Tasavvuf Klasikleri · Haziran 30, 2026

Aşkın Gizemi: Mevlânâ’nın Varlığa Yolculuğu

Divân-ı Kebir Gâh gönüle girersin, gâh candan doğarsın; gâh ayrılıktan ağlarsın, ağıtlar yakarsın; ne devletsin, ne ihsansın sen. Gâh güzellerin güzelliğisin sen, gâh put kıranlardansın; gâh da olur ki ne bu olursun, ne …

Divân-ı Kebir

Gâh gönüle girersin, gâh candan doğarsın; gâh ayrılıktan ağlarsın, ağıtlar yakarsın; ne devletsin, ne ihsansın sen.

Gâh güzellerin güzelliğisin sen, gâh put kıranlardansın; gâh da olur ki ne bu olursun, ne o; ne devletsin, ne ihsansın sen,

İnsan, ayağıyla koşmuş, melek, kanadıyla uçmuş, gene de âcizlikten başka bir şey görememiş gitmiş; ne devletsin, ne ihsansın sen.

Meleğin kanadı, insanın ayağı kalmadı, ikisinden de oldular mı, seni o yoklukla bilirler ancak; ne devletsin, ne ihsansın sen,

Sarhoşluktaki tat gibi geldin de gözlerime kondun; fakat anlayış yolunu da bağladın, kapadın; ne devletsin, ne ihsansın sen. :

Seçtiğin gönülde hayal gibi koşarsın, söylersin, duyarsın; ne devletsin, ne ihsansın sen.

Ne devletsin sen, ne kârsın sen. Ne ateşsin sen, ne dumanlıksın sen. Ne buhurdanlıksın sen, ne ödağacısın sen; ne devletsin, ne ihsansın sen.

Ne rahatsın sen, ne cansın sen. Ne gemisin sen, ne Nuh’sun sen. Ne nimetsin sen, ne umulmaz gelir; ne devletsin, ne ihsansin sen.

Derdin, canın eteğini tuttu da bir madene, gizli bir hazineye doğru çekti; ne devletsin, ne ihsansın sen.

Onu hazineye doğru çekince de bütün halktan ayırdı gitti, artık onu kimsecikler göremez; ne devletsin, ne ihsansın sen.

İst. Üniv. nüshasında bu tekrarlanan kısım, “ne âfetsin, ne belâsın sen” dir.

Mevlânâ

Sana dedim ki: Bu kimdir, söylememe, sözlerimi dinleme-ye hevesi mi var? Fakat sus, sus, yeter artık bu söz; ne dev-letsin, ne ihsansin sen. *

Heves de ne oluyor ki a canım, bana gülme, incitme be-ni; yolumu göster; sığıştır bir yere beni; ne devletsin, ne ih-sansin sen.

Bütün dünyanın aşkı sana; fakat sen herkesten gizlisin; gizlisin, ortadasın, tıpkı cana benziyorsun; ne devletsin, ne ihsansın sen.

Beni tencere gibi kaynatıp coşturursun da sonra tutar, sus dersin, ne diye coşup köpürüyorsun? Sabrın da yeri mi, sus-mmanın da yeri mi? Ne devletsin, ne ihsansın sen.

Gönül tenceremi kaynat, coştur; suyumu, toprağımı yak; yazımı, künyemi yırt gitsin; ne devletsin, ne ihsansın sen.

Yak da yetişip gelişeyim; yanışa ait sözler söyleyeyim, hu-yum ödağacına benzesin; ne devletsin, ne ihsansın sen.

Artık onun haberinden bahsetme, şarabını içme nöbeti geldi çattı; sözü şarapla bitir; ne devletsin, ne ihsansın sen.

Divân-ı Kebir

CCLXXİN

™~

(s. 186) Bir kere daha bir efendinin tapisina geldik ki hiçbir deniz onun dizine çıkamaz.

Binlerce akıl kullansan, binlerce düşünceye dalsan gene ona ulaşamazsın; gökyüzündeki Ay’a nerden bir el erişecek, bir ayak ulaşacak?

Gökyüzü bile umutlara düştü de boynunu uzattı; öpeme-di onu, öpemedi amma bir tat da tattı.

Bizim başımıza da bıldırcın, kudret helvası yağdır diye binlerce boğaz, binlerce ağız onun dudağına doğru uzandı.

Gene öylesi bir sevgilinin tapısına geldik ki havasından kulağımıza hey-heyler erişmede.

Gene bizden hiç ayrılmamış olanın tapısına geldik; çünkü saka olmadıkça kırba dolmaz.

Gene o hareme geldik; öylesine bir yer ki orası, başlar gökyüzü gibi secdeye kapanır orda.

