Tasavvuf Klasikleri · Haziran 30, 2026

Aşkın Enerjisi: Mevlana’nın Coşkusuyla Zihni Yıkmak

LXIX Ben varlığımdan tamamıyla sıyrıldım, tam yok oldum da Tanrı tercümanı kesildim; ister sarhoş olayım, ister ayık, artık, eksik, onun sözünden başka bir söz düyamaz kimse benden. * Misir pazarına girdim, bir ulu …

LXIX

Ben varlığımdan tamamıyla sıyrıldım, tam yok oldum da
Tanrı tercümanı kesildim; ister sarhoş olayım, ister ayık, artık,
eksik, onun sözünden başka bir söz düyamaz kimse benden.

* Misir pazarına girdim, bir ulu kişinin katına dek gittim;
bir Yusuf yüzlü gördüm, gördüm de gafletle bu kaça dedim.

Mısır azizi, sen âşıksın dedi, onu bağışladım sana; bu ya
olağanüstü ihsanındandı, ya cömertliğinden, ya kereminden.

Bense kadrini bilmedim onun, bu isteği heves sandım; ah
ayrılığıyla çektiğim hasretten, ah gafletimden, ah ne de piş-
manim simdi.

Mevlânâ

Ey gücüyle, kuvvetiyle yüzlerce olmayacak şey gerçekle-
şen sevgili, and olsun Tanrı’ya iki dünyada da senin gibi işe
sarılıp başaran, kesin olarak derim ki yoktur.

* Ey Tebriz bu ululamayı sen, ta Elest deminden elde et-
mişsin; hem de benim övündüğüm Şemseddin’den ta önce-
den kalem yazmış bunu ve kurumuş artık kalem.

Divân-ı Kebir

LXXXII

Bahar geldi dostlar, bahçede konaklayalim, kalkın da ye-
sillik gariplerinin başlarına cizginelim.

Arılar gibi çiçekten çiçeğe ucalim bugün, ucalim da şu
dünya bal kovanının alt: bucağını da mamür bir hale geti-
elim.

Bu kaleden bir elçi geldi de davulu gizli dövme diye buy-
ruk verdi; biz de aşk davulunun dövüldüğü yeri naralarımız-
la yıkalım artık. :

Gökyüzünden gelen sesi duy: Kalkın ey deliler. Canım fe-
da olsun âşıklara, bugün saçalım canlarımızı.

Zincirleri koparalım, her birimiz bir demirci; demircilerin
kerpeteni gibi ateş yakılan yere gidelim.

Gönül ateşini, demircilerin ocağı gibi körükleyelim de bu
nefesle demir yüreklileri fermanımıza râm edelim.

Şu âleme bir ateştir salalım, şu gökyüzünü birbirine kata-
lum, şu ayak direyen aklı fırıl fırıl döndürelim de kendimiz gi-
bi başı dönmüş bir hale getirelim.

Başsız-ayaksız bir topuz, gâh meydanın ucundayız, gâh
başında; başımıza buyruk olmak nerde, biz nerdeyiz, nasıl
olur da dileriz de şunu yaparız, isteriz de onu başarırız?

Hayır hayır, biz tıpkı padişahın elinde dönüp duran bir
çevgeniz, yüz binlerce topu padişahın ayakucuna yuvarla-
maktayız. |

Susalım, susmak da delilikle aynı hamurdandır; şu akıl
denilen nesne, öylesine bir ateştir ki onu pamuğa sarıp gizli-
yoruz biz.

Mevlânâ

LXXXIII

Gene yeni bayram gibi gelip çattım, zindanın kapısını kar-
maya, insanları yiyip sömüren şu feleğin dişlerini dökmeye
geldim ben. :

* Topraktakilerin kanlarını içen şu susuz yedi yıldızın su-
larını ateşe yakmaya, yellerini yatıştırıp söndürmeye geldim
ben.

Evveline evvel olmayan padişahın katından bir doğan gi-
bi uçtum, dudu kuşunu yiyen puhuyu yıkık bucağında par-
çalamaya geldim ben,

Ta başlangıçta padişaha can vermeyi ahdettim; ahdim-
den peymanımdan dönersem canın beli kırılsın.

* Bugün tıpkı Âsaf’ım, buyruk kılıcı elimde, baş çe-
kenlerin başlarını padişahın huzurunda kırıp vuracağım
ben.

