Divân-ı Kebir
CVIII
Sevgilim dün bahçede hem geziyordu, hem de ey yeşillik diyordu, cevrini çeken yüzlercesi var amma bak da gör, bir tane benim gibisi var mı?
Neden dedim bu olayı bana sormuyorsun? Dedik: Benim sorularım kulağa sığmaz, ağza gelmez.
Sormayı bırak amma dedim, bâri gizlice anlatmayı bırakma. Gönlün gizlice anlatışlarından, imâlarından, işaretlerinden can da yanar dedi, beden de.
Seferle nasılsın, yolculukla ne âlemdesin dedim, Ay gibi dedi, parlak, güzel, hoş bakışlı, kendi çevremde oynaya oynaya gidiyorum.
Kendi çevresinde dönüp dolaşmak hatadır, ancak mile yaraşır bu, çünkü o, vatanında seferdedir, dururken yürümektedir.
O padişahlar padişahından kervanbaşı da sarhoş olmuştur, develer de. Ey kervanbaşı, sevgilimin diyarından başka bir yerde konaklama.
Ey işretimiz, nazımız bizim. Ey aslımız, başlangıcımız bizim. Artık Hasan’ın canı, yahut Ebü’l Hasan nerden bilecek sırrımızı bizim?
Ey canımda aşkı, Hamel burcundaki Güneş’e benzen, ey gözümde boyu bosu, yüzü gözü, Yemen’deki akıyka dönen.
Önce gelip geçenler de, sonra gelenlerle gelecekler de kıyamette bir araya toplansalar o topluluğun içinde gene de senden daha güzeli bulunmaz.
Mecnun, senin yüzünü görse Leylâ’yı unutur, Leylâ görse Mecnun gibi dertlere düşer, belâlara uğrar.
Mevlânâ
Seni arama yüzünden gülün ayağında çok dikenler var. Ayrılığınla yasemin, vay benim yasım, vay deyip duruyor.
Yüzünün güneşi rızkımızı vermiyorsa iki dünyadaki bütün zerreler tamaha kapılırlar da ağızlarını açarlar mıydı hiç?
Hayvan kurban edilince canı bedeninden gider, parça parça eti bu yandan dirilir gene.
Ateş, o parçalara ebedi yaşayışları anlatır, ey yok olan candan kurtulan, zarar görmeyecek cana ulaş der.
O parçalar da “keşke kavmim bilseydi, anlasaydı” diye nara atar; naraları bu yana gelse, duyulsa ne kibir kalır, ne küfür
Ne bir gönülde korku kalır, ne bir gülün ayağında diken. Sen de lebbeyk lebbeyk, evet diyerek yurda varıncaya dek yürü, –
Bu sözün iştiyak perdesi ardında söylenecek sonu var ama bir sâki belirir de bizi kendimizden geçirirse söyleriz.
Divân-ı Kebir
CIX
Sevgilim dün bahçede hem geziyordu, hem de ey yeşillik diyordu, cevrini çeken yüzlerce kişi var, amma bir bak da gör, var mı bir tane daha benim gibisi?
Dudağımın kadrini bilmedin. Benimle kavgalara giriştin, işte bak, öylesine yaktın erittin beni ki zamanede herkes hayran bana,
Ey fitneler koparan, halkın üstüne ateşler döken, her gönlü gökten uzattığı gizli bir iple asakoyan.
Tertemiz, dupduru denizinde bütün dünya çöp; erkeğin de, kadının da canı, gönlü, senin denizinde oynayıp duruyor.
Gök kubbeden dışarı nice mumlar, kandiller yaktın; can şehirinden de, beden şehirinden de dışarı nice şekiller yaptın.
Ey yüzünün hayali olmayınca bütün gerçeklerin hayal kesildiği güzel; sen olmazsan bedenimdeki can, kefene sarılmış ölüye döner,
Ey gözüm, onun parıl parıl parlayan nuru olmadıkça bir şeyler görme. Ey canım, onun cana canlar katan canı olmadıkça yürü git, can çekişip durma.
Dedim ki: Ne diye olayı bize sormuyorsun? Bizim sorularımız dedi, kulağa da sığmaz, ağza da gelmez.
Ey sevgilinin gölgesini sevgili sanan, ey yıllardır bedenini gömlekten fark etmeyen.
Hadde, sayıya sığan canın, o hadsiz, sayısız canla birleşti mi canın bedenine sığmaz, mumun legenle örtülemez.
Mevlânâ
CX
Her yana bir hoşça kagmadasın, fakat hayır, kaçma bizim halkamızdan, etme bu işi. Ey ay, Ülker yıldızının topluluğunu bozuyorsun, hayır, eyleme bu işi.