Gene o çayırlığa, o çimenliğe geldik ki orasının bülbülü, ona kul köle olan Zümrüdüanka’dır.

Kirba daima sakaya yapışır, sarılır, sen olmadıkça der, ne elim var benim, ne bileğim var, ne de bir tedbirim.

Gene o meclise geldik ki güzelim mezesinden dil, damak, şekerler çiğnemededir.

Gene o göğün tapısına geldik ki can susarken bile gök gürültüsü gibi gürler durur.

Gene o sevginin tapısına geldik ki şeytan bile onun azarı yüzünden periler doğurur.

Sus da kalanını dilinin altından, içinden tamamla; çünkü seni görüp gözeten gayretli bir lala var.

Tebriz’in övündüğü Şemseddin’den az bahset; çünkü akıl sözü ondan bahsedemez, haddi bile değildir onun.

Mevlânâ

CCLXXII

Daha seher çağında, gönlüm bir sevdaya kapılmış, uçup duruyor; çünkü tuzak kuranın benimle bir derdi, bir alışveriş var.

Acaba şu gönlüm dün gece ne rüya gördü ki bugün başımda bu coşkunluk, bu dalgınlık var.

Fakat gönlüm ne yapabilir ki kaza ve kaderin diktiği memurlar birbiri ardınca yücelerden gönüle gelip çatmada.

Gönül evi, dil bilmez, söz anlamaz memurlarla dopdolu; bir iğne yordamı bahaneye bile yer yok.

Bahane yok ya, fakat olsa da nerde dil, nerde gönül? Kaçmaya yer yok ya, fakat olsa da nerde bende kaçacak ayak?

Dünya bir saman çöpü sanki, bizse dağdan inen seliz; ta denize dek koşa oynaya atılıp akmadayız. İ

Sel düz olmayan yerde çağlar, ağlar amma adım adım atı- lip akışı da hoş, görülecek bir şeydir.

Onun elinden nasıl ağlamayayım ki bir zurna gibi iki eliy- le de ağzımı tutmuştur benim.

Hevesim, kuruntum, yarın şöyle yapayım, böyle edeyim diye oturmuş, düşüncelere dalmış; haberi yok ki ona yarın yok artık.

Aşka kulum köleyim, o peşiricidir, peşin arar; ne veresiye bilir, ne vaad tanır, ne kuruntuya kapılır.

i

Divân-ı Kebir

CCLXXIV <

Daha seher çağında, gönlüm bir sevdaya kapılmış; daha seher çağında, vakitsiz bir kuruntuya düşmüş.

Nasıl ah etmeyeyim ki bir ateştir yaktı dilber; vakitsiz alev alev artıp duruyor bu ateş.

Onun gam ejderhâsına feryat afsununu okuyup üfürüyo- rum; onun nefesi ateş, feryatsa su sakası sanki.

Acaba dün şu gönlüm nerdeydi ki betinde benzinde yep- yeni bir sarılık peydahlanmış, beti benzi sararmış solmuş.

Bir yığın kül haline gelmiş bedenime, çekinmeden, perva-sızca gelme; çünkü o külün altında bir ateş var, bir deniz var.

~ A sevgili, sen onun ateşini arayadur, ben hilelerle, düzen- leriyle, hey-heylerle gidiyorum artık.

Sevgisinin üfleyip durmasından gönlüm kırıldı artık; çünkü aşkın sert bir nefesi var, gönlümse âdeta bir zurna.

Gönlüm aşkına düşmüş, ona kavuşmayı, onunla buluş-mayı aramada; bu arayışı ne de ateşli, şu aramada ne de çelikten bir ayağı var onun.

Tebrizli Şems için ateşten söz ediyorum; çünkü onun 1si- -ğının her yanı aydınlatmasını istiyorum ben.

Mevlânâ

CCLXXV

Gel, gel ki derdinle karasevdalara ugradim; gir kapidan, gir kapıdan; yalnızlıktan canım dudağıma geldi.

Acaba, acaba halimi sormak için mi evden çıktın? Gör, gör, delilikten divanelikten nasıl takatsiz bir haldeyim.

Ver, ver, ne armağan getirdin bana? Koy önüme, koy önüme de otur, bir soluk dinlen bari.

Gitme, gitme, ne sebepten tez tez gidiyorsun hep? Söyle, söyle, neden geç, geç geliyorsun sen?

Soluk soluk feryatlar etmedeyim ayrılığından; zaman zaman yüzünü görmedikçe karasevdalara uğramadayım ben.

Arama, arama sakın bundan böyle cefa yolunu, etme, et- me, çünkü işimiz rezilliğe doğru gidiyor.