Bir iki günceğiz âsilerin bağlarını bahçelerini yeşermiş gö-
rürsen gam yeme, gizli bir yoldan onların köklerini sökece-
Zim ben, .

Cevirden, cefadan başka bir nesneyi, yahut nâmert za-
limden başkasını kırıp dökmem ben; zerre kadar tadı tuzu
olanı kırar dökersem kâfir olayım.

Nerde bir top varsa onu birlik çevgeni yuvarlar, meyda-
naya gelmeyen topu çevgenle vurur kırarım ben.

Meclisinde oturdum, lütfu gibi işe sarılmasını da gör-
düm, şeytanın bacağını kırmak için yolunda ücretli bir ame-
le oldum.

Padişahın eline düşünce bir habbeyken maden kesildim,
öylesine ağırlaştım ki şunu iyi bil, beni teraziye koysan kefe-
sini kırarım.

Divân-ı Kebir

Benim gibi sarhoş olmuş, yerlere yıkılmış birini nasıl evi-
ne alıyorsun, şu kadarcık olsun bilmez misin ki ben şunu kı-
rarım, onu dökerim,

Bekçi, hey ne yapıyorsun derse üstüne şarap kadehini dö-
küp saçarım, kapıcı elimi çekerse elini kırarım onun.

Gökyüzü, gönlün çevresinde dönmezse onu tutar, kö-
künden söker atarım, felek alçaklığa kalkışırsa boynunu
kırarım.

Kerem sofrasını yaymışsın, beni de kendine konuk etmiş-
sin; iş böyleyken ekmeği tutar, bir ucundan bir parçacık ko-
parırsam ne diye kulağımı burarsın?

Hayır hayır, senin sofrandayım, baş konuğunum senin;
konuğa bir iki kadeh şarap sunayım da utancı gitsin.

Ey canımın içinden bana şiirler söyleten, ağzımı yumar,
susarsam korkarım buyruğuna uymamış olurum.

* Tebrizli Şems’ten şarap gelir de sarhoş olursam hiçbir
şeye aldırmam, yürür, Zühal yıldızının bile direğini kırarım.

Mevlânâ

LXXXIV

Yüzünü göreli ey bana ay olan, aydın ışık kesilen sevgili,

nerde oturursam oturayım, neşeliyim, nereye gidersem gide-
yim, orası gül bahçesi bence.

Padişahın hayali görünen her yer, bağdır bahçedir, seyran
yeridir; nereye varırsam varayım, orda bir işret meclisi kur-
maktayım.

Şu altı kapılı tekkenin kapıları kapalı bile olsa o ay yüz-
lü dilber, mekânsızlık âleminden doğar, penceremden başını
sokar, gene girer içeriye,

* Girer de hey der, esenlik sana, yüz türlü meze getirdim,
yüz türlü şarap getirdim sana; padişahım ben, padişahlar pa-
dişahıyım, sipâhân (atlı asker, ordu, Isfahan) perdesinden
nağmeler çalmadayım.

Apaydın güneşim, perdeleri bir hoşça yırtarım ben. İlkba-
harım, dikenleri sökmeye geldim ben,

Gece gündüz zevk, işret, seyir, seyran, neşe, çalgı isteyen,
bilsin ki ben şekerlerin tadıyım, bademlerin yağı.

Sözünü tekrarla derim, ersin, lütufla, kereme yeni baştan
başla; hadi. Şu mahzun olmayışının sebebini anlat, anlayışım
az, aklım biraz kit.

O ağır işiten kulak der, başkalarının kulaklarından daha
iyi; bu senin kulağın, öbürlerinin kulaklarından yüz kere da-
ha üstün, çünkü onların kulaklarında hava var, senin kulak-
larindaysa ben varım.

* Yürü yürü, devlet sahibisin, yaşayışa cansın, zevksin, iş-
retsin, Rıdvan’sın, hurisin, cennetsin sen, çünkü eteğimi tut-
tun benim,

Divân-ı Keb伯

* Dağ da sensin, Zümrüdüanka da, sağlam ip de. Su da
sensin, suvaran da sen; benim hem bahçemsin sen, hem sel-
im, hem yaseminim.

Gökler önünde baş kor, melekler kanatlarını yayar; gö-
nil sana der ki: Sana karşı mumum ben, fakat başkalarına
karşı demir.