Sen nurlarla, ateşlerle dopdolu nev-rüzsun, bizse ardında geceyiz âdeta; nerde konaklıyorsan oraya geliyoruz; hayır, etme bunu.
Ey Hamel burcundaki Güneş, bağ bahçe senin lütfunla, ikramınla elbiseler giyindi; halbuki sensiz kışın yaralarıyla işten güçten kalmıştı, hayır, eyleme bu isi.
Ey güneşi bize dadı kesilen, peşindeyiz gölge gibi; a dadı, lütfun olmadıkça yapayalnız kalıyoruz, etme, revâ görme bunu.
Divân-ı Kebir
CXI
Aşkın, sonradan geldi amma öncekilerden üstün, o sevdalardan fazla; Tanrı, fermanını “Sonra gelenler ileri geçtiler” diye yazdı.
Tuğrası, “Gerçekten de biz açtık” âyetiyle bezendi, altın yazıyla yazıldı; şekilleri mavi renkli can denizinden baş gösterdi.
Âdem bir kere daha geldi de din tahtına geçti, kuruldu. “Saf saf dizildik” âyetiyle bildirilenlerin başları şükür secdesine indi.
Dünyada âşıkların saflarına karşı Rüstem de kim oluyor? Âşıklar her gün kan denizinde kara yağız atlarını sürüp koşturuyorlar. |
O debdebenin, o ululuğun yüzünden her yanda yüzlerce kesik baş, kan deryasında şeker gibi oynaya güle, “Gerçekten de biz dönüp ona varacağız” diyerek yüzmede.
Âşıkın gölgesi taştan yaratılmış bir dağa düşse o bile yerinden sıçrar, dokuz kat gök, yüz kere, gerçektir, inandık demeye koyulur; inanmıyorsan bir dene de bak.
Işıdı da ışığı dağa vurdu; dağdaki gürültüyü dinle; zaten yoksul dağ. Müsa’nın bile zebun olduğu bir makamda kim oluyormuş?
Müsa’nın önünde gök bile bayağı bir merdiven; gök nerde, ip nerde? Can nerde, aşağılık dünya nerde?
Güneşsin, altın bir tabaksın, tencereni Tanrı kaynatmış, aşını Tanrı pişirmiş; evvelce istenen bir kişiydin, şimdi isteyen kişi oldun sen.
O, bıldır dikilmişti, bu yıl yapraklandı, yerden baş verdi, boy attı, kendine afsun okuyor.
Mevlânâ
Can, sunduğu kadehle sarhoş oldu; hey gidi hey, ne de güzel kadeh, ne de hoş tas; öylesine bir tas ki gök kubbe bile ona secde etmek için baş aşağı gelmiş. |
Ey Tebrizli Şems, ey firdevs bahçesiyle İrem bağının bile haset ettiği güzel, lütfunla, kereminle çengimi çalmaya başladın da aşk âleminde bir erganun kesildim ben.
Divân-ı Kebir
CXII
Bir hırsız gördüm, halkın malin: metain: calmadaydı; fakat bizim hirsizimiz, nasil oluyor da hırsızı da çalıyor, aşırıyor?
Hırsız, hırsızlıkta aşırı giderse padişahtan yardım isterler; fakat padişah hırsızlığa kalkışırsa kimden aman isterler artık?
Aşktır bütün hırsızların gönüllerini çalan padişah; böylesce de Tanrı bütün serkeşleri, saçlarından tutup çekerek o
serkesin huzuruna götürür.
Aşktır şahnelerin gönüllerini çalan padişah; o hırsızın tapısında seyret de bak, nice şahneler var.
Dün gece, ey uyuyanlar, hırsız geldi diye bağırdım, tez elden hemen ağzımdan dilimi çaldı o.
Elini bağlayayım dedim, ellerimi bağladı benim; zindana götürüreyim dedim, halbuki dünyaya bile sığmıyor o.
Hırsızlığındaki taddan tuzdan dolayı her bekçi hırsız oldu; hilesinden, düzeninden her zeki kişi ortadan silindi, görünmez oldu. .
Bir bölük halk gördüm, gece yarısı nerde o hırsız diye toplanmış; o da nerde o hırsız diye sormada, onların içinde, fakat ortada yok,
Ey her sözün aslı, temeli, ey düşman gibi görünen, ey dost yüzü takınan, ey hem ebedi hayat olan, hem ansızın gelip çatan belâ kesilen,
Ey gönlün kanı içinde yürüyüp giden, gönül helâl olsun sana; vur, yarala beni, vazgeçme yaralamaktan, gerçekten de aman istemiyorum senden,
Yayını bir hoşça geren, at bana o güzelim oku, feda olayım okuna, a dilber, kul köle olayım yayına.
