Tasavvuf Klasikleri · Haziran 30, 2026

Mevlana’nın Öğretisi: Zühdün Ötesinde Aşk ve Varlığın Yenilenmesi

Mevlânâ’ya Göre Sülük Mevlânâ’ya göre sülük, kendini unutmak veya hayallere dalmak değildir. O, tabiata aykırı hiçbir şeyi reddetmez. Şehvet olmadıkça ondan kaçınmak da mümkün değildir; erlik, şehvet varken …

Mevlânâ’ya Göre Sülük

Mevlânâ’ya göre sülük, kendini unutmak veya hayallere dalmak değildir. O, tabiata aykırı hiçbir şeyi reddetmez. Şehvet olmadıkça ondan kaçınmak da mümkün değildir; erlik, şehvet varken nefsini murakabe etmek demektir. Düşman olmadıkça savaş imkânı da bulunamaz. Müslümanlıkta rahiplik yoktur. Tanrı, yoksulları doyurun diyor; kazanmadan bu imkân olabilir mi? (V, s. 38-39; B. 574-585)

Tanrı adlarını anan, Tanrı’nın zatına âşık olduğunu zanneder ama, âşık olduğu Tanrı’nın zatı değildir; esmanın, yâni Tanrı adlarının, Tanrı sıfatlarının verdiği bir vehimdir. Vehim, sıfatlardan ve sınırlardan doğar; Tanrı ise başka bir varlıktan meydana gelmez; ondan da bir varlık ayrılmaz; bir sıfatı cesede bürünmez. Sürete, kendi vehmine âşık olan kişi, lütuf ve ihsan sahibi Tanrı’nın âşıklarından olabilir mi? (I. s. 169-170; B. 2752-2772)

“Sıfatlardan, addan, ancak hayal doğar; adı andın mı yürü, o adın sahibini ara, Ay’ı yukarıda, gökte bil, ırmağın suyunda değil. Addan, harften geçmek istersen kendini kendinden arıt, tamamıyla temizlen” der Mevlânâ (aynı, s. 212, B. 3454-3458). Halvet, yâni yalnızca bir yere çekilip erbaine girmek, kendini herkesten çekip ibadete vermek de böyledir: ağyardan halvet gerektir, sevgiliden değil; kürk kışın işe yarar, baharda değil (Il. s. 248; B. 25).

Riyazat hakkında da Mevlânâ, “Tapımızda riyazat yok; burda hep lütuf var, bağış var; hep sevgi, hep gönül alış, hep aşk, hep huzur var burda” der (Divân-ı Kebir tercememiz; V, “Ş” kafiyesi, LVI. gazel; ilk beyit).

Mevlânâ bu yüzdendir ki tasavvuf ehlince “süret uğrusu” denen, zahit ve süfi geçinen, halkı aldatarak günlerini gün edenleri de kınar. Sunduğumuz şiirler arasında VI. ciltteki XXIV. ve CIIL şiirler, bu çeşit yalancıları şiddetle kınayan iki şiirdir.

Mevlânâ’ya Göre Dünya

Mevlânâ, âlemin soluktan soluğa yaratılmakta, durmadan yenilenmekte olduğunu kabul eder. Birisi, ucu yanmış bir sopayı sağa sola hızlı hızlı sallasa, göze ateşten düz bir çizgi görünür; oysaki o boyuna yerini değiştirmededir. Ömür bir ırmak gibi akıp gitmededir, giden de bir daha gelmemektedir. Dünya da, biz de her solukta yenilenmekteyiz, ama bundan haberimiz yok (Mesnevi, I. s. 71, B. 1140 -1144), zaten âlemde bütün zerreler birbirini yemekte, yenilenmektedir. Toprak suyu emer, otlar bitirir. Biten otları hayvanlar yerler, semirirler, insanlara gıda olurlar; toprak da sonunda insanı yer. Bütün âlemi, yiyen, yenen bil; dünyada boyuna hasir-nesir vardır (Mesnevi, II, s. 4, B. 22-26).

