Tasavvuf Klasikleri · Haziran 30, 2026

Mevlana’nın Evrensel Mirası: Şiirde Orijinallik ve Derinlik

Bütün şâirlerin tek oldukları alanlar var, bütün bunlar bi- rer anıt. Ancak hiçbirinin özelliği öbüründe yok. Çoğunun birleştiği nokta, zamanlarındaki büyüklere eğilmek, zamanlarına uyup “mutayyabât” söylemeye düşmek, …

Bütün şâirlerin tek oldukları alanlar var, bütün bunlar bi-

rer anıt. Ancak hiçbirinin özelliği öbüründe yok. Çoğunun birleştiği nokta, zamanlarındaki büyüklere eğilmek, zamanlarına uyup “mutayyabât” söylemeye düşmek,

Fakat Mevlânâ… Hafız’ın rintliğinden üstün bir rintlik; Sâdi’den çok geniş, sınırsız bir hikmet ve insani görüş, çeki-taşından da ağır gerçek hüküm; Senâi’den fazla bir tasarruf, düpedüz içtihat ve bu içtihadı şiirle tesbit; Attâr’dan daha yaygın halkın her şeyini kavrayış, şiirle dile getiriş, aynı zamanda dünyadan, yaşayıştan ayrılmayış; zühdle hürriyeti Ansâri’den fazla ve onun gibi seci düşünerek sanat yapmaya kalkışarak değil, özden öz söyleyiş; Hukemâ felsefesini Nâsır gibi talimle değil de açık, geniş, halkça, insanca, çoğu defa olaylara, çoğu defa halk hikâyelerine dayanarak, fakat tek taraflı değil, her görüşü gözeterek, sırasında inceleyip eleştirerek anlatış… Nihayet Sâib’den de, Hatif’ten de, Kelim’den de daha özel, daha orijinal ve erişilmez buluşlar… Bütün bunlar Mevlânâ’da diyebiliriz ve dâvamıza kendi sözleri tanık; Mevlânâ’da hepsi var bunların, fakat saydıklarımızın hiçbirinde Mevlânâ yok. Her varlık âlemin bir cüzü, her varhkta âlemin bir görünüşü var, bir oluşu var, âlemden ayrı de-Bil; fakat hiçbir varlıkta tüm âlem yok. Ama âlem, bütün varlıkları kaplayan tüm. İşte Mevlânâ bir âlem; yıprananları olacaklara madde olan, geçmişleri, gelecekleri hazırlayan, yeniden yeniye yenilenen, andan âna olan bir âlem.

O’nun şiirlerinde bir şey daha var:

Klasik doğu edebiyatında, mesnevi tarzında yazılar, hele hikâyeler hariç, beyit egemenliği vardır. Her beyit, tüm bir anlamdır, öbür beyitle ilgisi hemen hiç yoktur. Bir beyitte rinttir şâir, öbür beyitte yarını düşünür, bir başka beyitte Tanrı’ya dayanır, ondan sonraki beyitle sékiden şarap ister. Sonra gazel şu kadar beyitten aşağı olmaz, bu kadar beyti aşmaz. Halbuki Mevlânâ’nın her şiiri bir tümdür; ilk beyitle hangi fikri ele almışsa sona kadar o fikri güder, ondan başka bir yere yönelmez, Beyit sayısı da keyfincedir. O’nun bazı gazelleri uzadıkça uzar, bazı gazelleri dört beyitte biter, Zaten eminiz; Mesnevi’yi Kur’an’ın özü, her sözünü ilham sayanlar da bu-

na dikkat etmişlerdir, âyetlerin nasıl “nüzul sebepleri”, hadislerin nasıl “vürüd sebepleri” varsa Mevlânâ’nın her şiiri de bir olaya dayanır, bir fikri güder, bir tezi savunur; işte böyle bir insandır, insanlıktır, candır, canandır; zamanında da şimdide yerenlere amaçtır, kınayanlara konudur; sevenlere rüh-tur, dostlara özdür, dillere sözdür Mevlânâ.