Git, git, işvelerle nasıl da salına salına gidiyorsun; gel, gel ki cilvelerle ne de hoş eğilip bükülüyorsun.

dü. —— za ep – 7

— yemez —eminei

Oe

Divân-ı Kebir

CCLXXVE

\

Sen ya can gözünün ışığısın, yahut iki gözümüzsün bizim; çünkü ışık ışık, gözümüzün, görüşümüzün nuruna nur katıp duruyorsun.

Sen güneşsin sanki de gönlüm peşinde gölge; iki gözünü de sana dikmiş, her yana gidip duruyor.

Şekerkamışı gibi huzurunda belime gayret, hizmet keme- rini kuşandığım zamandan beri şekerler çiğnemeden içimde bir ıssılık var.

Senin lütuf, ihsan madeninden geçimimiz, işretimiz peşin; dudağının sevgisindeki devlet sayesinde yarınla bir işim yok.

Güzeller güzellik ırmağından testi testi su doldurdular da aşk yolunun susuzlarına sakalık ettiler.

Ne mutlu o susuzlara ki böylelikle o güzelim, o dupduru suyun asıl kaynağından bir haber aldılar.

Artık şekil testilerini taşa vurup kırarlar da senin abıha- yatını yücelerde içmeye koyulurlar.

Ey Tebriz’in övündüğü efendiler efendisi Şemseddin, gerçekten de tekrar gelirsen yüzlerce murat hasıl olur, yüzlerce dileğimize erişir gideriz. :

Mevlânâ

COLXXVLH

Suyla dolu kuyuya bir saka gibi vardım; derken kuyunun dibinden yüceler yücesi bir Yusuf çıkıverdi.

Hemencecik gömleğinin eteğine el attım, yapıştım; göm- leğindeki koku gözlerimi açtı, her şeyi görür oldum.

Şaşkınlığımdan kuyuya bir baktım; bir de ne göreyim? Alımı yüzünden kuyu bir ova olmuş gitmiş.

Can Kelim’i onunla konuşma vadesiyle nereye varsa, hat- tâ vardığı yer mezar bile olsa orası Turusina kesilir.

Engel, kuyudan uzaklaş dedi, bir masaldır söyledi amma, bundan böyle, senin gibi bir güzel varken kuyudan ayrıl- mam ben.

Yüz binlerce ölüyü dirilten, bir ihtiyarı gençleştirirse şa-şılmaz elbet,

Binlerce hazine bu çeşit madene karşı yoksuldur; binler- ce gümüş böylesine lâtif bir yüze karşı saçılır, serpilir.

Dünya bir aynadır ki senin şekillerinle dopdolu; fakat ay- nasız, karşı karşıya nerde senin güzelim yüzünü seyretmek?

Sözü sen söyle, dudağındaki tat yüzünden ne aklım kaldı benim, ne düşüncem, ne kuruntum.

Divân-ı Keb伯

CCLXXVII

\

Mademki iki dünyaya da askin Süleyman mührünü bas- tin, mademki iki dünyayı da hükmüne ram ettin, eteğini ¢e- kip gitme; aşkın şartı bu degildir.*

Gönül ne bir düğüm diigiimleyebiliyor, ne bir öğüt kabul ediyor; bir şeker yüküne döndüm sanki, içimde de sen var- sın, kıyımda köşemde de.

Yaseminin tazeliğisin sen; çayırın çimenin parlaklığısın, güzelliğisin sen. Yoksa sen benim ta kendim misin, yoksa ay- naya mı benziyorsun sen?

Beş duyguya, altı yana vuran ne ışıksın; yere yurda ne âfetsin sen; aşk sofrasını yayıp döşedin mi taştan su fışkırtır- sın sen.

Ne altın kimyasısın sen, Ay’a ne parlaklık verirsin sen; gönül gibi göğüslere girdin, kucaklandın mı binlerce göğsü bezer, ziynetlendirirsin sen.

Bütün halktan kesildim, çünkü aşk, ellerimi bağladı be- nim; geçtim, yokluk yurduna oturdum ya, artık feryatla, figanla ne işim var benim?

Aşkın harmanımı yaktı, ne can kaldı, ne şu beden; binler- ce defa sıksan, sıkıştırsan varlığımdan arpa kadar bir şey bile bulamazsın.

(s. 187) Arı düru şarabı berrak kadehle çektim de aşkın- dan söz açar oldum; sen ateş ocağıysan ben de sâf altınım,

“ sana geldim işte,

Senin aşk bahçenden söz açıldı mı gönül cennetten el yur, çünkü aşk bahçene taş bile eksen mücevherler biter.

Bu gazel İst. Üniv. nüshasında yoktur.