Dünya bir savaş âlemi; zerreyle zerre, dinle küfür gibi savaşmaktadır; dünya da bu savaşla yenilenmektedir (Mesnevi, VI, s. 272-273, B. 36 ve devamı). Âlemde her sebep O’nadır, bir eser doğurur. Fakat o eser de doğdu, meydana geldi mi, ana olur, şaşılacak sebepler meydana getirir; bu soydan soya, böylece sürer gider (Mesnevi, II, s. 301; B. 1000-1003). Ama her sebep, eserden üstündür. Çakmaktaşı ve demir, çıkan kıvılcımdan öncedir ama, bu ikisi âdeta bedendir, cansa kıvılcım; çünkü taşla demirden maksat kıvılcımdır. Zaman bakımından dal, meyveden evveldir, fakat hüner bakımından meyve daldan üstündür (Mesnevi, Il, s. 354; B. 1964-1969).

Arı duru bir su; o suda ululuk ıssının sıfatları parlayıp durmakta. “Onların bilgileri de, adaletleri de, lütufları da akan bir suya vuran gökteki yıldız gibi. Devirler gelip geçti; bu zaman yepyeni bir zaman, Ay o Ay ama su, o su değil.” (Mesnevi, VI. s. 453; B. 3172 -3175) Bu yeniliği, “Her gün bir yerden göçmek, ber gün bir konağı bırakmak, akarsu gibi donmamak ne boş. Dün geçti, düne ait söz de dün gibi geçti gitti; bugün yepyeni bir söz söylemek gerek” rubaisiyle (Rubailer; “N” kafiyesi; s. 179; 103. rubai) sözlerinde de belirtmeye çalışır ve bunu gerçekten de başarır.

Mevlânâ’nın Yaşayışı, Özellikleri

Mevlânâ, fetva karşılığı pek az bir para alırdı; yarım dirhem varidatı vardı (Eflaki, 110 a). Evinde çok defa yiyecek bulunmazdı (Sipeh-sâlâr; s. 54). Son hastalığında elli iki dirhem borcu vardı. Alacaklısı Mevlânâ’nın vefatından önce bu borcu bağışlamıştı ona, o da şükürler etmişti (Eflâki, 147 b).

Mevlânâ bir tek kadın almıştı; onun vefatından sonra bir daha evlendi. Kölesi, cariyesi yoktu. Soyla sopla övünmemeyi, oğlu Emir Âlim’e, pek güzel bir tarzda, ihlâs süresiyle anlatmıştı (67 b). Çevresine toplananlardan Muineddin Pervane, Alemeddin Kayser, Sâhib Fahreddin, Bedreddin Gevhertaş, Karatay, Tâceddin Mu’tezz gibi büyükler de yok değildi; fakat asıl onun çevresini kuşatanlar halk tabakasındandı.

Babasıyla göçenlerden Muhammed Hadim, Erzincanlı hekim Alâeddin, Mevlânâ’nın şefaatıyla idamdan kurtulan ve aslı Rum olan Alâeddin Siryanos, Konya ahilerinin başı Ahi Ahmed Şah, Kazzaz, Ahi Ahmed, çiftçi Ahi Muhammed-i Seydâveri, kürkçüler hamamında natırlık eden Ahi Natur, resmini yapan ressam Rum Aynü’d-devle, Mimar Tebrizli Bedreddin, berber, çoban, Konyalı tacir Hacı Emire, Hanende Şerefeddin, Marangoz Bedreddin, Beşikçi Şeyh, Neyzen Hamza, Debbağ Husâmeddin, Ressam Rum Kaloyan, Hanende Kemâl, Rebâb çaları Ebü Bekir, Pamukçu Nâsıreddin, Marangoz Mahmud, Sinâneddin, çulhalar, terziler, tabaklar, esnaf, işçi, sanatkâr, Müslüman ve Hıristiyan halktı Mevlânâ’nın dostları.

Bir gün Muineddin, Mevlânâ eşsiz bir er, bir padişah, eşi yüzyıllar boyunca…