte oturanlar bizim kulagimuz: burdular, sense bıyığı- nı burdun da onların yanına doğru at sürdün.
Ey bir adım attı mı iki dünyayı da aşan, ah bir bilsen, hangi alandı at sürüp gittiğin alan?
Zaten hicaplar da, kafiye de senin aşkınla harap olmuş; onlara doğru yürüyüş etti mi hiçbir perde bırakmadın ki sen.
Cana at sürdün, çapula koyuldun mu aklın da başından aklı gider, aşk da sana hayran olur, hattâ cisimden bir isim kalır ancak.
Divân-ı Kebir
CXL
Artık âşıkların hatırına bir an olsun riayet et, ey ay yiiz- lü, bir ancagiz gökyüzünü gereflendir.
Söz arasında adı anılınca, insana eski, yıllarca dinlenmiş şarapların sarhoşluğunu veren, tercümana bir ancağız olsun gönül alıcılığını öğret.
Deniz, avcunda bir nemdir senin; bunca cömertliğinle gene de bir mahremi mahrum ettin; etme, bir ancağız bekçiyi uykuya daldır.
Aşkın neşesi vasfa sığmaz bir şarap sunuyor, şaraba da boyuna afyon katmada; artık bu şarapla kendinden geçen sarhoşun, o izinin tozu belirmeyenden bir an olsun nasıl bir nişane verebilir, ondan nasıl bir eser gösterebilir?
Yüzünle dünyayı aydınlat, feleğin gözünü mahmur bir hale getir; bir an olsun şu kederleri âlemin canından uzaklaştır.
Ey candan da yüz kat daha tatlı olan; dille seni vasfetmek ne mümkün? Ancak süfi söyleyebilir onu, bir an olsun getir. o süfiyi,
Tövbeler olsun ey akıl, süfi nerden yol bulacak ona? Her kuş nerden o yana uçacak ki, bir an dilini tut.
Ey Tanrı güneşi, ay bile aşkınla yenini, yakasını yırtmış- tır; 14’l dudaklarının aşkına, ey akşam kızıllığı, bir an için birak onu,
Gönlünde yalnız onun aşkı bulunsun, beyhude tedbirler- de bulunma, hiçbir yerde konaklama, bir ancağız bütün var- hg yok et.
Ey korkusunda emniyetler bulunan, ey çevresinde dönüp dolasmada kararlar, istirahatler gizlenen, can öylesine arzu- lamada seni ki sana kavuşma tamamıyla bir an gelmiş, em- niyeti de terk etmis, aman: da.
Mevlânâ
Bedenim yay gibi, gönlüm de sanki yay kirişi; ey can, yayı göğe kur, bir an olsun o merdiveni gökyüzüne daya.
Gamınla her yerde bir genç hiçbir âfete uğramaksızın kocalmış; kaşını göster de bir devlet göreyim, bir an olsun ebediyyete kavuşayım, kocalmayayım ebediyyen.
Şu feryat edene bak, artık vefayı da an bir kerecik olsun; padişahım, lütfet, adalet göster, merhamet eyle de bu yana da bir ancağız çevir atının başını, dizgin sür.
Bir an olsun bu yana gel, şekerler çiğnet cana, bir an ol- sun apaçık nura yer ver gözlerimizde, görelim seni.
Sıçrayıp atılmayı diledim mi ok kesilirim, daha iyi bir hale getirmek için uçar da köye giderim ben, kaşını bir an göster de bir gereyim o yayı.
Ey aslı olmayan, vehimde doğan ayrılık kuzgunu, kuzgun gibi ne vakit beni bırakıp gideceksin sen?
O, her gören kişinin özlediği nur, o padişahlık ışığı ne vakit filânı bir an istiyorum diyecek?
Ey arslan nefis, nasıl oldu da ayrıldın o aşktan? Ey arslan tabiatlı nefis, at şu lezzetli nimetleri, at şu sofrayı itin önüne, at gitsin.
Ey can şarabından haberi bile olmayan, niceye dek hü- nerden İâf edeceksin? Bir an olsun, o ekmek tuzağını at cehennemin ta dibine.
Nerde zamanın padişahı, herkesin kendisine kul olup hizmet ettiği Şemseddin? Ey Tebriz, padişahlığı apaçık görünen o padişaha bir an tapı kıl, kulluk et.
Divân-ı Kebir
CXLI
Ey padigahimyz, sultanımız, saltanatına ön, son olmayan
padişahın saltanat yurdundan geldin; ayların ta kalbine gir-
dın, padişahların sancaklarını zapt ettin.
Ey canın iş yurduna temel olan, mekânsızlık yurdundan
bir ay gibi doğdun da geldin; yüzlerce güneşi, göğü zerreler
gibi birbirine vurdun, dağıttın da geldin sen.