Mevlânâ

580 Aşka düşen gönül bu dünya ile uzlaşamaz; çünkü aş- kın bir zamancağız bile onu kendi haline bırakmaz ki.

Ey Tebriz’in övündüğü Şems, artakalan şarabı sun; aşk Burâk’ına vur eyeri, çünkü sen pek güzel bir süvari- sin.

A

Divân-ı Kebir

CCLXXIX

Daha seher çağında, bir sarhoşun eline düştün; eline güneş gibi bir kadeh almış.

– Yüzünün ilkbaharıyla şu dünya güllük gülistanlık olmuş; güzelim usül boyuna karşı gökyüzü bile atçalmış.

Sarhoşçasına yakaladı beni; bir bahane varsa, bir çaresi- ni bulursam şundan kaçayım, kurtulayım diyordum.

Dedi ki: Düzene başvurma; bedenin baştan başa düzen olsa bizden kurtulacağını sarıma; düşme böyle sanıya.

O şaraptan sundu bana; öylesine şaraptı ki gökyüzü bile bir yudumcağızını içse yerlere döşenirdi.

Ey günlerin övündüğü Tebrizli Şems, parla, parlat dünya- yı; a şu denize düşmüş can, mumsun, ışıksın sen™*

Bu gazel de İst. Üniv. nüshasında yok.

* Bu gazelden sonra “Bahr-i Diger” başlığı var.

Mevlânâ

BAŞKA BAHİR

CCLXXX

Eğer sen, güzellikte senin gibi bir güzel daha var sanıyor- san yok; eğer sen, sensiz kararım, huzurum var samyorsan 0.

da yok.

Gökyüzü iyi kötü bir iş için dönüyor; göğün senin topra- ğına hizmet etmekten başka bir işi var sanıyorsan yok. ,

Yıllar geçti de hala kapının dışındaki halka gibiyiz; fa- kat senin kapına halka olmak, utanılacak bir şey mi? Hayır, değil.

Düşünce kapısında her hayalden korkar olduk; efendinin de burda bir hayali var mı? Hayır, yok.

A benim sırları araştırıp bilen, bulan gönlüm, benim Key- kavus’umun, benim padişahımın tapısında Salâhaddin’den başka gönül sırlarını bilen uyanık bir kişi var mı? Yok.

00 —

Bu gazel, “fâilâtün fâilâtün fâilâtün failat” veznindedir ve © vezindeki ga- zeller arasında da yoktur ve gazel “T” harfine aittir.

Divân-ı Kebir

CCLXXXI

Uyku karalusiyla uyanıklık ışığı arasında, karanlık bir gece- de dün gece öylesine birini gördüm ki.”

Kutlu tapının yolcularından güzel yüzlü biriydi o; tamamıyla akıldı, uyanıklık nuruydu o.

Bedeni can gibi kutluydu, beden elbisesinden sıyrılmıştı; akıl gibi, can gibi cevherdi âdeta, araz değildi o.

Beni bir hayli övdü de dedi ki: A tabiat cehennemine böy- lesine tutulup kalan,

İkizler burcu senin işret etmen için açılıp saçılmış; sen ne diye başını âlem külhanına sokarsın?

Gerçi bugün tahtın yedi göğün sediri, fakat tabiat elinden dört duvarın içine tutulmuşsun, hapse girmişsin. i

Hayvanlar gibi sen de canının gelişmesini uykudan, yiyip içmeden isteme; çünkü sen bu iş için değil, başka bir çeşit yaratılmışsın.

Kötülük etme; çabucak geçip giden şu tarlaya ne ekersen zaman orağıyla onu biçersin.

Murada ermek için bir âlemde ne diye yelip yortarsın ki zahmeti, eziyeti giderdin mi artık rahata erdim sanırsın; fakat hiç de iş öyle değil.

Gerçekten de şu hırsın, şu tamahın karnı bir türlü doymaz; dünyadaki bütün malı mülkü içine yığsan gene dolmaz o.

Tutalım, dilediğine ulaştın; fakat ne faydası var ki onu koduğun yerde bırakıp gideceksin sen.

A dostum, gençlik gecen ağırmaya başladı; sense hâlâ sarhoş bir halde uyuyorsun, uyanıklıktan haberin bile yok.

Bu gazel, “mefailiin failâtün mefâilün failât” veznindedir.

Mevlânâ

CCLXXXII

O savaskan, o dövüşken sert Türk, o kavgacı güzel, ba- rışmaya geldi; elimi tuttu da seni Tanrı yarlıgasın dedi.*

Feleği, feleğin eğri büğrü dönüşünü sordum; dudağını ısırdı da başsız, dipsiz sözü bırak demek istedi.

Ona, ne diye böyle dönüyor şu felek dedim; yaş odun de- di, tütünsüz olmaz ki.