*

Düşüncesi yaşayışından, özü sözünden ayrılmayan bu büyükler büyüğünün Mesnevi’si, birçok dillere çevrilmiştir, bu esere birçok şerhler yazılmıştır, bu eserden birçok antolojiler yapılmıştır (Mesnevi tercememiz, İst., 1942-1946, s. A-S). Divân-ı Kebir’e gelince; bu çok önemli, bu çok yüksek eser, nasılsa gereği gibi ele alınmamıştır. Rahmetli Reynold A. Nicholson Divân’dan kırk sekiz şiirin metnini ve tercemesini bastırmış (Selected poems From the Divân-i Shams-i Tabrizi of Jalalluddin Rumi, Cambridge University Press, 1898), Mesnevi’den, Divân’dan yaptığı bazı manzum, Fihi mâ-fib’ten yaptığı manzum tercemeler de ölümünden sonra A. J. Arberry’nin bir sunuş yazısıyla Rumi: Poet and Mystic adıyla basılmıştır ki bu kitapta Divân-ı Kebir’den ancak altı şiir vardır. Rızâkulı Han Hidayet’in Divân-ı Semsa’l-Hakaayik adı altında meydana getirmiş ve taş basması olarak bastırmış

olduğu malüm antolojisiyle birçok yanlışları ihtiva ettiği gibi bu antolojide Mevlânâ’ya ait olmayan şiirler de vardır.

— Divân-ı Kebir’den meydana gelen antolojiler içinde bu eserden en fazla şiiri kucaklayanını yayın alanına sunmak, şükürler olsun, bize nasip oldu. Gül-deste adını verdiğimiz bu seçme gül demeti, Divân-ı Kebir’den iki yüz seksen şiiri âşıkların yarılmış dudaklarına ulaştırdı, çırpınan gönüllerine sindirdi, gözleyen gözlerine arz etti, özleyen özlerine bir can armağanı, bir vuslat heyecanı, bir neşe kaynağı gibi sundu, bu eserde Pir’in gazellerine, gazellerde geçen sözlerden birer başlık bulduk, gazelleri bölümlere ayırdık, bu ayırışta konuyu ve kronolojik temeli göz önünde tutmaya çalıştık, belki meraklılar tercemeyi aslıyla karşılaştırır diye her gazelin ilk beytini, tercemenin üstüne yazdık.

Bu gül demetini koklayanların hemen hepsi, asıl gül bahçesini ne diye vermiyorsun dediler; metniyle istediler Divân-ı Kebir’i. Halbuki biz, gene bu temele dayanarak, bölümlere bölmeye çalışarak bütün eseri vermeyi düşünmüştük. Anladık ki, anlattılar ki düşüncemizin üstünde bir düşünce, isteğimizin üstünde bir istek var, Bu düşünce, bu istek, gerçeğin “ta kendisi. Evet, hep mi aslı bizde olan metinleri yâd ellerden alacaktık, hep mi ülkemizin definelerini yâd ellerde seyredecektik? :

Konya’ya gittik, Gümüş Esik’e yüz sürdük, Divân’ın fotoğrafyasını aldırdık; bize müsaadeyi veren Maârif Vekilliği’ne, Müzeler Umum Müdürlüğü’ne, Konya Müzesi Müdürü’ne şükranlarımızı, minnetlerimizi sunmak bir borçtur. İstiyorduk ki bir cilde sığmasına imkân bulunmayan Divân-ı Kebir’in her cildi, o ciltte tercemeleri sunulan metinlerin de tıpkı-basımını kucaklasin. Hattâ bu istekle, Divân’ın gömleğinin arkasına, Farsça Divân-ı Kebir diye de yazdırmıştık.

Fakat çeşitli teknik imkânsızlıklar, bu isteğimizi imkân saha-