“133

Mevlânâ

LXXXV

Dün o sevgili başıma bir altın taç giydirdi, ne kadar vu-
rursan vur, o şarabın sarhoşluğu, o sarabin mahmurluğu git-
mez başımdan,

Ebedilik külâhını diken padişah, gece giydiği külâhı ba-
şından çıkardı da benim başıma giydirdi, hasılı ne diyeyim,
ebedi olsun.

Başla külâh kalmazsa ay gibi tamamıyla baş kesilirim;
çünkü mahfaza sedef olmayınca incim daha da parlak gö-
rünür. |

İşte buracıkta başım, buracıkta da ağır gürz; sınamak için
bir vur, eğer şu kafatasımı kırarsa bil ki akıldan da daha tat-
yim ben, candan da. :

Kabuğu seçen cevizin içi yoktur; o benim peygamberimin
badem helvasından nasil zevk alabilir ki?

Onun cevizlerle, bademlerle, şekerlerle yoğrulmuş badem
helvası, hem dilimi, damağımı tatlılaştırır, hem gözlerime nur
verir.

* Oğul, içi buldun mu kabuğa bakmazsın, İsa’nın bulun-
duğu yere geldin mi artık eşeğim nerde demezsin.

A canım efendim, niceye bir külâhtan bahsedeceksin?
Tut ki sürüden bir eşek eksik olmuş, ne çıkar? İriyarı atlımı
seyret benim, arık atıma bakma,

Âşıkın gücü kuvveti, iriliği, sağlamlığı, sevgilinin gücün-
den, kuvvetinden gelir; çünkü âşıkların ululuğu, büyükler
büyüğü Tanrımdandır benim.

* Ey dertlere düşüp ah eden, ah ah deme, Allah de. Ey ca-
nın yetiştirdiği Yusuf’um, kuyudan bahsetme, mevkiden
bahset, devletten bahset,

Divân-ı Kebir

LXXXVI

Ey ask, beni put gibi kırıp doktiin, kadıya götüreceğim
seni; benden kimsecikler tanık istemez, çünkü sahidim (gii-
zelim) ben, borçlu değilim.

. Hüküm verilen de sensin, hüküm veren de sen. Gelecek
zaman da sensin, geçmiş zaman da. Öfkelenen de sensin, ra-
zı olan da; sonucu, arıdan ana, çeşit çeşit görünürsün sen.

Ey güzelim yüce aşk, ben senim, sen de bensin. Hem sel-
sin, hem harman, hem neşesin, hem dert, hem de gam.

Şunlar da senden ibaret, bunlar da. Bundan da münez-
zehsin, ondan da, O geniş yazı da sensin, o dağ da sen, ke-
erem ovası da seri.

Yakınların tatlılığı da sensin, onların sarhoşluğu da sen.
İnciler saçan deniz de sensin, altınlarla, paralarla dolu ma-
denler de sen,

Söz söyleme aşkı da sensin, susma sevdası da sen. Anla-
yış da sensin, kendinden geçiş de sen, kâfirlik de, hidayet de,
adalet de, sitem de sen.

Ey padişahlar padişahlarına padişah olan, ey akıl, ey canı
ülkesine taht kuran, ey yüzlerce eseri, nişanesi olduğu halde
izi belirmeyen, yüzü görülemeyen, ey yokluk denizi, mahze-
ni olan.

Sana karşı güzellerle çirkinler, iğnenin önündeki resme
benzerler; dilersen kâğıda o iğneyle güzel bir resim yaparsın,
dilersen çirkin; sonra da onları ölümle, hastalıklarla yırtar
atarsın.

Resimler aynı kalemden çıktıklarını bilselerdi, her resim
öbürüyle sütle bal gibi kaynaşır, birleşirdi.

Mevlânâ

Senin civarında can vermek için sana doğru gelene gayre-
tin, git der; lütfun, evet, beri gel diye çağırır.

Fakat lütfun aşırıdır, âşıkı çektikçe çeker kendisine; ay-
dınlık nasıl karanlıktan üstünse lütfun da kahrından artıktır,
kahrından üstün.

Herkesi bir vehim, bir hayal, peşine takmıştır, yerden ye-
er çeker durur; fakat o hayal ordularını çeken de sensin, se-
inin elindeki bayraktır.

Ey mülk sahibi, ey devlet ıssı, derken bir başka hayal ge-
tirirsin de evvelkinden ululuğu kapar, onu, buna tutsak eder-
sin sen.

Her an can ülkesinden bedene bir hayal gelir de kismet-
leri dağıtandan habersiz, çocuklar gibi “kal’a bizüm” der.