Mevlânâ
Damarlarımda açtığın yara, candır bana, canıma can katar benim; böyle olduğu halde neye dönmüş vücudu kılıç vurup kesmen yazıktır ey dünya padişahı.
Nerde İsmail’in boğazı ki hançerine şükretsin, nerde Circis ki senin açtığın yaralarla her an can versin.
Padişahımız Tebrizli Şems belki seferden geri gelir; zaten onun gibi er bütün insanlar arasında birkaç taneydi, o da gitmiş, Zümrüdüanka gibi büsbütün kayboldu, izinin tozu bile belirmiyor.
Divân-ı Keb伯
CXIII
Iste bu kâfirlerin anlayışı, gu sabredenlerin elde ettikleri mükâfat; iste bu da toz toprak içinde yatanların dirilip hayat buluşları; ne de güzel ümit, ne de güzel yardımcı. |
Yüzlerce güneş senin yüzünü, güzelliğini görmüştür de utanmıştır. Güneş, salkım devşirmede (Sünbüle burcuna girmede), sense işe güce koyulmuşsun; gönüle gelince: Apaçık görün de anlayın diye göğüste naralar atıyor.
Her gıdada, gökteki yüce meleklerden, ey uyulan terte-miz rüh, ey âlemlere rahmet diye bir ses var.
Hapiste kalmış gerçeklerden bir kapı açılmada, şakayık bahçelerine bir tazelik, bir parlaklık gelmede, kıyamet gününden önce ince, bilinmesi güç şeylere ait bir haber zuhur etmede.
Ey gönül, gözle bir tuzak kur, gözün yoksa ödünç bir göz al; ey can, herkesi çağır, her çareye başvur da sıçra, kurtul şu sudan, topraktan.
Ey can, sen tembel misin ki? Sen büyük savaşlar arslanısınsın, safları bozup o sağlam kaleyi alman gerek.
Tez ol ey sevilen, ey seven, duamızı sen duy, dileğimizi sen ver, sesini duy; sevgili gizlendiyse, görünmüyorsa iyice bak da gör, can ona gidiyor işte.
Hünerlere sahip can, kan denizine gark olunca kimlerle oturmadayım, kimlerle düşüp kalkmadayım, “Keşke kavmim bilseydi” diyor.
Diyor ki: Selim, denize gidiyorum; rühum, göğe ağıyorum; İâ’lim, incilere ulaşıyorum, ya taç olurum artık, ya yüzük taşı.
Bu aklı, bu anlayışı bulan kişi o sayıya sığmaz şekerden tadar da Müsa gibi kayadan arı duru su fışkırtır.
Mevlânâ
Mademki sarhoş oldum, sıçrayayım, gönül atına eyer vurayım; çünkü padişaha, o bütün aylardan üstün aya iştiya-kım var.
Bırak babacığım şu sözü; söylemek, görüşe perdedir; şarap içeceksen o şarabı iç, bir şarap seçeceksen o şarabı seç.
Bekleyerek, gözetleyerek susmak daha iyi, çünkü sözde boyuna ıztırab var; yardım edecek geldi, yardım edecek geldi, Müslümanlar yardım isteyin.
Müstef’ilün müstef’ilün, ey ulu, ey sarhoş olarak oturup kalktığımız zaman da, kalkıp yürüdüğümüz zaman da bize bizden, yüreğimizin damarından daha yakın olan.
Divân-ı Kebir
CXIV
Hadi tef çal, hadi tef çal, devlete erigeceksin çünkü. Ey erkeğin de, kadının da dert yoldaşı, ercesine davran, gam yeme.
Kuvvet ver, kuvvet al ey alışverişle uğraşan er, boş verme, boş verme, mutlak kâra doğru adım at.
Şerefim azalır diyorsan korkma, o sana yüzlerce şeref verir, canın dirilir de mezara girme ayıbından da kurtulur, mezarcıya muhtaç olma ayıbından da.
Bugün sarhoş geldin, ârı, hayâyi birbirine vurdun; hadi ey can mumu parla, aydınlat her yanı, hadi, leğen altına gişiş ayıbından da kurtuldun artık.
Şu hırkayı yaktım, halkın kabul edişinden, reddedişinden geçtim, haber ver: İsterse Ebü’l Alâ soğuk davransın, hoşlanmasın benden, isterse şu Ebü’l Hasan kızadursun bana.
Kişizadeysen ne diye menfaat peşine düşmüşsün, menfaat peşine düşmek rezalettir, adamı rüsvay eder, hele Huten güzelinden bir şey umarsa insan…
Sevgilime yüzlerce can feda olsun, feda olsun o tacıma, sarığıma benim; onunla külhana girsem cennet bile kıskanır o külhanı.
O külhan gül bahçesi kesilir, külü, tozu süsen olur, sevgilimin huyuna döner, öylesine bir hal alır ki söylememe imkân yok, vasfa sığmıyor ki.
Sevgilimin buyruğuna uyayım da susayım; ağzımı yumayım; o ipin havasıyla ip gibi oynayıp durayım.
Mevlânâ
CXV
“Terci-i Bend”
Hic de bilmezdim, hic de aklıma gelmezdi ki Ay, bir şekle biriinsiin de yeryüzüne gelsin; güzelliği, bütün Cin güzellerini ateşlere yaksın.
Akıllara gelir mi ki o erkek arslan ormanlıklardan koşup gelsin de bütün âşıkları şu çeşit kanlara gark etsin.
Gönüle, a gönül dedim, bir kere daha ciğerinin kanlarına bulandın; sus dedi, sus, bir kerecik gel de gör onun yüzünü.
Yüzünden mi bahsedeyim, huyundan mı? Alnına dökülen kâküllerini mi öveyim, saçlarını mı? Sarhoş gözlerinden mi dem vurayım, yanağını mı, alnını mı söyleyeyim yoksa?
Hasılı tutkunum ona, o şarabın sarhoşuyum, onunla yıkılmışım yerlere; gece, seher çağına dek yarabbi diyorum, yardımımıza koşun ey Müslümanlar diye feryat ediyorum.
Nerde kâğıt? O güzelin yüzü gibi parlak, güneşe benzer bir resim yapayım da şu suyun, toprağın hânümânını ateşe vereyim, yansın soyu sopu.
Ayrılığıyla yeryüzü göğe yüz tutmuş, fakat gök de feryat etmede senin yüz mislinim ben diyor. |
Her ikisine de gizli bir yurttan, ey âşıklar, ey talihsizler, işte buracıkta, kutluluk pusuda diye cevap geliyor.
Devlet darmadağın olmuş âşıkın yoluna çıkmış, eline tam görüşten bir meşale almış da kılavuzluğa gelmiş.
Bu güvenilir yalımlarla her iyinin, her kötünün gönlünde ki sır sütteki kıl gibi ortaya çıkmış, tıpkı kıyamet günü bugün.
Bizim ırmağımıza gönül veren ciğer susuz kalır mı hiç? Emin olan haznedara haznenin kapısı kapanır mı hiç?
Ey bahçe, dayandın, sabrettin de bulutlar geldi üstüne; ey gerçek sabırlılar, sabır darlığın, sıkıntının anahtarıdır.
Bu ay, dünyanın güneşi mi, gökten mi geldi bu ay? Sevdası can gibi; feryat gibi gizleyeyim onu.*
Gizleyeyim de can, yapayalnız tatsın onu. Terci kulağında tutsun da perdelerden dışarı çeksin onu.
Mustafâ, Tanrı’ya niçin müstağnisin bizden; söyle artık, halktaki bunca şeyler, bunca haller nedir, hikmeti neydi bu yaratışın demişti.
Tanrı demişti ki: Ey cihanın canı, ben gizli bir defineydim, o ihsan, o vergi definesinin meydana çıkmasını istedim.
Bir ayna yarattım ki arkası yer, yüzü gök. Riyadan, gösterişten sıyrılırsa arkası, yüzünden daha da iyi, daha da güzel bir hale gelir.
Üzüm şarap olmak isterse bir zaman küpte kalıp kaynaması, köpürmesi gerek. Yüz olmak isteyen arkanın da ezilip düzelmek gerek.
Toprakla eş olan su, beğenilir bir ayna olur mu hiç? Fakat topraktan ayrıldı mı berrak bir ayna kesilir.
Bedenden uçan cana da padişahım, gel der, kötü dosttan ayrıldın, benim dostumsun şimdi sen.
Bu meşhurdur, bakır, kimyagerin muamelesiyle altın olur; bu bulunmaz kimya bakırı altın eder.
Bu güneş, Tanrı vergisiyle zengindir, ne taç ister, ne elbise; yüzlerce kele külâh olur o, her çıplağa elbise.
İsa, gönül alçaklığı göstermek için eşeğe bindi, yoksa seher yeli hiç eşeğe biner mi?

